OSMANLI DEVLETİ’NDE YERLİ VE MİLLİ EKONOMİ
OSMANLI DEVLETİ’NDE YERLİ VE MİLLİ EKONOMİ

OSMANLI DEVLETİ’NDE YERLİ VE MİLLİ EKONOMİ

ULAŞ TÖRE SİVRİOĞLU

“Yerli ve milli” tamlaması hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. “Yerli ve milli sanat”, “yerli ve milli siyaset” diye uzayıp giden bu listenin elbette en önemli parçalarından biri de “yerli ve milli ekonomi”… İnsanların kulağına hoş gelen bir tınısı olsa da yerli ve milli ekonomiden ne kastedildiği, daha da önemlisi böyle bir ekonomik model inşa etmek amacıyla nasıl bir çaba içinde olunduğu ise bu işin muamma kısmı… Türkiye gibi, uluslararası kapitalist şirketlerin cenneti haline gelmiş bir ülkede, bu gelişimin baş müsebbipleri tarafından “yerli ve milli ekonomiden” söz edilmesi elbette tuhaf bir durum. Bir idari yapının bir yandan ülkeye yabancı sermaye çekmekle övünüp, kamu ihalelerini döviz kuru üzerinden gerçekleştirmesi, öte yandan da toplumu zaman zaman döviz bozdurma kampanyalarına davet etmesi yerli ve milli ekonomiden ne anlaşıldığı konusunda kafaları da sürekli karıştırıyor. Yerli ve milli ekonomi denilince “bize” ait ekonomik kaynakların yine “bizler” tarafından işletilmesi ve değerlendirilmesi kast ediliyor sanırım. Burada doğal olarak kimin veya neyin “bizden” olarak kabul görüldüğünü merak ediyoruz. Örneğin çocukluğumuzda oldukça ciddiye alınan bir “Yerli Malı Haftası” vardı. Zaman zaman “yerli sermaye” “yerli üretim” gibi etiketlere bu gün de rastlıyoruz. Ancak yukarıdaki tamlamaya göre sadece “yerli” olmak yetmiyor; bir de “milli” olmak gerekiyor. Bu tamlamayla aramızda istenildiği kadar “milli” olmayan “yerliler de” olduğunu anlıyoruz. Tamlamanın insanlara verdiği mesaja göre milli olmayan bu yerliler, bir şekilde aynı coğrafyayı paylaşmak zorunda kaldığımız “dışarlıklı unsurlar” olarak nitelenebilir.

Bu girişten sonra tarihsel bir yolculuk yaparak “yerli ve milli” ekonomi tamlamasının Osmanlı asırları için ne ifade ettiğini incelemeye geçebiliriz. Yerli ve milli ekonomiye bu kadar önem veriyorsak, Osmanlı asırlarının ekonomik mirasını da mercek altına almamız gerekir. Zira önceki bazı yazılarımızda değindiğimiz üzere ülkemizde çok sayıda insan Osmanlı Devleti’nin “yerli ve milli” kurumlara dayandığına ve bu geçmişten feyz alınması gerektiğine inanıyor. Bu inanışa göre Osmanlı asırlarında idare, sanat, kültür gibi ekonomi de yerli ve milli gayeler üzerine inşa edilmişti. Peki, gerçek böyle miydi?

En son söyleyeceğimizi yine baştan söyleyelim. Osmanlı Devleti’nin ekonomik kurumları hiçbir zaman “yerli ve milli” olmadı ve olamazdı da. Bir Akdeniz imparatorluğu olarak Osmanlı Devleti’nin mal iaşesinin ve sikke sirkülasyonunun devamlılığı için çevresindeki tüm komşularına sıkı sıkıya bağlı hatta çoğu kez tavizkâr bir ekonomik politikası vardı. Sanıldığının aksine Osmanlı dünyası yeteri kadar üretken değildi. Günlük mal ihtiyacının büyük bölümünü ithalat yoluyla sağlamaktaydı. Bu ithalatta geniş imtiyazlardan yararlanan Venedikli, Cenevizli veya Amalfili tüccarlar başrolü oynamaktaydılar. 16. yüzyıldan sonra onların yerini giderek İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar alacaktı. Yabancı tüccarlar ve ithalatı teşvik eden Osmanlı Devleti’nin ekonomi politikası erken kapitalist (merkantalist) ekonomik politikanın tam aksine işliyordu. Bilindiği üzere merkantalistler mümkün olduğu kadar az ithalat ve bolca ihracat yaparak sermaye biriktirmeye yönelen, ironik bir dille söylersek tam da “yerli ve milli” bir siyaset izlemekteydiler. Osmanlı Devleti ise tam aksine ihracatı kısan, ithalatı ise yücelten bir siyasete sahipti. Örneğin bir Osmanlı tüccarı Avrupalılara mal satmak istediğinde ya devletin yasak ve kotalarıyla engelleniyor ya da yüksek vergilerle ihracat yapmaktan caydırılıyordu. Tam aksi olarak Osmanlıya mal satmak isteyen bir yabancı tüccar ise düşük vergiler ve imtiyazlarla özendiriliyordu.[1] Böylece karşımıza ithalatı sonuna kadar destekleyen, ihracatı ise kısıtlayan ve bugünün (aslında o günün de) normlarında oldukça tuhaf kaçan bir model çıkıyordu.

Osmanlıların ithalatı özendirmesinin altında iaşecilik veya provizyonizm denilen bir mantık yatıyordu. Buna göre devletin temel hedefi piyasada hiçbir mal ve ürünün eksikliğinin hissedilmemesi, her türlü mal ve ürünün bolca bulunabilmesinin sağlanmasıydı. Tipik bir Osmanlı idarecisinin şu şekilde düşündüğünü de hayal edebiliriz. “Kâfir ülkelerinden silah, demir, kılıç vb. alarak, onları zayıflatıp kendimi güçlendiriyorum. Oysa onlara demir, silah, barut vb. satarsam, kendimi zayıflatıp karşı tarafı güçlendirmiş olurum”. Böylece elindeki her nesneyi satıp paraya çevirme gayesiyle yanıp tutuşan merkantilist Avrupalı ile ithalat meraklısı Osmanlı arasında tuhaf bir ortaklık doğmuş oldu. Her iki taraf da karşısındakinin tavrını şaşkınlıkla karşılamış olmalı. Kendi tüccarını engelleyerek yabancılara kolaylık sağlayan Osmanlının tavrı Avrupalı merkantilist için inanılmaz bir tutumdu. Aynı şekilde para kazanma uğruna Hristiyan bir tüccarın Müslüman bir sultanlığa silah satması da Osmanlılar için anlaşılmaz bir tavırdı.

Osmanlı toplumunda üretkenliğin çeşitlilik ve yüksek nitelik arz etmemesi nedeniyle bu politikanın sonucu ithalatın aşırı biçimde önem kazanması oldu. “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” şeklindeki Osmanlı atasözü yabancı mallara duyulan hayranlığı yansıtır. Ayrıca Padişahlığın “yerli ve milli” bir burjuvazi oluşmasından rahatsız olduğunu da biliyoruz. Avrupa ülkelerine serbestçe ihracat yapan bir tüccar tipi, edindiği servetiyle merkezi iktidara meydan okuyabilirdi. Nitekim zaman zaman aşırı servet toplayan tüccarlar Osmanlı’da katledilip malları da müsadere edilmekteydi. İhracata konan engeller ve yabancı malların düşük vergiler nedeniyle piyasada yerli mallardan daha ucuza satılması sonucu Osmanlı idari sistemi kendi “yerli ve milli” burjuvazisinin sürekli olarak altını oymayı da başarmıştı. Aslında Osmanlı Devleti’nin coğrafi keşiflere katılım konusundaki isteksizliğinin temel nedenlerinden biri buydu. Uzak adalara giderek orada zenginleşen kaptanlar iktidara meydan okuyan rakiplere dönüşebilirlerdi.

Klasik Çağlar denilen 1300-1600 arasında Osmanlının ithalata dayalı ekonomik siyaseti Avrupa karşısında az-çok bir denge sağlamıştı. Bunu Osmanlının temel para birimi olan gümüş akçenin iki asır boyunca değerinin korumasından anlıyoruz.  Ancak 1580’lerden sonra Osmanlı Devleti savaş ve bürokrasi giderlerinin karşılanamaması, yerli üretimin zayıflığı ve Amerika kıtasından gelen gümüşün tüm Akdeniz’de fiyatları yükseltmesi gibi çeşitli etmenler sonucunda büyük bir devalüasyona gitmek zorunda kaldı. Gümüş içeriği azaltılan (tağşiş) akçe 16. yüzyılın sonunda yarı yarıya değer kaybetti. Böylece iç piyasa hızla yabancı paralara teslim oldu. Gerçi yabancı paralara ilgi bu büyük ekonomik çöküşten önce de yoğundu. Zira provizyonizm ilkesi gereği diğer mal ve ürünler gibi altın, gümüş veya bakır sikkelerin de ithal edilmesi bizzat devlet tarafından teşvik edilmekteydi. Tıpkı madenler gibi yabancı sikkeler de gümrük vergilerinden muaf tutulmaktaydı. Gümrük ve darphane çalışanları ülkeye giren yabancı paralara el konulmaması konusunda uyarılıyorlardı. [2] Ancak bu sürecin 1580’den sonra giderek daha da belirginleştiğini söyleyebiliriz. Örneğin Eflak bölgesinde yapılan arkeolojik kazılar halkın yerli para kullanımında nasıl ani bir düşüş olduğunu göstermektedir. 1580 öncesinde %85 oranında yerli para (akçe ve altın sultani) kullanıldığı; ancak 1600 civarına gelindiğinde ise yerli para oranının %38’e gerilediği görülmektedir.[3]

Sonuçta, Osmanlı kentlerinin pazarlarında her türden yabancı para halk tarafından giderek daha fazla tercih edilir oldu. 16. yüzyılda halkın en güvendiği para, yaldız altın veya efrenciye denilen ve 60 akçeye denk kabul edilen Venedik altın dükasıydı.[4] Piyasalara en çok müdahale etmesiyle tanınan Fatih Sultan Mehmed dahi Venedik altın dükası ve Macar altının iç piyasada serbestçe dolaşması için izin vermişti.[5] Yine Neşri gibi klasik Osmanlı tarihçilerini okuduğumuzda mali hesaplamaların Floransa parası olan florin üzerinden yapıldığını görüyoruz. Amerika’nın keşfinden sonra Osmanlı iç piyasası; İtalyanların büyük oldukları için grosso, Almanların groschen ve Türklerin de kuruş adını verdikleri gümüş paralarla dolmuştu. Halkın en çok tercih ettikleri ise İspanyol, Hollanda, Alman prenslikleri, Polonya ve Avusturya kuruşlarıydı. Bunlar dışında üzerinde aslan figürü olduğu için esedi guruş da denilen Hollanda taleri de sevilen paralar arasındaydı. Geçmişte bu yabancı paraların imparatorluğun liman kentleri veya Avrupa’daki sınırlarda dolaşımda olduğu iç bölgelere fazla nüfuz etmediği düşünülürdü. Ancak S. Faroqhi’nin Orta Anadolu üzerine yaptığı incelemelerde 1680’ler Ankara’sında da ev alım satımlarında esedi gruş üzerinden pazarlık yapıldığına şahit oluyoruz. Sadece bu kadar da değil. Tereke defterlerindeki kayıtlara bakıldığında porselenlerin ve “Kâbe fincanı” denilen züccaciye takımlarının, başörtüsü kumaşlarının, hatta seccadelerin fiyatlarının da esedi guruş yani Hollandalıların rex dalleri üzerinden hesaplandığı görülmektedir.[6] İnsan, günümüzde dönem dönem nükseden “döviz yakma ritüellerine katılanlar “Osmanlı asırlarındaki bu manzarayla karşılaşsalar ne düşünürlerdi” diye sormadan edemiyor.

Sonunda piyasa yabancı sikkelerin istilasına uğradı ve Osmanlı gümüş akçesi sürekli tağşiş edildiği için halk da oranları değişmeyen yabancı paralara yönelmeye devam etti. Hatta kalpazanlar bu kuruşların sahtelerini üretmekte gecikmedi. 17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde artık Osmanlı devleti hem gümüş sıkıntısı yaşadığından hem de “yerli” paraya halk itimat göstermediğinden para basmaya son vermiş durumdaydı. Darphaneler birer birer kapandı. 1650-1700 yılları arasındaki dönemde Osmanlı toplumu yalnızca yabancı para kullandı. 18. yüzyıldan sonra yerli paralar basılsa da bunlar da sürekli tağşiş edildiği için halk istikrarını koruyan yabancı paralara güven duymaya devam etti.

Genellikle Osmanlı Devleti’nin klasik çağlarında kendi kendine yeten kapalı bir ekonomik sisteme sahip olduğu; 19. yüzyılda ise Batılılaşma sonucu dış pazarlara açıldığı düşünülür. Bu büyük ölçüde yanlış bir çıkarımdır. Osmanlı Devleti klasik çağlarında da yabancı ürün ve sermayeye açık ekonomik yapıya sahipti ve ekonomisi hiç de “yerli ve milli” niteliklere sahip değildi. Daha doğrusu Osmanlı idarecilerinin “yerli ve milli” bir ekonomi inşa etmek gibi bir siyasetleri de olmamıştı. Osmanlı padişahı hem “yerli” hem de “milli” sermayenin kökünü kazımaya odaklanmış bir otokrasiyi temsil ediyordu. Sonuç olarak “yerli ve milli ekonomi” söylemlerine sarılan çevreler için Osmanlı asırları işe yarar bir kaynak potansiyeli içermiyor.

Bu sebeple Osmanlı’da “yerli ve milli ekonomi” söylemlerinin ancak 1908 devriminin ardından İttihatçılarca yüksek sesle dillendirilmeye başladığını söyleyebiliriz. İmparatorluğun tüm “yerli” unsurlarına eşitlik, kardeşlik ve ilerleme vadeden ve önceleri sadece Avusturya, Rusya gibi ülkelerin mallarına boykotlar örgütleyen İttihatçılar bir süre sonra salt “milli” söylemlere kapılarak gayri-Müslim yerlilerin sermayesinin “millileştirilmesine” uzanan farklı ve dramatik bir yola girmişlerdi. Bu bakımdan “yerli ve millici” ekonomi taraftarlarını, kapitülasyoncu padişahlardan ziyade halka büyük bir ilerleme programı vadeden ancak pratikte tek ekonomik “marifetleri” gayri Müslim vatandaşların sermayelerini Müslümanlara aktarmak olan İttihatçıların bir reenkarnasyonu olarak düşünmek daha akla yatkındır. “Yerlici ve millici” İttihatçıların da dönüp dolaşıp II. Reich Almanya’sının kuyruğuna takılmaları sonucu ülkeyi ve yüzbinlerce insanın canını feda etmeleri ise “yerli ve milli” söylemlerinin ardında nasıl potansiyel felaketler yatabildiğini hatırlatan bir tarihsel bir uyarı olarak görülebilir.

[1] Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017, s.73.

[2] Şevket Pamuk, Osmanlı ekonomisi ve Kurumları, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2017, s.27-28.

[3] Pamuk, Osmanlı ekonomisi ve Kurumları, s.80.

[4] Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi, s.114.

[5] Pamuk, Osmanlı ekonomisi ve Kurumları, s.50.

[6] Suraiya Faroqhi, Orta Halli Osmanlılar, İş Bankası Yayınları, Çeviren: Hamit Çalışkan, İstanbul 2014, s.35-37.