Özgürlüğün eyleme geçirilmiş hali
Özgürlüğün eyleme geçirilmiş hali

Özgürlüğün eyleme geçirilmiş hali

Belgesel bir film de, soyut bir resim de, bir performans da, kavramsal sanat da politik olabilir. Mesele içinde bulunduğu konsensüse rağmen, imkansız ve umulmadık dünyalar kurgulayabilmesi, yeni bir şey başlatabilmesi, yeni özneler ve insan ilişkileri yaratabilmesidir. İşte bu, sistemin hatalarını gösteren, muhalif sanat değil onu değiştiren politik sanattır.

EZGİ BAKÇAY

yenie_ocak_kapak1
yeni e’yi bulabileceğiniz yerlerin listesi için lütfen tıklayın

Politik sanat” sanat piyasasının ayrıcalıklı ürünü mü? Sanatın ölüm döşeği mi? Bir totoloji mi (sanat zaten her daim politiktir), yoksa uzlaşmaz bir karşıtlığın ifadesi mi? Politika ve sanat sözcüklerinden ne anladığımızı tartışmaya açmadığımız sürece “politik sanat” sadece bir boş gösteren. Birbiriyle bağdaşmaz nitelikte birçok anlamı olan bu iki kavramdan, tek ve yeterli bir tanımın dokunmasının imkânsızlığını baştan kabul edebiliriz. Fakat bu tercih, kavramın içini gündemin aciliyetlerinin, kanun hükmünde yargıların, kişisel hassasiyetlerin doldurmasını engellemeyecektir. Bir başka seçenek, belki de boşluğu doldurmaya çalışmak değil, onun derinliği içinde kendi pozisyonumuzu da riske atacağımız bir keşif gezisine çıkmak olabilir.

Türkiye’de sanat eleştirisi, sanat ve sermaye ilişkisine odaklanan, sanat kurumu eleştirisi olarak olgunlaştı. Fakat sanat alanında alternatif ekonomi modelleri ve özyönetim biçimleri sanatçılar tarafından bir ihtiyaç olarak tanımlanmadığı için, kurum eleştirisi de giderek cansızlaştı. Diğer yandan doğrudan yapıt hakkında konuşabilecek az sayıda eleştirmen de kurumsal uzlaşı dünyasında sergi ve katalog yazılarının onaylama çerçevelerine mahkûm kaldı. Bu kez sorun “yeterince kurumsallaşmamış” daracık sanat dünyasındaki kısa paslaşmalardı. Belki de artık, yapıta ve bağlama eşdeğer yükleyecek, estetiğin alanından konuşacak ve onun kültürel üretim ilişkilerine bağlayacak bir eleştirel dili güçlendirmek gerekiyor. Bu yazıda, sanatsal üretimin içine yerleştiği bağlamla kurduğu ilişkiye göre “politik” olarak nitelendirildiği bir tanımı tartışmaya açmak istiyorum. Söz konusu bağlam sadece maddi koşullar olarak değil, duyusal uzlaşı evreni olarak da kabul edilirse, hem estetik hem de politikaya özgürleştirici anlamları iade edilebilir diye düşünüyorum. Aslında iki katmanlı tek sorunun yörüngesinde dönüyorum: Sanatın kolektif varoluşun koşullarını, mümkün olanın manzarasını değiştirme kapasitesi ya da iddiası var mıdır? Varsa bunu nasıl yapar?

Politika

Sokak röportajı, Aralık 2016, İstanbul:

Terör tehdidi, canlı bombalar, patlayanlar ve henüz patlamamış olanlar… can güvenliğimizden endişeliyiz. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdeyiz. OHAL, milli seferberlik, sıkıyönetim artık demokrasinin yani uzlaşının sağlanması için ne gerekiyorsa yapılmalı. Sonuçta politikacıların görevi ve politikanın hedefi ülkeyi en doğru biçimde yönetmek, yasaları uygulamak ve uymayanları cezalandırmak değil mi? Yasalar yeterli değilse bu olağanüstü koşullarda yenileri yapılır. Örneğin belli ki idam olmadan adalet sağlanamayacak, vicdanlar rahat etmeyecek. Aslında politikayı ustasına bıraksalar gerisi kolay.

Yukarıda okuduğunuz satırlar, siyaset felsefesi geleneğinin atalarına dayanır. Antik Yunan’da geliştirilen bu tanımına göre politika bir cemaatin çıkarlarının idare edilmesi, insan yaşamlarının yönetilmesi anlamına gelir. Politika bir “üst-yapı” kurumudur. İktidarın uygulanması, güç mücadelesi ya da hükmetme biçimidir. Politika hükmetmeye muktedir olanların sanatıdır. Nihayet bu anlamıyla “politika devletin sanatıdır.[1] Nazi Almanyası’nın propaganda bakanı Joseph Goebbels, Furtwangler’e yazılmış 11 Nisan 1933 tarihli açık mektubunda şöyle der:

Politika da bir sanattır. Belki de var olan en yüksek ve en kapsayıcı sanattır. Ve biz, modern Alman politikasına biçim verenler, kendimizi kaba bir kütleden, sağlam ve tam bir halk imgesi biçimlendirmenin yüksek sorumluluğu emanet edilmiş sanatçılar olarak görüyoruz.”[2]

Bu politika tanımının ekseninde sanat; yapma, görme, yargılama biçimlerinin belli bir ilke, ahlak ya da güzellik yasası tarafından düzenlenmesi anlamına gelir. Sanattan tutarlı bir bütün ve uyum yaratması, yani sağlam, tam, boşluksuz, pürüzsüz bir eser ortaya koyması beklenir. Bu eserin kurucu ilkeleri toplumsal uzlaşının ilkeleriyle örtüşmediği takdirde sanatın “yozlaşmış” olduğu söylenecektir. En büyük eserin tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek halk olduğu bu politika tanımına göre sanat, egemen-doğru-iyi-uygun temsil rejiminin yeniden üretilmesidir. Yine bu politika tanımına göre estetik bu temsil rejiminin kurallarını belirleyen disiplinin adıdır.

Temsilin, tiyatrosallıkla ilişkisi düşünülürse aslında bu politika tanımının estetiği nasıl kavradığı da açığa çıkar. Estetik, sanatın kuramı ya da güzelin bilimi olarak, kaba bir kütleden bir halk yaratmanın yasalarını belirleyecektir. “Politikanın estetiği” tüm yaşamı, tek tek her sokakta, her evde, her bedende biçimlendirmeye çalışır. Egemenlik kendini ancak sahneleyerek tesis eder. Ve tüm sahnelerde kapalı gişe oynamak ister. Törenler, mitingler, resmigeçitler, kutlamalar, açılışlarla da somut biçimiyle göze gelir. Kent mekânı, toplu taşıma araçları, tüm medya ve bizzat meclis aynı temsilin sahneleridir. Burada estetik, uygun ve uyumlu olanın tek, tartışılmaz duyusal ve sembolik temsil rejimini ifade eder. Bu estetiğin dışına çıkan tüm varoluş biçimleri “milli ve dini hassasiyetler” tarafından derhal hizaya getirilir.

Aylin Zaptçıoğlu, tuval üzerine yağlıboya, 2014 (Umulmadık Topraklar sergisinden)
Aylin Zaptçıoğlu, tuval üzerine yağlıboya, 2014 (Umulmadık Topraklar sergisinden)

Neyse ki politikanın da estetiğin de tek bir tanımı yok. Bambaşka bir anlayışa göre politika cemaatleri yönetme yasası değil, bir özgürlük pratiğidir. Goebbels’in söylediğinin tersine bir halka kusursuz bir form vermek değil, forma girmeye direnen biçimsizliğin, asla kabına sığmayacak uyuşmazlığın üretilmesidir politika. Jacques Rancière’e göre insani eylemin uyuşmazlığa (dissensus) dayalı bir biçimidir. “Politika çatışmaları görünür kılar ve her seferinde ‘doğal’ ya da ‘gerekli’ görünen güç ilişkilerini ortaya çıkarır. Politika, mevcut toplumsal uzlaşmaları ihlal ederek, durdurarak, siyasal olanı yeni olasılıklara açan bir eylem biçimidir.[3] Nihayet politika öznesini yeniden yaratan, amacı ve sonucu özgürlük ve eşitlik olan bir eylemdir. Peki bir eylem tüm bunu nasıl yapar? Rancière’e göre insanın algı ve anlam dünyasını belirleyen “duyumsanabilirin paylaşımı” rejimini değiştirerek yapar. Rancière’in teorik evreninin merkezinde bulunan “duyulurun paylaşımı” (partage du sensible) kavramı, toplumsal uzlaşının (konsensus) ya da uyuşmazlığın bedenle ilişkisine vurgu yapar. Zamanın, mekânın ve öznenin koordinatlarını, sözün ve sesin, görülebilir ve görülemez olanın ayrımını belirleyen bir bölüşümdür.

Geceler de bizim sokaklar da!

Biraz somutlaştıralım: Kasım 2016’da “İETT otobüslerini kullanan kadın yolcuların saat 22:00’den sonra istedikleri noktada iniş yapabilmelerine olanak sağlayan uygulamanın başlatılacağını duyurdu. Kadın yolcuların belirli bir saat diliminden sonra varış noktalarına yürüme mesafesini kısaltacak önerinin memnuniyetle karşılandığı kaydedildi.[4] Böylece kadınların varış noktalarından ne kadar uzaklaşabilecekleri tayin edilmiş oldu. Kadınların kent mekânından ve zamandan aldıkları pay belirlenirken, farklı taleplerin yaratacağı tehlikenin de altı çizildi. Her gün en az bir kadının öldürüldüğü ülkede, erkeğin değil kadının sınırlarının çizilmesi bir kenara, açıkça cinsiyetçi olan uygulama kadını kırılgan ve saldırıya açık olarak temsil ediyordu. Aslında böylece İETT kimin kadın olduğunu, kimin olmadığını da tayin ediyordu. Üçüncü sayfa haberlerinden takip edebildiğimiz kadarıyla, herhangi bir travesti ya da transeksüel otobüs şoförlerinin toplumsal cinsiyet konusundaki hassasiyetine güvenerek henüz otobüsten durak arasında inmeyi talep etmedi. Oysa “duyulurun bu eşitsiz paylaşımına” karşı feministler Türkiye’de yıllardır şunu söylüyor: “Geceleri payımıza ev düşüyor. Dört duvar… Oysa karanlık gökyüzünü de yıldızları da istiyoruz; güneş kadar yıldızlar da parlak, yıldızlar da umudumuz… Geceler de bizim sokaklar da![5]

Aynı sahne, yani sıradan bir otobüs, politik eylemin performe edildiği bir karşılaşma mekânı da olabilir. 1955’te Rosa Park’s otobüste beyaz bir yolcuya yer vermeyi reddettiği için tutuklandı. Kamu hizmetinden kendine ayrılmayan yere, siyahlara yasak otobüs koltuğuna yerleşmesi özgürleştirici politik bir eylemdi. Rosa Park’s yarattığı imgeyle, kimin vatandaş olduğunu, kimin olmadığını belirleyen yasayı itibarsızlaştırdı. Kamunun sınırı olduğu gibi düzenlenmesi de polisin işidir. İstanbul’da, 17 Nisan 2011 akşamı bir çift ‘burası seks otobüsü değil‘ denilerek İETT şoförü tarafından otobüsten atıldı. Ardından beklenmedik bir destek eylemi geldi. “Genç çiftler, iki sevgilinin araçtan indirilmesini protesto etmek amacıyla, yolcuların şaşkın bakışları altında öpüşmeye başladı.[6] Protestocular kamusal alan ve özel alan, bireysel olan ve toplumsal olan arasındaki sınırın üzerinde öpüşmekteydiler. “Bu kez İETT şoförü hiçbir şey söyleyemedi.”[7] Politik eylem, sadece muhalefet etmek değil, üzerine uzlaşılmış muhalefet etme biçimlerini de değiştirmekti.

Bakanlar Kurulu kararıyla, 8 Eylül 2016 tarihinde kış saati uygulaması kaldırıldı, sürekli yaz saati uygulamasına geçiş yapıldı.” Böylece çalışanlar günden ve güneşten kendilerine düşen payı almış oldular. Gerekçe enerji tasarrufu sağlamaktı. Karanlıkta işe giden ve yine karanlıkta çıkanların, geri kalan zamanlarında “faydasız” işlere enerjileri harcamaları böylece önlenmiş oldu. Böylece uygulama sadece çalışma zamanına değil boş zamana da çeki düzen vermiş oluyordu. Oysa Rancière yorgunluk içinde kendilerini eve atıp uyumaları beklenen işçilerin gece geç saatlerde gazete çıkarmak için bir araya toplandıkları zaman “dünyanın değiştiğini” söyler. Ona göre işçi sınıfının özgürleşmesi, emek dünyasına özgü değerlerin (fiziksel güç, dirayet, çalışkanlık, sebat) olumlanması değil, bu değerleri temellendiren pay dağılımının kesintiye uğramasıdır. Çalışma zamanı dışında da yaşamak, düşünmek, hayal kurmak, şiirle, sanatla, felsefeyle uğraşmak ya da sadece aylaklık etmek, haz ve ilham peşinde koşmak ayrıcalığı kimilere aittir? Daha ileri gidip, boş zaman ve çalışma zamanı arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak politik eylemdir diyebilir miyiz? Örneğin işgal fabrikası ve üretim kooperatifi gibi öz-örgütlenme biçimleri, işçilerin kendilerine düşmeyen zamanlarını, mekânlarını, yetenekleri, yapabilirlikleri, entelektüel ve bedensel hazları geri aldıkları duyusal deneyim alanlarıdır. Burada artık patron da, işçi de yoktur. Çünkü “politika, tanımlı kimliklerin ve değerlerin uzlaşması olmadığı gibi bu kimliklerin ve değerlerin çatışması da değildir. Önceden var olmayan bir öznenin ortaya çıkmasıdır.[8] Eşitlik ve özgürlük talebi, ideası, ütopyasının yerini eşitliğin ve özgürlüğün eyleme geçirilmiş hali almıştır.

Sanat ne zaman politiktir?

Duyulur olanın paylaşımı” söz konusu olduğunda, kültür-sanat alanı gerçek bir savaş meydanıdır. Gazeteciler, edebiyatçılar, sanatçılar, akademisyenler söz, ses ve sessizliğin, görünür ve görünmez olanın dağılımını üretmek üzerine uzmanlaşmışlardır. Ve eğer egemen dağılımı, yani hassasiyetle korunan “birlik ve beraberliği”, riske atarlarsa görünmez ve duyulmaz kılınmaları kaçınılmazdır. Kitapların yasaklanması, gazetelerin, dergilerin kapatılması, derneklerin, akademisyenlerin görevden uzaklaştırılması hakikat ve temsili arasındaki sözde uyumun korunmasına hizmet eder. Bu noktada yeni bir dergi çıkartmak, kantinde ders yapmak, yazı yazmayı, resim yapmayı sürdürmek politik ve estetik eylemdir.

Ve işte “politik sanatın” işlerlik kazandığı yer tam da burasıdır. Sanat, özgürleştirici anlamıyla politik olduğunda, estetik neyin güzel, neyin uygun, uyumlu olduğunu tarif eden bir alan olmaktan çıkarak, bedenin anesteziden çıktığı, duyuların uyandığı bir kopuş deneyimi olarak değer kazanır. Latince aesthetica’dan gelen sözcüğün Yunancadaki kökeni aesthesis (αίσθησιs) “duyulara dair olan” (sensible, aisthêta) (aisthánō αισθάνω) “duymak, algılamak” anlamıyla sanatı önceler. Sanat “estetik” de olabilir “mimetik” de.

Üzerinde uzlaşılmış temsil biçimlerini yeniden üretmek anlamında “mimetik” değil uzlaşmazlık yaratmak anlamıyla “estetik” olan sanatsal pratik, duyulur olanın ortak deneyimini dönüştürmeye adaydır. Belgesel bir film de, soyut bir resim de, bir performans da, kavramsal sanat da politik olabilir. Mesele içinde bulunduğu konsensüse rağmen, imkânsız ve umulmadık dünyalar kurgulayabilmesi, yeni bir şey başlatabilmesi, yeni özneler ve insan ilişkileri yaratabilmesidir. İşte bu, sistemin hatalarını gösteren, muhalif sanat değil onu değiştiren politik sanattır.

Öncelikle sanat siyasidir çünkü mekânın, görünürlüğünün ve yaşanırlığının dağılımını yeniden biçimlendirir (…) Sanat siyasaldır çünkü sosyal tahakkümün biçimlerini yapılandıran zaman ve mekânın sıradan koordinatlarını askıya alarak belli bir algısal modeli biçimlendirir.[9]

Bankalar Caddesi’ndeki muhteşem binanın girişinde, mermer duvarla son derece uyumlu bir biçimde Property is Theft (Mülkiyet Hırsızlıktır) yazıyor. Harfler nem, pas ya da küf gibi binaya ait duruyor. Cümle, bina tarafından az önce fısıldanmış kadar bu kültür tapınağına ait kılınmış. Sergi büyük reklam panoları aracılığıyla sokağa da çıkıyor. Ama bu kez söylem ironik ve gizemli bir tona bürünüyor. Bu panolarda yine ingilizce, Too big to fail (İflas için çok büyük) yazıyor. Bazen sanat kurumunun iflas etmek için çok büyümüş olduğunu düşünüyorum. Ama açıkçası tüm o hiyerarşilerin, başarı kriterlerinin, politik sanatçı nişanlarının, vicdan üzerine kurulu “sanatçı ve yoksulları” ilişkisinin uyuşukluğunu üzerinden atmadan ve en önemlisi sanatçı kendini toplumsal işbölümünde özneleştirmeden “politik sanatın” icra edilebileceğine inanmıyorum.

Bitirirken itiraf etmeli: Tüm bu önerileri getiren kişinin de sözden aldığı payın politikliğini sorgulaması gerekir. Sanatın politikasını tartışacak eleştiri zanaatının gelişmesi, eleştirmenin de egemen temsil tertibatının içinden çıkması ve kendini özgürleştirmesi (özne kılması) ile mümkün. Ne sanat eseri ne de eleştiri ayrıcalıklı bir ürün olarak kendini özerklik perdesi arkasına saklayabilir. Yaşadığımız tüm felaketlerden sonra kültürün hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edebileceği varsayımına karşı çıktığımız anda, politikanın umulmadık karşılaşmalarla dolu sert ama özgürleştirici toprağına ayak basacağız.

[1] Goebbels’in sözü, Paul de Man, Hegel on Sublime, Indiana University Press, 1983, içinde.

[2] Hildegard Brenner, La Politique artistique du national-socialisme, s.273, trad.Lucien Steinberg, Maspero, 1980.

[3] Jacques Rancière, Uyuşmazlık, çev:Hakkı Hünler, s.51-52, Ara-lık yayınları, 2005, İzmir.

[4] http://www.aksam.com.tr/guncel/iettnin-kadinlara-jesti-bu-aksam-basliyor/haber-568015

[5] http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=992

[6] http://www.hurriyet.com.tr/iett-otobusunde-opusme-eylemi-17624593

[7] http://www.hurriyet.com.tr/iett-otobusunde-opusme-eylemi-17624593

[8] Andrew Schaap, The Rights of Political Animals: Jacques Rancière’s critique of Hannah Arendt, Prepared for APSA annual meeting, 28-31 August 2008, University of Exeter.

[9] Jacques Rancière, Disiplinler arası düşünce: Bir bilgi estetiği, www.parrhesiajournal.org’dan Kutlu Tunca tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.

yenie_ilan_ocak_yatay1