Çeviriye dair söylenen sözler içinde en yaygın olanı, “çeviri kadın gibidir, sadığı güzel, güzeli sadık olmaz” cümlesidir herhalde. Kimileri Can Yücel’e atfetse de, kaynağı Fransa’ya dayanır. 17. Yüzyılda Yunanca ile Latinceden Fransızcaya yapılan çeviriler önceki dillerdeki halinden epeyce uzaklaşmış olsa da, muhteşem yapıtlar haline geldiklerinden “les belles infidèles, yani sadakatsiz güzeller denmiş bunlara. Türkçede ise ilk kuşak Tercüme Bürosu çevirmenleri bu sözü sıkça kullanır. Örneğin Mîna Urgan, Sabahattin Eyüboğlu’na “Bana bak, bu karı hem sadık hem de güzel olacak” diye kafa tuttuğunu anlatır.[1]

Özellikle 1970’lerden itibaren “ya sadık ya güzel” ikiliğine düşmek yerine, ya ikisini birden başarma ya da ikisinin arasında bir denge arama hali hâkim anlayış oldu. Çeviri-kadın benzetmesinin apaçık cinsiyetçilik olduğu fark edilse de, üstüne alınmadan tekrar edilen, “eskiler söylemiş işte” diye geçiştirilen, ama vazgeçilmeyen bir söz haline geldi bu. Zannedildiğinden daha sorunlu, ama daha fazla isabetlilik taşıyan bu sözü biraz daha ayrıntılı incelemek gerek.

Günümüzde, çeviri gerçekten de toplumsal bakımdan “kadın gibidir.” Kaynak metin erkek, hedef metin kadındır adeta. Adem’in bir çevirisidir Havva. Her çeviri edimi, kaynak metnin kaburgasından bir taklit yaratma işidir aynı zamanda. Ağzıyla kuş da tutsa, çok başarılı da olsa, aslından “daha iyi” de olsa, sırf çeviri olduğu için ikincil kalmaya mahkumdur yeni metin. İşin doğası, fıtratı budur!

Çevirinin ne kadar iyi olduğu, asıl metne ne kadar sadık olduğuna ya da ne kadar ihanet ettiğine göre ölçülüyor günümüzde de bizim memlekette. Çevirinin kaynak metin karşısındaki ikincil konumu pekiştirilmeye mahkûm kalıyor. Celal Üster’in Cumhuriyet’e verdiği son mülakatta görülebilir bu durumun güncel bir örneği. Çeviri-kadın benzetmesi yapmanın “erkekçe” bir yaklaşım olduğundan dem vurup, hemen ardından “‘sadakat’ ile ‘ihanet’ arasında kılı kırk yaran bir denge kuracaksın…”[2] diye tamamlıyor sözlerini Üster. Değerlendirme ölçütümüz sadakat olduğu sürece, ikinci sınıf bir metin olarak çevirinin konumu da, sadakat benzetmesinin toplumsal kökleriyle bağı da değişmez. Çeviri ile kaynak metin ilişkisi bakımından, “erkekçe” yaklaşım sürer böylece.

ÇEVİRİ NASIL ÇEVİRİ OLDU

Yedi yüz yıl öncesinde yaşıyor olsak, neyin çeviri olduğu, neyin uyarlama olduğu, neyin orijinal eser olduğu konusunda hiçbir ayrım yapılamayan bir dünyada kendimizi bulurduk. Ne sadakatten ne ihanetten bahsedilebilirdi. Yunan klasikleri çoktan Arapçaya çevrilmiş, bu çevrilen eserler üzerinden çeşitlemeler yapılmıştır. Batı Avrupa’ya Yunan klasikleri Araplar yoluyla taşınmış, biraz da orada değişmiştir. Hepsinin ötesinde, orijinal olduğundan emin olunan eserler dahi, elle çoğaltıldığından, nüshadan nüshaya ciddi farklar taşır o dönemde.

Matbaanın yayılmasından sonra orijinal eser kavramı biraz daha netlik kazanır. Yine de, farklı memleketlerin farklı bölgelerinde birbirine pek de benzemeyen edebi gelenekler bulunduğundan, çeviriler hâlâ “en az orijinali kadar orijinal” metinlerdir. Çeviri normlarının bugünküne az çok yaklaşması, sadakat-ihanet ikiliğinde değerlendirmeleri görmemiz için 1600’lere kadar gelmemiz gerekir, yani les belles infidèles dönemine.

ÇEVİRMEN KADINLAR

1600 öncesinde pek çok isimsiz kadın çevirmen, dini metinleri Avrupa dillerine çevirmekle ilgileniyordu. “Kutsal bakireler,” dini metinlerin temizliğini koruyacağına inanılan insanlardı. 1578’de İspanyolcadan İngilizceye bir romans çeviren Margaret Tyler, kadınların da edebi eserleri çevirebileceğini anlatana kadar ömrünü tüketmişti. Pek çok kadın çevirmen ise erkek isimleriyle yayımlıyordu çevirilerini. Therese Robinson, 1822’de Ernst Berthold adıyla çıkarmıştı mesela Walter Scott’tan tercüme ettiği romanlarını. Avrupa’nın edebiyat dünyası, müstear isimle hem telif hem çeviri eserler, daha da ilginci sözde çeviriler yayımlayan kadınların etkisini fazlaca görmüştür.

Türkçe söz konusu olduğunda, yakın döneme kadar yazarlık gibi çevirmenlik de “erkek işi” olarak görülüyordu. 1669’da kurulan Doğu Dil Oğlanları Okulu (bu çocuklara enfants de langue da deniyordu) Fransa’dan küçük yaşta gelen çocuklara Türkçe öğretiyor, hem devlet işlerinde, hem yazma-çizme işlerinde bu çocuklardan faydalanılıyordu. Diplomatik meselelerde saray “el oğluna güven olmaz” düsturunu benimseyinceye kadar da ana dili Türkçe olmayan halklar çeviri işlerini yürüttü.

Osmanlı’nın son dönemlerine doğru “El oğluna” alternatif olarak hem “bizim oğlanlar,” hem de “bizim kızlar” yabancı dil öğretilerek yetiştiriliyordu. Batı modernleşmesinin bir parçası olarak, imtiyazlı kimseler, çocuklarını başta Fransızca olmak üzere yabancı diller öğrenmeye teşvik ediyorlardı. Fransa’da, İngiltere’de eğitim gören evlatlar, devletin asıl tercüme kaynağı olmamakla beraber, ihtiyaç durumunda çeviri yapabilir güvenilir insanlar hale geliyorlardı.

CUMHURİYET KADINI, CUMHURİYET ÇOCUĞU

  1. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında idealize edilen Türk Kadını, büyük bir dil ustasıdır aslında. Ömer Seyfettin, kabul edilecek yeni Türkçenin, “İstanbullu” az münevver kadınların Türkçesi olması gerektiğini savunur, dilin vicdanı onlardadır der. Her ne kadar Türkiye’de Batı dillerinden çeviri yapan kadın çevirmenlere dair çalışmalar kısıtlı olsa da, özellikle Osmanlı’nın son döneminde Azize Hanım, Hâlide Edib, Madam Gülnar, Zeynep Sünbül üzerine Ayşe Banu Karadağ’ın yaptığı çalışma[3], Türkiye’de kadınların edebiyata çevirmen olarak katılımlarına dair epeyce ipucu sunar bize.

Doğrudan edebiyat ile ilintili olmayan bir örnek, daha tanıdık gelecektir belki de. Batılı, modern “Cumhuriyet Kadını” imajının en popüler temsilcilerinden birisi olan Latife Hanım’a dair okul kitaplarından başlayıp daha ciddi tarih anlatılarına kadar uzanan geniş yelpazede farklı anlatımlar vardır. Belki de hepsindeki tek ortak nokta ise çevirmen kimliği. Mustafa Kemal’e çeviri yapan, Paşa sabahları kahvesini içerken okusun diye dünya basınını tarayıp özetler çıkaran bir kadın olarak resmedilir Latife Hanım her yerde. Paşanın kendisi de Fransızca biliyor olmasına rağmen, onca önemli iş arasında bir de bununla uğraşmasın diye hayatını kolaylaştırmaktadır.

Cumhuriyet kadını tiplemesinin bir başka tezahürü ise, kendi tanımıyla bir cumhuriyet çocuğu olan Nihal Yeğinobalı’da karşımıza çıkıyor.

Babası eski Osmanlı beyefendisi, yeni Cumhuriyet memuru olan Yeğinobalı, okula erken başlamış, hayatının her döneminde de iyi bir yazar olmuş birisi. Daha 10 yaşındayken Arnavutköy Amerikan Kız Kolejine kaydı yapılır. Burada, yazdığı şiirler okulun daha sonraları tekkesinden pek çok insanı geçirecek olan dergisi İzlerimiz‘de yayımlanmaz, zira yaşı küçük olduğu için bu şiirleri onun yazmamış olduğu düşünülür. Yeğinobalı çareyi şiirlerini İngilizce yazmakta bulur. Böylece yaş sansürünü deler.

Babasıyla annesinin ayrılmasından sonra, ev ekonomisine destek amaçlı olarak çeviri yapmaya başlar yayınevlerine. Pek çok kitap çevirir, editörlük işlerini yürütür. Çevireceği kitapları kendisi seçer. Fakat yıl 1950’ye yaklaşırken roman yazma fikrini açtığında yayınevi sahipleri, o dönemde akranı olan erkekler “genç yazarlar” kategorisinde kıymet görüyor olsa “biraz büyü, öyle yazarsın” diye kibarca reddedilir. Yeğinobalı çareyi yine İngilizce’ye sığınarak, “evde eski dergiler buldum, on on-beş senesi var, tefrika bir roman var bunlarda, onu çevireyim” diye Vincent Ewing takma adıyla yazmakta bulur. Genç Kızlar kitabı, bu isimle çıkar, 80’lerin sonuna dek, onlarca baskıda Vincent Ewing adıyla yayımlanır. Yeğinobalı en sonunda romanı kendinin yazdığın açıklasa da, en ünlü sözde çeviri örneklerimizden birisi olarak yıllar geçirir bu roman.

Peki, bir kadın çevirmen neden kendine erkek yazar ismi bulmuştu? Sırf tesadüften ya da sebepsizlikten değil. Dönemin hakim çeviri eser anlayışına göre kadınların yazdıkları romanlar, erkeklerin yazdıkları kadar “iyi” değildir. Yeğinobalı, bu tercihini esas olarak “açık sahneler içerecekti, bu yüzden yazarın bir erkek olmasını uygun gördüm.[4] diyerek temellendirir. Her ne kadar Margaret Tyler gibi çevirmen ismini de erkeğe dönüştürmesine gerek kalmasa da, hâlâ bir kadın yazarın yazması tabu olan bir konuya değindiği için çıkış yolunu “erkekliğe bürünmekte” bulabilmiştir Yeğinobalı.

SONUCA DOĞRU

Bu noktada, dönemin öteki sözde çeviri örneklerinden ayrılan bir temellendirmeyle karşı karşıyayız. Örneğin, başka isimler kullanarak polisiye romanlar çeviren Kemal Tahir, bir noktada hem Ecel Saati gibi sözde çeviriler, hem de müstear isimle telif polisiye romanlar yazar. Fakat onun sözde çevirisi, hem Kemal Tahir ismini bulaştırmamak, hem de ticari bir kaygı taşıyan bu kitapların başarısını garanti altına almayı amaçlayan bir iştir.

Özlem Berk Albachten’in Sherry Simon’un görüşlerini özetlerken anlattığı gibi[5], çeviri yapma edimi, yazma ediminin yanında daha düşük bir iş gibi kalsa da kadınların edebiyat dünyasına girmesinin bir aracı olmuştur. Simon’a göre çeviriye dair en yaygın metaforların kadınları içeren metaforlar olması tesadüf değil, tersine yazma rolünde “ikincil olana” yapılan bir göndermedir.

Benzetmeler bir kez kurulup yerleştikten sonra, iki benzetilen birbirini etkilemeye devam eder durur. Kadınların toplumda ikincil unsur olarak görülmesinin sona ermesiyle, çevirileri de ikincil olmaya mahkûm etmekten vazgeçeriz belki, belli mi olur.

[1] Mîna Urgan, Bir Dinozorun Anıları, YKY, s. 85.

[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1241384/Sadakat_ile_ihanet_arasinda_bir_denge.html

[3] Ayşe Banu Karadağ, Çevirmenin Tanıklığında Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e Çeviri Tarihini Yeniden Okumak I-II, Diye Yayınları.

[4] Nihal Yeğinobalı, Genç Kızlar, Can Yayınları, 2014, s. 10.

[5] Özlem Berk Albachten, Sanatın Gölgedeki Kadınları, Özlem Belkıs&Duygu Kankaytsın (derl.) içinde, Ayrıntı Yayınları, s.375.