ONCA CIVILTILI SES VARKEN POSTAL GÜRÜLTÜSÜNE YAKALANMAK

HÜSEYİN KÖSE

Su yasaklanabilir, susuzluk asla…
Eduardo Galeano

Özgüvensizlik ve yetersizlik duygusu ne zaman tebarüz eder? Vaktiyle hükmettiğiniz sınırlara artık hükmetmeye gücünüzün yetmediği duygusunu tattığınız zaman. Bir başka deyişle, yettiğiniz alanlara ikinci kez güç yetirme gereği duyduğunuz vakit. Zira kendi sınırları içindeki yaşama gerçekten hükmedenler yeniden ele geçirme gereği duymazlar onu. Çünkü birileri yaşarken diğerleri seyreder. “Yaşayanlar” derken, savunanlar ve yaşatanlar kimi insancıl ve aydınlık değerleri. Aşkı, özgürlüğü, barışı, eşitliği, kardeşliği, paylaşımı, her şeyi. Asıl büyük haset de buradan doğar zaten; seyredenlerdir yaşayan ve yaşatanlara zulmeden. Nefretin eşlikçisi acziyet duygusu böyle bir şeydir; her şeye hükmedip hiçbir şeye yetişememenin göz kamaştırıcı kesafetiyle birlikte var olur. Her yere kendinizden türlü izler, imler, işaretler düşüp totemler filan asarsınız, çünkü o yerlerin ve şeylerin gerçekten size ait olmadığını biliyorsunuzdur… Aynı şekilde, sahip olma ihtiyacı duyan da gerçekte sahip değildir. Yoksunluk duygusu böyle bir şeydir. Kişi, olmayan şeyleri varmış gibi göstererek, eksikliğini duyduğu zamanların en mutlusunun acısını yaşar. Tüm diktatörce hevesler aynı hazımsızlık berzahını kat eder. Yaşamı yaratamadığı için boğmayı seçen ve dahası vahşi bir hınçla kuşanmış olan sanrı bir kez kendi maksimumunun fevkine gelip dayandığında, hayatın cümle reel ve potansiyel anlamsal yükünü de zapt eder sınırsızca. Daha doğrusu her kendiliğinden ve doğal şeye hınçla bilenmiş varlığının olanca haşmetini sirayet ettirmek istercesine caydırıcı bir iradeyle set çeker. Yeni bir düzen kurma arayışına yeltenir ardından, bozuk bir aksanı belagatmiş gibi sunar, geçmişi olduğu kadar geleceği de şimdinin karartılmış ufku içinde bastırır, yeni türedi değerler ihdas ederek kıymeti kendinden menkul bir resmi tarih yazmaya girişir, vs. Hülasa, Galeano’nun veciz ifadesiyle, ırkçılığa bitişen çehresiyle, topyekûn “hafıza kaybına neden olur.”

Haset ve şiddetle güdülenmiş karanlık böyle bir şeydir; istisnasız, her yerde kompleksine akıl sır erdirilmez güdük bir zihniyet üretir. Bu öylesine gaddar ve sığ bir zihniyettir ki, zirvelere olan saplantılı eğilimi nedeniyle derinliğin ölçüsünü tayin etmekte zorlanır. Hızını alamayıp tarihsel gerçekliğe bile nanik yapmaya yeltenir, derken bir ucu amansız zafiyetlere bitişik âlimi mutlaklık yanılsaması bilinçte idrak bulanıklığı yaratır. Suya yazar fermanını ama şavkı toprakta bulanır. İşkence ederek söyler ne söyleyecekse. Sevecekse gölgesi önden gider. Velhasıl öldürerek eyler. Tüm faşist ve hayat yoksunluğu çeken darbeler böyle yapmıştır gözünü bile kırpmadan. Ama en çok da 12 Eylül… Babaya, Büyük Öteki’ye, devlet aklının faşist icrasına biate zorlanışın alacakaranlığıdır. 12 Eylül’ün yarattığı sözüm ona ‘kültürel’ iklimi dokuz yaşımdan itibaren teneffüs eden ben ve benim kuşağımdan olanların halen kemiklerinde çınlayan “içün”lü, “niçün”lü, “netekim”li, “anarşik”li, “asmayalım da besleyelim mi!” vb. kimi sözcük ve ürkünç ifadeler sonraki on beş-yirmi yıl boyunca korku yüklü çorak politik bir iklim yarattı. Türlü işkenceler, hamaset nutukları ve öfkeyle sallanan parmaklarla bağlanmanın, boyun eğmenin veya yerine göre tahakküme duyulan arzunun en makbul ve yılgın kimliği var edildi böylece. Bu nedenle, birçok insan 70’li yılların anarşik ortamından siyasal olanın boşluğuna çekildi. Geriye kalan çok az örgütlü bir kesim de çok parçalı bir dayanışma korteji oluşturdular güçleri ölçüsünde. Siyasal yapı gerçekten de çok parçalıydı. Yaşamın olağan akışı da boz bulanık bir suyu andırıyordu adeta, tüm hayat bir alacalı kine bulanmıştı. Ben de o günkü çocuk aklımla gökyüzüyle birlikte etrafımdaki tüm yaşamın boz bulanık-gri arası bir renkte olduğunu hatırlıyorum. Kocaman bir sevinç vardı da, ansızın yüzlerimizden, bakışlarımızdan, seslerimizden çekilmişti sanki. Daha dün çaylarını demleyip birbirlerine ev oturmasına, sohbete veya Dallas, Kökler, Bonanza gibi dizileri izlemeye giden komşular uzun bir süre birbirlerine yoğun bir şüpheyle yaklaştılar, siyasal yapı gibi, toplumsal ve kolektif bağlar da ihbarcılığı necat bilen kimi hain ve satılmışların yalan-yanlış şahitliklere teşvik edilişleriyle birlikte tuzla buz oldu. Görünmez bir ip vardı sanki ortalıkta, kimi öfkeli seslere asılı duran, çocuk yaşlı herkesi ürküten, pusturan, sindiren, bir de “idamlık!” sözü… Yaşıyorduk da yaşamıyor gibiydik sanki, hem Quincey’in deyişiyle, “arkanda mezar orduları koşarken” nasıl yaşayabilirsin? Yaşam günbegün yoğun kuşkularla gölgelenen yüzlerden eksilirken, konu komşu, hısım akraba bile bunca müzevir çıkmışken, ezip geçmeye vazifeli postal sesleri bunca yakından gelirken kulağa, ezcümle Spivak’a öykünerek söylersek, “kendi varlığına gerçek anlamda denk düşen” herkes, bunca gaddar ve sakıncalı bulunurken…

Sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, kapıların önünde gözü yoran haki bir renk salgınıydı adeta… Vaktiyle geniş pencereli evlerin insanı olanlar için daha da daraldı yol, dağlar, manzara. Ufaldıkça ufaldı bakışlar, sonunda büzüşüp kaldı nohut odalarda. İnsan nereden başlar azalmaya ilkin? Elbet gözlerinden başlar. Yorulur kendini ifade ederken bile ifadesiz yüzler karşısında… Böylece sorular, sorgulamalar, muhasebeler yeterli kıvama erişince, bilinç daha da netleşti. Sıra seçim yapmaya geldi derken. Olmak ya da olmamak meselesine. “Olmak inciticidir, çünkü sınırları yoktur” der filozof Levinas. Bu durumda, olmamak olmaktan iyidir, düşünmemek düşünmekten daha güvenli. Oysa eğer yaşamak bir şeye cesaret edebilmekse, daha fazlası gerekliydi. Deyim yerindeyse, kuvveden fiile, düşünceden ifadeye geçmeliydi artık ve eğer insan yeterince cesur olabilirse, her saniye kendi varlığına denk gelmenin tarifsiz onurunu yaşayabilir gibi bir hisse düğümlenirdi yaşamak. Bu idrak üzere genişledi yol, ancak zaman vardı hâlâ. Hiç kimse itiraz etme cesaretini gösteremiyordu henüz. Bu karanlık ve puslu ortam böylece sürüp gitti seksenlerin sonuna dek. Çok sonra, sanırım 90’lı yılların başlarında görece bir serbestleşme ortamıyla birlikte insanlar yavaş yavaş alçak perdeden konuşmaya başladılar. Ben de kekeleyerek, çekine çekine sorduğumu hatırlıyorum kendime şu tür sorular: Her çekilen acı barışa ışık, çocukluğun imkânlarına fazladan oyun bahçesi olsun diye yaşanmışken, sen sırtlandığın hangi güzel yükün ağırlığıyla dengeledin dünyanın karanlığını? Senin çaban hangi büyük kuşkunun yükünden arınmak içindi? Ne ki, bir türlü kitleselleşemeyen, dolayısıyla yapısal anlamda pek bir etkisi de olmayan münferit şeylerdi bunlar. Zira toplum bu kez de arabeskin, magazin ve seyirlik kültürün açıklarında kaybolup gitmişti. Nurdan Gürbilek bu tarihsel süreci çok iyi anlatır Vitrinde Yaşamak isimli kitabında. Toplum küçük adımların zaferiyle esip gürlediği vakit, güç güncelliğini yitirir derler, magazin patlaması yaşandığında ise çiçek açar ortalık… İlk seçeneğin hüsrana uğramışlığı bir yana, memleket sonunda çiçek açmıştı, olup biten şey buydu özünde.

Bugüne gelirsek… Kırk yılın kültüründen bugüne tevarüs eden şeylere… Durum çok da parlak değil eskisinden. Mevcut iktidarın akut icra enflasyonunun yol açtığı basiret bağlanması, bir tür idrak tökezlemesi olarak, Dostoyevski’nin Ecinniler romanındaki Stavrogin karakterinin şu ünlü sözünü hatırlatıyor: “Sınırsız özgürlükten yola çıkarak sınırsız zorbalığa vardım!” Demokrasi, özgürlükler ve yoksulluk başta olmak üzere, politik ve kültürel akamet o kadar bariz ki, hepsi bir yana, normal koşullarda sadece basit bir magazin konusu olabilecek şu Ayasofya mevzunda bile durum içler acısı. İktidarın zaten apaçık kendisinin olanı bu tantanalı biçimde yeniden kendine ait kılma ve ele geçirme hezeyanından, gerçekten de kişinin kendine karşı kazandığı bu çetin ve sözüm ona ‘şanlı’ zaferden daha şenliklisi yok! Bu zaviyeden bakıldığında tüm memleketin tapusu bizde ama bunu her dakika koro halinde kendi kendimize tekrar etmeli. Bazı mekânlar ata mirası, her şeyiyle bu toprakların değeri ama yine de bu hakikati cafcaflı bir tescille zapturapt altına almalı. Evde bizden başka kimse yok ama yine de kendimize karşı dikkatli olmalı, vb. Bu politik kültürel vasat, bize 12 Mart’ların, 12 Eylül’lerin bakiyesi. Ancak yine de tüm bu söylemsel vasatın dağarcığının satır aralarında, görünenin ötesinde göze görünmeyen çok manidar bir şey gizli: Dilediği her şeyi hiç zorlanmadan yapabilme güç ve kabiliyetine sahipken, niçin ille de hâlihazırda zaten rahatlıkla yapabildiğini yapabilme gücünün eşsiz bir kanıtı gibi sunma gereği duyar insan? Meselenin asıl izaha muhtaç noktası da burası. Bilişsel psikologlar, özünde “kısıtlarımızı kabullenmede yaşadığımız talihsiz bir yetersizliğe” işaret eden “aşırı güven önyargısı” dedikleri bir kavramdan söz ederler. Mesele biraz da bununla ilgili. Söz konusu haletiruhiye, ayrıca Lee McIntyre’ın “düşük kabiliyetli öznelerin kendi liyakatsizliklerinin farkına varmaktan nasıl aciz olduklarına ilişkin” bir hakikate gönderme yapar Dunning-Kruger Etkisi bağlamında. Ezcümle, her iki bilişsel önyargı da en çok muktedirleri aşındırır. Bilhassa da adalet, özgürlük ve demokrasiden ve idareten liyakatten yoksun olanları. Demokrasi ve özgürlük çığlıkları atarak iş başına gelip de 12 Eylül’ün makûs anayasasını ve onun öngördüğü tüm resmi kurum ve kuruluşları içlerinden güç devşirebilmek için yerli yerinde bırakanları. Dahası, McInttyre’ın sözünü ettiği aşırı güven önyargısının ve sarsılmaz bir eminliğin kendisinde bile güç sahibini bitkin düşürecek bir şeyler var. Lüzumundan fazla bir güvenle dopdolu bünyeler ihya ettikleri icra kuvvetinin verdiği rehavetle er geç bir özgürlük tökezlemesine tutulur ve üst üste hatalar yaparlar. Hakeza yüksek mevkilere kurulmuş olanların durumu da bundan farklı değildir. Saint-Exupéry’nin namlı Küçük Prens‘inde bu türden pek ibretlik bir sahne vardır sözgelimi. Kahramanımız gezegenler arası yolculuğunun bir yerinde, tebaasını -dolayısıyla buyruk verme yetkesini- kaybetmiş meczup bir kralla karşılaşır. Kral o kadar yalnız ve mutsuzdur ki, bizimkini türlü lütuflara boğarak yanında alıkoymaya çalışır, ona art arda çok mühim görevler tevdi ederek onca dil döküp meziyetlerine övgüler düzer, fakat yine de ikna etmeyi başaramaz. Sonunda konuğu sıkılıp gitmeye hazırlandığında “kalkıp gitmesini”, gerisin geri dönüp geldiğinde ise “gelmesini” emreder. Buyruk ihtiva eden sesin dalga boyu eşlik ettiği eylemi hep bir adım geriden takip eder. Âlimi mutlaklığın heybetli heykelinin pul pul dökülüp bir siluete dönüşerek acze bitiştiği yer de tam olarak burasıdır. Ontik açıdan kralın buyruk veremez bir kişi oluşunun idrakine varıldığı bu sonuncu nokta, iktidarın da aşil topuğudur. Artık bu aşamada, gerçekten kudretli olmakla kudretliymiş gibi görünmek arasındaki o eski göz boyayıcı numarayı çekmeye kalkışmak da boşunadır. Takke düşmüş, taç yuvarlanmıştır bir kez.

Her iktidar kurucu düşüncenin ortak özelliğidir: Güç, diğer olası seçeneklere tercihen ilk anda kendisine başvurulduğu her seferinde tazyikinden yitirir. Eğer bir şeye zaten sahipsek onu ikinci kere bizim yapmaya kalkışmanın da büyük yanlışlıklar tarihi içinde muteber bir yeri vardır öte yandan. Göze görünmeyen zafiyeti iyice göze sokmak gibi bir uğursuz anlamı… Bir nevi “Streisand Etkisi.” Gizledikçe açık edersin gizlediklerini, izaha kalkıştıkça daha da karmaşık hale getirirsin açık seçik ne varsa. Hem, etkili belagat dediğin de, dinleyeni yorum yapma zahmetinden kurtaran değil miydi? Halen yorumlamayı sürdürdüğümüze göre, sürüyor olmalı bu zahmet… Oysa pek mühim, pek anlaşılmaz şeyler yanında pek anlaşılır meselelerimiz var, onlar da tüm şiddetiyle sürüyor hâlâ. Kırk yılın kültürünün bir de bu garabet veçhesine bakmalı. Doğa bitkin sözgelimi, Hasan’keyf’siz, “yeşiller komple betondu” diyecek bir gün sonraki kuşaklar bizi anlatırken. “Boyuna ormanlar yanıyor ve dev oteller dikiliyor yerine…” Sonraki kuşaklar dedik de, sahi onlar bizim kadar şanslı olabilecekler mi? Kırmızı kahverengi toprağı görünce tanıyabilecekler mi mesela? Jetonlu rehberli telefon kabinlerini zaten hiç bilmeyecekler. Pompalı gaz ocağını da. Fitilli gazyağlı sarı alevli lambayı da. En çok da pamuklu çakmak taşlı “mıhtar” çakmağını. Çoğu antikalık oldu, hurdalık veya müzelik şimdi. Peki ya ağaca çıkıp da dutu dalından yemenin ne demek olduğunu? Dağlardan çiğdem, beze, aşotu, çiriş, bambul filan toplayıp da sonra bu otları pilava katık etmenin anlamını? Her geçen gün suni bir yığın gündem arasında daha da eksiliyor hayatın anlamları. Televizyon ekranlarına çıkmış, canhıraş “Hamam böcekleri kanatlanmış uçuyor” diye bağırıyor kendisine mikrofon uzatılan uzman. Eh, uçmayıp da ne yapacaklar… Cümle mahlûkata yeryüzü mü bıraktık sanki yaşayacak? Seller, taşkınlar, kuraklıklar salgınlar olmayıp da ne olacak. Kim bilir kaç gafil kuşak sonra, belki tek bir çiroz balık kalmayacak kuruyan nehirlerden…

Bir de şu var, muhakkak değinmeli: İnsan inandığı gibi yaşadığını sanıyor, yaşadıklarına bunca inanamazken. Millet çarşıda, pazarda, fabrikada gerçekten hayatta kalma mücadelesi verirken, malum televizyon kanallarının birinde “survivor” katılımcısı bir ses sanatçısının verdiği bir mülakatı hatırlıyorum. Zatıâlileri, kendisine yönelik bir soru üzerine, önüne çıkan atlamalı zıplamalı yarışmaların üstesinden gelerek nasıl “hayatta kalabildiği”ni huşu içinde anlatırken şöyle diyordu: “Terimin son damlasına kadar mücadele ettim, yine edeceğim.” Soruya gayet steril bir stille mukabele eylemiş olduğu için şanslı sayılırız, zira “kanımın son damlasına kadar!” da diyebilirdi… Sözün kısası, hayatta her irili ufaklı dramın kendine göre bir ehemmiyet hiyerarşisi var, tıpkı birtakım etkilere farklı zaviyelerde tepkiler vermeye ayarlı sensörlü araba alarmları gibi. Bilirsiniz, kimileri yanından hafif bir rüzgâr dahi esse ötüverir hemen, kimininse kapısını tekmelemedikçe gıkı bile çıkmaz… Açlık, yoksulluk, işsizlik,  adaletsizlik, vb. sorunların üzerinden sırıkla atlama rekoru kıran bir medya düzeninde biz de tutmuş ne afaki şeylerden söz ediyoruz… Akıl izan fukarası bir yeniyetme iktidar partisi siyasetçisinin şimdilerde sosyal medyada dolaşan jakuzi takviyeli “lan fakirler!” çemkirmeli acınası videosu da bizce vaktiyle aç bir bebeği aç bir akbabaya yem eden Kevin Carter’ın gecikmiş vicdanının tamiri imkansız sonuçlarından daha az tahripkâr değil. Her ikisi de özünde aynı merhamet körelmesinin, aynı nasırlaşmış vicdanın ürünü. Aradaki tek fark, ilkinin vahşi kayıtsızlığının yol açtığı fiilin acı meyvesi toprağa düşmüşken, ikincininkinin henüz kuvve halinde olması… Hal buyken, şairin de dediği gibi, “hangi sona varır sondan başlayanlar?”

Şu halde, kırk yılın toplumsal ve kültürel bakiyesine bu fecaat değer aşınmasını da eklemeli. “Problem, insanların fotoğraflar sayesinde geçmişlerini hatırlamalarında değil, sadece fotoğrafları hatırlamalarındadır” diye yazıyordu Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak isimli kitabında. Gerçekten de sadece sanrılara, zanlara ve gölgelere çalışıyoruz; bakmayacağımız fotoğraflar çekip, asla izlemeyeceğimiz videolar kaydedip, bitip tükenmez ses kayıtları yapıp duruyoruz boyuna, asıl duyulması, görülmesi gereken insan/hayat manzaralarını ıska geçip. Geride ne bir iz ne de bir giz bırakmayacağımızı bildiğimiz halde şuraya buraya siluetler, karartılar, hırıltılar ekleye yedekleye yaşamayıp gidiyoruz, çoktan körleşmiş ve uzaklara taşıp gitmiş bakışlarımıza cilalı bir göz makyajı olsun diye… Yok olunca ardımızda bırakacağımız boşluğun himayesine sığınıyoruz belki de. Zira boşluk aleni olandan daha çok örseler zihni.

Vaktiyle, “Bu karanlık niye var ki, gece meşhur bir avcıysa?” diye yazmıştık. Bugünün manzarasıyla tamamlayalım: Bir şeyler başarabilme kudretini veya direnebilme kabiliyetini haiz olan yığınlar, verili olanı yeniden üretip ondan güç devşirme yoluna giden güç sahiplerine itiraz parmağını kaldırıp da hali hazırdaki nizamsızlığı düzeltme hevesine meyletmedikçe, sahiden de ama sahiden de: “Bu iş zor Yonca…”

Kaynakça:

Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens, çev. Cemal Süreya-Tomris Uyar, Can Yayınları, İstanbul 2015.

Eduardo Galeano, Aynalar, çev. Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık, İstanbul 2015.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Ecinniler, çev. İsmail Yerguz-Engin Özden, Sosyal Yayınları, İstanbul 1982.

Gayatri C. Spivak, Madun Konuşabilir mi?, çev. Dilek Hattatoğlu-Gökçen Ertuğrul-Emre Koyuncu, Dipnot Yayınları, Ankara 2016.

Hüseyin Köse, Taşlara Düğüm, Yasakmeyve Komşu Yayınları, İstanbul 2015.

Lee McIntyre, Hakikat Sonrası, çev. Mehmet Fahrettin Biçici, Tellekt Yayınları, İstanbul 2019.

Murathan Mungan, Çağ Geçitleri, Metis Yayınları, İstanbul 2019.

Thomas de Quincey, İngiliz Posta Arabası, çev. Mehmet H. Doğan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2016.

Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, İstanbul 2004.