OSMANLI İNSANI DİNDAR MIYDI?

ULAŞ TÖRE SİVRİOĞLU

Bütün iktidarların kendilerine tarihsel dayanaklar aradıklarını biliyoruz. Ancak bu çaba tarihin büsbütün çarpıtıldığı bir aşamaya vardığında, artık tarihin kendisinin bugünün hizmetine koşulduğu yeni bir merhaleye de geçilmiş olunuyor. Eski güzellik kraliçeleri veya adı unutulmuş futbolcular gibi günümüz dünyasında söyleyecek bir sözü kalmamış yönetimlerin en çok başvurduğu taktiklerden biri de geçmişin sandığını daha fazla karıştırmak, karıştırırken de kendine o anda gerekli olanı çekip çıkarmak için sandığın içindekileri alt-üst etmek… Türkiye’de yaşanan da bundan farklı bir durum değil. İnsanların bugününe ve geleceğine yetecek bir sözü bulunmayan egemen anlayış, tarihsel mirası kendi amaçları doğrultusunda eğip bükerek toplumu kendi saflarına kazanmaya çalışıyor. Çok boyutlu bir mirası temsil eden Osmanlı asırları da bilindiği üzere daraltılmış bir formla içinde bulunduğumuz “muhafazakâr” yönetim anlayışının tarihsel dayanağı olarak sunulmakta. Ders kitapları, basın-yayın organları, diziler vb. vasıtasıyla yeniden kurgulanan Osmanlı asırları, topluma muhafazakâr/dinsel düşüncenin her dönemde bu topraklara hâkim olduğu ve olacağı algısını yerleştirmeyi amaç ediniyor. Ahmet Yaşar Ocak’ın bir makalesinde savunduğu gibi “İslam’ın Türk toplumunun bin yıllık toplum ve kültür nizamının temeli olduğundan şüphe duymamamız[1] isteniyor. Böylece Türkiye’de halkın “dinsel temelli muhafazakâr bir kültüre ve geçmişe sahip olduğu” peşinen kabul edildiğinde ortada toplumsal değişimi amaçlayanlar açısından mücadelenin baştan kaybedildiği düşüncesi de yaygınlaşıyor.

Bütün bu iddialara rağmen Osmanlı toplumunun –ve de devletinin- her durumda dini referanslarla hareket eden, dindar-muhafazakâr bir temele sahip olduğu iddiasının bir kurgudan ibaret olduğunu, çalışma hayatımın önemli bir kısmını Osmanlı toplum yapısını anlamaya ve anlatmaya vakfetmiş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Osmanlı devletinin vergi sistemi, para politikaları, yabancılarla girdiği ticari ilişkiler, ordu yapısı, tahta geçiş kuralları vb. dikkatlice incelendiğinde Osmanlı dünyasının dini referanslarla değil günlük hayatın gerçek temel ihtiyaçlarından doğan pragmatizmle hareket ettiği açıkça görülmektedir. Örnek verelim: devletin topladığı vergilerin ağırlığı şer’i değil örfî vergilerdi. Zaten şer’i vergilerin oranları kutsal metinlerle sabit olduğundan değiştirilemiyor, bu nedenle de Osmanlı devleti paraya sıkıştıkça yeni vergi kalemleri yaratıyordu. Benzer şekilde toprak sisteminde, özel mülkü koruyan İslam hukukunun aksine kamusal mülkiyet baskındı, İslam hukuku açısından tartışmalı bir uygulama olan müsadere oldukça yaygındı. İçki haramdı ama binlerce meyhane açıktı, devlet bunlardan vergi alıyordu, içki imalatçılarının da loncaları vardı. Faiz haram sayılmasına rağmen kullanımdaydı, “kafirlerle” iş ortaklığı caiz değildi ama böylesi ortaklıklar ekonominin temelini teşkil ediyordu, yabancılara verilen ticari imtiyaz ve kapitülasyonlar bu ilişkilerin kanıtıdır. Nitekim halk da pazarda “yerli ve milli” para olan akçe yerine florin, üzerinde aslan figürü olduğu için “Esed altını” da denilen Hollanda taleri, Venedik dukası, Türkçeye “kuruş” olarak geçen grosso gibi yabancı paraları kullanmayı tercih ediyordu.

“Gaza, cihat ordusu” olarak lanse edilen Osmanlı ordusu tarihinin hiçbir döneminde salt Müslüman askerlerden oluşmamıştı. Osman Gazi’nin savaş yoldaşları arasında Hristiyanlar vardı. Yıldırım Bayezid’i Sırp askerler koruyordu. Germiyan Beyliği’ne karşı savaşta Bizans İmparatoru da Yıldırım’ın müttefikleri arasındaydı. II. Mehmed İstanbul’u kuşattığında “voynuk” denilen Sırp askerleri de emrindeydi. Viyana Kuşatmalarında Osmanlı ordusunda Eflak-Boğdan prenslerinin birlikleri de vardı. Osmanlı ordusu gerçekte kozmopolit bir imparatorluk ordusuydu.

Padişahların yetki alanının genişliği, veraset sisteminde yaşanan değişimler, örneğin tahtın önce tüm sülaleye sonra ise baba ve oğullarına, II. Mehmed devrinde ise sadece hükümdara ait sayılması, I. Ahmed’den sonra ise en yaşlı ve olgun şehzadenin tahta çıkması gibi uygulamaların hiçbir dini karşılığı yoktu. Bunlar tamamıyla zamanın ruhuna göre “uydurulmuş” pratikler yani örfe dayalı uygulamalardı. Günümüzde bazı “muhafazakâr” tarihçiler padişahların aldığı kararları göstermelik olarak Şeyhülislâmlık makamına onaylatmalarından yola çıkarak örfi hukukun da aslında dinsel temele sahip olduğu şeklinde bir takım zorlama yorumlarda bulunmaktadırlar. Gerçekte ise Şeyhülislamlık makamı tarihi boyunca hükümdarca alınan kararlara nadiren muhalefet etmiş, ekseriyetle saraydan gelen emirleri onaylamakla yetinmiştir. Zaten Osmanlı Şeyhülislamlığı, Papalık gibi bağımsız bir kurum da değildi. Şeyhülislam padişah tarafından atanan bir devlet memuruydu. Padişah’ın kararını sorgulayan şeyhülislamlar olduğunda bunlar görevden alınarak yenisinin atanması sıradan bir formaliteydi. Yeni şeyhülislama düşen görev seküler kararlara dinen geçerli sayılabilecek bir formül bulmaktan ibaretti. Osmanlı ülkesinde binlerce meyhanenin açık olması dinen caiz değildi ama neticede bunlardan alınan vergilerle İslam padişahının ordusunun masrafları karşılanıyordu, o halde meyhanelerin açık olması dinen meşruydu. Küçücük şehzadelerin boğdurulması dinen uygun değildi; ama sonuçta bu İslam ümmetinde iç savaş çıkmasını engellemekteydi, o halde şeyhülislam bunu onaylayabilirdi. Müslüman Karamanoğullarıyla savaş dinen caiz değildi ama Karamanoğulları Osmanlılara “arkadan” saldırarak cihadı engelliyorlar yani “mâni-yi gaza” yapıyorlardı; o halde kanları helaldi vb.

Padişahların kişisel yaşamları da günümüzdeki “dindar padişah” kurgularıyla yakından uzaktan alakadar bile değildi. Osmanlı saray hayatı hakkında Halil İnalcık’ın Has Bağçede Ayşu Tarab’ını önersek yeterli olur sanırım.[2] Sarayın seküler kültüre olan eğilimini kavramak için divan şiirini ve zamanın minyatürleri de incelenebilir. Osmanlı divan şiirinde ve minyatürlerinde dini olarak tasvir edilebilecek örnekler –her metinde ve sahnede mecaz anlamlar arama çabalarına rağmen- azınlıkta kalmaktadır. Osmanlı padişahları dinsel aşırılıklara mesafeliydiler ve çok az sayıda örnek haricinde ulemaya güven duymazlardı. Bu konuda az bilinen bir örnek verelim. Neşrî’nin (öl. 1520?) anlattığı bir hikâyeye göre Yıldırım Bayezid (1389-1402) devrinde kadılar yozlaşıp, rüşvet yer hale gelip halkın bunlardan yana şikâyeti giderek artınca, Padişah meydanda devasa bir ateş yaktırıp ne kadar rüşvetçi kadı varsa hepsini yaktırmaya karar verir. Zar zor kararından vazgeçirilen Yıldırım Bayezid, ulemanın yozlaşmışlığına çare ararken; “Arap” lakaplı bir danışman Padişah’a “kadıların her birinin azledilip, yerlerine Bizans İmparatorluğundan papaz getirilmesini, zira onların daha dürüst ve ehil kişiler olduklarını” söyler. Padişah bu fikre ikna olmak üzereyken devlet ricali araya girer ve rüşvetin önüne geçmek için kadıların maaşlarını arttırmaya karar verirler.[3] Bu anekdot, ulemaya olan güvensizlik kadar, Osmanlı asırlarında rüşvet, kayırma, hile-hurda olmadığını iddia eden romantik tarihçilerimizin de nasıl bir hayal âleminde yaşadıklarını gösteren küçük bir örnektir.

Peki, saray değilse bile halk tabakalarının daha dindar olduğunu iddia edebilir miyiz? Elbette elimizde bir dindarlık ölçer cetveli yok ancak gerek halk edebiyatı gerekse Osmanlı dünyasını gezen seyyahlar bize dinsel kaidelere kimi zaman uyulduğu kimi zaman ise bunların çiğnendiği bir manzara sunarlar.  Halk edebiyatında seküler özü incelemek başlı başlına bir yazı dizisi konusudur. Seyyahların anlatıları da öyle… Birkaç örnek verirsek; Kuzey Afrikalı seyyah İbn Battûta (öl. 1369)[4] Anadolu hamamlarında oturak alemleri yapıldığından söz ederken, Alman Hans Dernschwam (öl. 1568)[5] yeniçerilerin meyhanelerden çıkmadıklarını yazıyordu. Alman tacir Hans Ulrich Krafft (öl. 1621)[6] Halep valisi ile bir Ermeni tüccarın şarap içme yarışına şahit olmuştu. Fransız seyyah Guillaume Antoine Olivier (öl. 1814)[7] 1790’da İstanbul’daki Ramazan eğlenceleri sırasında “tam bir edepsizlik” olarak nitelediği ve kadınlarla erkeklerin bu edepsizliklere gülmelerini yadırgadığı bir Karagöz oyunu izlemişti. Kuşkusuz seyyahlar sofular, kalenderler, dervişlerle de karşılaşıyorlardı; ama bu tiplemeler onların resmettiği canlı ve rengârenk toplumun bir yönüydüler sadece. Netice olarak seyyahların anlatılarına bakıldığında Cem Karaca’nın meşhur ettiği “yüz bin kere tövbe eder gene şarap içeriz” cümlesinde olduğu gibi Osmanlı insanının da dinsel kaideler ile din dışı yaşam arasında bir çizgide durduğu görülmekteydi. Kaideler açık biçimde çiğnenmese de etraflarından dolaşmanın bir yolu bulunuyordu. Doğu toplumlarının mevcut kuralları çiğnemek veya kuralların etrafından dolaşmak için nasıl çareler buldukları seyyahların daima ilgisini çekmiştir. H. U. Krafft misafir olduğu evde gizlice şarap içen uşakların şarap kokusunu saklamak için meyan kökü karıştırılmış suyla gargara yaptıklarına da şahit olmuştu. Tıpkı açık biçimde faiz almamak için borç senetlerinin şişirilmesinde olduğu gibi. Bu basit yöntemde örneğin 10.000 akçe borç verileceği zaman kâğıt üstünde 15.000 akçe borç verilmiş gibi senet düzenleniyor ve böylece faiz alınmadan borç verilen paranın değeri de korunmuş oluyordu.

Osmanlı sarayının ve halkının “dindarlığı” meselesi elbette bu türden bir kısa deneme yazısında nihai sonuca bağlanabilecek bir konu değil. Üstelik “din” ve “dindarlıktan” asırlar önceki insanların ne anladığını bir çırpıda anlatamayacağımız gibi. Ancak bu kısa denemeyi en azından şu cümlelerle sonlandırabiliriz. Osmanlı devlet yapısı ve toplum biçimi, günümüzde mükerrer şekilde belirtildiği ölçüde din temelli değildi. Kurumsal alanda örf genel olarak dinin üzerindeydi. Osmanlı tarihçileri genellikle örfü şer’i hukukun bir tamamlayıcısı olarak kabul ederler. Teoride doğru olmakla birlikte gerçek hayatta ikisi arasındaki ilişki tam tersiydi. Din toplumsal hayatın tamamlayıcı bir unsuruydu.  Tutucu tarihçilerin bir yandan şer’i hukukun Osmanlı’da temel yasa olduğunu ileri sürerken öte yandan kardeş katli gibi uygulamalardan her zaman örfü sorumlu tutma çelişkisine düşmelerinin sebebi budur.

Sonuç olarak Osmanlı dünyası dinin toplumsal yapının temeli olduğunu iddia edemeyeceğimiz kadar karmaşık ve değişken özellikler göstermekteydi. Ne yazık ki tarihçilerimiz –Osmanlıyı övmek veya eleştirmek amacıyla– bu gerçeği tamamen göz ardı eden bir tutum içindeler. “Muhafazakâr” tarihçilerce yüceltilen Osmanlı “dini bütün bir dünya” olarak resmediliyor. “İlerici” tarihçiler tarafından aşağılanan Osmanlı da öyle… Her iki tutum da Batılılaşma öncesi Osmanlı devleti ve toplumunu tamamıyla dinsel referanslarla hareket eden bir organizma olarak görmek istiyorlar. Her iki kesim de kendi tasavvurlarında, hayali bir Osmanlı imgesi yaratıyor. Birinciler bu hayali Osmanlıyla gurur duyup, modernleşmeyle “büyünün” bozulmasına kahrolurken; ikinciler ise “modernleşmenin ışığıyla bu karanlıktan kurtuldukları için” seviniyorlar. Böylece iki “ana akımın” temsilcilerinin vardıkları bu ortak –hayali- sonuçlarla, Türkiye’de Osmanlı tarihçiliği çalışmalarının bir arpa boyu ilerleyememesine neden olduklarını da söyleyebiliriz.

[1] Ahmet Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslâm, Yaklaşım, Yöntem ve Yorum Denemeleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019, s.153.

[2] Halil İnalcık, Has Bağçede Ayşu Tarab, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016.

[3] Neşrî, Kitab-ı Cihannümâ, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, s.337-338.

[4] İbn Battûta, İbn Battûta Seyahatnamesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005.

[5] Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987.

[6] Hans Ulrich Krafft, Türklerin Elinde Bir Alman Tacir, İletişim Yayınları, İstanbul, 1996.

[7] Guillaume Antoine Olivier, 18. yüzyılda Türkiye ve İstanbul, Köprü Kitap, İstanbul, 2016.