Ömrün kılcal zamanlarına dair bir serzeniş: Yolun Gölgesi

Behçet Çelik’in Yolun Gölgesi’ndeki öyküleri mesafesiz anlatımıyla ne çok benzemiş memlekete. Bir tarafta yabancılaşma, taşlaşma, donma, diğer tarafta yangın, ölüm sıcağı, yersizlik yurtsuzluk...

Öykü, geçip giden günlerin tozunu, gölgesini, tortusunu silkeleyemez; büyüklü küçüklü yenilgilerimizin ve kayıplarımızın telafi defteri olabilir ancak. O defte­re kayıtlar düşeriz, hatırlamak ya da içimizdeki hesabı sonsuza kadar kapatmak için. Telafi kayba ilişkindir hep, az olanın, kaybolanın, yitirilenin ardından göste­rilen bir niyet, cılız bir uğraş, keşke’siz bir çabadır. Telafi, bütünlemeler gibidir, geçen geçmiştir sınıfı. Bir kere kırık not alınmıştır, o kırık, fay hattı gibi uzanır ömrün zamanlarına. Her yenilgide o fay harekete geçer, hatırlatır kendini. Ama belki de yenilgidir insanı insan eden. Yenen, ‘insan’ dediğimiz ütopyanın ülkesine ait değildir, yenilene daha çok yakışır, yaklaşır o ülke. Öykü o ülkenin kimi za­man dili, kimi zaman feneri, kimilerine göre bayrağı, kimilerine göre bitli piyadesi, bazen delisi, bazen ermişi, ama her halükârda o ülkenin yüzü suyu hürmetine dönen dünyanın tersine gidiştir. Göğsünü rüzgâra, yüzünü akıntıya gere gere, telafisizliğin telafisini yaratma uğraşının her seferinde yenilmesinin kaydıdır. Behçet Çelik de telafisiz acıların yaşandığı günlerde bir telafi defteri tutmuş. Bir hesabı kapatmak ya da açmak için değil, bir acıyı bir yere koymak, ona ora­dan bakmak için. Acıya taraf olmak değil, onu sahiplenmek için muhakkak. Yolun Gölgesi, mesafesiz anlatımıyla ne çok benzemiş memleke­te. Bir tarafta yabancılaşma, taşlaşma, donma, diğer tarafta yangın, ölüm sıcağı, yersizlik yurtsuzluk. Behçet Çelik yola çıkmış, varılacak yerin hiç ama hiç görünmediği günlerde, yo­lun gölgesini düşürmüş bütün öykülerine. Şehrin Bütün So­kakları’nı dolaşmış, Dirlik Kaybı’nı görmüş, Dil Azabı’nı yaşa­mış, sonunda Yolun Gölgesi’ne sığınmış, orada Derinin Altı’na inerek Başka Bir Yerin Yüzeyi’ne tutunmaya çalışmış. Ve bütün ahvalimizi yaşamış, anlatmış. Kitabı, “Sahi böyle olmuştu, bu da olmuştu,” duygusuyla okurken, yolda olmanın göçebeliği, yabanlığı, üşümesi ruhumuzu sarsa da, yazarın, “Hele bir va­ralım, dengimizi, bohçamızı çözelim, pılımızı pırtımızı saçalım, ayaklarımızı pabuçlarımızdan çıkartıp uzatalım; bir süre daha gövdeden kopmuş kertenkele kuyruğu gibi titreyeceğimizi bilsek de, sonrasında bütün sarsıntılar diner nasılsa…” diyen sesi yanı başımızda.

Öykü, ömürlerimizin değil geçip giden günlerimizin tanığı. Ömürler roman olur, günler öyküdür ancak. Kentin hayatları­mızda zonklayan ağrısı, hırıltısı her giden günle arttıkça ve bize kendi sesimizi unutturdukça, öykü insanı işaret eder. ‘Bakın, burada!’ der, ‘Burada ve bu durumda, anlattığım gibi.’ İnsanın binlerce hali, her gün önünden geçip gittiğimiz ve görmediği­miz her hali öykü olur, şaşırtır. Bilemediğimiz, anlayamadığı­mız, tanımadığımız kendimiz bir öyküyle geçer oturur karşı­mıza. Öykü insana dokunmaktır, hem de en kestirmesinden, yalınından. “Hayatın nefes nefese telaşı, koşturmacasından sıyrıl, gel otur şuraya,” demez, o telaşın kendisidir öykü. Dingin sularda yüzmez, kaynayan, fokurdayan kazanda bir batar bir çıkar. Tıpkı insan gibi. Aklına değil, kalbine yakındır insanın. Ya­zana da okuyana da şifa değildir, itirazdır sadece. Hasta eden, ateşli bir itiraz. Öykü kalmak değildir, gitmektir her seferinde. Uzun bir kalış yakışmaz öyküye, gitmelerin övgüsüdür. Behçet Çelik bu ülkenin en iyi öykücülerinden biri. Yeni kitabı Yolun Gölgesi’nde gitmeleri ya da gidememeleri yazmış; kendinden ya da başkasından, hayattan, yurdundan gitmeleri…

Son yıllarda-günlerde hepimizde bir gitme-gidememe hali hakim. Göçertiliyoruz; iyilik duygusundan, gelecek umudun­dan, geçmiş bilgisinden ve şimdi’den göçertiliyoruz! Bedeni burada, ruh gitmiş kimilerimizin ya da bedeni gitmiş ama ruhu burada; henüz! Kendi vatanımızda sürgün gibiyiz. Parçalarımı­zı toplayamıyoruz. Tuttuğumuz şey eriyor, dağılıyor, elimizde kalıyor. Rüyayla gerçek, akılla delilik, yaşamla ölüm arasın­da bir yerde, bir toplu akıl tutulmasının seyrinde, buz gibi bir mantığın esir aldığı bir duygu karmaşmasında çıldıran kendi­mizi seyre dalmış gibiyiz. Behçet Çelik’in anlattığı tam da bun­lar, biziz. Dirlik Kaybı adlı öyküsünde, “Yangının içinde kalma­mış, bakarken, gördükleriyle yanmıştı,” derken bizi, topluca bir ülkeyi anlatıyor. “… içinden bir şeyler sökülmüştü. Ya da içi üze­rine çökmüş, içindekiler yanmış, küle dönmüştü.” Travmaların, açmazların, nevrozların kitlesel halini yaşarken, Behçet Çelik öyküleri yaşananlara tercüme olmak bir yana, nereye varaca­ğını bilmediğimiz ama bizi kendimizden götürdüğünü inceden inceye sezdiğimiz yolların yoldaşı oluyor. Dolan ve ‘aniden’ ta­şan kendimizin içinden geçen, hayalinden ya da geleceğinden geçen tüm yolları yalınayak yürümüş bir yazarla karşılaşıyo­ruz kitapta. Biz’e en çok uzaklaştığımız günlerde, biz’in bütün halleri seriliyor önümüze. Kentte kaybolan neşe ve huzur, ıssız sahiller, yanan sokaklar, Sur’da kıstırılan insanlık, evlerde kay­bolan dirlik, anlamını yitiren ‘Barış’ sözcüğü, kesilen kol… Biz’i anlatan öyküler bunlar. Yolun sonunda, başındaki kendimize dönemeyeceğimizi bilmenin yorgunluğu, dehşet karşısında kalakalma hali, korkunun en üst noktasında mecalsizlikten ötürü korkusuzluk haline geçiş, tüm bunlar olurken arsız bir yaşama gayretinin küçülttüğü insanlık. “Sanki mümkünmüş, olabilirmiş gibi çekip almaya çalışıyordu dirliğini göçtüğü yer­den.” Mümkün mü?

Behçet Çelik’in kitabı oluşturan on dört öyküsünü okurken, “Sahi ne yaşadık biz böyle?” sorusu yankılanıyor insanın bey­ninde. “Sahi ne yaşadık?” Yazar öyküleriyle ayna tutmuyor, fotoğraf çekmiyor, olanı anlatmadan olanı yaşatıyor. Hâlâ canlı, dipdiri olayların duygusunu anlatıyor ve biz o duyguları yaşatan olayları yeniden yaşıyoruz. Yazar, apaçık hatırlatıyor, kayıt tutuyor. Olayların değil duyguların, olan bitenin yarattığı değişimin defterini tutuyor. Kitap dışarlıklı bir şey, basılmak, okunmak için yazılır. Defter kişiseldir, basılma, yayılma amacı olmadığından içerliklidir. Behçet Çelik öyküleri de dışın kay­bını değil, için kaybını hatırlatıyor. “Bize ne oldu?”yu sormuyor, duygusunu yaşatıyor.

“Şehrin Bütün Sokaklarını” adlı öyküsünde Sur’a götürüyor okuru. Çoğumuzun evlerinde televizyon karşısında çayını yudumlarken izlediği olayları, bu kez keskin nişancıların bek­lediği daracık sokak aralarında, sırtımızdan soğuk terler akar­ken ve nefes almayı unutmuşken yaşıyoruz. İşin kötüsü “Elimi tut, gidiyoruz.” diyen yazarın elini tuttuğumuzda gideceğimiz yeri bilmiyoruz. Tekinsizlik, tehlike, tarumar olmuş sokaklar, ensemizdeki ölüm bize Sur’da olduğumuzu fısıldıyor. Aylarca süren sokağa çıkma yasağıyla evlerinde hapsolan çocukların günbegün soluşunu, her an ölme tehlikesini, topluca düşman ilan edilmenin o bir başınalık duygusunu, hepsini, ‘izlemiyo­ruz’, yaşıyoruz bu kez. Ve “günlerdir yıkılmış binalarla dolu rüyalardan” korkarak uyanıyoruz. İlmek ilmek ördüğümüzü sandığımız, zirveye koyup nice rezilliklere katlandığımız kutsal ve biricik ve çok özel ve çok önemli hayatlarımızın “Hebû Tune Bû” (anlamını bir Kürt arkadaşa, komşuya sormak zor olmasa gerek) olduğunu öğreniyoruz. Varlığımızı ispatlayamadığımız gibi, yokluğumuzun da kayda geçmeyeceğini bilmenin ölümün ötesinde bir hiçlik olduğunu öğreniyoruz ilk defa. Ve o zaman belki de Roboski geliyor aklımıza. O katırlar sırtında uzanan, dağlar dolanan ölüm kervanındaki cansız bedenlerden biri­nin yakını gibi, dirimizi olamamışsa da, ölümüzü kurtarmanın utanç verici sevincini yaşıyoruz. Dilsiz kalıyoruz. Behçet Çelik “Dil Azabı” adlı öyküsünde, yine dilsizliği değil ama duygusunu anlatır: “Onun sözleriyse dumanların, barutların, yıkılan duvar­ların, yere inen binaların tozu toprağı içinde kalıyordu, bunların arasından zar zor birkaçını seçebiliyordum, onlardan da kan sızıyordu, sızdığı yerde katılaşıyor, günlerce kalıyor, kuruyor­du sokakta bekleyen bedenlerin üzerinde, hep beraber çürü­yorduk.” Çürümenin de kelimeleri olur. Çürümenin dipsizliği kelimelerin seslerini, tınılarını yutar. Onlar başka kelimelerdir artık. “Yakasım geldi hepsini, bir çare olacağını, bu dili unutaca­ğımı bilsem, en azından bazı kelimeleri, içine postallarla daldık­ları evlerin duvarlarına, camlarına, aynalarına yazdıklarını, on­lardan başlayıp bir ucundan, hiç değilse dillerini alıp başlarına çalacağımı bilsem.”

Yolun Gölgesi’ni oluşturan öykülerde, Behçet Çelik’in diğer kitaplarında da olduğu gibi, nedenler yoktur; haller/durum­lar vardır. Belki de nedenlerin öneminin kalmadığı günlerden geçtiğimiz, sonuçların boşaltıcı, çürütücü, ezici etkisinin ne­denler üzerine düşünecek takat bırakmadığı içindir. Çelişki­lerin, takip edildiğinde nedenlere götürecek olgular olduğu düşünüldüğünde, aslında yazar hal’leri anlatırken nedenler­le ilgilenmek yerine çelişkileri açık eder; böylelikle nedenler üzerine düşünme sürecini de okurun düşünsel etkinliğine bırakır. Kitaba adını veren ilk öyküde yaptığı tam da budur;

“Birkaç saniye bile sürmedi gökten gelen adaletin verdiği huzur, göğün eşit pay etmesinin ne anlamı vardı, yerde herkesin giysi­si, barınağı, yurdu, ocağı başkayken; bazıları için sırtını rüzgâra çevirip korunmak mümkün, bazıları için geldikleri yöne dönmek asla mümkün değilken.”

Yolun Gölgesi’ni oluşturan öykülerde öfke yoktur. İnsanlığın gelmiş geçmiş tüm acılarına dair ince bir kederin karıştığı, “Bütün bu yaşananlar, yaşadıklarımız geçici” bilgisine, “Bir kü­çük insan varmış…” duygusunun eşlik ettiği, ancak tüm insan­lık ailesine ait olanın erişebileceği bir yükseklikten, olan biteni anlatma hali hakimdir. Güncelin yakıcı sorunları, yoran tüke­ten telaşları, hiçlik duygusu, boşalmalar, yüklenmeler ve tüm o yaşama uğraşları arasında insanlığın çocukluk çağından beri bildiği görme ve anlatma biçimleri de, en saf halleriyle metinlerde yerini alır. Yazar aslında hayatı dinlemektedir. Ve hayatın bir ritmi, sesi, müziği vardır. İnsan, müziğin yaratıcı­sıdır ama müziğin insan üzerinde yarattıkları da yazının ko­nusudur. İşte tam da bu noktada hayatı dinleyen edebiyatçı, kelimelerin müziğini yaratır. Ona bir can ve ruh bahşederek, öyküsünü oluşturur. “… çekiyor, itiyorlar birbirlerini, iç içe geçer gibiyken uzaklaşıyor, sokulurken özlüyorlar, art arda, kerelerce, üst üste, yan yana. Bir olmuyorlar, birlikte başka bir şeye dö­nüşmüyorlar, bu gelgitlerle birbirlerini var ediyorlar.” Sesin de sessizliğin de bir varlık olarak kabulünde, bu olguların birbi­rini itmesi, yutması, kapsaması, kırması, alt etmesi sürecinde ortaya çıkan müzik, görsel alanda dansa benzetilir yazar ta­rafından. Hayat, sadece etrafımızda olan bitenler değil, aynı zamanda bunların müziği, dansı ve ritmidir de. Geriye kalacak olan da, biz değil bütün hepsi tarafından belirlenir belki de.

Yaşıyoruz. Umut ederek, hayal kurarak, ama olacağı bilme­den, kestiremeden. Behçet Çelik’in bir kahramanı bu durumu, “Şehrin Bütün Sokaklarını” adlı öyküde, “Soğukkanlılık değil, başka bir şeydi, yola düşmüş olmak, dönmenin imkânsızlığı bel­ki de,” şeklinde tanımlar. Olan, sahiden tam da budur. Bu tek cümle, kitabın bütün atmosferini belirlemektedir. Yolun Göl­gesi, umutla, düşlerin sınırsız heyecanının abarttığı hayallerle çıkılan bir yolu tanımlamaz. Son çıkışı kaçırılmış, geri dönü­lemez, nereye varacağı bilinemeyen, kestirilemeyen bir yolu anlatır gibidir. Bu nedenle bu yolun heyecanından, değil göl­gesinden bahsedilebilir ancak. Bu yolda değişeceğimiz kesin­dir, yola girilmiştir bir kere. Hayat bizi bir kavşaktan bu sapağa döndürmüştür, nasıl olduğu da pek bilinememiştir. “Bize bir şey olacak” duygusu, tekinsiz gölgeler, koyulu açıklı karaltı­lar yolun ufkunda bekler gibidir. Toplumsal halimizin resmidir tüm öykülerde çizilen. Yolun Gölgesi dilimize, kelimelerimize, hayatlarımıza, rüyalarımıza düşmüştür.

Onca ölüm karşısında şokla girilen dehşet duygusu ve panik ardından yaşadığımız “soğukkanlılığı” anlatmış Behçet Çelik yeni kitabı Yolun Gölgesi’nde.

 

PAYLAŞ