OSMANLI DEVLETİNDE BİLİM VE KUTSALLIK

ULAŞ TÖRE SEVRİOĞLU

Kutsallık ve bilim tarih boyunca uzlaşması zor iki unsur olageldiler. Bu, oldukça doğal bir durumdu. Zira kutsallık insanlardan sorgulama ve şüphe değil inanç bekler. “Kutsal değerlerimiz” denildiği anda doğruluğu ve geçerliliği şüphe götürmez ön kabullerden söz edilir. Onların “bizi biz yapan” maddi ve manevi yapılar olduğu iddia edilir. Kutsalı sorgulamak toplumun varlık nedenlerini sorgulamakla eş anlamlı olarak görülür ve “kutsal değerler” üzerinden yürüyen tartışmalar tartışanları hiç beklemedikleri ithamlar altında bırakabilir. Öte yandan bilimsel yasa, çıkarım ve teoriler şüphe ve sorgulamaya dayanan deney ve gözlem gibi somut eylemlerle inşa edilirler. Bilimsel bir teoriye karşı çıktığımızda belki şaşkınlık yaratabiliriz ama “toplumun temellerini dinamitlemekle” suçlanmayacağımız kesindir. Zaten bilimin önünü açan da onun “kutsallık zırhlarından” arındırılması olmuştur.

Aslında bir zamanlar, emekleme çağlarında, bilim de en az teolojik inançlar kadar “kutsal” kabul edilen bir takım “yasalar”, sorgulanması zor genel kabullerle doluydu. Bilim insanları doğadan elde edilen çıkarımların tam aksini söylemesine rağmen görüşlerini kutsal metinlere uyarlamak zorunda kalıyorlardı. İnsan vücudunun merkezinin kalp olduğunu, ağır nesnelerin hafif olanlardan daha hızlı yere düştüğünü, Güneş’in dünya etrafında döndüğünü sırf kutsal metinlerle çatışmaya girmemek için kabul eder görünüyorlardı. Bu çabalar 18. yüzyıl başlarına kadar devam etti ve bilimsel disiplinler ancak bu dönemde kendilerini kutsallıktan arındırmayı başarabilmişlerdi.

Çoğu kez bilim ve teknolojinin yatağında ilerleyen bir nehir gibi kendiliğinden geliştiği düşünülür. Oysa bilim özgür düşüncenin ve sorgulayıcı felsefenin yardımı olmadan asla kendi gelişimi için gerekli adımları atamaz ve varsayımlarını kanıtlayamazdı. Örneğin Dünya’nın düz olduğuna dair beylik algılardan şüphelenilmeseydi hiçbir gemici okyanusa açılma cesareti gösteremezdi. Güneş ve gezegenlerin Dünya’nın etrafında döndüğünü söyleyen kadim gelenek sorgulanmasaydı bugün insanlık uzay araştırmaları yapabilecek aşamaya varamazdı. Hastalıkların günahlarımızın cezası olduğu ya da Mars’ın yengeç burcuna girmesinden doğduğu düşüncesi terk edilmeseydi tıp asla gelişemezdi. Aristoteles’in iddia ettiği –bin yıl boyunca da doğruluğu sorgulanmayan– “doğada boşluk yoktur” önermesi sorgulanmasaydı pistonlar, ampuller, içten yanmalı motorlar icat edilemezdi. Özet olarak eskilere ve geleneğe bağlılıkla, kutsal görülen veya başlangıçta öyle değilken sonradan kutsallaştırılan yargılarla, varlık sebebi şüphe, sorgulama olan bilimin bu anlamda uzlaşmaları oldukça zordu ve Newton çağına kadar devam eden, kutsal olanla bilimi kaynaştırmaya yönelik tüm çabalar bu nedenle akamete uğradılar.

Peki, Osmanlı’da durum nasıldı? Osmanlı’da kutsallık ile bilim arasında bir çatışma var mıydı? Bazı tarihçilerimiz böyle bir gerilimin Osmanlılarda olmadığını, Osmanlı devletinde bilimle çatışan Kilise benzeri bir kurum ya da Engizisyon mahkemeleri bulunmadığını gururlu biçimde tekrar ederler. Öte yandan Osmanlılarda bilimsel görüşleri sorgulayan kurumsal yapıların olmaması acaba onların bilimsel çabalara gösterdikleri saygı ve hoşgörüden mi kaynaklanmıştı; yoksa bu rahatlık kutsala karşı meydan okuyan ve bastırılması gereken güçlü bir hareketin hiç olmadığı anlamına mı gelmekteydi? Mesele genellikle bu yönüyle ele alınmaz. Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için Osmanlı toplumu içinden Kopernik, Bruno, Kepler ve Galileo gibi o güne kadar kutsal kabul edilen evren sistemini sorgulayan isimler çıkıp çıkmadığını da incelemek gereklidir. Osmanlı bilim tarihi üzerine yapılan araştırmalarda gördüğümüz kadarıyla Osmanlı astronomisinde bir Kopernik (öl. 1543) yetişmediği gibi, onun Güneş merkezli evren sisteminden ilk kez, teorinin ortaya konulmasından 140 sene sonra Şamlı Ebubekir’in Batılı kaynaklardan derleyerek 1685’te kaleme aldığı Coğrafya-yı Umumi’de anılmaktadır.[1] Ebubekir burada Kopernik’in teorisinden söz ederken bunun kabul edilmesi zor bir görüş olduğundan söz eder. Osmanlı okuryazarları Kopernik’in teorilerinden habersiz oldukları gibi, Kepler’in elips yörüngeler kuramından veya Bruno’nun merkezi olmayan evren teorisinden de habersizdiler.

Bu durumda Osmanlı’da engizisyon olmadığıyla övünen tarihçilerimiz kutsala dönük meydan okumaların nadirliğinden de söz etmek zorundadırlar. Kaldı ki Osmanlı’da kurumsal bir engizisyon olmaması bilimsel düşüncenin serbestliği anlamına da gelmemektedir. Örneğin Osmanlı asırlarında maddeci felsefeyi savunmanın suç sayıldığını biliyoruz. 1601 yılında zamanın tanınmış müderrislerinden biri olan Abdurrahman Hoca “evrenin yaratılmadığını, her zaman var olduğunu, tabiat yasalarının üzerinde bir yasa olmadığını” savunduğu gerekçesiyle idam edilmişti.[2] Osmanlı toplumunda birkaç yüz Abdurrahman Hoca yetişmiş olsaydı, muhtemelen karşılığında kurumsallaşmış bir engizisyon da doğacaktı.

O zaman geriye şu soruyu sormak kalıyor. Neden Osmanlı asırları boyunca Kopernik, Bruno ve Kepler gibi çığır açan, özgür düşünceli bilim insanları yetişmedi? Hatta Batı’dan gelen etkileri bir kenara koyalım, Osmanlı bilimi doğrudan mirasçısı olduğu Müslüman dünyadaki bilimsel gelişmelerin neden geliştiricisi değil sadece tekrarcısı oldu? İslam bilim tarihiyle ilgili çalışmalarda erken dönem bilimsel araştırmaların yanında Osmanlı’ya ayrılan az sayıdaki sayfa dikkat çekicidir. [3] Ancak bu kitaplarda da 13-14. yüzyıllara kadar parlak sayılabilecek bilimsel çalışmalar yapılmış bir coğrafyada özellikle 14. yüzyıl sonundan itibaren neden bütün bilimsel alanlarda belirgin bir durgunluk, taklit; hatta gerileme olduğu konusu masaya yatırılmamaktadır. Osmanlı tarihçileri de bu soruyla bugüne kadar ciddi biçimde meşgul olmamışlardır. Osmanlıların açık fikirli, bilim ve teknolojiye meraklı insanlar olduğunu savunan çok sayıda tarihçi bile iddialarına delil olarak sadece Uzak Asya veya Batı’dan yapılan teknoloji transferlerini gösterebilmektedirler. Bunların büyük çoğunluğu da silah teknolojisinden ibarettir.[4] Bu bakış açısı bilim ve teknolojiyi sadece militarist gelişimin aracı olarak gören oldukça dar bir yaklaşımdır ve Osmanlı devletinin ateşli silahları uyarlamada kendine özgü bazı başarılarından başka bir konu başlığıyla ilgilenmez.

Öte yandan Osmanlıların bilimsel alanda “geri kalmadıklarına, Avrupalılar tarafından geçildiklerine” dair söylemler[5] içi boş iddialardır. Osmanlılar sadece Batı tarafından geçilmiş değillerdi; onlar doğrudan mirasçısı oldukları erken dönem İslam bilim ve uygarlığının da açık biçimde “gerisindeydiler”. Osmanlı asırlarında özellikle de 15. yüzyıl sonrasında yaşanan tek sorun bu dönemde Kopernik ve Bruno gibi sorgulayıcı simge isimlerin yetişmemesi değil aynı zamanda Câbir (öl. 815), İbnü’l Heysem (öl. 1039) İbn Rüşd (öl. 1198) gibilerinin de artık yetişmemekte oluşudur. Bütün bir Osmanlı tarihçiliği geleneği sonuç olarak İbn Haldun’un (öl. 1406) mirasının üzerine çıkamamıştır. Osmanlı tıbbı Batılılaşma etkilerine kadar temel olarak İbn Sina (öl.1037) geleneğini aşamamıştır. Kuşkusuz Osmanlılar Kâtip Çelebi (öl. 157) gibi sorgulayıcı parlak beyinlere sahiplerdi ancak Kâtip Çelebi gibi isimler bağımsız entelektüeller olarak kalmışlar, arkalarından kurumsal bir miras bırakamamışlardır. Netice olarak bilimin Osmanlı asırlarındaki macerası 9-13. yüzyıllarda İslam coğrafyasında yaşanan büyük sıçramanın bir gölgesinden ibaretti.

Osmanlıların bilimsel çalışmalar karşısındaki ketumluğunu inceleyen araştırmacılar bu durumu açıklamak için politik merkeziyetçiliğin etkileri, yatırımcı burjuva sınıfının zayıflığı, Osmanlı zihin dünyasından kaynaklanan tutuculuk ve bu tutuculuktan beslenen dinsel baskılar gibi farklı nedenleri mercek altına almaktadırlar. Başka bir deyişle Osmanlıda bilimin önüne set çeken “kutsal” bariyerleri sadece dinsel-teolojik düzlemde ele almamak gerekmektedir. Merkezi yapının, geleneksel maddi kurumların etkisi de göz önüne alınmalıdır.

Öte yandan kutsallığın bu engellemedeki özel rolünü de es geçemeyiz. Bilindik, hatta artık gençler arasında mizah konusu haline gelmiş klişe bir örnekle devam edelim. Osmanlıların matbaayla olan serüveninden söz ediyoruz. Bilindiği üzere Osmanlı Müslümanları Avrupa’da 1430’larda geliştirilmiş olan modern matbaayı kullanmamak için uzun süre direnmişlerdi. Hâlbuki Osmanlı Yahudileri 1493’te, Ermeniler 1567’de ve Rumlar da 1627’de kendi matbaalarını kurmuşlar,[6] Osmanlı Müslümanları ise bir Macar Protestanı olan İbrahim Müteferrika’nın (1674-1745) çabalarına kadar bu icattan ve onun bilgiyi yayma avantajından uzak durmuşlardı. Bu tavır genellikle iki şekilde açıklanır. Birinci açıklama matbaa karşıtlığını o günkü deyimiyle “gavur icadı” olması nedeniyle dinsel tutuculuğa bağlar. Nitekim ilk matbaaya Şeyhülislam’ın ancak dini kitaplar basılmaması şartıyla izin vermesi bu yeniliğin etkilerinin “kutsal olan alana” girmemesi gerektiğinin düşünüldüğünü göstermektedir.[7] İkinci açıklama ise, biraz da dinin teknik gelişime karşı olmadığını vurgulamak için ön plana çıkarılan, “matbaanın hattatların çıkarlarına dokunduğu” ve asıl tepkinin bundan kaynaklandığı iddiasıdır. Bu iddiada elbette bir gerçeklik payı vardır. Sonuçta Osmanlı toplumu buharlı gemiyle tanıştığında yelkenciler, demiryolu geldiğinde ise kervancılar bu gelişmelerden rahatsız olmuşlar ve bu yeniliklere karşı çıkmışlardı. Yenilik karşıtı her girişimi –bu girişimler dinden referans bulmaya kalksalar da– dinsel tutuculukla bağdaştıramayacağımız ortadadır.

Öte yandan matbaaya karşı direnişi sadece işsiz kalma kaygısı içindeki hattatların tepkisiyle açıklayabilir miyiz? Bu açıklama sadece dinsel metinlere konulan basın yasağına sağlam bir açıklama getirmiyor. Üstelik Osmanlı toplumunun farklı unsurlarında da benzer kaygılar olduğunu görebilmekteyiz. Örneğin ilk Ermeni matbaası 1512’de Venedik’te kurulmasına rağmen Ermeniler de uzun bir süre İncil’i matbaada basmamışlardı. İlk Ermenice İncil’in bilindiği kadarıyla 1666 tarihinde Amsterdam’da basılması, bu girişime ancak Hollanda’daki özgürlük ortamından faydalanılarak cesaret edilebildiğini düşündürmektedir.

Üstelik Osmanlı toplum düzeninde bilimsel buluşlar ve yeniliklere karşı düşünsel direnişi kanıtlayan daha birçok örneğe de sahibiz. Bunlar ekseriyetle hiçbir meslek grubunu doğrudan tehdit etmeyen birtakım buluş ve pratiklerdi. Çokça bilinen bir örnek olarak Takiyüddin (öl. 1585) tarafından 1576’da İstanbul’da kurulan ilk Osmanlı rasathanesini verebiliriz. Takiyüddin, döneminin en parlak bilimcilerinden olduğu halde bir yenilikçi de pek sayılmazdı. Tam aksine Ptolemaios (Batlamyus) akidesine bağlı gelenekçi bir bilim insanıydı. Buna rağmen rasathanesi dönemin Şeyhülislamınca “gökyüzü incelemelerinin ülkelere uğursuzluk getirdiği, devletin harap olmasına yol açtığı” gerekçesiyle yıktırılmıştı. Tarihçiler bu tavrı genellikle Uluğ Bey’in (1447-1449) Semerkand’da bir rasathane inşa ettirmesinden hemen sonra tahtını kaybetmesinin yol açtığı travmaya bağlarlar. Bu inanışa göre “melekler âlemine dikilen gözler” ülkelere uğursuzluk ve yıkım getirmekteydi. Bu gerekçeyle Semerkand rasathanesi yıktırıldı ve böylece Orta Asya’da astronomi çalışmaları durmuş oldu. İstanbul rasathanesinin sonu da Semerkand rasathanesi gibi olmuştu. Osmanlıda astronomi çalışmalarının düzeyi o yıllarda Avrupa ülkeleriyle hemen hemen eşitken, sonrasında aradaki uçurum giderek açılacaktı.

Bilimden uzaklaşmanın günlük hayata etkilerinden çokça örnek verebiliriz. Rasathanenin yıktırıldığı yıllarda Takiyüddin’in doğduğu memleket olan Şam’a gelen Alman tacir Hans Ulrich Kraft, burada bir imamla yakında Ay’ın tutulacağı üzerine bahse girmişti. “Böyle şeylerin ancak Allah tarafından bilinebileceğini” söyleyen imam, Ay’ın tam da Alman tacirin söylediği gün tutulması nedeniyle herkese mahcup olmuştu. Şam kalesinin komutanı, Ay’ın tutulacağı tarihi nasıl bildiğini Ulrich’e sorduğunda, Alman tacir ülkesinde gök olaylarıyla ilgili olacakları önceden  belirten çok sayıda bilimsel kitap basıldığından söz etmişti. Komutan da buna karşılık, “Görüyor musunuz bu Frenkler (Avrupalılar) Allah gökte ne yapıyor hepsini biliyorlar” diyerek hayranlığını belli etmişti.[8] Her ne kadar Ulrich Ay tutulmasının tarihini kitaplardan öğrendiğini söylese de gelecekten haber veren bir müneccim sayılmış ve etrafı, çocuğunun ne zaman mürüvvetini göreceğini, ne zaman hayırlı bir kısmet bulacağını soran insanlarla dolup taşmıştı. Ulrich ayrıca Ay tutulması esnasında paniğe kapılan halkın, evlerinin damlarına çıkarak tencere tava çalmalarına şahit olmuş ve bu hareketlere bir anlam verememişti.[9] Ondan dört asır sonra 1886’da Uluğ Bey’in memleketi Semerkand’ı gezen Fransız seyyah Bonvalot da aynı manzarayla karşılaşmış, insanlara “neden tencere tava çaldıklarını” sorunca da “Ay’ı bir ejderhanın yuttuğunu, gürültü yaparak ejderhayı korkuttukları” söylemişlerdi.[10] Bir zamanlar dünyanın en başarılı yıldız haritalarının çıkarıldığı Semerkand’da aradan geçen bunca asır sonra Uluğ Bey’in mirasından geriye bir şey kalmadığı görülüyordu.

Aynı unutulma Osmanlılar için de geçerliydi elbette. Üç asra yakın sessizlikten sonra 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı devletinde astronomi çalışmaları canlanmış ve yeni bir bilim dalı olan sismografi araştırmalarını da kapsayan rasathaneler açılmaya başlanmıştı. Ancak bu türden girişimlere karşı öfke de aynı şekilde yeniden canlanmıştı. 1908 yılında yaşanan ve tarihe 31 Mart Vakası olarak geçen ayaklanma esnasında “din elden gidiyor” şiarıyla harekete geçirilen kalabalıklar, Beyoğlu’ndaki meyhaneler, tiyatrolarla birlikte o dönemde Maçka’da olan rasathaneyi de basmışlar ve sismograflarla birlikte tüm gözlem aletlerini, deniz kronometrelerini, teodolitleri parçalamışlardı. Bu olay Osmanlı’da rasathane çalışmalarına negatif bakış açısının belli kesimlerde devam ettiğini göstermekteydi. Şu günlerde Türkiye’nin uzay çalışmalarında nasıl dünyanın gerisinde kaldığı tartışılmakla birlikte bu “geri kalışın” nedenlerinin irdelenmediğini söyleyebiliriz.

Üstelik sadece matbaa veya sismograflar değil o dönemde Avrupa’dan gelen her ne varsa tepki gösterildiğini biliyoruz. Bunlar arasında “şeytan icadı” olarak görülen bisiklet ve fotoğraf makinesi gibi icatlardan, teleskop ve mikroskop gibi insanlık tarihi değiştiren önemli buluşlara kadar uzun bir liste sunabiliriz. Avrupa’da 1608’de icat edilen teleskopun Osmanlıya tanıtılması 250 sene sonra, 1849’da Alman gök bilimci H. F. Peters (1813-1890) tarafından gerçekleştirilmişti. Mikroskop da 1590’da icat edildikten neredeyse 300 yıl sonra Hoca Tahsin Efendi (1811-1881) tarafından halka tanıtılmıştı. Teleskop ve mikroskopları İstanbul’da halka açık toplantılarda tanıtmaya çalışan Hoca Tahsin Efendi “halkın inanç dünyasını sarsmakla” suçlanmış ve bu nedenle Darülfünundaki görevinden alınmıştı. Tüm bu örnekler matbaaya olan tepkinin hattat esnafının kırılganlığından kaynaklanmadığını göstermektedir.

Bu kısa denemede Osmanlı’da bilimsel gelişmelerin neden donup kaldığını hatta gerilediğini, kutsal sayılan değerlerle bilim arasındaki çatışmanın bu gerilemedeki payını tüm yönleriyle ele almamız mümkün değildir. Şu kapsamlı soruya ise cevap verebilmekten hayli uzağız: “Eğer Osmanlı’da bilimsel gelişimin önünü kutsallık kestiyse, aynı kutsal değerler neden İslam dünyasında geçmiş yüzyıllardaki parlak gelişimi durdurmamıştır?” Bunun cevabı kutsal olarak kabul edilen değerlerin Moğol istilası (13. yüzyıl) sonucu değişmesinde ve tasavvufun yükselmesinde mi aranmalıdır? Yoksa genellikle savunulduğu üzere Gazzali’nin İslam’da bilimi değersizleştiren tavrı mı bu büyük kırılmaya yol açmıştır? Ya da bu durumu anlayabilmek için Osmanlı-İslam dünyasının Avrupa’nın yükselişi karşısında yaşadığı ekonomik gerilemeye mi odaklanılmalıdır? Kuşkusuz bu cevapların her biri gerçeğin bir parçasını yansıtan değere sahiptirler. Bilimin önüne kutsallık tarafından konulan bariyerlerin ancak diğer etmenlerle birlikte kalıcı hale gelebildiğini söyleyebiliriz.

[1] A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul 1970, s. 137-138.
[2] Adıvar, a.g.e., s. 103-104.
[3] Bkz. Fuat Sezgin, İstanbul Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi (Toplu Bir Bakış), İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul 2010; Mehmet Bayrakdar, İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2019.
[4] Mustafa Armağan, Osmanlı Tarihini Yeniden yazmak, Gerileme Paradigmasının Sonu, Timaş Yayınları, İstanbul 2014, s. 37.
[5] Armağan, a.g.e., s. 15.
[6] Adıvar, a.g.e., s. 149-150.
[7] Aslında bazı tarikatlar günümüzde de matbu kitaplar yerine el yazısıyla çoğaltılmış kitapları kullanmaktadırlar.
[8] Hans Ulrich Krafft, Türklerin Elinde Bir Alman Tacir, Çeviren: Turgut Akpınar, İletişim Yayınları, İstanbul 1997, s. 104.
[9] Krafft, a.g.e., s. 105.
[10] Gabriel Bonvalot, Orta Asya’ya Seyahat Moskova’dan Türkistan’a, Çeviren Reşat Uzmen, Bilge Kültür Sanat Yayınları İstanbul 2015, s. 67.