ÖLÜMÜNÜN 10. YILINDA AYDIN HATİPOĞLU’NU ANARKEN

ERAY CANBERK

11 Kasım 2010’da sonsuza göçen Aydın Hatipoğlu (d.1940) 60 Kuşağı şairlerindendi. Hatipoğlu ile aynı kuşaktan olmamızın yanı sıra aynı lisede okumuş olmamızdan, yakın semtlerde oturmamızdan, arkadaş çevremizin aynı olmasından, aynı edebiyat dergisinde şiirlerimizin yayımlanmasından ve belki de asıl önemlisi dünya görüşümüzün, şiir anlayışımızın ortak ya da en azından benzer olmasından kaynaklanan bir dostluğumuz, içten bir  arkadaşlığımız vardı.

Hatipoğlu’nun adını ilk kez, son sınıfı Haydarpaşa Lisesi’nde okuduğum dönemde duymuştum (1957-1958). Lisedeki törenlerde ya bir şairin şiirini ya da kendi şiirini okuyan ve “şair” diye tanınıp bilinen iki öğrenciden biri Aydın Hatipoğlu, öteki Turgay Gönenç (1939-2019) idi. Ayrıca, Hatipoğlu’nun  “A. Aydın Hatipoğlu” diye imzalı şiirlerini de o yıllarda almaya başladığım Yelken[1] dergisinde görüyordum. Daha sonra, 1960’lı yılların başlarında, Şükran Kurdakul’un yönettiği Yelken dergisi çevresinde buluşup tanıştık ve zamanla yakın arkadaş olduk.

Söz konusu çevre daha sonraki yıllarda da, kuşaktaşımız olan yazar ve yayıncı Bülent Habora’nın yayınevi (Habora Kitabevi Yayınları) çatısı altında varlığını sürdürmüştü. Benim de bulunduğum bu çevrede 60 Kuşağı şairleri arasından Afşar Timuçin, Aydın Hatipoğlu, Sennur Sezer (1943-2015), siyasal bir cinayete kurban giden Ceyhun Can (1940-1979), Egemen Berköz vardı. Hatipoğlu’nun Çömçe Gelin (1966) adlı ilk şiir kitabı da  Habora’nın yayınevinde çıkmıştı.

Hatipoğlu 60 Kuşağı’nın “toplumcu gerçekçi” ya da Memet Fuat’ın deyişiyle “toplumsalcı” şairlerindendir. Onun  şiirini değerlendirirken öncelikle kuşağının toplumsalcı anlayıştaki genç  şairlerinin durumunu belirlemek; bu kuşağın yetiştiği 1950’li yıllardaki ülke yönetimine, dönemin iktidarı Demokrat Parti’nin zihniyetinin ne olduğuna bakmak ve hemen ardından da edebiyat/kültür ortamını hatırlatmak gerekiyor.

Demokrat Parti’nin yönetim döneminde (1950-1960) iç ve dış siyasette ABD güdümünde olan iktidarın siyasal ve düşünsel özgürlükleri kısıtladığı, bu alanlarda baskıcı davrandığı, lâik anlayıştan uzaklaşıp dinsel bağnazlığa ödün verdiği, iktisadi alanda “liberal” anlayışı öne çıkarıp desteklediği, her çeşit “sol” anlayışı  “komünistlikle” suçlayarak susturduğu bilinmektedir. Edebiyat/kültür ortamı da bu yönetim anlayışının sonucunda doğal olarak kısıtlanmış, sınırlanmış ve çoraklaşmış durumdadır.  Toplumsalcı dünya görüşüne yakınlık duyan, şiirini bu anlayış üzerine kurmak isteyen genç şair neredeyse el yordamıyla yolunu bulmaya çalışmaktadır. Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Hasan İzzetin Dinamo, Arif Damar, Şükran Kurdakul gibi önceki kuşak toplumsalcıların kitapları basılsa bile tam anlamıyla gündeme gelememektedir. Ahmed Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin “bilinmeyen” şairlerdir. Nâzım Hikmet ise garip bir biçimde “yasaklı” ve üstelik tehlikeli görülmektedir. 60 Kuşağı şairlerinin Nâzım Hikmet’i ancak 1964’ten sonra tam anlamıyla tanıyabildiklerini unutmamak gerekir. Genç şair ancak Attilâ İlhan, Metin Eloğlu, Cahit Irgat, Ceyhun Atuf Kansu, Ahmet Oktay gibi toplumcu anlayışa sahip ve bir anlamda toplumsalcı geleneği sürdüren şairlerden, deyim yerindeyse “medet” ummaktadır. Görüldüğü ve anlaşıldığı gibi o dönemde  genç şairin hedeflediği toplumsalcı şiir anlayışına ulaşması olanakları son derece kısıtlıydı.

Buna karşılık 60 Kuşağı içindeki toplumsalcı şairlerin bu şiir geleneğini, yetersiz de olsa bazı sözlü ya da yazılı kaynaklardan beslenerek  yenilikçi bir anlayışla sürdürmeyi “başardıkları” görülüyor. Dünya görüşlerinin ortak olmasına karşılık şiir anlayışlarının ya da “söyleyiş” biçimlerinin doğal olarak farklılıklar ve giderek de kendine özgülükler gösterdiği ortadadır.

Hatipoğlu’nun 1950’li yılların sonlarında yayımlanan ilk şiirlerinde, 60 Kuşağı şairlerinin çoğunda olduğu gibi, o yıllarda egemen olan  İkinci Yeni şiir anlayışının etkisi görülür. Ne var ki şiir anlayışını ya da şiircesini (poetikasını) erken oluşturmayı başarmış, bu etkiden yalnızca söyleyiş/anlatım açısından yararlanmasını bilmiştir. Hatipoğlu’nun 50 yılı bulan şiir serüveni gözden geçirildiğinde farklı ama birbiriyle ilişkili, giderek birbirini besleyen kaynaklardan yararlandığı görülür.

Çocukluğundan beri İstanbul’da yaşamış olmasına karşılık doğum yeri olan Urfa’nın yaşantısına, gelenek ve göreneklerine hiç de uzak ve yabancı kalmamıştır. Söz gelişi ilk kitabına ad olan “çömçe gelin” Urfa’ya bir göndermedir. Kendisinin de dilinden düşürmeyip söylediği  Urfa ve Kerkük türkülerine tutkunluğunun halk şiirine, günümüz halk ozanlarına ilgi göstermesine, yakınlık duymasına yol açtığı söylenebilir. Ruhi Su ile olan yakınlığının, ahbaplığının yanı sıra, Sivas olaylarında yitirdiğimiz halk ozanı Nesimi Çimen ile de ahbaplığı vardı. Evinde konuk ettiği Nesimi’yi bir keresinde bizim de tanıştırdığını ve dinlediğimizi hatırlıyorum.

Necatigil, Urfa doğumlu Divan şairi Nâbî’yi  Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde şöyle değerlendiriyor: “… devrinin sosyal çöküntülerini görmüş, halkın ruh haline tercüman olan, toplum hayat ve psikolojisine bağlı hâkimane gazeller yazmıştı…” Bu değerlendirme bende, Hatipoğlu’nun Urfa doğumlu olması bakımından yine Urfa doğumlu olan Divan şairi Nâbî ile bir ruh yakınlığı varmış gibi bir izlenim uyandırmıştı.  Bu sanki şiirsel bir akrabalığın ya da şiirsel bir soyaçekimin sonucu gibiydi. Çünkü, Hatipoğlu’nun şiirlerinde de toplumsal aksaklıklara eleştirel yaklaşım, halkın ruh dünyası, ayrıca siyasal/toplumsal yergi vardır.

Hatipoğlu genel geçer anlamda “eylem adamı” değilse bile siyasal/toplumsal olaylarda elverdiğince etkin olmaktan da geri kalmayan biriydi. !960’ların başlarında kurulmuş olan Türkiye İşçi Partisi’ni desteklemiş ve parti için çalışmıştı. Söz gelişi; ABD Deniz Kuvvetleri’ne ait 6. Filo’nun İstanbul’a gelişini protesto etmek için 16 Şubat 1969’da Taksim Alanı’nda yapılan mitinge katıldığını da hatırlıyorum. “Milliyetçi/mukaddesatçılar”ın mitinge katılanlara tepki göstermesiyle meydana gelen  ve daha sonra “Kanlı Pazar” diye adlandırılan olayda katılımcılardan iki kişi öldürülmüş, 100’den fazla kişi de yaralanmıştı. Bu olayda yaşadıklarını bir şiirine konu etmişti Hatipoğlu.

Yakın arkadaşı ve kuşaktaşı Afşar Timuçin de Hatipoğlu’nu “… dünya görüşünü ve bu dünya görüşünün getirdiği etik değerleri hiçbir zaman değiştirmeden ‘şair’ olma ve ‘aydın’ olma sorumluluğunu ve bilincini korudu.” diye tanımlıyor.

“40” Şairin Eli[2] adlı kitapta da şöyle değerlendiriliyor Hatipoğlu: “İmge örgüsündeki sıkı doku, özdeki tükenmek bilmez yarın umudu şiirinin ayırıcı özelliğiydi. Yöresel Özellikleri çağdaşlık potasında eritme anlamı ve sesi şiirin bütününe yayma özellikleriyle öne çıkan toplumcu şiirler yazdı.”

Yalnız Karanfil Sokağı (2003) adlı şiir kitabı ile Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü almıştı (2004). Bu, adına ödül verilen şair ile şiir anlayışlarının ortaklığı bakımından anlamlı bir ödüldür. Gebe (1968), Hoyrat (1973), Beynim, Yüreğim (1978), Ben Bize Konuk Gelende (1979), Son Değil (1983), Aşk/Olsun (Leyle İle Mecnun, 2002)  Hatipoğlu’nun öteki şiir kitaplarıdır. Saç (1995) adlı bir romanı ve ödül de almış olan çocuk kitapları da vardır. Toplumsalcı edebiyat dergilerine omuz verişini, A. Kadir ve Yusuf Atılgan kitaplarının hazırlanışındaki katkılarını da unutmamak gerekir.

Hatipoğlu’nun şiirinde hep “sevinç” ve “umut” olduğunun altı çizilir. Hayata bakışında da her şeye karşın  “sevinç” ve “umut” olduğunu yakın arkadaşı olarak çok iyi biliyorum. Aslında şöyle desem daha yerinde; sevinci “çocuk sevinciydi”, umudu “delikanlı umudu”…

[1]Yelken dergisi konusunda Papirüs dergisinin “Yelken / 60 Kuşağı Dergisi” başlıklı özel sayısında kapsamlı bilgiler vardır (Mayıs-Haziran 2016). Sayıyı “NEYYA, Nükhet Eren Yaratıcı Yazarlık Atölyesi” üyeleri hazırlamıştır.

[2]Önsözünü dönemin TYS Başkanı Mustafa Köz’ün kaleme aldığı bu kitabın girişindeki tanıtma açıklaması şöyle: “Barış Manço Kültür Merkezi’nde 07 Ocak – 03 Şubat 2017 tarihlerinde gerçekleşen Nâzım Hikmet’ten Bugüne El Yazısı Şiirler’den hareketle hazırlanan bu kitap, Kadıköy Belediyesi’nin  21 Mart Dünya Şiir Günü’ne, şairlerimizin şiir emeğine armağanıdır.”