Şiirin tanıklığında grev

“Yiğit sürücüleri tarihsel akışın, / İşçiler, evren kovanının arıları; / Bir kara somunun çevresinde döndükçe / Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler. / O somunla doğrulur uykusundan akıl, / Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz; / O güneşle bağımsızlığa erer kişi”. Bu dizeler Oktay Rifat (1914-1988)’ın “Elleri Var Özgürlüğün” adlı uzun şiirinin 9. bölümü. Edebiyatımızın işçiden, emekten, özgürlükten söz etmesi hiç de ender olaylardan değildir. Siz bakmayın edebiyatı tekdüzeliğe indirmeye çalışıp, şiiri avarelik, öyküyü içdökme, romanı seks oyunları anlatıcı olarak dondurmaya çalışanlara. Cumhuriyetin ilk yılında grev şiirleriyle karşılaşırız. 1923 yılı, Kemal Sülker’in anlatımıyla “Türkiye’nin üzerinden bir grev dalgasının geçtiği” yıldır.

1 Mayıs İşçi Bayramı’nın bir bölüm işçi tarafından grevle kutlanma kararı, 1 Mayıs 1923 tarihli Aydınlık gazetesinde iki şiirle desteklenir. Bu şiirlerin ilki Nâzım Hikmet’in “İstanbul Amelelerine” adadığı şiirdir. “Grev / Stop! /Fren! / Zınnkkk! / durdu. / Amele / başparmağını tele / dokundurdu. / Akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin, / elektrik / tırrrik / durdu. / Siyah tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.” dizeleriyle başlayan bu şiir, sonradan, “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” adlı uzun şiirinin içinde yer alacaktır. Aydınlık gazetesindeki ikinci şiir Yaşar Nezihe’nindir. “1 Mayıs” adlı bu şiir, bayramı bir grev gibi anlatır: “Bir gün bırakınca işi halk şaşkına döndü.” Yaşar Nezihe’nin bu şiirle yetinmeyip, aynı yılın 7 Eylülü’nde greve çıkan matbaa işçileri mürettipleri için de yazdığını biliyoruz. Gazete sahiplerine: “Demir değil işçi, o da patron gibi insan / Patronlara karşı eder elbet grev ilan. / Teslim ediniz işçilerin hakkını / Yoksa bu grev böyle devam eyleyecektir / Beş on kuruşa kimse boyun eğmeyecektir.” diye seslenen bu şiir, Haber gazetesinde, 18 Eylül’de yayımlanacaktır.

Grev şiirlerinin ilk yargılanması da 1929 yılındadır. Taksi şoförlerinin grevi için Nâzım Hikmet’in yazdığı “Sesini Kaybeden Şehir” şiiri Resimli Ay’ın temmuz sayısında yayımlanır. Ağustos 1929’da “Grev suçunu övmek ve halkı yasalara uymamaya kışkırtma”yla suçlanır. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine göre derginin yazıişleri müdürü 10 gün hapis ve 10 lira para cezası yer. Ceza ertelenir. Temyiz edilir. Yeniden yargılamayı izleyenlerin büyük bölümü şoförlerdir. Dönemine göre uzun süren dava 24 Mart 1930’da beraatle sonuçlanır.

28 Ocak 1963’te İstinye’de Kavel Kablo Fabrikası’nda başlayıp 36 gün süren grev Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nın çıkmasını kolaylaştırır. Bu grev, Hasan Hüseyin’in “Kavel” adlı şiiriyle selamlanır: “İşime karım dedim / karıma kavel diyeceğim / ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada / güneşe karışmadıkça etim / kavel grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.”

1965’te prim sorunu Zonguldak’ta geniş bir greve yol açar. Usulsüz grev olarak yorumlanabilecek bu grevi ayaklanma sayanlar, işçinin üzerine jandarma gönderir. Açılan ateşle işçiler ölür. Bölgeye askeri birlikler gönderilir. Basına yasak getirilir. 10 Mart’ta başlayan grevin edebiyattaki yankısı olaylara paralel, sıcağı sıcağınadır. Ceyhun Atuf Kansu’nun “Mehmet Çavdara Ağıt” (Yön, 19/3/65) Sennuz Sezer’in “Kara Türkü” (26 Mart 1965, Yön) Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Zonguldak Ağıdı” (Kitap Kitabevi’nin camında sergilediği Karşı Duvar Dergisi’nde, o hafta).

Dağlarca’nın, bu olayı özetleyen: “Zonguldak ölü iki gecede gecede diri bir / Zonguldak bir Türkiye, bir aç Türkiye değil midir” dizeleri aynı yılın 43 grevinden biri olan Magirus grevindeki, gözcü vuruluşu için yazdıklarıyla sürer: “Gözcümüz vurulmuş gözümüz kan, / Gözümüz büyük daha.”

Güngör Gençay, grevin oluşma koşullarını 1967’de yazar: “Hak dedik vermediler / eh demedik.”

Kemal Özer, patron silahı lokavtı 1 Ağustos 1973 tarihli “Bir Lokavt Şiirine Hazırlık”ta irdeler: “Birlikte savunalım öyleyse yaşamı / hep birlikte söyleyeceksek başlayalım türküye / yan yana getirelim çözümler üreteceksek / umutlar sağacaksak katalım birbirine / mekikler mi vurmuyor, ocaklar mı soğumuş / birlikte savunalım öyleyse yaşamı.” Kemal Özer, ’80 sonrasının Zonguldak olaylarını da “Zonguldak” şiirinde anlatacaktır.

Cuma sabahı televizyonlar devam eden belediye işçileri grevlerinin Bakanlar Kurulu kararıyla durdurulduğunu bildirdi. Kimi gazetelerde küçücük bir başka haber de var: Modern Art Museum’da 650 kişilik personel, sigortasız ve sözleşmesiz çalıştırıldıkları için 28 Nisan’dan beri grevdeler. Steven Spielberg, Martin Scorsese, Susan Sontag, gibi ünlülerin de aralarında olduğu 131 sanatçı herkesi bu grevi desteklemeye çağırdı, Time Out New York gazetesinde.

Edebiyat hep bir tanık olmakla yetinmez toplumsal olaylarda. Kimi zaman da, yazarların seçtiği sınıfların yanında yer alır. Bugünlerin edebiyatına bakacak gelecek kuşaklar, yazarlarımızı nasıl nitelendirecekler dersiniz?

* Evrensel gazetesinde 25 Ağustos 2000 tarihinde yayınlanmıştır.

Torino’da bir garip grev hikâyesi

Yönetmen Monicelli sınıf mücadelesinin uzun erimli ve çetrefilli bir yolculuk olduğunu sonuca ulaşmayan bir grev üzerinden anlatmayı seçer. Çünkü asıl kazanım grevin hemen ardından elde edilen sonuçta değil, işçilerin deneyim birikimleri üzerinden dayanışmayı öğrenmeleri ve birliklerini kurmalarından geçer. Asıl olan mücadele deneyimi ve birikimdir.

EKİNSU DEVRİM DANIŞ

Mario Monicelli’nin (1963) yönettiği İtalyan tarzı bir komedi olan I Compagni (Yoldaşlar) 19. yy. sonlarında bir tekstil fabrikasındaki işçilerin çalışma saatlerinin düşürülmesi ve koşullarının iyileştirilmesi için verdikleri mücadeleyi anlatır. Film, modern sanayinin ancak geliştiği, yoğun sömürü koşullarının hâkim sürdüğü zamanlarda, 1800’lü yılların sonunda Torino’da geçiyor. Bu dönem, sanayinin gelişmişliği ve kapitalist tarımın büyümesi kuzey İtalya’daki şehirlerde gözle görülür hale gelirken, buna paralel olarak köylü hareketi, işçi sendikaları, grevler ve siyasi faaliyetlerde önemli bir toparlanma yaşanır (Mikkelsen, 1996). Monicelli ise bize bu dönemi işçi filmlerinde pek sık rastlamadığımız bir yolla anlatır. Film başarısızlıkla sonuçlanan bir grevin hikâyesidir.

Torino’da gizem perdesi aralanıyor

Çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu tekstil fabrikasında işçiler yarım saatlik yemek molaları hariç günde 14 saat çalışırlar. Fakat izleyiciler fark edecektir ki işçilerin yüzyıllar önce “vahşi kapitalizm” olarak anılan dönem içinde bulunduğu koşullar, günümüz işçi sınıfının çalışma koşulları ile birçok benzerlikler taşımaktadır. Bu benzerlik yüzyıllardır süren kapitalist üretimin içinde, sermaye ile emek arasında ücretle şekillenen toplumsal değişim ilişkisinin nihai amacı olan artı-değer üretiminin kaçınılmaz sonucudur. (Marx, 1867). Kapitalistler emeğin sermayeye entegrasyonunu sürekli kılmak ve belli bir sermaye birikimine ulaşmak için emek sürecini organize etmeli, yönetmeli ve birikimini sürdürmek için yeniden yapılandırmalıdır. Fakat emek gücünün kolektif bir biçimde üretimden çekilmesiyle tanımlayabileceğimiz grev sermaye birikiminin karşısına büyük bir engel olarak çıkar. Kapitalist emek sürecinin belirleyici özü, artı-değerin gizlenmesi ve güvence altına alınmasıdır. Sermayenin grevler için aldığı önlemler ise artı-değer gizeminin çözülmesi tehlikesine yönelik bir hamledir. İşçiler emek güçlerinin metalaşmasına karşı çıktıkları ve üretimden çekildikleri anda sermaye sahipleri artı-değer elde edebilecekleri emek gücü bulamamakta ve hem kendilerinin hem de kapitalizmin varlık koşulu olan sermaye birikimini sağlayamamaktadır. (Müftüoğlu, 2012). Bu nedenle, grev işçi sınıfının mücadele deneyiminde mihenk taşıdır. Ve bu deneyim teker teker işçilerin patronlarla karşılaşmalarıyla doğan ilişkiselliklerin çok ötesinde işçi sınıfının ortak deneyimleridir. Monicelli de bu sebepten olsa gerek gizemin çözülmesini işçilerin içinden ön plana çıkmış öncü bir işçiden anlatmak yerine fabrikadaki işçilerin birbirleriyle, patronla ve “profesör” ile olan ilişkisi üzerinden anlatmaya çalışmıştır. Giz de bu gizin çözülmesi de bu ilişkisellik tarafından güvence altına alınmıştır. Fakat işçilerin kendilerine bir boy büyük olan grev gömleğini giymeleri ve sonrasında yaşananlar, işçilerin bir araya gelme koşullarının ve mücadelenin taktik bir müdahalenin eksikliğiyle nasıl geriye düşebileceğini gösteriyor.

Greve giderken

14 saatlik uzun ve yorucu çalışma saatinin kaçınılmaz sonucu olarak tekstil fabrikasında çalışan işçilerden biri elini makineye kaptırır. Makineleri durdurup hastaneye giden işçiler aralarında yaralı arkadaşları için bağış toplar. İşçilerin bir kısmı para vermez ve böylesi bir olaydan sonra bile protesto etmenin kendileri için bir seçenek olmadığını söyler. Hastanenin içinde geçen uzun ve gürültülü bir tartışmanın ardından patronla konuşmaya karar verirler, fakat patronun yanına gittiklerinde ne diyecekleri ilk etapta akıllarına gelmez. Bu durum izleyiciye henüz olgunlaşmamış olanın sinyalini verir. Sadece yarım saatlik bir yemek molası haricinde 14 saat boyunca çalışan ve bu süreçte bir arkadaşları elini kaybeden işçiler henüz ortak deneyimlerini anlamlandırıp ortak bir talep etrafında bir araya gelememişlerdir. Fakat üç kişilik bir heyet kurulur, heyet patronla konuşmaya gider ve orada 14 saatin çok fazla geldiğini ifade eder. Patron da onlara daha dikkatli olmalarını öğütler ve işçiler geri döner. Ertesi gün fabrikada yarım saat erken iş bırakma eylemi planlarlar. Plana göre Pautasso gizlice paydos zilini çalacak ve herkes iş bırakacaktır. Pautasso zili çalar, fakat işçiler bir an için ne yapacaklarını bilemez ve kimse makinesinin başından ayrılamaz. Pautasso da patrona yakalandığı ile kalır. Peki, işçilerin ortak bir çıkar etrafında bir araya gelmesi neden kolektif bir hareket için yeterli değildir? Deneyimden sınıf bilincine giden yol uzun erimli, meşakkatli ve statik olamayacak kadar dinamik ve kırılgandır.

Deneyimden bilince

İkili sınıf yapısının işçi sınıfı açısından benzer deneyimler getireceği açıktır. Fakat benzer tecrübelerin kolektif bir sınıf bilinci doğurabileceğini söyleyebilir miyiz? İşçiler günlük yaşantılarındaki öznel yanıtlarıyla artı-değer sömürüsü arasındaki ilişkiyi nasıl kurmalı? Bu sorunun kendisi deneyimle bilinç arasındaki kaba determinist açıklamayı boşa düşürüyor. İşçi sınıfının “kendisi için” bir sınıf haline gelmesi tecrübeden daha fazlasıdır. Çünkü işçi sınıfının nesnel konumu onda, kendiliğinden gelişen bir sınıf bilincine yol açmaz. Sınıf bilinci, sınıf mücadelesi içinde gelişir. Aksi halde, üretimden gelen gücünü kullanarak zenginliği yaratan işçi sınıfı için sistemi bir anda tepetaklak etmek zor olmazdı. Torino’daki işçilerde de olduğu gibi grev süreci içerisinde işçilerin yarattıkları özgüven, dayanışma, bir sınıf olarak davranma sürecinde filizlenen sınıf bilinci, mücadeleyle gelişip serpilir.

Ve grev başlar

Torino’daki işçiler de üzerine pek düşünülmemiş bu başarısız “erken paydos” girişiminin ardından tekrar bir araya gelir ve bir sonraki hareketlerini tartışır. O sırada Cenova’dan siyasi mülteci olarak gelen Profesör Sinigaglia işçilerin tartışmasına kulak kabartır. İşçilerden izin alarak toplantıya dâhil olur ve bir iş çıkışı bu kadar işçi toplanabiliyor ve birlik sağlayabiliyorsa bu birliğin bozulmaması için karşılığı olmayacak eylemler yerine bir hafta boyunca grev yapmalarını tavsiye eder. İşçiler oy birliğiyle bu öneriyi kabul ederler ve grev başlar. Grevle beraber ortak sınıfsal çıkarlarının da farkında olan işçiler grev boyunca kömür ve yemek ihtiyaçlarını birbirleriyle dayanışarak karşılar. Filmin bu sahnesi kendiliğinden eylem ve bilinçli, planlı bir hareketin işçi sınıfının hareketi içerisinde nasıl çift yönlü olarak var olabileceğini gösterir.

Patronlar ise grevi kırmak için birçok yöntem dener. En sonunda patron, başka bir bölgedeki işsiz tekstil işçilerinin bu fabrikaya girmek için can attığını, onları kendilerinin yerine işe alacağını söyler. İşçilerin tanımıyla grev kırıcıların trenle Torino’ya geldiğini duyanlar hemen istasyona gider ve tren durmadan onları ikna edip geri göndermeye çalışır. Fakat trendeki işçiler “Biz daha açız“, “İşsiziz” derler ve sonunda Torinolu işçilerle birbirlerine girerler. En başından beri işçilerin danışman olarak gördüğü profesör de kavgaya girer. İşçilerin plansız ve bilinçsiz eylemlerine karşılık sermayenin önlemleri işçilerin sermayeye karşı değil ama birbiriyle kavga etmesine sebep olmuştur. Kavga anında diğer yönden gelen ekspres treni görmeyen Pautasso -erken paydos zilini çalan işçi- trenin altında kalır.

Patronların işçilerin taleplerini kabul etmemesi, işçilerin kayıplar vermesi bir yılgınlık yaratır. Bütün bu yaşananlardan profesörü sorumlu tutarlar. İşçiler toplaşır ve fabrikaya geri dönme kararı alır. Buraya kadarki süreçte işçilerin belli talepler etrafında bunlardan taviz vermeden istikrarlı bir grev örgütlemeleri, grev sürecinde yılgınlığa düşmeyecek şekilde birbirleriyle dayanışmalarının hepsi sınıfın mücadele deneyimini oluşturur. Fakat Torinolu işçilerin bekletisi bu sürecin hemen kazanımla sonuçlanması ve patronun taleplerini kabul etmesidir. Doğru öznel müdahalelerden eksik ve aceleci bu hareket işçiler üzerinde kaçınılmaz bir yılgınlık oluşturur. Bu noktada profesör tekrar devreye girer ve işçileri fabrikaya geri dönmemeleri konusunda ikna etmeye çalışır. “Patronlar bizden daha kötü durumda,” dediğinde ise işçiler “Nereden biliyorsun?” diye sorar. Profesörün yanıtı “bunlarla ilgili çok şey okudum, güvenin bana,” olur. Burada değinilmesi gereken iki nokta vardır. İşçi sınıfının devrimci iradesi ve bilinçli müdahalesine bağlı olmadan oluşmuş ve oluşan tüm süreçler ve bütün olgular hareketin nesnel yönünü oluşturur. (Yalçın, 2009). İşçiler, ne kadar profesörle beraber hareket etseler bile işçi sınıfının örgütünün taktik yönlendirmelerinden uzak bu hareket kendiliğindenci bir hareket olarak kalmak durumunda kalmıştır. İkinci olarak, yaptıkları grevin güçlü olup olmadığına olan inançları elbette ki çokça teorik okumalarda bulunduğunu tahmin ettiğimiz aydınımızın işçilere bunun garantisini vermesi ile olmayacaktır. Filmin sonuna doğru profesör bir ajitasyon çeker ve “üreten sizsiniz, fabrika da sizin,” der. Ölüm kalım meselesi haline gelen grev başka bir aşamaya geçer ve işçiler fabrikayı işgal etmeye giderler. Filmin başında tanıştığımız çocuk işçi Omero fabrika önünde vurulur. Son sahnede işçileri fabrikaya dönerken, Omero’nun küçük kardeşini de en arkada işçilerle fabrikaya yürürken görürüz.

Sonuç yerine

Monicelli, bir röportajında filmle ilgili şunu söyler: Konu ciddi veya trajik, ancak bakış açımız komik ve mizahi. Bu söylem İtalyan tarzı komedinin gerçekliği ve yaşamı hayatın neresinden kavradığını gösterir. (Hoberman, 2012). Criterion Collection DVD baskısında yer alan 2006 röportajında Monicelli, Il Compagni’deki işçileri “onlar için çok büyük bir şeyi deneyen ve başarısız olan bir grup insan,” olarak tanımlar. Monicelli’nin işçiler için büyük bir şey derken kast ettiği, grevdir. Henüz gelişmemiş ve olgunlaşmamış olanın nasıl bir kara mizah unsuru haline geldiğini izleriz Monicelli’den. Filmin sonunda grevin yenilgisiyle tekrar fabrikaya dönmeleri işçilerin yenilgiye mahkûm olduğu gibi bir sonuç çıkarma yanılgısına düşürmesin bizi. Zafer her zaman kazanımla biten bir grevde değildir, ama işçi sınıfının hareketin gerilediği, olgunlaşmadığını görebilme yetisini kazanması da en büyük zaferdir. Grevin başarılı taktik yönetimi, taleplerin doğru belirlenmesi, tedirginliklerin giderilmesi için yapılması gerekenlerin yerine getirilmesi ve kararsız duran unsurların kararlı grevcilere yakınlaşmasının sağlanması, işçilerin birliğinin pekişmesi, patronun tehdit ve saldırıları karşısında dayanıklılığı için aydınlatıcı ve pratik önlemler alınması, greve çıkma zamanının doğru saptanması gibi sorunların çözülmesini gerektirir (Yalçın, 2009). Monicelli ise sınıf mücadelesinin uzun erimli ve çetrefilli bir yolculuk olduğunu ve koşullara uygun taktiklerin hayati önemini sonuca ulaşmayan bir grev üzerinden anlatmayı seçer. Çünkü asıl kazanım grevin hemen ardından elde edilen sonuçta değil işçilerin deneyim birikimleri üzerinden dayanışmayı öğrenmeleri ve kendi birliklerini kurmalarından geçer. Asıl olan mücadele deneyimi ve birikimdir.

Kaynakça

Hoberman, J. (2012). The Organizer: Description of a Struggle:

https://www.criterion.com/current/posts/2268-the-organizer-description-of-a-struggle

Marx, K. [1867] 2003.Capital: A Critical Analysis of Capitalist Production.Vol.1. Frederick Engels (ed.), trans. by Samuel Moore and Edward Aveling. London: Lawrence&Wishard, Ltd

Mikkelsen, F. (1996). Working-Class Formation In Europe: In Search of a Synthesis. International Institute of Social History.

Müftüoğlu, Ö. (2012). Kapitalist Üretim Sisteminde Emeğin Var olma Mücadelesinin Vazgeçilmez Aracı: Grev. Toplum ve Hekim. 27 (3).

Yalçın, K. (2009) Strateji ve Taktik Üzerine. Özgürlük Dünyası, sayı 202.

Bir fabrika iki direniş

“Her Yer SEKA, Her Yer Direniş!” sloganı farklı sendikalar ve işkollarından işçilerin sınıfa dönük saldırılar karşısında birleşmesinin en somut ifadesi olmuştur. Kendi medyasını yaratan, mizahı kullanan SEKA işçilerinin ortaya çıkardığı deneyimin 2015 yılında esen fırtınada metal işçilerine ilham kaynağı olmadığını söyleyebilir miyiz?

ARZU ERKAN

İzmit’in tarihi Osmanlıya dayanan, bir zamanlar meyve-sebze ticaretinin yapıldığı çarşısı Kapanönü, şimdilerde kebapçıları ile ünlü. Bitişik nizam dükkânlarının ortadaki çeşme ile kesiştiği çarşıya daha adımınızı atar atmaz lokantaların önündeki komilerin müşteri kapma telaşı ile gösterdikleri ilgiye mazhar oluyorsunuz. “Buyurun”… “Aile salonumuz da var”… “Urfa, Adana ne hazırlayalım”… Seçim yapmak zor. Neyseki, aramızda İzmit’in yerlisi bir büyüğümüz var da, tercih yapmamız kolaylaşıyor. Bir masanın etrafında 3’ü kadın, 3’ü erkek 6 kişiyiz. Siparişler veriliyor, sohbette iyiden iyiye koyulaşıyor. Ansızın mahzunlaşıyor Murat Abi. Belli etmese de göz bebeklerine birer damla yaş oturuyor. Bir an için ne olduğunu anlamıyoruz. Masadaki peçetelikte, görmeye alışık olduğumuz kâğıt peçeteler yerine, hepsi aynı boy ve ebatta kesilmiş, pembe küçük kâğıtlar konulmuş. Onları gösteriyor ve diyor ki “Bunları biz üretiyorduk biliyor musun?” İncitmeye kıyamadığı bir canlıya dokunur gibi, öyle şefkatli, öyle narin dokunuyor ki, o kâğıtlara, boğazımız düğümlenerek izliyoruz onu…

Murat Abi, üç göbek SEKA’lı, dedesi ve babası da SEKA’dan emekli olmuş. İlkokulu bitirir, bitirmez babasının kolundan tutarak götürdüğü çıraklık okulu ile de SEKA’lılık serüveni başlamış. 13 yaşındaki çocukların kâğıt balyaları arasında oynayarak büyüdüğü bir okul onun için SEKA. Ondandır gördüğü her kâğıt parçasının hangi hammadde kullanılarak, hangi makinelerde üretildiğini, gözleri buğulu buğulu anlatması. SEKA evdir, SEKA okuldur, SEKA ekmek teknesidir onun için ve onun gibi çıraklıktan SEKA’lı olanlar için. Tam da bu nedenle; 1998 yılında 33 gün, 2005 yılında ise 51 gün süren direnişin en önündedir çıraklıktan SEKA’lılar. Ağızlarından “SEKA’lı olunmaz, SEKA’lı doğulur!” sloganını düşürmezler.

1998: SEKA kapatılamaz!

1990’lı yıllar neoliberal politikaların adım adım hayata geçirildiği yıllardı. Devletin üretim sürecinde yer almaması gerektiği, asli görevinin güvenlik ve savunma gibileri olduğu sıkça duyulmaya başladı. KİT’ler piyasanın özgürleşmesinin önünde engeldi. Buna eşlik eden propagandaysa kamu kurumlarının zarar ettiği, devletin sırtında birer kambura dönüşmüş bu kurumların özelleştirilmesi ya da kapatılmasının kaçınılmaz olduğuydu. Bu kapsamlı plandan SEKA da nasibini aldı. 1980’li yılların ortalarından itibaren tek bir çivinin bile çakılmadığı SEKA, 1994 yılında özelleştirme kapsamına alındı.

Tarihler 1998 yılının Mayıs ayını gösteriyordu. Bir Cuma akşamı vardiyayı bitiren işçiler, evlerine gitmek üzere yola koyuldu. Kimisi evde, kimisi yolda, kimisi eve gitmeden önce uğradığı kıraathanede aldı haberi; SEKA’da üretim durduruldu! Ne işçilerin, ne de işçilerin üyesi olduğu Selüloz-iş Sendikası’nın bu karardan haberi vardı. Sendika yöneticileri Türk-iş Başkanlar Kurulu’na katıldıkları için şehir dışındaydı. Üstelik, Selüloz-iş Sendikası’nda olağanüstü genel kurul hazırlıkları vardı. İşçiler; mevcut sendika yönetimini destekleyenler ve desteklemeyenler olarak ikiye bölünmüştü. Haber hızla yayıldı, işçiler ve aileleri fabrika önüne aktı. O zamanlar SEKA’da işçi mevcudu 1200’dü. Mevcut sendika yönetiminin muhalefetle yaptığı görüşmenin ardından dönemin hükümetinin ve fabrika üst yönetiminin beklentilerinin aksine işçiler arasında bölünme ortadan kalktıve SEKA’lı tekrar et ve tırnak oldu. SEKA işçileri fabrikaya kapandı ama 2005 yılındaki direnişin aksine “üretimi yeniden başlatmak için”. Üretimin durdurulduğu fabrikada bizzat işçiler tarafından makineler yeniden çalıştırıldı, kâğıt üretimi yapıldı. Amaç kapatma kararına inat, fabrikanın çalıştığını, makinelerin tıkır tıkır işlediğini göstermekti. O yıllarda fabrikada çalışan memurların örgütlü olduğu SEKAM-SEN de destek verdi bu eyleme. SEKA işçileri üretti, memurlar satışını yaptı. Hatta öylesine ki, özel sektörle görüşen işçiler makinelerin iyileştirilmesi için projeler de üretti. O 33 günde makinelerin bir kısmı işçilerce rehabilite bile edildi. Sadece bununla yetinmedi işçiler, fabrika dışında da fabrikalarının kapatılması kararına karşı destek ve dayanışma örgütlemeye koyuldu. İzmit esnafı tek tek gezildi. İzmit’te dükkânının camına “SEKA Kapatılamaz!” afişi asmayan tek bir esnaf kalmadı. Aynı afişi arabalarına da asan İzmitlilere polis ceza keserken, o dönem sendika avukatlığı yapan Murat Özveri açtıkları bir davada ceza kesen trafik polislerinden birinin “ceza yazmaktan parmaklarımız şişti Hakim Bey,” dediğini gülümseyerek aktarmıştı. SEKA’lının direnişi sadece İzmit’le sınırlı kalmaz, diğer şehirlere de yayıldı. SEKA’nın Dalaman, Silifke, Çaycuma, Taşköprü ve Balıkesir’deki işçileri de kendi fabrikalarında yaptıkları eylemlerle İzmit’e destek verdi, 2005 yılından farklı olarak. 33 günlük direnişin ardından dönemin hükümeti geri adım attı ve kapatılma kararı geri çekildi.

2005: Her yer SEKA, her yer direniş!

2004 yılının son çeyreğine gelindiğinde SEKA’nın kapatılması tartışmaları yeniden gündeme geldi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir ziyaret için geldiği Kocaeli’nde ilk ağızdan “SEKA’nın kapatılacağını, arazisinin ise Büyükşehir Belediyesi’ne devredileceğini” söyledi. Tek başına, iş başına gelen iktidarın başının bu sözleri AKP’nin il milletvekilleri tarafından reddedilirken, süreç hızlı işler ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığı 27 Ocak 2005 tarihinde İzmit SEKA Fabrikası’nın kapatılacağına ilişkin yazıyı sendikaya tebliğ etti.

SEKA işçisinin işi 2005 direnişinde daha zordu. Karşılarında bir koalisyon hükümeti değil tek başına iktidar olmuş bir parti vardı. Ki, bu iktidar özelleştirme uygulamalarını hayata geçirmek konusunda oldukça kararlıydı. Ayrıca kamu kurumlarının zarar ettiği, kamu işçilerinin yan gelip yattığı yönlü propagandada da hayli yol alınmıştı. Özelleştirme kapsamında Silifke dışındaki SEKA fabrikaları da birer birer kapatılmıştı. AKP, Kocaeli’nde de azımsanmayacak bir etkiye ve güce sahipti.

Özelleştirme kapsamına alındığı günden 2004 yılına kadar SEKA’ya hiçbir yatırım yapılmadığı gibi işçi alımları da olmamıştı. İşçi sayısı 734’e düştü. İşçilerin ana gövdesini iktidar partisini destekleyen, ona oy veren işçiler oluşturuyordu. Hatta aralarında AKP’nin kuruluşu sırasında aktif görev almış, yönetici pozisyonunda olan işçiler de vardı. MHP’ye oy veren, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan işçiler de bir yekûn tutarken, kendini sosyal demokrat, solcu, sosyalist olarak tanımlayan işçi sayısı ise oldukça azdı.

Kapatılma kararının tebliğ edilmesi ile bir kez daha SEKA işçileri bütün bu ayrımları bir kenara bırakarak, gelen tehlike karşısında yeniden birlik olmayı başardılar. 1998 yılındaki direnişin deneyimi ile hareket eden işçiler, eylemlerine kent merkezinde başladılar. 14 Aralık 2004 günü Büyükşehir Belediyesi önüne yürüyen işçiler, AKP’li belediye başkanı üzerinden iktidar partisine mesaj vermeye çalışırken, kent halkının desteğini yanlarına almak için de kolları sıvamış oldular. Fabrikaya kapandıkları tarihe kadar her gün Büyükşehir Belediyesi önüne yürüyen işçiler, 8 Ocak tarihinde kent merkezinde oldukça kitlesel bir miting gerçekleştirdi.

Kent merkezinde yapılan yürüyüşlerde göze çarpan şey, işçiler arasındaki görev dağılımı idi. Slogan attıran da belliydi, yol boyunca konuşma yapan da, kortejleri düzenleyen de. Bu disiplin ve iş bölümünü direniş sonuna kadar sürdürdü işçiler. 8 Ocak mitingine de böyle hazırlandılar. İktidara kent halkının desteğini göstermek için mitinge katılım elzemdi SEKA işçileri açısından. Hangi işçi grubu esnafları gezecek, hangi işçi grubu sendikaları gezecek, hangi işçi grubu ayrım yapmaksızın siyasi partileri gezecek belliydi. Ajitasyon ve propaganda grupları da bizzat işçilerce oluşturulmuştu. Bildirisini kendi yazan işçiler, afişini de kendileri çıkarıyordu. Diğer gruplarsa dağıtım ekipleri idi. SEKA işçileri mitinge diğer işçilerin katılımını sağlamak için sadece sendikalarla görüşmediler. Aynı zamanda fabrika giriş ve çıkışlarında bildiri dağıtımını da bizzat kendileri yaptılar ve işçileri kendileri davet ettiler.

Yazıda adını sıkça andığım Murat Abi ile ilk tanışmamız bu ziyaretler sırasında oldu. 8 Ocak mitingine katılım için Emek Partisi’ni de ziyaret eden SEKA’lı işçilerin arasında Murat Abi de vardı. Rastgele gelmemişti SEKA işçileri, deyim yerindeyse derslerini çalışarak gelmişti. Ziyaret sırasında bir işçi “Partileri gezmeden önce program ve tüzüklerine baktık. Sizin program ve tüzüğünüzde özelleştirmelere karşı olduğunuz yazıyor. O nedenle size geldik.” demişti, dün gibi hatırlıyorum. Yine unutamadığım bir diğer ayrıntı; mitinge çağrı için fabrikalarda bildiri dağıtımı yapan SEKA işçilerinin, dağıtım sırasında Emek Partili gençlerle karşılaşarak, onların da mitinge çağrı yaptığını gördüklerinde duydukları heyecanı anlattıkları anlardı. Özenle katlayarak cebine koyduğu EMEP imzalı bildirileri gösteren de Murat Abi’nin ta kendisiydi. SEKA işçilerinin bu çalışması sonuç getirmiş, 8 Ocak mitingi İzmit’in gördüğü en kitlesel mitinglerden biri olmuştu.

Kurban Bayramı’nı fabrikada karşılayan işçiler 51 gün boyunca bir daha fabrikadan çıkmamıştı. İşçiler fabrikada, eşleri ve aileleri ise fabrika dışında mücadeleyi sürdürdü. SEKA direnişi sadece işçilerin değil, aynı zamanda eşlerin ve ailelerin de direnişidir. SEKA’lı işçilerin eşleri AKPli bakanlara, milletvekillerine, belediye başkanlarına, bürokratlara İzmit’in sokaklarını, deyim yerindeyse, dar etmişti. Belediye binasına yürüyüşlerde de, 8 Ocak mitinginde de hep en öndeydi eşler ve aileler. Eşleri fabrikaya kapandıktan sonra da SEKA’lı kadınlar iktidar partisinin her etkinliğini, bakanlar ya da milletvekillerinin yaptığı her açılışı zindan etti onlara. İşçi eşleri ve aileler AKPlilerin adeta gölgesi oldu.

Yıl 2005, internet kullanımı şimdilerde olduğu gibi öyle yaygın değildi. Çevremizde sosyal medya hesabı olan insan sayısı bile bir elin parmaklarını geçmezdi. İşte o tarihte, sosyal medyanın bir direnişin yaygınlaşması, tüm ülke ve dünyaya duyurulmasında nasıl etkin kullanılabileceğini gösteren bir işçi grubudur SEKA işçisi. Dedik ya, direniş süresince kimin ne yapacağı belliydi, işçiler kendi arasında görev dağılımı yapmıştı diye. Fabrikada bakım ekibinde çalışan işçilere de bu görev düşmüştü. Bir web sitesi açan işçiler kısa videolarla, hazırladıkları afişlerle – ki bu afişler gerçekten çok çarpıcı görsellerdi -kendi direnişlerini duyurdu. Sermaye basınının direnişi görmediği gibi nasıl çarpıttığını, haberlerle özelleştirme sürecini nasıl da aklamaya çalıştığını görüyorlardı.

SEKA işçileri, fabrikaya kapandığı andan itibaren dönemin Başbakanı Erdoğan başta olmak üzere, AKP Hükümeti’nin tüm kurmaylarını karşılarında buldular. Öylesine ki, ziyaret için Afrika’ya giden Erdoğan, orada bile SEKA işçilerini hedef almıştı. SEKA işçileri Erdoğan’ın ve diğer AKP kurmaylarının her sözüne gerek kendi sayfalarından gerekse de işçi basınından cevap verdi. İktidarla polemiği kendi yarattığı medya aygıtları aracılığıyla sürdürdü. Hükümetin sermaye sınıfına hizmet ettiği, özelleştirmelerin kamu kaynaklarının yağma ve talanı olduğu gerçeğini her fırsatta dile getirdi işçiler.

734 işçisi ile SEKA İzmit Kâğıt Fabrikası, özelleştirme karşıtı mücadelenin, IMF programının reddinin merkezi oldu. Konfederasyon ayrımı olmaksızın her sendika, her siyasi parti, gençlik grupları, dergi çevreleri, aydınlar, sanatçılar ziyaret etti SEKA’yı. Herkese kapısını açtı SEKA işçileri. Dillerde ise “Her Yer SEKA, Her Yer Direniş!” sloganları vardı.

Evet, SEKA işçilerinin ana gövdesi kendilerini milliyetçi muhafazakâr olarak adlandıran işçilerdi. SEKA işçilerinin fabrikaya kapandığı dönemde Hükümet, Bitlis’in tek kamu fabrikası olan Bitlis TEKEL Fabrikası’nın da kapatılacağını açıkladı. Hükümetin bu kararını duyan Murat Abi, Bitlis TEKEL işçilerine Evrensel gazetesi aracılığıyla bir mektup yazdı. İkinci gün, Bitlis TEKEL işçilerinden gelen cevap karşısında SEKA işçilerinin yaşadığı heyecan ve mutluluk ise gerçekten görülmeye değerdi. Türk ve Kürt işçiler, özelleştirme ve fabrikalarının kapanmasına karşı kader birliği yapmıştı. Bu kader birliği 18 Şubat tarihinde SEKA’ya polis müdahalesinin gerçekleştirildiği gün ete kemiğe büründü adeta. Bitlis TEKEL işçileri polis müdahalesi haberini alır almaz fabrikaya kapandı. Adana TEKEL işçileri Başbakan’ın konvoyunun önünü kesmeye çalıştı ve polislerce darp edildi.

SEKA işçileri polis müdahalesi karşısında kendilerini mekanik atölyeye kapattı, atölye önüne çektikleri kepçelerin lastiklerini patlatarak barikatlar oluşturdu. Hatta kâğıt üretiminde kullanılan kaygan bir madde atölye girişine dökülerek güvenlik güçlerinin içeri girişi engellenmeye çalışıldı. Polis mekanik atölyeye ulaşamadı çünkü fabrika içerisindeki işçi eşleri ve ailelerin direnişi buna izin vermedi. Çoğunluğu AKP’ye oy vermiş, onu iktidara taşımış kadınlar polisin gazından da, copundan da nasibini aldı. Müdahale sırasında orada olan az sayıdaki insandan biri olarak; bir işçi eşinin çevik kuvvet müdürüne söylediği şu sözler hâlâ kulaklarımdadır: “Benim ölümü çiğnemeden evlatlarımın babasına ulaşamazsın.” İşçi eşleri ve ailelerin kararlı tutumu, SEKA’ya müdahale haberinin duyulması ile yüzlerce İzmitlinin fabrika önüne akması, TEKEL işçilerinin desteği polisin müdahalesini geri püskürttü. Polisler geldikleri gibi giderken, dayanışma için gelen herkes o gece fabrikada sabahladı. SEKA yemekhanesi 51 günde hiç bu kadar kalabalık olmamıştı.

SEKA işçileri ile TEKEL işçileri arasında oluşan bu kader birliği “SEKA kıvılcım, TEKEL ateş olacak!” sloganı ile vücut bulurken, TEKEL işçilerinin Adana ve Malatya’da yaptıkları özelleştirme karşıtı bölge mitinglerine SEKA işçileri de katıldı. SEKA işçilerinin internet ve sosyal medyayı oldukça etkin kullandıklarını aktarmıştık. Malatya mitingine katılamayan SEKA işçileri, internet aracılığıyla mitinge canlı bağlanmış, SEKA yemekhanesinden yapılan yayınla SEKA ve TEKEL işçileri karşılıklı slogan atmıştı.

SEKA’lının evi artık fabrikaydı. İşçiler mekanik atölyede, eşler ve çocuklar yemekhanede kalıyordu. Düğünler, cemiyetler fabrikada yapılıyordu. Çocuklar ödevlerini bile yemekhanede yapar olmuştu. Halay da çekerdi işçiler, horon da teperdi.

Gezi Direnişi mizahi dili, yaratıcılığı ile anılır. Esasen SEKA Direnişi deyince benim de aklıma hep işçilerin kullandığı mizahi dil, yaratıcılık gelir. Hükümet cenahının her karşı hamlesini mizahi bir dil kullanarak, yazdıkları marşlarla karşılamıştı SEKA işçileri. Bu mizahi dilden en çok nasibini alansa bir dönem SEKA’da müdürlük de yapmış, dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan olmuştu. Bir keresinde işçiler ellerinde taşıdıkları sembolik bir tabutla AKP’nin cenaze namazını bile kılmıştı. Destekleyip, oy vererek iş başına getirdikleri AKP’den kopuşu ifade etmek için yapılmıştı bu eylem, attıkları slogansa “AKP öldü Allah Rahmet Eylesin!” olmuştu. Zaman içerisinde azımsanmayacak bir bölümünün desteğini yeniden kazanmayı sağlasa da AKP’nin sınıfsal karakterinin teşhirinde SEKA direnişi önemli bir yer tutmuştur/tutacaktır.

SEKA işçilerinin kararlı duruşuna karşılık Hükümet geri adım atmamış, direnişin başarı ile sonuçlanması içinse SEKA işçileri arasında Türk-iş’in genel grev kararı alması daha çok dillendirilmeye başlanmıştı. SEKA işçilerinin basıncı üzerine, 1 Mart tarihinde Türk-iş Başkanlar Kurulu toplantısı SEKA gündemi ile Kocaeli’nde yapılmış, işçilerin genel grev beklentisi ise sendikal bürokrasi tarafından boşa çıkarılmıştı. O gün yürekler tutulmuş, işçiler ve ailelerden oluşan yüzlerce kişi genel grev kararı beklerken, alınan kararın 4 Mart’ta tüm fabrikalarda işyerine kapanma eylemi olduğu anlaşılınca, işçilerin kabaran öfkesi karşısında çareyi yemekhaneden kaçmakta bulan dönemin Türk-iş Başkanı Salih Kılıç’ın acizliği ise her daim hatırlanacaktı. Sendikal bürokrasinin bu güdük kararı bile fabrikalardan, hizmet birimlerine, okullardan, üniversitelere kadar çok geniş bir kesim tarafından sahiplenildi, yaygın bir şekilde hayata geçirildi.

51. gününe gelindiğinde Hükümet yeni bir hamle yapmış, fabrikanın işletme hakkı ve işçileri ile birlikte Büyükşehir Belediyesi’ne devredileceği ifade edilmişti. SEKA işçilerinin büyük çoğunluğu bu kararı fabrikanın yeniden üretime başlayabileceği şeklinde yorumladı ve yapılan oylamada direnişin bitirilmesi yönünde bir karara varıldı. SEKA direnişinden önce özelleştirme kapsamındaki işçiler 4-C’ye mahkum edilirken, SEKA işçileri belediye bünyesinde istihdam edilmişti. Direnişin bitirilmesinin ardından ise Belediye imzaladığı protokole sadık kalmadı, makinelerin rehabilite edilmesi yönündeki bilimsel çalışmaları da görmezden geldi.

51 gün süren direniş boyunca işçiler çok şey öğrenmiş ve de çok şey öğretmiştir. Her türlü ayrıma karşı işçilerin birliğinin sağlanması, mücadelenin fabrika dışına taşınması, işçi eşleri ve ailelerinin mücadelenin bir parçası olması, direnişin kentle, kent halkı ile buluşturulması açısından önemli bir örnektir SEKA direnişi. “Her Yer SEKA, Her Yer Direniş!” sloganı farklı sendikalar ve işkollarından işçilerin sınıfa dönük saldırılar karşısında birleşmesinin en somut ifadesi olmuştur. Kendi medyasını yaratan, mizahı kullanan SEKA işçilerinin ortaya çıkardığı deneyimin 2015 yılında esen fırtınada metal işçilerine ilham kaynağı olmadığını söyleyebilir miyiz?

Grevin öyküsü: ‘Fabrikanın kapısından bir çıktık mı…’

Edebiyat kişisel iç dökmelerin, sayıklamaların, popüler kültürün baskısının dışına çıkabildiği ve hayatı kucaklayabildiği oranda edebiyattır. Edebiyatçı ‘yürekli’ olmak zorundadır, hakikat arayışı edebiyatın ışığıdır.

SİBEL ÖZ

Bu yazıda öncelikle, tüm entelektüel faaliyetlerin olduğu gibi edebiyatın da içine doğduğu ve dolayısıyla etkilendiği toplumsal yapının temelini oluşturan maddi üretim güçleriyle ilişkisi ele alınacaktır. Devamla, edebiyatta insanın toplumsal gelişimi insan/mekân/olay yapısındaki değişim üzerinden ele alınacak, toplumların temel üretim birimlerinden biri olan fabrikaların edebiyattaki görünürlüğü ve görülme biçimleri üzerinde durulacak, yok olan fabrikaların tarihi ve güncel durumu irdelendikten sonra son olarak önemli bazı öyküler taranarak öykülerde grev teması incelenecektir. Kısaca taraması yapılan öykülerin yazarlarına dair kısa hayat hikâyelerinin verilmesi, onların toplum, özelde de işçi sınıfı içindeki yerlerini saptayabilmek içindir.

Marx’la başlamak: Entelektüel hayatı koşullandıran şey ne?

Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.1 Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinin önsözünde belirttiği gibi, ekonomik üretim koşullarının maddi yapısı ve gerçekliği, toplumun ve bireylerin ideolojik, siyasal, felsefi, kültürel, sanatsal bilinç, tutum ve üretimlerini belirler. Artistik ya da sanatsal alanın içinde edebiyat da söz konusu durumun dışında değildir.

Sanatsal/edebi akımların gelişimlerinin ardında toplumsal varlığın uğradığı değişim, onun da ardında, toplumun üretim ilişkilerinin yaşadığı değişim vardır. Bir felsefi ve edebi düşünce akımı olan hümanizm, İtalya’da 14. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkıp modern kültürün en önemli unsuru olarak Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. İnsan sevgisi üzerine kurulan hümanizm, birtakım filozof ve yazarların bireysel tahayyülünden ve tasarrufundan doğmamıştır. Tarihsel arka planı incelendiğinde, feodalizmle ve onun ideolojisi olan skolastik düşünceyle boğuşan insanlığın, kendini boyunduruk altından kurtarma arayışını ifade eder. Bu düşünce akımı Ortaçağ’dan çıkışın sembolü olur ve Rönesans’ın temelini oluşturur. Yine klasisizm akımı da, hümanist felsefe ve Rönesans hareketlerinin yaşandığı sosyal ve siyasi ortamda doğmuş, kapitalist aydınlanma çağının kapılarını aralamıştır. Bu akım 16. yüzyılın sonlarında özellikle Fransa’da ortaya çıkmış, eski Grek ve Latin edebiyatlarını örnek almış, akıl ve sağduyuya önem vermiş, gerçeği ve doğayı akıl yoluyla incelemeyi temel almıştır. Klasisizmin, tarih sahnesine çıkan yeni bir sınıfın, burjuvazinin eski dünya karşısında ihtiyaç duyduğu aklı temsil ettiğini belirtmek yanlış olmaz. Tarih sahnesine veda eden feodal ve toprak temelli üretim ilişkilerinin yerini artı değere ve kâra dayalı yeni burjuva ilişkiler alırken ve bu sınıfın dünyayı fethetme serüveninde belki de en gereksinim duyduğu şey akıl ve bilim olacaktır.

Edebi metinlerde insanın toplumsal değişimini izlemek

Edebi metinler, içinde bulundukları toplumsal, siyasal, kültürel ortamdan izler taşıdıkları gibi toplumsal, siyasal, kültürel kodları belirleyen maddi üretim ilişkilerinden de bağımsız değillerdir. Edebi eserlerin insan, mekân ve olay/durum üçgeninde kurduğu yapı ele alındığında metinlerin de toplumsal yaşam gibi değişime uğradıkları görülür.

İnsan öğesinin metinde ele alınışı incelendiğinde, edebiyatımızda 1930’lu yıllardan itibaren daha çok köylü, işçi ve dar gelirlilerin metinlere konu edilmeye başlandığı görülür. Toplumcu gerçekçi olarak adlandırılan yazar ve şairler toplumdaki sınıfsal çatışmalar, adaletsizlikler ve köylerde yaşanan ağır sorunlar üzerine metinler ortaya koyarlar. Bu dönem eserlerinde ağa-köylü, öğretmen-imam, halk-yönetici, zengin-fakir, güçlü-güçsüz, aydın-cahil gibi çatışmalar belirgindir. Çünkü toplumsal gerçekçi yazarlara göre insan toplumsal ve sınıfsal bir varlıktır. İnsanın iç dünyası, psikolojisinden çok etrafını kuşatan koşullar önemlidir ve edebi metinlerin ‘uyandırmak’ gibi bir işlevi vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan kıtlık, kitlesel yoksulluk, işsizlik, dış borçlanma, 1960-1970’ler boyunca kitlelerin hak arayışı ve örgütlenmeye yatkınlık göstermesine neden olmuş, bu süreç 1980 askeri faşist darbesi ile bastırılmıştır. Edebi metinlerde insan öğesinin ‘tek başına’, yalnız ve umutsuz durumu, bu dönem metinlerinde ağır basmaya başlar. Görüldüğü gibi metinlerin ana öğesi olan insan da toplumun değişimine uygun olarak işlenir; bireysel/tekil ya da toplumsal/çoğul ele alınır. Yazar hem gözlemcidir, hem de tüm birikimi, geçmişi, sorunları, reel yaşamı, psikolojisi ve hayalleriyle toplumun bir parçasıdır.

Mekân’ insanın içinde olduğu, oluştuğu maddi ortam ve koşulları ifade eder. Mekânın sadece ‘yer’ anlamını taşıdığını düşünmek, kavramı daraltmak olur. Edebi metinlerde insanın tekilliği ya da çoğulluğu bulunduğu mekânı da koşullamaktadır. Bireysel ve tek olarak ele alınan insan evde, odasında, iç dünyasındadır. Toplumsal insan ise, mahallede, sokakta, iş yerinde, pazarda, okulda, fabrikada, toplu halde bulunabileceği her yerde tasavvur edilir. Bu ‘her yerde’lik, edebi metnin mesajı, içeriği ve durduğu yeri de ifade eder. ‘Tek başına’lık da bir durumdur kuşkusuz, verili bir toplumsal gerçeği ortaya koyar. Mekânın değişimini, yok oluşunu ya da yenilerinin oluşmasını metinlerde izlemek mümkündür. Kentsel dönüşüm uğruna mahalleler kaybolurken, edebi metinlerden de yok olmaya başlarlar. “Nostaljik” sayılan anmalar ve anımsamaların da sınırlı bir ömrü vardır. Bu nedenle mahalle öyküleri, mahallede geçen romanlar, mahalle dizileri günümüz ‘trendi’nin dışında ya da nostalji kategorisindedir. Edebi metnin mekân içinde ilerleyişini ya da mekânın edebi metinlerdeki dönüşümünü, köy-kent olgusunda da izlemek mümkündür. Köyden kente göçü anlatan ya da köyü okur-yazar kesime anlatmayı amaçlayan öykücülerin başında Fakir Baykurt’u anmak gerekir. Köy Enstitülü yazarlar da bu akımı besleyecektir. Dönemin önemli yazarlarından Talip Apaydın da köyü, taşrayı, köyden kente göç olgusunu ele alır. Bu yazarlara pek çok isim eklenebilir. Edebiyatımızda ‘köy’ akımı köyden kente büyük göç dalgasının hemen hemen sonu sayılan 1980’lerin başında sona erer. Ekonomide ithal ikâmeci sistemle birlikte ulusal ekonomide gümrük sınırlamalarının kaldırılmasıyla Türkiye, zamanla tarım toplumu olmaktan çıkar, günümüzde pirincin, buğdayın bile dışarıdan ithal edildiği düşünülürse, bu gerçek çok daha iyi anlaşılır. Tarım toplumunun ortadan kalkışı, yaşanan geçim sıkıntıları nedeniyle köylerin yaşlı nüfus dışında hemen hemen boşalması, köylerden kentlere akan nüfusun büyük kentlerin çeperinde gecekondu gettoları oluşturmasıyla, köy ve göç edebiyatı bir süre sonra yerini gecekondu/varoş edebiyatına bırakacaktır. Bugün artık ne köy/göç, ne de gecekondu edebiyatı gündemdedir; çünkü 70’lerin o büyük göç dalgası kitlesel anlamda sona ermiştir. Toplumcu yazarlar işsizlik, kökleri tarihe uzanan ancak hâlâ çözülemediğinden süregelen kimlik sorunları, kadın sorunu gibi ezilmişlik paydasında toplanabilecek sorunları işlemeye devam etmektedir. Ancak ana akım edebiyat insanın bireysel sorunlarını ele alma eğilimi göstermekte, edebiyat kanonu da bu yöndeki metinleri kutsarken, toplumsal sorunlara vurgu yapan metinleri ya yok saymakta ya da ‘edebiyat dışı’ ilan etmektedir.

Edebi metinlerde ‘mekân’ olgusunun ele alınışını izlerken 1980’lere gelinceye kadar metinlerde fabrika, atölye, tarla gibi üretim mekânlarının da bolca yer tuttuğunu, ancak zaten oldukça geç yakalanmaya çalışılan sanayileşme hamlesinin komprador burjuvazinin küresel sistemle bütünleşmesi sonucunda rafa kaldırıldığı ve fabrika üretimlerinin özelleştirmeler sayesinde neredeyse bitirildiğini ve metinlerden de eksildiğini görüyoruz.

Metnin ritmi, sesi, müziği olarak değerlendirilebilecek olay/durum olgusunun ele alınışı da zamanla değişim gösterir. Hikâyecilikten öyküye evrilen süreçte önceleri olay anlatıcılığı ön plandayken, insanın içine bakma eğiliminin ağırlık kazanmasıyla birlikte durumlar ve an’lar silsilesi önem kazanır. Zaten bilişim çağında hayat o kadar hızlıdır ki, bir yandan insanların yalnızlığı artmışken, bir yandan içlerine bakma, düşünme olanakları/zamanları da kalmamıştır. Öykü de giderek kısalır, kapitalist yaşamın monoton gündelik yaşantısının içinde kıskıvrak kalakalmış insanın ‘olaylarla’ bağını kopardığı süreçte, durumlar metinlerde öne çıkmaya başlar. ‘Durumlar’, çoğu metinde durumsuzluğa bile dönüşür. İnsan, gezegeni bütünüyle talan etmekle kalmamış, bireyin aklını, ruhunu, kalbini de iğdiş etmekle meşgul sistemin her günkü saldırıları karşısında şaşkın durumdadır. Kalmak, gidememek, başlayamamak, yetişememek, başkalarıyla iletişim kuramamak, kendisini çözememek gibi sorunlarla karşı karşıyadır. ‘Olaylar’ yoktur dünyasında, kendi durumuyla uğraşır, gelecekten endişelidir, belirsiz bir geleceğe doğru yol alırken an’ı yaşamaya çalışır, kısacık molalarda soluklanmaya çalışırken, ana edebiyat akımı an’ların tercümanı/yoldaşı olur.

Yok olan fabrikalar

Edebiyatın, diğer tüm sanatsal alanlar gibi maddi üretim ilişkilerine bağımlılığı ve insanın toplumsal gelişimini izlemeye olanak sağlayan yapısı üzerine değerlendirmelerden sonra, bu yazının ana konusu olan fabrikalar ve grev olgusunun edebi metinlerdeki görünürlüğüne ve görülme biçimlerine geliyoruz. Mekân olgusuna ilişkin kısımda belirtildiği üzere, şehir merkezindeki fabrikalar özellikle 90’larda başlayan özelleştirme dalgasıyla birlikte kapanmaya başlamış, toplumsal hayattan neredeyse çıkarıldığı gibi edebi metinlerde de görülmez olmuştur.

Son dönem öykücülüğümüzde fabrikaların varlıkları değil de yokluklarının hikâyesi, geçmişe göndermelerle yer yer ele alınmakta, ancak genellikle, edebiyat tarafından da unutuluşa terk edildikleri gözlemlenmektedir. “Gürültü yapıyorduk yaşıyor görünmek, belki de kendimize yaşadığımızı kanıtlamak için. Oysa susuyorduk ta derinden… İstanbul’un kenarında bir kasabaydık, bizi zorla şehir yapmaya çalışıyorlardı. Evlerimize, sokaklarımıza fiyat biçiyor, yol kenarında sattığımız sivri biberlere ve kestanelere bayılıyor, ama o kestaneleri topladığımız ormanların kenarından son sürat geçerken kestane ağaçlarını görmüyorlardı bile. İştahla kestane yemek istiyor, ama kestane ağacını tanımıyorlardı. Gerçi bizi de tanımıyorlardı, ama bunca yeşil, bunca mavi bir yerde yaşamayı hak etmediğimizi düşünüyorlardı. Bizse susuyorduk… Terk edilmiş, eski fabrikalar gibi, Paşabahçe Cam gibi, Beykoz Deri Kundura gibi, Tekel gibi susuyorduk… Bir zamanlar sabahları oluk oluk işçilerin aktığı ölü mahalleler, bir zamanlar neşeyle adımlanmış ıssız yollar gibi susuyorduk. Kapısını bacasını otların, dikenlerin sardığı Şişecam fabrikasının ağladığını, inlediğini duyuyorduk geceleri, uykularımız bölünüyordu. Bir gecede dümdüz ediliyordu Tekel fabrikası, koca moloz bir gecede taşınıyordu. Çocuklarımıza göstermek için fabrikanın molozlarının bile fotoğrafını çekememiş oluyorduk. Kitaplarda ilk buhar makinesinin İngiltere’de falanca müzede saklandığı yazıyordu, biz susuyorduk koca fabrikayı bir gecede çalıp götürdüklerini söyleyemediğimiz için. Kalbimiz değil ellerimiz ağrıyordu. Rakıyı şişelere dolduran, o şişeleri imal eden, deriden ülkenin en güzel kundurasını üreten ellerimiz… Babamızdı o fabrikalar, gerisi yetimlik, sahipsizlik, gözden çıkarılmışlık… Sonra bir baktık, kitaplardan, filmlerden de çıkmış fabrikalar. Sanki hiç olmamışlar gibi… Arada sırada filmciler geliyor, bizim boş fabrikalarda çekimler yapıyorlardı. Mafyaların gizli kapaklı buluşmaları, çatışmaları bizim fabrikalarda geçiyordu. İşte o zaman içimiz acıyordu, kopuyorduk filmden de şimdiki zamandan da… Uyandığımızda kendimizi kahvede buluyorduk.”2

Konuya İstanbul bağlamında bakarak çok önemli bir boşluğu doldurmaya aday çalışmalardan biri de Yok Olan İstanbul adlı kitaptır.3 Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer’in makalelerinin yer aldığı kitapta İstanbul’un endüstriyel ve kültürel mirası olan fabrikaların genel bir dökümü çıkarılmış ve yok olan fabrikalar, tarihi geçmişlerinden başlanarak incelenmiştir. Kitap, içten dili bir yana, İstanbul’un endüstriyel haritasının çıkarılması anlamında da önem taşıyan bir eser. Sennur Sezer yaşanan süreci, kitapta şöyle anlatır: “Eski Yeşilçam filmlerinden birinde bir ‘fabrika kızı’ belki de Hülya Koçyiğit, kendisine onca kötülük etmiş delikanlının işsiz güçsüz çaresiz kalmasına ‘Hak yerini buldu’ gibi gülümser, ‘Seni işsiz bırakacak değiliz ya,’ derdi. ‘Yarın bizim fabrikaya uğra.’ O zamanlar Beykoz’da, Paşabahçe’de, Zeytinburnu’nda Haliç kıyılarında fabrikalar diziliydi. Birinde olmazsa ötekinde iş bulmak işten değildi. Hem de kadrolu, sigortalı, çünkü çoğu kamu malıydı. Sonra endüstri müzesi ya da dünya mirası niteliğini taşıyan bu fabrikaların topraklarının üstündeki tarih değerinden fazla ettiği hesaplanıverdi. Adı özelleştirme olan bir işlem başladı. Sümerbank’ın kilometre karelerle hesaplanan arazileri halk yararına kullanılmak üzere şimdilik boş bırakıldı. TEKEL fabrikaları devroldu, Şişecam Trakya’ya taşındı. Bu uygulamalar işçi terbiyesi/eğitimi almış bir kitleyi fabrikanın çevresinden uzaklaştırdı. Fabrikaların yeni işçileri endüstri, sendika, örgüt terbiyesi vb. kavramlarıyla yeni tanıştılar. Eski işçi mekânları ve semtler de otel ve benzerlerine mekân olmak üzere boşaltıldı.” (s. 11-12)

Kitapta “Tarihi Fabrika Feshane’yi Yıktılar”, “Beykoz Bir Endüstri Semtiydi”, “Kâğıt, Çuha, Mum, Rakı ve Çeşmibülbül” ve “Yoksul Düşmüş Bir Asilzade” başlıklarında Feshane’deki dokuma fabrikası, Haliç ve Kasımpaşa tersaneleri, Beykoz rakı, cam, deri kundura, tuğla, halat, mum, kağıt fabrikalarının geçmişleri ve günümüzdeki akıbetleri anlatılır. Kitabın diğer başlıkları Çamlıca, Cağaloğlu, Kâğıthane, Sulukule, Karagümrük, Kapalıçarşı, Sirkeci ve Haydarpaşa garları gibi tarihi semt ve mekânlara ayrılmıştır. Kitabı bir sokak gezgini duygusuyla okurken, insanın içini hüzün kaplamaması elde değil. Edebiyatın, eski İstanbul’a, işçiye ve emekle yaratılmış tüm değerlere ağıdı, okurun kişisel hatıralarına karışıyor. Kitabın söz konusu başlıklarını en iyi anlatan cümle yine bir işçiden geliyor ve akılda kalıyor: “Fabrikanın kapısından bir çıktık mı, 2 bin 500-3 bin kişi… Hey yavrum, miting gibi dağılırdık.” (s. 21)

Öykülerde fabrika ve grev

Sabahattin Ali’nin yüreklendirmesiyle öyküye yönelen ve ilk öykülerini onun desteğiyle yazan, Varlık dergisince düzenlenen ve Orhan Kemal’in birinci olduğu yarışmada ikinci olan öykücü Fahri Erdinç’in 1945 yılında başlayan öykücülük serüveni, 1949’da Türkiye’den kaçmak zorunda kalışıyla kesintiye uğrar. “Yallah” adlı öyküsünde Ereğli Demir-Çelik fabrikasının yapımında kazık ve temel işlerini üzerine alan Morison adlı şirketin, kentin yerlilerine ve iş umuduyla dışardan göç edenlere uyguladığı sömürü ve zulüm konu edilir. Dönemin toplumcu edebiyatında olduğu gibi Erdinç’in öyküsünde de, gerçeklerin oldukça sade ve herkesin anlayabileceği bir dilde anlatıldığı görülür.4 İşçiler üç kuruşa ağır şartlar altında çalışmaya dayanamazlar ve sonunda isyan ederler; “Yabancı sermayeci, işçimizi it yerine koyuyor. Sendikalı işçilere baskı yapıyor. Onları bölmeye çalışıyor. İşte biz, en başta Morison şirketinin kanun-dışı, ahlak-dışı tutumunu protesto için miting yapacağız…” (s. 75)

1979’da yayınlanan Eller adlı öykü kitabıyla 1980 TDK Öykü Ödülü’nü kazanan Muzaffer Hacıhasanoğlu, doktorluk yaptığı Tosya, Ayvalık, Malatya gibi yerlerde hayatı ve Anadolu’yu yakından tanıma fırsatı bulur. Edebiyata 1943 yılında yayınladığı şiirlerle başlar, ilk öyküsü 1947 yılında Varlık dergisinde yayınlanır. Ödüllü kitabına adını veren “Eller” adlı öyküsünde işçi sınıfını ‘eller’ ile sembolize eder. Elleri, çalışanların her şeyidir. Öyküde, “Ellerime baktım. İri, nasırlı, yaba gibi. Bu eller benim ellerim. Elimizle görürüz her işi. Elsiz düşünemiyorum insanı. Orak tutar, masra sarar, tüfeğin tetiğindedir” sözleriyle anlatır. (s. 163) İşçilerin ‘Sümer’de (Sümerbank) ortak şikâyetleri, grev hakkı talebinde buluşup, öykü kahramanımız fabrikaya gelen Bakan’a seçim vaatlerinden biri olan grev hakkını hatırlatınca kendini bir anda tek başına bulacak, sonra da cezaevine götürülecektir. İşçi, ne başa ne ayağa, sadece ellere bakacaktır. “Yargıcın elleri bembeyazdı…” (s. 171)

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden mezun olduktan sonra gazeteciliğe yönelen Orhan Duru, Ulus’ta başladığı mesleğini Cumhuriyet, Milliyet, Güneş ve Hürriyet gazetelerinde sürdürür. Öykü ve deneme yazarlığının yanı sıra tiyatro uyarlamaları da bulunan Duru’nun ilk öyküsü, 1953 yılında Küçük Dergi’de yayımlanır. “Ağır İşçiler” adlı öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü kazanır. Orhan Duru 1950 öykü kuşağı öykücülerindendir. 1950 kuşağı öykücüleri öyküye yeni bir soluk getirerek Sait Faik’i izlemiş, bireyi ve onun sorunlarını merkeze almışlardır. Duru, daha ilk öykülerinden itibaren kurgu, anlatım, dil açısından farklı anlatım olanaklarının arayışı içinde olur. Asım Bezirci, bu akım içinde yazarı, “gerçekçiliğimize yeni yollar, hikâyeciliğimize yeni olanaklar, dilimize yeni deyişler getiren yazar” olarak tanımlar. “Ağır İşçiler” adlı ödüllü öyküsünde tüm işçi sınıfını, öykünün ana kahramanına indirgeyerek soyutlamaya başvurur.5 ‘Ben’ diliyle, işçi sınıfını konuşturur, sınıfı bireye indirgerken bilinçaltı tekniğini uygular, metinde kimi yerde düşle gerçek, uykuyla hayat, mekânla mekânsızlık iç içe geçer. “Boğazına kurşun dökülüp denize atılmış bir insan gibi gömülüyordum uyku denizinin derinliklerine. Trenlere biniyordum ve hemen uyuyordum. Bu yüzden kaçırıyordum ineceğim istasyonu. Kömür ocaklarına inip esir gibi çalışıyordum hınçla, ekmek parası peşinde. Çöllerde petrol borusu döşüyordum kimi zaman, denizlerde yeraltı kablosu. Dağların korkunç soğuklarında yüksek gerilim hatları geriyordum çelik direklere. Barajlarda çalışıyordum. Sarp dağ yamaçlarında kayaları atıp yol açmaya çalışıyordum. On tonluk buldozerler elimin altında kuzu gibi idi.” (s. 111)

Metin İlkin de toplumcu gerçekçi yazarlar kuşağının bir üyesi olarak edebiyatımızda yer bulur. İlk öyküleri 1958’de Yeditepe Dergisi’nde yayınlanır. 1971’de yayımlamaya başladığı toplumcu edebiyat dergisi Gelecek, 6 sayı yayımlandıktan sonra İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nca kapatılır. 1973’te aylık sanat ve siyaset dergisi olan Yeni Adımlar’ı yayımlar. Sadece edebiyatla değil sosyalizmin teori ve pratik sorunları üzerine de kafa yormuş bir aydındır. Öykü kahramanlarını işçi ve emekçi kesimlerden seçmesi, onun bilinçli ideolojik tavrının gereğidir. Muhalif ve sosyalist bir kalem olmasından kaynaklı olarak yok sayılan Metin İlkin biyografisi 2015 yılında Öykücü Metin İlkin’in Öyküsü” adıyla, Güngör Gençay, Osman Bozkurt, Yılmaz Elmas  ve H.  Hüseyin Yalvaç tarafından kitaplaştırıldı.6 Metin İlkin öykülerinde greve giden, dövüşen, direnen işçileri anlatır. Ancak işçileri idealize etmeyecek kadar da sistemin işçilerde yarattığı değişimin farkındadır. “Konuşmak” adlı öyküsünde bu durum net olarak görülür.7 İşçi sınıfı yeni bir dünyayı yaratabilecek yegâne güçtür; ancak sınıf bilincine kendilikleriyle ulaşamazlar. “‘Nedir bu başımıza gelen Abdullah Kardeş? Para kazanalım diye yâd ele çıktık, açlıktan öleceğiz,’ diye yakınırdı. Sonra onun hiç mi hiç sızlanmadığına şaşarak devam ederdi: ‘Abdullah Kardeş, sen de hiç şikâyet etmiyorsun, konuş biraz: açız de, işsiziz de; belki de Allah acır halimize!’” (s. 191)

Adnan Özyalçıner, 1955 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenciyken Varlık Yayınevi ile Cumhuriyet gazetesinde düzeltmenlik yapmaya başlar. Cumhuriyet gazetesinde 20 yıldan fazla bir süre düzeltmen olarak görev yapar. 1974-1989 yılları arasında Türkiye Yazarlar Sendikası’nın genel sekreterliğini yapar. 1981’de YAZKO’nun ikinci başkanlığına getirilir. İlk öyküsü 1953 yılında Demet dergisinde yayınlanır. Mavi ve Seçilmiş Hikâyeler dergilerinde yayımlanan öykülerinin ardından daha sonra arkadaşlarıyla birlikte kurduğu ‘a dergisi’nde öyküler yayımlar. İlk öyküleri, 1950 kuşağı öykücülerinde olduğu gibi, varoluşçu düşüncenin etkileri görülse de, bireyin yabancılaşma ve bunalımını toplumsal sorunlara bağlayarak eleştirel bir bakış açısı sunar. Kendisi de bir işçi çocuğudur, yoğun olarak işlediği işçi ve emekçilerin sorunlarını bireyin toplumla bağını koparmadan ele alır. Öykülerinde sınıfsal çelişkiler ve toplumsal sorunlar merkezde durur, ancak o, aynı zamanda bir İstanbulludur. İstanbul’un yok olan tarihi, kültürel mirasıyla, İstanbul sokakları ve mahallelerinin ruhuyla bağını hiçbir zaman koparmaz. Bu anlamda çoğu zaman öykülerinin baş kahramanının İstanbul olduğunu, ama onun İstanbul’unun emeğin/emekçilerin kenti olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. İstanbul’daki çarpık kentleşme, talan, doğanın tahribatı, kentin uğradığı değişim her zaman yazarın gündeminde yer tutmaya devam eder. Yazar için anlatım olanakları, yani nasıl yazıldığı kadar kime yazıldığı da önem taşır. Öykülerini, inandıkları yeni dünyayı, itirazları ve mücadeleleriyle yaratacak insanlara yazdığı görülür. “Grev Bildirisi” adlı öyküsü hem tarihe tanıklık hem de mücadele edenlerin dilini, öyküsünü yaratmak ve toplumsala taşımak anlamında önemlidir.8 Grev sadece siyasi bir araç değil, insan olmanın, insanca yaşamanın, memleket severliğin gereğidir. Paşabahçe Şişe-Cam işçilerinin 1966 yılındaki grev bildirilerinden orijinaline sadık kalarak alınan bölümler öykü kurgusuna başarıyla yerleştirilmiştir. Burada edebiyat hayata akar, gerçek kurgu katına yükselirken, yazarın edebiyata hayat verme uğraşısını görürüz. “Biz işçiyiz. Paşabahçe’de bir fabrika şişe ve cam yapar, orada çalışırız. Beyoğlu’nda da süslü bir mağazası var. Tabaklar, bardaklar görürsünüz de iftihar edersiniz: İşte onları yaparız biz.” (s. 198)

Bekir Yıldız, toplumcu gerçekçi olarak tanımlanan yazarlardandır. Çocukluğu, polis olan babasının görevi nedeniyle Urfa, Kastamonu, Antep, Adana gibi şehirlerde geçer. Yapıtlarında çocukluğunun geçtiği köy ve kırsal bölgede yaşanan toplumsal sorunları işler. İşçi olarak gittiği Almanya’da dört yıl fabrikalarda çalışır, bu deneyimini ve gördüğü acımasız çalışma şartlarını da Alman Ekmeği, İnsan Posası, Demir Bebek gibi kitaplarında yazıya döker. Kara Vagon kitabı ile öykü dalında 1968 yılında May Edebiyat Ödülünü, Kaçakçı Şahan kitabı ile 1971 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Allah’ın Gölgesinde Koşanlar adlı röportajıyla 1991 Yunus Nadi Röportaj ödülünü alır. Bekir Yıldız’ın öykülerinin iki ana eksende ilerlediği görülür; kırsal yaşamın zorlu feodal düzenini saran katı/gerici törelerin konu edildiği öyküler ve bu toplumsal yaşama biçiminden çıkıp Almanya’ya göç ederek fabrikalarda ‘motorize köle’ haline gelen işçilerin yaşadığı sıkıntılar. Ayrıca son dönemlerinde, aile ve evlilik kurumunu eleştiren Halkalı Köle ve Aile Savaşları gibi yapıtlar verdiği görülür. “Motorize Köleler” adlı öyküsünde, Almanya’da fabrikada bant sistemiyle çalışan işçilerin yaşadığı amansız sömürü şartları ve grev seçeneği üzerinde durulur.9 Uzun öykünün hiç es vermeden, paragrafsız şekilde ve adeta kronometre karşısındaymış gibi yazılmış olması, okuru bant başında zamana karşı yarışan işçi gibi nefessiz bırakır. “Şimdiye kadar sekiz parça tamamladım. Her parçaya otuz saniyede, üç vida vidalıyorum. Sekiz çarpı otuz, ikiyüzkırk saniye. Altmışa bölüyorum. Dört dakika eksiltmişim günlük çalışmamdan. Seviniyorum. Onuncu parçaya geçtim. Dört buçuk dakika eksilmiş sayılır şimdi. On çarpı üç, otuz vida harcadım. Bir dakikada altı vida. Günde üçbinikiyüzkırk. Onaltıbinikiyüz haftada. Yılda sekizyüzonbin. Ve beş yılda dörtmilyonellibin. Dörtmilyonellibin’in kuyruğuna üç vida daha ekliyorum. Onuncu parçayı da tamamladım birkaç saniye önce. Otuz saniyede üç vida. Bir saatte üçyüzaltmış vida. Otuz saniyede üç… Sağ elim, bugün üçüncü kez bileğimden sapıyor.” (s. 20)

Sait Faik, 1906 yılında Adapazarı’nda doğar. İlkokulu doğduğu kentte bitirir, 1928 yılında Bursa Erkek Lisesi’ni 22 yaşında tamamladıktan sonra o zamanki adıyla Darülfünun’un Türkoloji Bölümü’ne gider. Ancak fakülteyi terk ederek, Fransa’nın Grenople kendine giderek edebiyat öğrenimi görmeye başlar. Üç yıl süren bu öğrencilik döneminde Sait Faik, Paris, Strassburg, Lion, ve Marsilya gibi kentleri gezer. Fransa yaşamı, kişiliğinde ve yazınında önemli rol oynar. 1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul’a dönecek, Yağ İskelesi’nde babasının bir arkadaşıyla ticarete atılacak, ancak iflas edince ticarete bir daha dönmeyecektir. Daha sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yapar, kısa süre sonra bu işi de bırakıp gazeteciliğe başlar. 1939 yılında babasını yitiren Sait Faik, 1943 yılında gazeteciliği de terk ederek kendini yazmaya verir. Burgazada’ya yerleşerek sirozdan ölümüne kadar, burada çok sevdiği kediler, martılar ve kendi ‘küçük insanları’nın arasında yaşayacaktır. Sait Faik’in, “İpekli Mendil” adlı ilk öyküsü 1934 yılında Varlık dergisinde yayınlanır. İlk kitabı Semaver 1936’da çıkar. Sait Faik’in tarzı dönemin toplumsal gerçekçi yazarlarından farklılık gösterir. Onda yazım itkisinin sınıf bilincinden çok insan sevgisinden kaynaklı olduğu görülür. Sait Faik’in insanlığı onu sınıfın değilse de, her daim küçük insanların öykücüsü kılar. “İnsanlığın Haline Doğru” adlı öyküsünde, öykü kahramanı bir gazetecidir.10 Patronun isteği üzerine Yedikule tarafındaki deri ve kösele fabrikalarını görmeye gider. Kontratsız, saatsiz, eldivensiz, çizmesiz, aç bitap çalıştırılan deri işçilerinin durumu karşısında şaşırıp kalır. 12-15 yaşlarında çocuk işçiler de görür; insanlar umutsuzca kan, asit, kireç kuyularının başında ömürlerini çürütmektedir. “İnsan elini, insan ayağını çatır çatır yakan kireçli sulara basa basa işlerine hızla saldıran işçiler bir şey söylemiyorlar. Bir bana, bir işverene bakıyorlar. Birisinin vazifesi ateş tutmak olsa da ona maşa istemiyor, eliyle ateşi tutmaktan zevk alıyor, dese biri, ancak böyle bakardı ama. (…) Ne ben, ne yalınayak, dirseklerine kadar çırılçıplak kollarıyla kireç, kan, asit içinde çalışan işçi, bu patron vekilleri mi oğulları mı olduğunu kestiremediğim adamların bu korkunç yalanına inandık. Birbirimize bakışakaldık.” (s. 41)

1914’te Adana’da doğan Orhan Kemal toplumsal gerçekçi öykü ve romanın usta kalemlerinden biri olarak edebiyat tarihimize geçer. Babasının ilk Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu mebusu olması ve seçildiği Adalet Bakanlığı’ndan 3 gün sonra istifa etmek zorunda kalarak İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanması sonrasında öldürülme korkusuyla Suriye’ye geçmesi üzerine, ortaokulu son sınıfta bırakmak zorunda kalır. Bir süre Suriye ve Lübnan’da yaşadıktan sonra 1932’de Adana’ya dönerek işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, kâtiplik yapar. 1939’da ilk şiirlerini de yazdığı askerliği esnasında, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla 5 yıl hapis cezası alarak Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yatar. Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet‘le tanışması yaşamının ve yazarlığının dönüm noktası olur. 1943’te cezaevinden çıkarak Adana’ya döner ve amelelik, sebze nakliyeciliği, Adana Verem Savaş Derneği’nde kâtiplik yapar. 1950’de İstanbul’a yerleşir, hayatını yazılarıyla kazanır. 1966’da bir lokantadaki konuşmasında komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla yargılanıp beraat eder. 1970’te Sofya’da tedavi edildiği hastanede beyin kanamasından ölür. Öykü ve romanlarında kahramanlarını çoğunlukla yoksul insanlardan seçer. Çukurova’nın yoksul toprak ve fabrika işçileri de eserlerinde sıklıkla yer bulur. Metinlerinde canlı, akıcı diyaloglar göze çarpar. “Grev” adlı öyküsü bu konuda en güzel örneklerden biridir.11 “Aloo… Evet Başsavcı yardımcısı… Buyurun beyefendi. Ha, evet efendim, haberdar etmişlerdi… Gönderdiler mi? Grev mi dediniz? Dehşet! Baş üstüne beyefendi…’

Telefonu kapadı. Yanı başındaki masada başını evraklara indirmiş, harıl harıl çalışmakta olan arkadaşına: ‘Burayı İtalya, yahut Fransa sanmış köpoğluları!’ dedi.

N’olmuş?’ diye başını kaldıran beriki, iri yarı, ama yumuşak bakışlı biriydi.

Fabrika ameleleri… Grev yapmış!” (s. 215)

Sonuç

Betonu çatlatıp biten yeşil bir ot hayatın ta kendisidir. Eski bir duvarda büyümüş incir dalının, açlığın yüz küsur gününde gülümseyerek direnmeye devam eden insandan ne farkı vardır? Engel tanımaz hayatın ta kendisi değil midir direniş? Grevler, ‘yeter’ demekten gayrı bir anlam daha taşımaz mı hayata dair: Umut etmek, umudu büyütmek. Grev, insana, sağlığa iyi gelir, genel sağlığı bozan baskıcı iktidarlardır.12

Ve son söz… Edebiyat kişisel iç dökmelerin, sayıklamaların, popüler kültürün baskısının dışına çıkabildiği ve hayatı kucaklayabildiği oranda edebiyattır. Edebiyatçı ‘yürekli’ olmak zorundadır, hakikat arayışı edebiyatın ışığıdır. ‘Çok satar’ olmanın edebiyatçı olmak anlamına gelmediğini en çok Yaşar Kemal’leri, Nâzım Hikmet’leri ve daha nicelerini çıkartmış olan bu toprakların insanı bilir.

1 Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 4. Baskı, Eylül 1976 s. 25-26.

2 Sibel Öz, Yokuş Yukarı İstanbul, Notabene Yayınları, 2015, s 12-13.

3 Adnan Özyalçıner, Yok Olan İstanbul, Evrensel Basım Yayın, 2016.

4 Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Emek Öyküleri 1-Ekmek Kavgası, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1998.

5 Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Emek Öyküleri 2-Grev Bildirisi, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1998.

6 Y. Elmas, H. Yalvaç, O. Bozkurt, G. Gençay, Öykücü Metin İlkin’in Öyküsü, Usar Yayınevi, 2015.

7 Emek Öyküleri 2-Grev Bildirisi

8 Emek Öyküleri 2-Grev Bildirisi

9 Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Emek Öyküleri 3-Motorize Köleler, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1999.

10 Emek Öyküleri 3-Motorize Köleler

11 Emek Öyküleri 3-Motorize Köleler

12 Mefar İlaç fabrikasında toplu sözleşme görüşmelerinden sonuç alınamaması üzerine ilan edilen grev kararı, Bakanlar Kurulu tarafından “genel sağlığı bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi.

Siyasetin grevle terbiyesi

Türkiye’de işçilerin grev mücadeleleri ve siyasete müdahalesi gelişmiş ülkelere göre çok geç bir dönemde olmuştur. Grevlerin ve direnişin siyasete etkisini, 7 Haziran 2015 seçimi ve 2017’nin 16 Nisan’ında yapılan referandumda gördüğümüzü söylemek yanlış olmaz. Çünkü, gerek 7 Haziran seçimi gerekse referandumda görüldü ki, işçiler üstündeki AKP ve MHP kültü aşınmaktadır.

İHSAN ÇARALAN

Burjuvazi kapitalizmin tarihi boyunca, bir mücadele biçimi olarak, grevlere hep düşmanca bakmıştır. Çünkü burjuvazi grevi sömürüye, kapitalizme karşı mücadelesinde işçilerin en yaygın ve önemli silahı oluğunu çok erken dönemde fark etmiştir. Bu yüzden de greve çıkan işçileri hoş görmemiş, en masum isteklerle ortaya çıkan grevleri bile işçilerin kurşunlanmasına varan vahşi yöntemlerle bastırmıştır. 18. ve 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başları Batı ülkeleri için bile kanlı grev bastırmalarının örnekleriyle doludur.

Ta ki, işçilerin mücadelesinin iktidarı hedef alan bir sınıf mücadelesine dönüşüp burjuvaziyi tehdit eden bir aşamaya gelmesine kadar. Ancak o zaman burjuvazi grevi işçilerin “meşru hakkı” olarak tanımak zorunda kalmıştır. Yasal bir hak olmasından sonra da burjuvazi, en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile, grevleri baskı altına alan, sınırlayan, eğer fırsatını bulmuşsa yasaklayan bir tutum almaya devam etmiştir.

Grev hakkı ancak Ekim Devrimi’nin sonrasında oluşan, sosyalizmle kapitalizm arasındaki büyük mücadelede burjuvazinin geri adımlar atarak işçi sınıfının başlıca taleplerin önemli bir bölümünü yasalara geçirmekten başka geçer yol bulamadığı koşullarda, burjuva demokrasilerinin bir “norm”u haline gelebilmiştir.

Burjuvazi ve onun hükümetleri, parlamentoları elbette sınıfın haklarına karşı düşmanca davranacaktır. Bu yanıyla burjuvazinin, onun ideologlarının, siyasetçilerinin greve, grev hakkının kullanılmasına dostça bakmaları beklenemez. Ama grevlerin burjuva siyasetine etkisi, ülke siyasetinde işçi sınıfının sınıf olarak yer almasında da elbette önemli yeri olmuştur. Bu çerçeveden bakıldığında grevin işçi yığınlarındaki dönüştürücü etkisi gözlenebilir. Sömürünün kasnağında makinaya ait bir parça olmadığını, meşru bir sınıfa ait insan olduğunu farkeden işçi, mücadelenin de etkin gücü haline gelir.

İşçi sınıfı kedisini dönüştürüp sınıf olarak birleşme yolunda ilerlerken aynı zamanda, burjuvazinin egemen olduğu ekonomik politikalarını, siyasi gündemini de değişik boyutlarda etkiler, değiştirir. Dolayısıyla işçi sınıfı ülke siyasetini de siyasete müdahalesinin etkisine paralel olarak değiştirir.

Grevlerin siyasetle imtihanı

Türkiye’de işçilerin grev mücadeleleri ve siyasete müdahalesi gelişmiş ülkelere göre çok geç bir dönemde olmuştur. Yasal olarak işçilerin grev hakkı iyice kuşa çevrilip sınırlandırılmış, sadece TİS’teki “uyuşmazlık”tan doğan bir hak olarak ve ancak 1961 Anayasası’yla kabul edilebilmiştir. Grev yasası ise 1963 yılında çıkarılmıştır; ama yasa çıkmadan Kavel işçileri greve çıkmışlardır bile!

Kavel grevi, grev yasası çıkarılmadan işçilerin başvurduğu son grevdir. Ama Türkiye’nin işçilerinin grevin yasak olduğu yıllarda pek çok kez greve çıktığı bilinmektedir.

Ne var ki, daha Türkiye’de bir grev yaşanmadan, 1845’te Sultan Abdülmecid’in fermanı ile çıkarılan Polis Nizamnamesi’nde grev suç kabul edilmiştir.

Fermanla yasaklanmış olmasına karşın 1872’de, Beyoğlu Telgrafhane işçileri ücretlerini az buldukları için greve gitmişlerdir. Gazhane, Şirket-i Hayriye, iskele işçileri de bu greve destek vermişlerdir. 1874’te de tütün-TEKEL işçileri greve gitmiştir.

İttihat ve Terakki Hükümeti’nin işçi cemiyetlerini kapatması üzerine 1908’in Ağustos ve Eylül aylarında İstanbul ve Bursa’da işçiler iş bırakarak işyerini işgal eder. İşgali kanlı bir biçimde bastıran İttihat ve Terakki Hükümeti grevleri yasaklayan bir yasa çıkarır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında tekel ve tersane işçilerinin İstanbul’un işgaline karşı giriştikleri grevler de, anti emperyalist karakteri ve sınıf mücadelesindeki yeri açısından, önemi belirtilmesi gereken grevlerdir.

Bu grevler kuşkusuz ortaya çıktıkları dönemde işçileri etkilemiş, nedenleri ve sonuçları üstüne tartışmalara yol açmıştır. Ama, grevlerin siyaseti etkileyen bir rol oynadıklarını söylemek zordur. Bu yüzden de toplumsal yaşamı etkileyen sınıf eylemleri olarak rol oynaması için 1960’lara gelmek gerekmiştir.

Ama, gerek grev yasası öncesinde gerekse sonrasında Türkiye işçi sınıfının grevleri, sermaye iktidarlarının grev yasaklarına karşı mücadelesiyle birleşen bir mücadele olmuştur.

İşçi sınıfı tarih sahnesine grevlerle çıktı

Daha “grev yasası” çıkmadan yapılan 1963’teki Kavel grevi ile1966’daki cam işçilerinin, bugün de grev denildiğinde ilk aklımıza gelen ve 84. gününde hükümet tarafından yasaklanan grevi ile başlayan yıllar, Türkiye’nin işçileri için “grev fırtınası” yıllarıdır. 1967’de DİSK’in kurulmasıyla, “sarı sendika Türk-İş”ten mücadeleci bir sendika merkezi olarak görülen DİSK’e geçme eylemleri üstünden grevlerin çok büyük çoğunluğu, fabrika işgalleriyle

de birleşen yasadışı grevlerdir. Bu yıllarda mücadelenin temposu öylesine yüksektir ki, DİSK’le sözleşmeye oturan patronlar, toplu sözleşmeleri greve çıkılmadan bitirmek için her tavizi vermek zorunda kalırlar. Bu dönem 15-16 Haziran 1970’e kadar sürer. 15-16 Haziran ise doğrudan hükümeti ve parlamentoyu hedef alan iki günlük bir “genel grev”dir aynı zamanda.

1969’daki Çorum’un Kargı ilçesine bağlı Alpagut’taki kömür madeni işçilerinin grevi uzayınca işçiler işletmeyi çalıştırarak ücretlerini almışlar, o günlerde işçilerin bu eylemi ‘sosyalist bir işletme’ olarak heyecanla karşılanmış, böyle propaganda edilmiş ve Haşmet Zeybek tarafından Alpagut Olayı adıyla tiyatrolaştırılmıştır.

Dönemin işçi mücadelesinin zirvesi olan 15-16 Haziran eylemi parlamento tarafından çıkarılan sendikalar yasasının geri çekilmesini isteyen bir eylem olarak elbette kısmi talepler üstünden de olsa doğrudan bir siyasi eylemdir. Dolayısıyla 15-16 Haziran grevi (elbette 60’larda yükselen işçi sınıfının mücadelesiyle dolaysız bir bağlantı içinde) sadece işçi sınıfını değil, ülkedeki sınıflar mücadelesini de etkilemiş, sonraki yıllarda siyasetin şekillenmesinde de önemli etkisi olmuştur.

Dönemin diğer grevlerinde de ilk bakışta işçiler, tamamen kendi talepleri üstünden mücadeleye girmişlerdir. Tek başlarına olsaydı öyle de kalacaktı. Ama, hemen bütün işçi eylemleri içsel bir bağlantı içinde bir sınıf tutumu, “sınıfın sınıfa karşı mücadelesi” olacak bir yoğunlukla geliştikleri için ülkenin siyasi gündemini de etkileyecek bir mevzi tutmuş, işçi sınıfının bir ağırlık oluşturmasının yolunu açmışlardır. Dahası, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren işçi sınıfı 12 Mart darbesi yaşanmamış gibi 60’ların deneyimiyle yeniden grevlerle gösterilerle sahneye çıktığında, MESS grevleri, “DGM Direnişi”, “TARİŞ Direnişi” gibi doğrudan siyasi amaçlı eylemler ötesinde ekonomik temelli grevlerle sermayenin ekonomik politikalarını akamete uğratarak, ülke siyasetini etkileyen bir konum kazanmıştır. İşçilerin bir sınıf olarak kendi talepleri sermaye partilerinin yedekleyemediği bir mücadele hattına girmeleri, CHP’yi işçi talepleri konusunda kendini yenilemeye zorlarken, AKP ve MHP’yi ise işçi düşmanlığında herkesin göreceği bir çizgiye itmiştir. Dahası sermaye ve en gerici güçler, işçilerin kazanımlarını yok ederek, sömürüsünün önündeki işçi barikatını kaldırmak üzere “24 Ocak kararları” olarak bilinen programın arkasında birleşerek, büyüyen işçi sınıfı mücadelesini bastırmak üzere 12 Eylül darbesinin arkasında birleşmiştir.

İşçilerin düşürdüğü hükümet

12 Eylül darbesinden sonraki altı yıl boyunca işçiler; cuntanın kurduğu baskı düzeni altında grev yapamaz. Ama 18 Kasım 1986’daki NETAŞ grevi, 93 gün süren ve tüm ilerci güçleri de etrafında seferber eden bir grev olarak adeta işçi sınıfının hafızasını tazeleyen bir rol oynar; gelmekte olan 1989 Bahar Eylemleri’nin habercisi olur.

1990’lı yıllar, Türkiye işçi sınıfı tarihinde gerek greve katılan işçi sayısı gerekse grevde geçen gün sayısı itibarıyla en yoğun grevlerin yaşandığı yıllardır. 1990-91 yıllarında yüz binlerce işçi yasal ve yasadışı grevlere katılır. 3 Ocak 1991’deki genel grevi bu yoğun grevlerin zirvesi olurken, 1. Körfez Savaşı bahanesiyle hükümet grevleri yasakladığında buna kulak asmayıp greve çıkan kamu ve özel sektördeki işçi sayısı 200 bine yaklaşmıştır.

İçinde Zonguldak maden işçilerinin büyük Ankara yürüyüşünün de yer aldığı grevlerin temelinde sendikaların patronlarla sürdürdüğü TİS görümlerindeki uyuşmazlık vardır. Ama grevler yayılıp yüz binlerce işçiyi kapsayınca grevler kendiliğinden hükümete karşı grevlere dönüşerek, siyaseti de etkileyen bir karakter kazanmıştır. Çünkü greve çıkan işçilerin yatıştırılması için ANAP Hükümeti önemli ölçüde geri adım atmak zorunda kalır; işçiler ekonomik politikalarındaki tüm hesapları alt üst eden kazanımlar elde etmiştir. Sonuç olarak seçimlerde ANAP Hükümeti Meclisteki çoğunluğunu kaybederek düşer. Bu, Türkiye’nin siyasi tarihinde işçilerin düşürdüğü ilk hükümettir, dersek bir abartmış olmayız.

ANAP’lı Yılmaz; Türk-İş’in 1993’teki genel kurulunda bu durumu; Türk-İş delegelerinin önünde; “İktidardan bizi siz düşürdünüz. Sizin bizi yeniden iktidara getirmenizi istiyorum,” diyerek, işçilere yeni vaatlerde bulunmuştur.

Grev yasaklarının panzehiri

2000’li yıllar özelleştirmeye karşı mücadele ile işçilerin hak mücadelesinin devam ettiği yıllardır. Ama AKP iktidarıyla birlikte bu dönem, başlıca iş kolları ve işyerlerindeki grevlerin hükümet tarafından yasaklandığı yıllar olarak işçi sınıfının mücadele tarihine geçmiştir. 15 yıllık iktidarı boyunca AKP Hükümetleri, 5’i OHAL döneminde olmak üzere, 13 grevi yasakladı. Ancak 2015’teki metal işçilerinin direnişiyle panzehir bulundu. Bu panzehir işçilerin talepleri etrafında birleşerek yasağa rağmen greve devam etmesidir. Bunu ilk uygulayan önce Birleşik Metal üyesi metal işçileri sonra da cam işçileri oldu. İşçiler yasağı tanımayıp direnişe devam edince patronlar, grev yasağı öncesindeki dayatmalarından geri adım atarak, işçi isteklerine daha yakın bir çizgide TİS’leri imzalamak zorunda kaldılar. Ki, bundan sonra da grev yasakları karşısında işçilerin bu yolu kullanıp genişletmesi sürpriz olmadı.

2000’li yılların en önemli işçi eylemi kuşkusuz ki, 2015’in 15 Mayıs’ında başlayıp aynı yılın Haziran ayı ortasına kadar süren on binlerce metal işçisinin katıldığı, yasadışı grevler olarak ortaya çıkan ve işletmelerin işgali ile süren eylemleridir.

Bu grevlerin ve direnişin siyasete etkisini, 7 Haziran 2015 seçimi ve 2017’nin 16 Nisan’ında yapılan referandumda gördüğümüzü söylemek yanlış olmaz. Çünkü, gerek 7 Haziran seçimi gerekse referandumda görüldü ki, işçiler üstündeki AKP ve MHP kültü aşınmaktadır. Ki, bunda AKP’nin ve MHP’nin tersine öğütlerine karşın metal işçilerinin onları dinlemeden, eyleme geçerek iş yerlerini işgale varan bir direnişe girmelerinin etkisi olmaması beklenmez.

Yani büyük metal direnişinin siyasete etkisi hemen ve “üst düzeyde” görülmese de AKP ve MHP’de bir çözülüşün itici etkeni olmasıyla, siyasete etkisinin daha derinlemesine bir etkisinin oluğun söylemek, bundan sonraki her direnişin ve grevin bu etkiyi daha da yayıp derinleştirmesini beklemek yanlış olmaz.

***

Bu yazı boyunca işçi sınıfının bir eylem biçimi olan grevlerin siyasal alana etkilerinden söz etmeye çalıştık. Özellikle 60’lı yıllardan itibaren işçi sınıfını sermayenin egemenlik alanı olan siyaset alanını, çoğu zaman da bilinçli bir biçimde olmasa da grevlerle terbiye etmeye çalıştığını gördük. Ama burada siyasete etkiden söz ederken, işçi sınıfının grevler yoluyla ülkeyi yöneten iktidarın iç ve dış politikasına kendi partisinin çizgisinden bir müdahaleden, yani sınıfın kendi partisinin çizgisinde bir siyasi mücadelesinden söz etmedik. Çünkü Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesi zaman zaman kendi talepleri üstünden siyasi bir karakter kazansa da; sınıfın siyasete müdahalesi diyeceğimiz, ülkenin iç ve dış politikasına müdahale eden bir eylem çizgisinde hareket etmediği bir gerçektir. Bu, bu yazının çerçevesi içinde söz ettiğimiz gibi işçi sınıfı mücadelesini ileri, kendi partisinin mücadele hattında bir çizgiye girdiği ölçüde olabilecek bir şeydir.

İşçinin dili’ olarak grev

Grev denildiğinde akla ilk gelen işçidir. İşçi denildiğinde de onun eyleminin en yaygın ve etkin biçimi olan grev akla gelir.

Grev işçi sınıfı dışındaki insanların da belki konuşamadıkları ama işçiler konuştuğunda anladıklar bir dildir. Bu anlamda grev işçinin sermaye ve hükümetleriyle iletişim kurdukları kolektif dilidir dersek yanılış bir şey söylememiş oluruz.

İşçiler bildiğimiz dilleriyle konuştuğunda patronlar ve hükümetler onu duymak istemezler; grev dilini konuşmaya başladığında ise durum değişir. Onun içindir ki, işçiler masa başındaki görüşmelerde ya da basın yoluyla yapılan açıklamalarda taleplerini umursamayan patronlar ve hükümetler için; “Onlar laftan anlamaz, onlarla anladıkları dilden konuşmalıyız,” derler. Ki burada, “patronların anladıkları dil”den kasıt “grev”dir!

Patronlar ve hükümetleri elbette grev yapamazlar, yani olara grev dilini bilmezler ama işçiler o dilde konuştuğunda işçinin ne demek istediğini anlarlar!

Bir bakıma grev, işçinin anadilidir. Çalışan her işçi az çok mücadele içine girdiğinde kendiliğinden, çocuğun anadilini öğrendiği gibi, özel bir eğitim girmeden öğrenir. Ama işçinin dili tek değildir. Örneğin ekonomik-sendikal talepler üstünden yapılan grevler vardır ve grev denince de genellikle bu işçinin kendiliğinden öğrendiği dili gelir akla. Ama siyasi grevden söz ettiğimizde bunu işçi kendiliğinden öğrenemez. Tersine işçinin bu “yüksek dili” öğrenmesi gerekir. Tıpkı, normal olarak annesinin dilini kediliğinden öğrenen çocuğun; sayılarla konuşma anlamına gelen matematiği daha önce insanlığın matematik birikimini edinmiş olan bir öğretmenden öğrenmesi gerektiği gibi, siyaseti işçinin işçi sınıfının mücadelesin tarihsel birikimini edinmiş olan bir “öğretmenden” öğrenmesi gerekir. Ki, bu konuda öğretmen sınıfın partisidir.

İşçi sınıfının mücadelesin üç alanından birisi (diğerleri ekonomik-sendikal mücadele ve ideolojik mücadeledir) olan siyasi mücadele; sınıfın ülkenin yönetimine müdahale etmesi, sermayenin iktidarı yerine kendi iktidarını kurma mücadelesidir. Yani işçilerin ülkenin sermaye sınıfını güçleri tarafından yönetilmesine müdahale eder. İç ve dış politikada, ya da ekonomik politikalarda sermaye hükümetlerinin uygulamalarına karşı kendi istedikleri bir dünyayı amaçlayan talepler öne sürerek sermaye güçlerini politikalarını boşa çıkamaya çalışırlar. Bu tutum elbette, sermaye iktidarını sınıfın iktidarına kurmayı amaçlayan sınıf partisinin programı doğrultusunda bir mücadelede adım attıkları ölçüde sınıfın siyasi mücadelesinden ya da bu mücadelenin bir aracı olarak siyasi grevlerden söz edebiliriz. Bu yüzden de işçi eylemlerinin şu ya da bu ölçüde siyaset etkisiyle işçi sınıfının kendi iktidarı doğrultusunda bir siyasi mücadele hattında olması aynı şey değildir.

Değişmenin ve değiştirmenin okulu; grev

İşçiler kişisel güven ve özgürlüklerini tek tek kendilerinin kişisel eğitimlerini ilerletmekle kazanmazlar. Değişme ve değiştirme güçlerini, sınıf olarak birleşmelerinden ve toplumsal hayata sınıf olarak katılmalarından alırlar. Kişisel güveni ve özgür bireyler olmayı ortak mücadelelerinden öğrenirler. Grevler de bunun en hızlı ve etkili yaşandığı mücadele okullarıdır.

İSKENDER BAYHAN

İşçilerin kendilerini ve dünyayı değiştirmelerinin en etkili ve güçlü araçlarından birisi olan grevler karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümetlerinin tutumu sürekli yasakçılık oldu. Bunun son örneklerini cam ve petrol iş kolunda gördük. İstanbul’un Pendik ilçesinde bulunan Mefar İlaç fabrikasında yapılacak grev, 5 Haziran’da daha başlamadan alınan kararla yasaklandı. Böylece Mefar grev yasağı AKP hükümetleri dönemindeki 13. grev yasağı olarak tarihe geçti. Son grev yasaklarının beşi, bir yılını doldurmak üzere olan, OHAL döneminde alındı.

Türkiye’de grev hakkının yasalardaki güdüklüğü ve bunun OHAL koşullarıyla birlikte daha da daraltıldığı dikkate alındığında bu erteleme/yasaklama kararları aslında grev hakkının fiilen ortadan kaldırılması anlamına geliyor.

AK Saray’a kurulduktan sonra muhtarlar toplantısını meclis grup toplantılarının alternatifi haline getiren Erdoğan’ın OHAL’i uzatma kararının gerekçelerini sıralarken sarfettiği “Grevdir, boykottur, ıvır vır bir şey var mı? Yok” sözleri ise bu gerçeğin açık itirafı niteliği taşıyor.

Her fırsatta sureti haktan görünmeyi “tüccar siyasetin” temel pazarlama taktiklerinden birisi haline getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işçilerin, emekçilerin grev hakkı konusunda bu marifetini sergilemeyi pek de tercih etmediğini görüyoruz. Aslında Erdoğan’ın söz konusu işçi hakları olunca ne kadar “açık sözlü” olduğunu daha önce de birçok kez gördük. İşte herkesin hatırlayacağı bir kaç örnek:

Başbakan olduğu dönemde 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması tartışmalarına dair: “Ayakların başları yönettiği bir yerde kıyamet kopar.” (22-23 Nisan 2008)

Başbakan olduğu dönemde TEKEL işçilerinin fiili grevi ve eylemlerine ilişkin: “Yasa dışı. İşgal”. “Milletin emanet ettiği kasayı kusura bakmayın soydurmayız. Yetim hakkını yedirmeyiz.” (Ocak-Şubat 2010)

Başbakan olduğu dönemde yaşanan Soma katliamı için yaptığı açıklama: “Arkadaşlar yani biz bir defa bu tür ocaklarında, kömür ocaklarında bu olanları, lütfen buralarda bu olaylar hiç olmaz diye yorumlamayalım. Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var.” (13-14 Mayıs 2014)

Erdoğan’ın gerek uzun başbakanlık geçmişinde, gerekse cumhurbaşkanı olduğundan bu yana benzer birçok açıklamasına rastlamak mümkün. Öyleyse yukarıda vurguladığımız gerçeğin altını çizerek soralım: Neredeyse her konuda sureti haktan görünmeye çalışan bir siyasetçi-devlet adamı işçiler ve grevleri söz konusu olunca niye bunu yapmıyor da açıktan diklenmeyi tercih ediyor?

Grev karşıtlığının nedenleri üzerine…

Birbirini tamamlayan birçok yanıt verilebilir bu soruya. Örneğin; devamcısı olmakla çokça övündüğü Osmanlı devlet geleneği-göreneğinden özellikle de Abdülhamid’in icraatlarından feyz aldığı için denebilir. Ya da ‘İsmail Ağa Holding’in ünlü tüccarlarından, kapitalist mürit Cübbeli Ahmet’in “Kıdem tazminatı almak caiz değildir” açıklamasında kendini dışa vuran “yüksek ilimden” besleniyor diye düşünülebilir.

Yakın siyasi tarihimizde işçilerin grevleri ve direnişleri karşısında yıpranıp, seçim kaybeden hükümetler gibi olmamak için kendince dersler çıkardığı, bunun içinde “yılanı küçükken ezeceksin” düşüncesiyle hareket ettiği de söylenebilir. Örneğin; “Çankaya’nın Şişmanı İşçi Düşmanı!” sloganının yükseldiği ‘89 Bahar Eylemleri ve büyük madenci grevinin ardından Özal’lı-ANAP’lı yılların sonunun gelişinden… “Kurt, Kuş, Arı Kahrolsun IMF İktidarı” sloganları eşliğinde tarihe karışan Ecevit’li DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümetinin bitişinden vb. Tüm bu geçmişi hatırlayarak, ülke gündeminde öne çıkan bir işçi grevinin hızla büyüyüp mesela “Ak Saray’ın Uzunu Attırırız Tozunu!” sloganıyla sonunu getirebileceğinden endişeleniyor olabilir pekala…

İktidarda olduğu dönem boyunca ciddi bir işçi muhalefetiyle karşılaşmadığı, işçi sendikalarının güçsüz, yönetimlerininin neredeyse her düzeyde ağa ve bürokratların egemenliğinde olduğu, hatta çoğunu kendisi kontrol ettiği için rahat davrandığı gibi daha pratik yanıtlar da verilebilir.

Bu yanıtların her birinde doğruluk payı bulunabilir. Ama onun grev yasakçılığının, işçilerin hak mücadelesi karşısındaki düşmanca tutumunun temelinde yatan esas gerçeği kalın çizgilerle vurgulamazsak bu yanıtlar eksik kalacaktır. Erdoğan’ın hükümetleri kapitalistlerin hizmetinde, burjuva hükümetlerdir. Kendisi de bir kapitalist-bir burjuvadır. Ve kapitalistler, burjuvazi ve hükümetleri en çok grevlerden, işçilerin birleşik mücadelesinden korkar.

Grevlerin ortaya çıkışı ve özellikleri

İşçi sınıfının en etkili, güçlü ve sık kullandığı mücadele araçlarının başında gelen grevler, kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkileri üzerinde yükselir. Kapitalizmin ortaya çıkışıyla işçilerin kapitalistlere karşı mücadelesi yaşıttır.

İşçilerin kapitalistlere karşı daha iyi ücret ve insanca yaşam koşulları temelindeki mücadelesi başlangıçta bireysel hak arayışları olarak ortaya çıkar. Kapitalist üretim ilerledikçe ve işyerleri, fabrikalar büyüdükçe işçilerin kapitalistler karşısındaki mücadelesi de birleşik bir mücadeleye dönüşür ve grevler başlar.

Başlangıçta ekonomik haklar temelinde ortaya çıkan grevler, içerikleri ve taleplerine bağlı olarak dayanışma grevi ve siyasi grevler şeklinde yeni nitelikler kazanarak zenginleşir. Tek tek işyerleri, fabrikalar, giderek aynı iş kolları ve farklı iş kollarından işçilerin ortak grevlerine ve genel greve doğru çeşitlenir.

Bir işyeri veya fabrikada yaşanan her grev, en yakınındaki fabrikalardan başlayarak bulunduğu havzayı, ilçeyi, ili ve giderek bütün bir ülkeyi etkileme gücüne sahiptir. Dünya ve Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihinde bunun sayısız örneğiyle karşılaşırız. Yine daha sınırlı sayıda olsa da aynı veya farklı işkollarından grevler uluslararası ölçekte de etkili olabilirler.

İki yıl önce Bursa’daki Renault fabrikasında başlayan ve hızla kentteki diğer fabrikalara, ardından ülke geneline yayılan, giderek uluslararası ölçektede etkisi görülen ve “metal fırtına” olarak işçi sınıfının mücadelesine damgasını vuran grev süreci bunun en yakın örneğidir.

Öte yandan hangi milliyetten ve inançtan olurlarsa olsunlar grev hakkı konusunda kapitalistler ve burjuva hükümetler, bütün milliyetlerden ve inançlardan işçi sınıfının karşısına benzer sınıf tutumuyla çıkarlar. Daha birkaç hafta önce Kanada’nın Quebec eyaletinde yerel meclis 175 bin sendikalı inşaat işçisinin ücret zammı için başlattıkları grevi bitirmek üzere OHAL yasası çıkardı. Ondan bir-iki gün sonra da İsveç hükümeti liman işçilerinin grevini bitirmek için grev hakkını kısıtlamaya gitti.

Kanada ve İsveç’in burjuva demokratik politik sistemleri, grev engelleri/yasakları söz konusu olunca, “Tek adam, tek parti” diktatörlüğü peşinde koşan Sünni kapitalist Erdoğan ile aynı kulvarda birleşti.

Dünyanın neresinde olursa olsun her grev sınıf mücadelesi zemininde ortaya çıkar ve özünde politik bir içerik taşır. Talepleri, örgütlülüğü ve yaygınlığına bağlı olarak, kapitalistleri ve onların hükümetlerini tedirgin eder, korkutur. Bu tedirginlik ve korku, greve öncülük eden işçilerin, sendikacıların sınıf bilinci ve bağımsız politik örgütlülüğünün düzeyiyle doğru orantılıdır.

Grevlerle güzel günlere yürümek

İşçiler ile kapitalistler, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında kapitalizmin doğasından gelen mücadele biçim ve araçları elbette sadece grevlere indirgenemez. Bu anlamda grev sınıf mücadelesi açısından bir amaç ve her şey değildir. Ancak işçilerin tek tek ve sınıf olarak değişmesi, çevrelerini ve dünyayı değiştirmeyi öğrenmeleri ve bunu şu ya da bu ölçüde gerçeğe dönüştürmeleri açısından en keskin, en güçlü mücadele aracıdır.

Bunun içindir ki her grev aynı zamanda bir mücadele okulu olarak işlev görür. Kapitalizmin egemen olmaya başladığı dönemde makinaların, üretim araçlarının kırılıp parçalanmasıyla yola çıkıp, burjuvazinin iktidarını yıkmayı da kapsayan 300 yıla yakın mücadele birikimi içerisinde işçi sınıfının gerçek ve yaygın okulları grev alanları olmuştur.

Doğrudan bir grevin içinde bulunan, hatta grevle dolaylı da olsa bir şekilde bağ kuran her işçinin kendi günlük hayatına, ailesiyle ve arkadaş çevresiyle kurduğu toplumsal ilişkilere, fabrikasına, sermayedara ve yaşadığı toplumsal sisteme bakışında uğradığı değişim gözle görülürdür. Bu öyle bir değişimdir ki normal süreçlerden katbekat hızlı yaşanır. O güne kadar doğru bildiklerinin nasıl tersyüz olduğunu, kendi toplumsal gerçekliğinin bilincine varmaya ne kadar açık ve olgun hale geldiğini kolay kolay başka hiçbir yerde, zamanda ve mekânda görmek bu kadar mümkün olmaz.

Çokça inanılıp söylendiği gibi işçiler kişisel güven ve özgürlüklerini tek tek kendilerinin kişisel eğitimlerini ilerletmekle kazanmazlar. Değişme ve değiştirme güçlerini, sınıf olarak birleşmelerinden ve toplumsal hayata sınıf olarak katılmalarından alırlar. Kişisel güveni ve özgür bireyler olmayı ortak mücadelelerinden öğrenirler. Grevler de bunun en hızlı ve etkili yaşandığı mücadele okullarıdır. Ve işçiler bu okullardan geçerek “biraz daha ustalaşırlar taşı kırmakta ve dostu düşmandan ayırmakta.”

Hele ki başarılı grevler, işçilerde ve toplumsal ilişkilerinde daha kalıcı ve köklü değişimler yaratır. Başarılı grevlerin öğreticiliği çok daha zengin ve derin olur. Ancak yenilgiyle bile sonuçlansa grev yaşamış bir işçinin o deneyimden sonra hayata farklı baktığına sıklıkla tanık oluruz. Eğer bugüne kadar yüz yüze gelip konuşmadıysanız başarılı ya da başarısız olmuş bir grev okulundan geçmiş bir işçiyle mutlaka konuşun. Göreceksiniz ne çok şey öğrendiğini ve emin olun size de iyi gelecek memleketin bunca hayhuyu içerisinde bu diyalog.

Hani İşçi B diyor ya “Güzel günler gelmez bize, biz güzel günlere yürümedikçe.”

İşçiler de grevlerle yürür güzel günlere ve grevlerle öğretirler güzel günlere yürümeyi herkese.

Grevleri erteleyenler, yasaklayanlar ve kıranlarsa güzel günler için yürüyenlerden ve gelecek güzel günlerden korkanlardır.

Temmuz 2017: bu grev böyle devam eyleyecek

Yeni e dergisi Temmuz’da kapağa grevi taşıyor. Bayilerde yerini alan Yeni e’nin 9’uncu sayısı, yine edebiyat, sanat ve kültür yazılar, öyküler, şiirlerle dolu.

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Yeni e’nin bu ayki dosya konusu grev. Sunuda Nâzım Hikmet’in “Durdu. Amele” dizeleri, kapakta ise Yaşar Nezihe yer alıyor: “… bu grev böyle devam eyleyecektir / beş on kuruşa kimse boyun eğmeyecektir“. Kapak resmi yine Solmaz Aksoy imzasını taşıyor.

Grev dosyası, İskender Bayhan’ın “Değişmenin ve değiştirmenin okulu” yazısı ve Devrim Acaroğlu’nun Evrensel gazetesinden Muzaffer Özkurt ile röportajı ile başlıyor. Grev tanıklıkları, siyasetle grev ilişkisi, şiir, öykü, roman ve sinemadan çeşitli örneklerle sanatta grev, diğer yazı konuları. Dosyanın diğer yazarları Arzu Erkan, İhsan Çaralan, Sennur Sezer, Sibel Öz, Ekinsu Devrim Danış, Belma Fırat.

Kayyım, zeytin, evrim…

Diyarbakır’da belediyeye kayyım atanmasının ardından kapanan kültür kurumları ve kentin kültür hayatının değişimi, Nurhak Yılmaz’ın kaleminden Yeni e’de: Sanat uzun, kayyım kısa.

Ulaş Başar Gezgin, Âdem’in Dili kitabından yola çıkarak dilin evrimini konu ediniyor.

Barış Avşar’ın yazısı, zeytin ve uygarlık arasındaki ilişkiye dair. Hemen arkasından Onur Bakır’ın Sennur Sezer şiirinde emek yazılarının ikincisi geliyor: Zeytin hakkı için!

Sanat, edebiyat ve eleştiri

Sivas’ta öldürülen şair Behçet Aysan, C. Hakkı Zariç’in yazısıyla anılıyor. Ahmed Arif’in 90’ıncı yaşı ise Şeyhmus Diken’in yazısının konusu.

Eşikteki Çiçekler, Selanik’te yayımlanan Eneken dergisinin mültecilere ilişkin “Misafirperverlik” dosyasından. Yorgos Ianapulos’un yazısını çeviren Lale Alatlı.

Almanya işçi sınıfı tarihinden, proleter halkevleri hakkındaki yazı, Horst Groschopp imzasını taşıyor. Çeviren Olcay Geridönmez.

Mauthausen toplama kampındaki anıtların fotoğraflarıyla birlikte Hüseyin Tunç’un yazısı yer alıyor: Yaşa ve öğren.

Ayşegül Tözeren edebiyatta politik doğruculuk konusunu ele alıyor.

Melike Belkıs Aydın’ın söyleşisi, şair Fatma N. ile.

Mehmet Özkan Şüküran’ın yazısı Meryem Coşkunca’nın Geceyle İşlenen kitabındaki şiirleri üzerine.

Aşk ve Savaş filmi Altay Ömer Erdoğan’ın yazısında.

Öyküler ve şiirler

Dergide şiirleri yayımlanan şairler, Mahmut Temizyürek, Şeyda Üzer, Hüseyin Köse, Güray Özçelik, Nihat Ateş, Handan Demir, Önder Karataş, baht, Fatma Avcısoyu Ruso, Süreyya Aylin Antmen, Yusuf Yağdıran, Bekir Dadır, Andreas Karakokinos, A. Nail Deniz.

Öyküler ise Adnan Özyalçıner, Nazlı Karabıyıkoğlu, Hüner Aydın imzalarını taşıyor.

Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy dergide çizimleriyle yer alıyor.

Yeni e’ye birçok kitapçı, zincir mağaza, market ve MOBO’lardan ulaşılabiliyor.

Berci Kristin Çöp Masalları: “Kondu”dan “Sanayi”ye Çiçektepe

Çöp Yolu’nun grev adetleri de çok çeşitli ve şenliklidir. Grevlerde güvercin uçurulur, güvercinin konduğu fabrikanın işçileri alkışlarla greve çağrılır, grev başlatma türküsü, mâniler söylenir, titreye titreye halaylar çekilir ve ilk gün çadırların önünde kurban kesilip eti ahaliye dağıtılır. Bunu gören Çiçektepeliler çadır bezini dilek bezine yorup kaybettikleri mavi sularına karşı su isteklerini dilek bezi yaparak grev yerine asarlar.

Belma Fırat

Latife Tekin Berci Kristin Çöp Masalları isimli romanında ampul, ilaç ve tabak fabrikalarının dibinde yükselen çöp yığınlarının eteklerinde kurulan bir gecekondu mahallesinin hikâyesini anlatır. Çöp Yolu’nda biriken fabrika atıkları ve çöplerden doğan Çiçektepe’de; eski alçı kalıplarını kondularının duvarlarına harç, kırık tabakları çatılarına kiremit yapan; ilaç fabrikasının mahalleye akıttığı ılık mavi suyla yıkanmaktan mosmor kesilip derisi pul pul dökülen, tepelerine yağan beyaz tozdan zehirlenerek boğulma raddesine gelen ve nihayetinde sus payı olarak dağıtılan yoğurtları kaşık kaşık tüketerek, üstlerine boca edilen zehirli suyla beyaz toza neredeyse şükredecek hale gelen ahali; bu “nimet”lerin aniden kesilmesiyle birlikte “grev” adı verilen bir olayla tanışır. Fabrikaların önüne kocaman çadırlar kurulmuş, üzerinde “Bu iş yerinde grev var!” yazan kırmızı bir bez bağlanmıştır. Çiçektepe kurulduktan sonra ilk grev ilaç fabrikasında başlasa da Çöp Yolu bundan önce birçok greve tanıklık etmiştir. Bu grevlerin en uzununun akü fabrikasında yapıldığını, grev bezindeki yazıların solmasına rağmen çadırlarının başından inatla ayrılmayan işçilere “Çadır tutan” adı verildiğini, “Çadır tutan”, “kanı kurşunlu grevci akü işçileri”nin işten atılarak; yerlerine “kanı temiz” işçilerin alındığını öğrenir okuyucu. Yazarın aktardığına göre, bundan sonra da fabrikalarda işçilerle konuşup “işçi sınıfı” diye bir sınıfın varlığından, sömürüden söz edenlere “Çadır tutan”, Çöp Yolu’nda dolaşıp, tazminat-sigorta isteyen işçileri döven nerden çıktığı belirsiz iri yarı adamlara da “Dayakçı” denilmiştir. İşçilere ad takmak gelenek haline gelmiş; boyacılar, üstlerinden dökülen beyaz damlalar nedeniyle “beyaz güvercin”, polisajcılar, yüzlerine yapışan kara demir tozlarından ötürü “alnı karalı işçi”, demirciler, ellerine-yüzlerine-dudaklarına yapışan pasa istinaden “pastan koca ağızlı dev işçi” şeklinde anılırken; fabrikalara “ciğer söndürür”, “göz kurutur”, “kısır eder” gibi isimler verilmiştir. Halk yeni atasözleri icat etmekten de geri durmamış; Çiçektepe’de davul dengi dengine sözü yerine “Kanı kurşunlu yiğide, ciğeri tozlu gelin” demek alışkanlık haline gelmiştir. Romanda anlatıldığına göre, Çöp Yolu’nun grev adetleri de çok çeşitli ve şenliklidir. Grevlerde güvercin uçurulur, güvercinin konduğu fabrikanın işçileri alkışlarla greve çağrılır, grev başlatma türküsü, mâniler söylenir, titreye titreye halaylar çekilir ve ilk gün çadırların önünde kurban kesilip eti ahaliye dağıtılır. Bunu gören Çiçektepeliler çadır bezini dilek bezine yorup kaybettikleri mavi sularına karşı su isteklerini dilek bezi yaparak grev yerine asarlar. Çiçektepeliler ile işçiler arasında böylelikle bir yakınlık kurulur. Sürekli grev yerine giden Çiçektepeli Kara Hasan’ın aktardıklarından mavi suyun, beyaz tozun mahiyetini; Çöp Yolu’ndaki işçilerin sınıf olduğunu ve işçilerin dünyayı yerinden oynatacak güçleri olduğuna dair lafları da böylece öğrenirler.

Bay İzak’ın Çöp Yolu’na kurduğu buzdolabı fabrikasında işçilere bundan böyle “modern işçi”, “muntazam işçi” olacakları; kıdem yerine ürettikleri mala göre ücret alacakları duyurulur. Sendikadan istifa etmeyi reddeden işçilerin muntazam çalışmayan işçiler oldukları ilan edilir ve patronun kurduğu camide grevin; “Allah’a karşı çadır açmak olduğu” vaaz edilir. “Muntaz” (muntazam) olmayan işçilerin başını “Plastik pres işgali”ni icat eden Gülbey Usta çekmektedir. Bir diğer efsane direniş lideri de şalvarındaki tabancayı çekip patrona kafa tutan Dursune Nine’dir.

Zamanla Çöp Yolu’nda birçok çakma fabrika kurulur. Sahte deterjanlar, renkli tozlardan meyve suları, beyazlatmayan çamaşır suları üretilen bu fabrikalar sayesinde Çiçektepe mahallesi konduluktan terfi eder ve Çiçektepe Sanayi kurulur. Kondulara, sahte ürünlerle sahte bolluk gelmiş ve ahali artık “çöpten kesilmiş”tir.

Çiçektepe’ye “komünistliğin” gelmesi ile Çiçektepeliler “anarşist” diye bir lafın ne olduğunun peşine düşerler. Sendikaların kapatılması, direnen kadın işçilerin yerlerde sürüklenmesi, buna göz yumdukları için kınanan erkek işçilerin ise ense köklerine yedikleri taş ve kurşunlarla Çiçektepe’de “geralanlı” (general) günler başlar. Berci Kristin Çöp Masalları’nın en önemli temasını oluşturan grev hikâyesi de böylelikle son bulur. Romanda fabrikaların, doğal yaşam, insan sağlığı ve çalışma şartları üzerindeki yıkıcı etkisi, yoksulların anlam dünyası içinden kurulan bir dille aktarılır. Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları’nın hikâye ve dilini nasıl kurduğunu anlamak için Pelin Özer’in yazar ile yaptığı uzun soluklu söyleşileri kaleme aldığı Latife Tekin Kitabı’nın (bundan sonra LTK olarak anılacak) önemli bir rehber olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’un ilk gecekondu semtleri olan Gültepe, Zeytinburnu ve Seyrantepe esin kaynağı olmuş Berci Kristin Çöp Masalları’na. Latife Tekin bu semtlerde uzun uzun dolaşarak, kondulardan yayılan seslere kulak kabartarak, kondularda yaşayan arkadaşları ve ilk gecekonduları kuran kişilerden kuruluş hikâyelerini dinleyerek yaratmış Çiçektepe’yi.

Fabrikalar ise yabancı değilmiş Latife Tekin’e:

O yıllarda ben de fabrikalara girip çıkardım. İşçi olarak çalışmıyordum ama işçi hareketinin güçlü olduğu fabrikalarda yemek yerdim, grev çadırları evimiz gibiydi zaten.” (LTK, s. 60)

Sabahları taş kamyonlarına binip ücra mahallelerde görevli olduğu fabrikalara gittiğini, grev çadırlarında işçilerle yemek pişirdiğini anlatan Latife Tekin; bir yandan da gittiği gecekondularda, fabrikalarda hep hissettiği bir samimiyetsizlikten, mahcubiyetten söz ediyor ve hissiyatını şöyle ifade ediyor:

Bizim düşleyip anlatmaya çalıştığımız şeyle, örgütlemeye çalıştığımız insanların hayatında inanılmaz bir uzaklık vardı.” (LTK, s. 116)

“… ben örgütlemeye çalıştığımız insanları aslında tanıyordum, bütün zorluk onlarla başkalarının diliyle konuşmaya çalışmamdan kaynaklanıyordu.” (LTK, s. 117)

Latife Tekin’e göre başkalarının dili, politikadan ödünç alınmış; yoksulların dünyasına ait olmayan ve anlamına eremedikleri sözcük dizileridir. Bu türden cümleler kuramayanların karşısında bu dili kullanmak, bu dili konuşamayanın hakkında konuşmaya kalkmak, bir iktidar meselesidir, yukarıdan bakmaktır, tahakküm kurmaya çalışmaktır.

Yoksullar kendileri hakkında konuşmuyorlar. Durumlarıyla ilgili yorum yaparken hiç dinlediniz mi onları? Birbirlerine masallar anlatırlar, ağıt yakarlar, tekerlemeler söyler, binyıllardır nasıl yaşıyorlarsa öyle yaşayıp giderler.” (LTK, s. 113)

Jacques Rancière de Tarihin Adları eserinde, susanın, kendi hakkında konuşamayacak olanın yerine konuşmaya kalkmanın söz çalmak olduğunu söyler. Başkasının adına konuşmak, ötekinin sözünün anlamına el koymak, onu değiştirmektir. Neticede ortaya çıkan söz fazlalığı ve anakronizmdir. (Tarihin Adları, s. 59)

Oysa Latife Tekin’e göre romancılar politikacının diliyle konuşmak, yarattıkları kişilerin sözünü çalmak zorunda değildirler. Böylece Latife Tekin, kendi ifadesiyle “kürsüden aşağı” iner. (LTK, s. 68)

Ve sözü, ilk gecekonduları kuran, ilk fabrika direnişlerini yapanlara bırakır:

İlk grev kararının alındığı yıllarda o fabrikalarda çalışan insanlarla yüz yüze konuştum. O dönemde direnişlere katılan insanlar, fabrikaların içinde olup biten şeyler, sendikalaşma süreci ve onun da öncesine ilişkin bildiklerini anlattılar. Fabrikaların kurulma hikâyelerini dinledim onlardan. Bütün bu bilgileri o dönemi yaşamış insanlardan kendim toparladım. Bunları yaparken dil de zaten ortaya dökülüverdi.” (LTK s. 65)

Latife Tekin; fabrika atıklarından, artık inşaat malzemelerinden, naylonlardan güç bela yaptıkları evlerini yıkmaya gelen dozerlere direne direne ilk gecekonduları kuran; aç-işsiz kalma pahasına ilk fabrika direnişlerini gerçekleştiren yoksul ve işçilerin sözünü “çalmadan”, kürsülerini işgal etmeden ama onların sözünü en saf, en naif halleriyle ağızlarından alarak yani “sözlerini çalarakBerci Kristin Çöp Masalları’nı yazar ve hırsızlığını şu sözlerle itiraf eder:

“… ben içten içe yazarlığı ‘çaldığımı’ düşünürüm hep. Başkalarına ait bir şeyi ele geçirmişim gibi bir duygu vardır hep içimde.” (LTK, s. 139)

Edebiyatçı nihayetinde hırsızdır ve hırsızlık bu şekilde yapıldığında yazarın etik ve estetik tutumu bağlamında en yüksek mertebesine ulaşır. Hırsızlık ve etik yan yana bir paradoks gibi görünebilir fakat Latife Tekin’in yaptığı türden bir hırsızlık hiç kuşkusuz etiktir. Çünkü Tekin’in ifadesine göre, onlar, yani işçiler, birilerinin kendilerinin yerine konuşmasını değil “kendilerine dil olmasını” istiyorlardı. Bu da ancak onların dilini yazarın kendine mal etmesi ile mümkün olabilirdi.

Kaynaklar

  • Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları, İletişim Yayınları
  • Pekin Özer, Latife Tekin Kitabı, Everest Yayınları
  • Jacques Rancière, Tarihin Adları, çeviri: Cemal Yardımcı, Metis Yayınları

Sanat uzun, kayyım kısa

Ne yeniden küçük mekânlara dönen tiyatro sanatçıları, ne o oyunları izlemeye gelen insanlar, ne müzisyenler, ne de Diyarbakır 1990’lı yıllara döndü. Sesler artık binalara hapsolmuş salonlardan değil, sokağın mahallenin her köşesinden yükseliyor.

Nurhak Yılmaz

Diyarbakır’da yerinden sökülen heykeller, salonsuz bırakılan tiyatrocular, yasaklanan etkinlikler, sanatsal üretime kapatılan mekânlar, indirilen tabelalar, sarı-kırmızı-yeşilden kırmızı-beyaza dönen renkler.

Sokaklar, isimler, afişler…

Bu tabloya bakıp yekten “90’ların başına döndük” denilebilir mi? Deniliyor ama aslında öyle değil. Çünkü 90’lara dönmedik. “90’lardan alışığız bunlara” hiç denilemez çünkü aslında alışık da değiliz “bunlara.”

Bunlar tepkiyle yazılmış cümleler değil, derdi hafıza tazelemek. Çünkü bugün olup bitenlerin aslında aşikâr olan “gizli amacı” tam da hafızayla ilgili.

Hatırlarsak;

90’ların başında Kürtlerin 70 küsur yıllık cumhuriyetin yasaklarına karşı itirazı kuytu köşelerden sokaklara yayılmaya başlamıştı. Kürtlerin itiraz ve mücadeleden başka “bir şeyleri” yoktu. Ancak muazzam hayalleri vardı. Cumhuriyetle yaşıt bir hak talebiydi bu. Uzaklardan, Erivan’dan tadımlık biraz Ayşe Şan, biraz Aram Tigran dinleyerek büyümüş sanatçıların ilk gençlik yıllarıydı. 80’lerin fısıltıyla dinlenen türkülerini yüksek sesle söylemek istiyorlardı. Söylüyorlardı da yaşamları pahasına. Her türkünün, marşın, şiirin, hatta “alfabe dışı harfin” bile yaşamlar kurup yıktığı günlerdi… Umut dışında “her şey çok az ve yasaktı.”

Ama her türden “yokluğun” da hazmedilmediği zamanlardı. Bu sebepten, geçmişte coğrafyadan çıkan her sesin, her sözün, her rengin peşine düşülüyordu. Kuşaklar önce toprağa gömülse de bir tat, bir koku gibi rüzgâra karışarak beklemiş “varlık zamanlarının baş döndüren hissiyatı”, yoklukla mücadeleye ilham oluyordu. Yine de o “tat” tam olarak bilinmiyordu. Ona ermek için direnmekten öte yol yoktu.

Yani bugünlerde adı sık dillendirilen 90’larda, Kürtler henüz “var olma” sınırında çok keskin bir kavganın içindeydi. Sanat ise direnmenin heyecanı, coşkusu ve gelecek güzel günlere olan inançla yüklüydü.

Zamanla “varlık bilinci” güçlenirken meyveleri de siyasette, toplumda ve sanatta ortaya çıktı. Diyarbakır bu tezahürün en yoğun yaşandığı şehirdi elbette.


Dönülmez nokta

Kayyımın zuhur ettiği, OHAL’in uygulanmaya başlandığı 2016 Diyarbakır’ının işçisi, orta sınıfı, öğretmeni, genci, sanatçısı, hatta taşı toprağı bile çok yol almıştı. Diyarbakırlı, “varlığının silinmez işaretleriyle” yaşamaya alışalı çok olmuştu. Ruh olarak en yakın olduğu 90’lardan bile bu sebeple oldukça farklıydı.

Ve son birkaç yıldır, Kürtlerin 90’larda mücadelesini verdiği, 2000’lerde ortaya çıkardığı kurumlar, salonlar, mekânlar ve o mekânlarda üretilen dil, estetik, renkler ve üslupla “vedalaşması” isteniyor. Hem de oldukça teknik, oldukça anlık “bir kararla.” Mümkün mü? Çok zor…

Neden zor olduğunu edebiyatla anlatmak istersek, Burhan Sönmez’in Kuzey romanında aşk için ifade ettiği şu sözler bugünün Diyarbakır’ına neden uyarlanmasın;

“… Aşkı tattıktan sonra sevgilisini kaybeden aşığın içine düştüğü yalnızlık ise gerçek yalnızlıktır. Bu, Tanrı’nın evreni yaratmasından önceki yalnızlığı gibi yokluktan değil, varlıktan doğar. Önce varlığa ermiş, sonra yitirmiştir. Nasıl ki Tanrı evreni yok edip artık yalnızlığa geri dönemezse, âşık da geri dönülmez bir yerdedir.”


“Kayyım icat oldu” etkinlikler durdu

OHAL koşullarında Diyarbakır’daki kültür-sanatın haline değinmek isterseniz, belediyeyi kapsam dışı bırakarak bunu yapamazsınız. Çünkü kimilerine göre “bir eleştiri konusu”, kimilerine göre ise “bir zorunluluk” olarak belediye son 17 yılda kentteki kültür sanat üretiminin merkezinde yer aldı. İktidarın Kürtlere dönük uyguladığı siyasetin bir sonucu olarak “belediyelere kayyım ataması” da bu sebeple sanatsal üretimi direkt ve çok çarpıcı bir şekilde etkiledi.

Belediye ile birçok etkinlikte işbirliği yapan Diyarbakır Sanat Merkezi Koordinatörü Övgü Gökçe, bu sürecin 6 yılını yakından takip eden isimlerden biri. Ve belediyenin şehirdeki kültür çalışmalarındaki rolünü şöyle yorumluyor;

Kayyım meselesinin icat edilmesi, Kürtlerin siyasi temsilcilerinin daha önce de başına gelen tutuklanma ya da tasfiye süreçlerinden farklı olarak Diyarbakır’da yeni bir durum yarattı. Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi insanların seçtikleri, şehri yöneten kişilere ekstradan bir müdahale oldu. Belediyelerin gündelik hayatı düzenleyen bir etki alanı var. Bu etkiyi Diyarbakır’da en yoğun görebildiğimiz alanlardan biriydi kültür. Özellikle büyükşehir belediyesi, kültür alanını düzenlemek, bu alanı yeniden yapılandırmak konusunda çok ciddi bir siyasi irade ve ekonomik yatırım yapmaktaydı. Çünkü kültür, Kürtlerin bütün taleplerine en fazla denk düşen alanlardan biriydi. Ve belediyenin bunu iyi gördüğünü düşünüyorum.”

Burada, “Belediye ne yaptı da şehirdeki sanatsal üretimin merkezinde bu kadar yer aldı” sorusuna yanıt vermemiz gerekiyor. Yıllarca Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin kültür sanat organizasyonlarında yer alan, bu etkinlileri yazı ve haberleriyle duyuran ve belediyeye kayyım atandıktan sonra işten çıkarılan Gazeteci Bircan Değirmenci’den dinleyelim belediyenin “ne yaptığını”;

Belediyelerin Kürt kültürü, sanatı ve dilinin korunmasına katkısı büyük oldu. 10 yıl boyunca sanatın tüm disiplinlerini barındıran festivaller düzenlendi. Daha sonra bu etkinlik sinema günleri, tiyatro günleri ve fotoğraf günleri şeklinde ayrıştırıldı. Her yıl düzenlenen kitap fuarıyla edebiyat okurları yazarlarla buluşturuldu. Seminer ve söyleşilere ev sahipliği yapıldı. Sanat galerisinde popüler kültürün gölgesinde kalan muhalif sanatçıların eserlerinin görünür kılınması sağlandı. Yurtiçi ve yurtdışından sanatçıların sergileri açıldı.

Öte yandan belediyenin kültür sanat birimi tarafından Kürt kültürünün duayen sanatçılarının biyografi kitapları ile Kürt tiyatro tarihine ilişkin araştırma kitapları, sanat kitaplarının Kürtçe çevirisi ve Kürt sözlü tarihinin mihenk taşı olan Dengbêj Antolojisi yayınlandı.

Belediye tarafından kurulan ve Kürtçe eğitim veren Aram Tigran Kent Konservatuarı’nda çocuk ve yetişkinler için, müzik, resim ve tiyatro dersleri veriliyordu.”

Bunlar sadece 17 yıl boyunca yürütülen çalışmaların ana başlıklarını oluşturuyor. Tabii bir de tüm bu etkinliklere şehrin tepkisi, katılımı ve şehirdeki yansımasına bakmak gerekiyor. Yıllar öncesinden bir anı buna dair ipucu verebilir;

Yıl 2005. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, 5. Kültür Sanat Festivali’ni düzenliyor. Program kapsamında, Dağkapı Meydanı’nda bulunan tarihi burçlardan birinin tepesinde saksafon resitali verilecek. Ancak resital güneş doğarken başlayacak. Bu da en geç sabah saat 04:00’te Dağkapı’ya gitmek demek. Saatin tersliği bir yana, saksafonun şehirdeki karşılığı düşünülünce, katılım konusunda kimse umutlu değil. Fakat biraz tebessümle beklenen o gün geldiğinde tarihi burcun önünde sabahın saat 03:00’ünden itibaren insanlar toplanmaya başladı. Kimi Sur’dan, kimi Diclekent’ten, Bağlar’dan gelmişti. Kalabalığın çoğunluğunu gençler oluştursa da içlerindeki orta yaş üstü kadın ve erkeklerin sayısı dikkat çekiciydi. Hiçbiri az sonra güneşe karşı çalınacak enstrümanın ismini bilmiyordu. Türkçe de bilmiyorlardı. Konser saati yaklaşıp burcun tarihi kapısı açıldığında ise metrelerce yükseklikteki taş merdiveni büyük bir eziyetle tırmandılar. Koluna girmek isteyen gençlerin yardımını kabul etmeyen bir kadın “belediyemiz zahmet etmiş bizim için düşünmüş, ben niye gelmeyeyim” diye diye yukarı çıktı. Belki 60 veya 70 yıllık ömründe kulağına ilk kez çalınan saksafon sesini sonuna kadar dinledi.

Şehirdeki kültür sanat etkinliklerini yıllardır yakından takip eden şair/yazar Vecdi Erbay’a göre, “12 Eylül’ün baskısı, çatışmalar, faili meçhuller ve yasakların ardından böyle etkinliklerin yapılması bir devrim niteliği taşıyordu. Diyarbakır’ın özlediği bir şeydi bu. İnsanlar gizli gizli dinledikleri müzikleri festivallerde yüz bin kişiyle birlikte dinlediler. Şehirde Türkçe ve Kürtçe edebiyat yapan insanlar da birçok şairi ağırladı. Onlarla oturup sohbet etme imkânı buldu. Tüm bunlar Diyarbakır’da yapılan sanatı da etkiledi. Atölye çalışmaları ardından çok sayıda film çekildi.”


“Giden” ve “elde kalan”

O halde, OHAL koşullarında sanat cephesinde tüm bunlar “elden gidenler” hanesine yazılabilir mi? Veya elde ne kaldı?

Yine Vecdi Erbay’ın değerlendirmesine bakacak olursak “gideni” şöyle özetlemek mümkün;

Kayyımla birlikte şehirdeki sanatçılar üretme ve ürettiklerini paylaşma olanaklarını kaybetti. Sanat üretenlerin son yıllarda değerlendiremedikleri bir şeydi bu. Sanatçı aslında yokluktan var edendir. Bir varlığın içindeydiler ve o varlığı değerlendiremediler. Belediye bünyesi dışında üretenler için de söylüyorum bunu. Kürt Yazarlar Derneği’ne de Kürt PEN’e de eleştirim bu yöndedir. Şimdi herkesin üretim alanı daraldı. Çünkü bir baskı ortamı var. Mesele sadece kayyım değil. Ancak şimdi tam bir araya gelme zamanıdır.”


“Halkın öz gücüyle” festival

Mekânların bir şekilde “elden gitmesi” ardından yaşananlar ise terazinin “elde kalanlar” kefesine yazılabilir. Şöyle ki;

Belediyeye kayyım atanmasından sonra, Bircan Değirmenci’nin deyimiyle “kültür sanat çalışmaları durma noktasına geldi.”

Bu durağanlığı ilk bozan ise, Amed Film Festivali oldu. Kayyımdan önce, 4-13 Kasım tarihleri arasında yapılması planlanıyordu ancak 1 Kasım 2016’da belediyeye kayyım atanınca festival ertelendi. Bunun üzerine tertip komitesi, “Kent kimliğinin ve mücadelesinin bir parçası olan festivalin yapılma gerekçeleri hâlâ orta yerde duruyor. Biz, bu koşullarda üzerimize düşen tarihi sorumluluğu yerine getirmek için festivalimizi halkın öz gücü ve demokratik kitle örgütlerinin desteğiyle yapmaya hazırlanıyoruz” şeklinde bir açıklama yaptı. Festival Aralık ayı sonunda gerçekleşti. Yıllar sonra ilk kez bir festival belediyeden destek alınmadan, şehirdeki sivil toplum kuruluşlarının katkısıyla düzenlendi. Filmler daha küçük salonlarda gösterilse de festival tamamlandı.

Sonra, belediye bünyesinde çalışmalarını yürüten tiyatro sanatçıları işten çıkarılınca, Amed Şehir Tiyatrosu’nu kurdu. Sanat yapılan mekân bir kez daha değişmişti. Oyunlarını tarihi Cemilpaşa Konağı gibi devasa yapılardan, çok daha küçük salonlara taşıyan 20’yi aşkın sanatçı, Amed Tiyatro Festivali’ni başarıyla tamamladı. Geleneksel tiyatro festivali böylece kesintiye uğramadı.

Son olarak 5. Diyarbakır Fotoğraf Günleri’ni “belediyesiz” düzenledi Diyarbakır’daki fotoğraf sanatçıları. Fotoğrafları sergileyecek salon bulunamasa da, fotoğrafları bastıracak kaynak olmasa da, eserler slayt gösterimleri aracılığıyla fotoğraf severlere ulaştırılsa da etkinlik tamamlandı.

Bu üç etkinlik de gerçek birer dayanışma örneği olarak hafızalara kaydedildi. Diyarbakır dışından gelen sanatçılar yol masraflarını kendileri karşıladı. Otelde değil, şehirdeki dostlarının evlerinde konakladı. Yemeklerini kendi ceplerinden ödedi. Bir karanlığın ortasında, dayanışmanın sanata açtığı bu zeminde, “istenirse yapılabiliyor” duygusunu birlikte güçlendirdiler.

Envai türden imkânsızlığın üstesinden gelerek, çeşitli yollar deneyerek, mekân yoksa mekân yaratarak yol almak ilham ve cesaret vericiydi aynı zamanda. Üstelik tüm bunlar “fonda” devam eden kitlesel tutuklamalar ve gözaltılara rağmen yapıyorlardı.

Yıllardır çocuk ve yetişkinlere eğitim verilen konservatuarlar ise “kayyımlı yönetimler” ile kapanmasa da “alışılagelenin” dışında bir içerik kazandı. Sinema, tiyatro, dans dersleri yerini Kuran kursları, dikiş nakış eğitimlerine bıraktı. Buradaki çalışmaları kesintiye uğrayan müzisyenler ise büyük salonlardan daha mütevazı mekânlara taşındı. Kafeler, çay bahçeleri, evler müzisyenlerin konser salonlarıydı artık.

Sözün özü mahiyetinde diyeceğim o ki;

Ne yeniden küçük mekânlara dönen tiyatro sanatçıları, ne o oyunları izlemeye gelen insanlar, ne müzisyenler, ne de Diyarbakır 1990’lı yıllara döndü. Şarkıda dendiği gibi Diyarbakır “geç buldu” evet ama sadece 7 ay gibi kısa bir süre içerisinde küçük küçük onlarca mekândan yükselen sesler hiç de “tez yitirme” niyetinde olmadığını gösteriyor. Üstelik bu sesler artık binalara hapsolmuş salonlardan değil, sokağın mahallenin her köşesinden yükseliyor.

Ve Vecdi Erbay’ın dediği gibi, “Diyarbakır’da bir karabasanı yırtmaya çalışan küçük adımlar atılıyor. Bunlar gelecekteki daha büyük konserler, oyunlar ve türkülere hazırlık niteliği taşıyor. Ve şehir her dönem olduğu gibi yine ilham veriyor.”

Özkurt: Direniş bitince işçi fabrikasına dönüyor, fabrika ayarlarına değil

Muzaffer Özkurt, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okurken Evrensel gazetesinde çalışmaya başlar. Geride bıraktığı yaklaşık 20 senenin neredeyse tamamında İşçi Sendika sayfasının gerektiğinde muhabiri, gerektiğinde editörü, çoğu zaman her ikisi de oldu. Bu süre içinde işçi hareketine damga vuran irili ufaklı pek çok direnişi sahadan izleyen Özkurt, harekete geçen işçinin bilincindeki değişimi ve içinde yaşadığı kültürü gözlemledi. Özkurt ile işçilerin grevlerde yaşadığı değişimi, grevin sınıf kültüründeki yerini konuştuk.

 

DEVRİM ACAROĞLU

İzlediğin ilk grev, direniş hangisiydi?

2002 Beykoz Şişecam Direnişi, yakından takip ettiğim ilk büyük direnişti. 14 gün sürdü ve 14 gün fabrikada yatıp kalktım. Fabrika kapatılmak isteniyor, işçiler karşı çıkıyordu. Yani cam fırınının donup çökmesini isteyen patronla, fırının sıcak kalmasını ve üretime devam etmesini isteyen işçi karşı karşıya gelmişti. Basın açıklaması yapılıp dağılınacak, ben de gazeteye dönüp haberi yazacağım diye düşünüyordum. Açıklama yapıldı ama kimse ayrılmıyor. Bir yerlerden kartonlar çıktı, “Noluyo?” dedim. “Direniş başladı, burada kalacağız” dendi. Kaldık tabii. İşçiler fabrikanın içinden geçen yola, karton evlerden mahalle kurdu, bir çırpıda. O gün sabaha kadar işçilerle sohbet ettik. Hepsi beni bir diğerine “Bak bu gazeteci arkadaş. Bizimle birlikte sabahlıyor” diye tanıştırıyordu. Beykoz’un o dönem diğer direnişlerden farkı vardı. ‘80 öncesi işçi hareketlerinin özelliklerini taşıyan bir direnişti. Mahalledeki emeklilerin yarısı işçi, muhtarı da öyle. Zaten işçiye karşı açıklama yapan muhtar seçilemiyordu. Hemen yanında TEKEL fabrikası var, kapanmış olsa da Beykoz Deri… Gerçek bir işçi semtiydi Beykoz. TEKEL fabrikasından yayılan anason kokusu, Şişecam fabrikasının bacası ve vardiya düdüğü de semtin simgesi.

Neyse akşam oldu, tepelerde kurulu mahallelerde oturanlar ellerinde tencere tava aşağıya inmeye başladı. Ama birer ikişer değil yüzler, binler halinde. Fabrikadaki işçi sayısını katlayan bir sayıyla. Her işçi kendi mahallesini örgütlüyordu, her şey plan dahilinde yapılıyordu.

İşçilerin büyük kısmının milliyetçi, muhafazakar partilere oy verdiği bir iş yeriydi. Ama destek verenlere kapılarını sonuna kadar açtılar. Karşılarında duranlara da daha önce destek verip vermemelerine bakmadan tepki gösterdiler. Sadece bir fabrika direnişi olmanın ötesinde, kentsel dönüşüme karşı insanlar evlerini koruyordu direnişle. Önce fabrikayı, sonra mahalleyi, daha sonra da diğer sendika ve kitle örgütlerinin katılımı ile geniş bir kesimi örgütlemişti işçiler. Ve bu inanılmaz kısa bir sürede olabilmişti.

Bir örnek vereyim, direnişin Beykozlulara etkisini anlatmak için. Direniş zamanı dijital fotoğraf makinesi yok tabii. Makinemin filmi bitti. Bir fotoğrafçıya gittim. Eminim kendisi şu anda AKP mitinglerinde koşturuyordur. Öyle bir siyasi bilince sahipti. Evrensel’i de tanıyordu, görüş olarak desteklemediğini de söylüyordu. Ama direniş boyunca kullandığım filmi bedelsiz karşılamıştı. Direnişe hizmet ettiğimi bildiği için. Üstelik her gün yanına uğramamı isterdi. Sadece film, çay, su değil camın tarihini anlatan belgeselleri de ondan edindim.

İşçinin karşısında da valisi, emniyeti nasıl bir olur o da çok açık bir şekilde kendini gösterdi. Öyle ki valilik fabrikanın önündeki yoldan yaya yürümeyi bile yasakladı, desteğe gelenleri engellemek için. Arabasıyla geçip destek için korna çalanların hepsine trafik cezası yazıldı. İşçiler kendi ceplerinden mazot alarak fırını canlı tutmak istedi, kamyon polis tarafından engellendi. Gazeteciler gözaltına alındı, fabrika önünden zorla uzaklaştırıldı. Benim için çok öğretici bir direniş oldu.


İzlediğin ilk direnişte “işçiler kitaplarda anlatıldığı gibi değilmiş” demedin yani?

Demedim… Aksine aynen kitaplardaki gibiymiş dedim. Her şey bir tarafa öyle bir şey yaşadım ki tek başına yeterlidir. Her akşam mahalleli aşağı iniyor, yoldan yürünmesi yasak olsa da, işçilerle halk birleşip epey geniş olan fabrikanın etrafında sloganlarla yürüyüş yapıyordu. Ama gazetecilerin girmesi yasak. Resmen polis araya girip gazeteci ayıklıyor. Ben de yürüyüşü izlemek, fotoğraf çekmek istiyorum. İşçiler de bunu biliyor. Bir akşam yine biz gazeteciler valinin çizdiği sınıra kadar geldik. Polis “gidin” filan diyor, tartışıyoruz… İşçiler yürürken bana kızdılar; ne bekliyorsun gitsene buradan diye. Tam uzaklaşırken, polisin görmeyeceği bir yerde iki işçi beni tutup kortejin içine çekti. Bir yandan yürüyoruz bir yandan da önümde üç kişi ardımda üç kişi etrafımı sarmış. “Neden bekliyorsunuz” dedim, “senin için” dediler. Meğer bana polisin yanında kızmaları dahil her şeyi önceden planlamışlar. “Bu gence yürüyüşü izleteceğiz” demişler. Fabrikanın önünde tabi flaşlar patladı falan ama polis için de iş işten geçmişti, yürüyüşü izlemiş, fotoğraflarını çekmiştim.

Kitaplarda okuduğum işçiden farksızdı Şişecam işçisi benim için. Bu hangi kitapları okuduğunla da ilgilidir mutlaka. İşçi sınıfı ile daha az temas etmiş küçük burjuva, aydın kesimlerin yorumları farklı olabilir. Örneğin üniversitede yeni yeni sosyalizmle tanışan bir kadın arkadaşımız, “Tamam ben de seviyorum işçi sınıfını ama neden beni hep işçi sınıfı taciz ediyor” demişti. Tek bir işçiden en bilge davranışları beklersen okuduğun kitaplardan kalkarak, yanılgıya açık bir inanışın olur. Direnişin parçası haline gelmiş bir işçi Memet’le, kahvede oyun oynarkenki bir başına işçi Memet aynı kişi değildir aslında. Hiçbir grev ve direnişte bildiğim kadarıyla bir taciz vakası yaşanmamıştır mesela.

Bir de direniş işçiler için geniş bir sorgulamanın önünü açar. Kıraç’ta Gezer fabrikasında patron sadece erkek işçi çalıştırıyor, üstelik günde 12 saat, çoğu zaman da hafta tatili olmadan. Kadın işçiler için de “Ne zaman askerlik yaparlar o zaman kadın işçi alırım” diyor. Kavga dövüş eksik olmuyor işçiler arasında, en güçlünün sözü dinleniyor. Bu fabrikada işçiler ücret zammı için direniş yaptı, öncüler işten atıldı. Atılan işçilerden biriyle konuştuğumda “Fabrikada hep gerilim olurdu. Sonradan anladık ki biz işçiler hep Hacı’nın (patron) işi için kavga ediyoruz” demişti. O işçinin, sosyal hayatla ilgili anlattıkları da ilginçti. Mesela bana “Yazın Gezer işçisini nasıl tanırsın?” diye sormuş yine kendi yanıt vermişti; “Hafta tatilini kapan deniz kenarına gider. Ama o kadar yorgundur ki uyur kalır. Güneşten yanar kavrulur. Yaz ayı geldi fabrikadakiler kararır.” Taciz meselesine dönersek, harekete geçen işçinin bu konuyu sorguladığına da şahit olmuştum. Mesela aynı Gezer işçisi ifade etmişti: “Fabrikada kadın yok. Sosyal hayat yok. Hayatımda gördüğüm tek kadın annem. Diyelim bir yere gezmeye gittin. Yanından bir kadın geçiyor, bakmaya başlıyorsun. Sonra etraftakilere bakıyorsun, senin dışında kimse bakmıyor. ‘Pislik sende’ diyorsun. Sonra da patronun, hayatın seni ne hale getirdiğine bakıyorsun.”

Germinal’de de değişim anlatılır mesela. Madenci baba yemekte eti önce kendi tabağına, sonra çocuğununkine koyuyor. Bence en etkileyici kısımlarından biri. Ama direnişe geçtikten sonra bu adam değişiyor. Aynı baba direniş kırıcılara katıldığı için kızını reddediyor. Arkadaşları ve ailesi için silahlı askerlerin üzerine yürüyor ve orada da öldürülüyor.


Aile demişken, kadın işçiler açısından değişim nasıl oluyor?

Bunu Sümerbank’ta da gördük, son metal direnişinde de. Kadın açısından zaten fabrikada çalışmanın kendisi, tüm zorluklarına ve baskıya karşın büyük bir özgüven kaynağı. Direnişlerde de öyle. Bakıyorsun, kadın işçilerin önde olduğu direnişler daha güçlü oluyor. Çünkü kadın işçi, sadece patrona ve yoksulluğa değil, yeri geliyor eşinin, anne ve babasının baskısına da direniyor. Mesela Sümerbank direnişi, çok başarılı, özelleştirmeyi belki 10 yıl engelleyen bir mücadeledir ve bu kadar uzun sürmesi fabrikadaki kadın işçilerin militanlığıyla olmuştur. Ford’da konuştuğumuz bir kadın işçi vardı. Her gün direniş yerine geliyor, öncü işçi, ama bir yandan da “eve gidip yemeği yapmam lazım” diyor. Evdeki iş aksamasın ki direnişte önüne daha fazla engel çıkarılmasın. Bu kadın işçilerin evlerinde eşlerine, babalarına karşı da daha dik durmaya başladığını, evdeki geleneksel iş bölümünü değiştirmeye başladığını görüyoruz.

Grev romantik bir istekten yaşanmıyor

Peki grev bitince fabrika ayarlarına neden ve nasıl dönüyor işçi? Dönmese güzel olmaz mı?

Tabii ki hiçbir direniş sonsuza kadar sürmez. Ama fabrika ayarlarına döndüğünü de söylemek doğru olmaz. Hareket olmadığı için fabrika ayarlarına dönüldüğü düşünülüyor. Çünkü değişenin, değiştiğini gösteren bir eylem yok ortada o an itibariyle. Fakat işçi tekrar direnişe geçtiğinde önceki direnişten öğrendiğini, birikiminin üzerine katarak ilerlediğini görürsünüz.

Metal işçisi 98’de bir çıkıyor. Öfke çok ama hedefi yok, iki gün sürüyor. 2008’de, 2012’de tepkiler var. Eyleme de geçiyor kısmen ama ilerlemiyor, yeniliyor. 2015’e gelindiğinde ise bambaşka bir şey ortaya çıkıyor. Üstelik geçen sürede işçiler önderlerini de kaybetmiş. Çoğu tekrar iş bulamamış, esnaflık yapan var. Buna rağmen sıfırdan, fabrika ayarından başlamıyor işçi.

Teknorot diye bir fabrika var Düzce’de. Kimsenin adını bilmediği bir fabrika. Bin kişilik. Türk Metal’in imzaladığı sözleşmeyi “satış sözleşmesi” olarak nitelendirip direk iş bırakıp fabrikayı işgal ederek direnişe geçtiler. Var mı bunun öncesi deneyim? Yok. Daha önce 1 Mayıs’a ya da başka bir eyleme dahi katılmamış işçiler. Kendi tecrübesi yok ama sosyal medyadan, internetten takip ettikleri Renault işçilerinin mücadelesinden öğrenmişler. Üstelik bir adım daha atıyor, işçileri “kan dökülür” diye tehdit eden Türk Metal yöneticisini tekme tokat döverek atıyorlar fabrikadan. Yani Renault işçisi fabrika ayarlarına dönmediği gibi etrafı da dönmüyor.

Bir işçi abimiz anlatmıştı. ‘80 öncesi Coca cola fabrikası. İşçiler direnişe geçiyor, sıkıyönetim ilan ediliyor. İşveren, fabrika bahçesinde toplantıyı kabul etmek zorunda kalıyor. Çünkü işçiler sendikayı bir tarafa atıp kendi temsilcilerini seçmiş ama işveren onları da kandırabilir diye topluca görüşmeyi bastırmışlar. Toplantıda albay var, emniyet müdürü var, düşün. İşveren, “atılacak işçi sayısının 120’den 90’a indirilmesine” diye söze girince, işçiler “ağzını yorma değmez, biz direnişe devam ediyoruz” diye bağırıp, kesiyor sözü. Bunun ve bunun gibi örneklerin izi de var Teknorot’ta. Patronla görüşme olacak, önce 9 kişi yolluyorlar. Sonra korkabilir, kandırılabilirler diye sayıyı 39’a çıkarıyorlar. Yani işçi bire bir bilmese bile hareketin biriktirdiği şeyler var.

İşçi yalnız kaldığında bir gücü olmadığını biliyor. Korkabilir, satın alınabilir, işten atılabilir… Ama bir araya geldiğinde akla gelmeyecek bir cesaret ve kararlılık ortaya koyuyor. Tek başına bir işçi ile sınıf halinde bir araya gelmiş işçi arasındaki fark bu. Ama gerçek ve toplumsal bir değişime yönelebilmesi için sınıf bilinciyle buluşması gerekir ki temel sorun budur.


Hayal kırıklığı da kendini örgütlemiyor mu? Böyle söyleyince “bizde defans olmaz, hep gol ararız” gibi oldu…

Hayal kırıklığı, moral bozukluğu yaşanır, yaşanıyor elbette. Hatta “artık bir şey olmaz” gibi serzenişler de oluyor. Ama işçi sınıfını diğer sınıflardan ayıran bir başka özellik de bu. Şartlar onun romantizm yaşamasına izin vermez. Morali bozuldu diye duramaz. Çünkü yoksulluk, çalışma koşullarının ağırlaşması büyüyerek devam ediyor. Renault’da direniş başladığında saatte 59 araba çıkıyordu, şimdi 61 araba çıkıyor. Ama ücretler yine düşük. Pazara, çarşıya her zam geldiğinde sorun daha da katmerleşiyor. İşçinin isyanı buna zaten. İsyanının nedeni azalmıyor ki, artıyor. İşçi “Bizim amacımız grev değil” derken çok samimidir. Grev kaçınılmaz bir şey olarak giriyor hayatına, romantik bir istek olarak değil. Dolayısıyla hayal kırıklıklarını unutmaz, onlardan da öğrenir, ama mutlaka taleplerine ve birliğine tekrar tekrar sarılır. Grev de budur zaten. Üretim bantının aksamaması için bantın yanına işemek zorunda bırakan vahşilik karşısında, başka bir çarenin olmayışının adı zaten grev. Renault, direniş biter bitmez, bir ay geçmeden ek zam için harekete geçti. Polisi, mahkemesi… Her şeyiyle birlikte yüklendiler. Örgütlülüklerini dağıttılar ama işçi yine kendine yol arıyor. Nereye bakıyor? 2017 sözleşmesine bakıyor. Tüm bu hareketin hiç değilse Türk Metal’e iyi sözleşme imzalatacağını düşünüyor. Peki imzalamadığında ne olacak? Bu nedenle bugünden hareketin daha da militanlaşan bir çizgide ilerleyeceğini söyleyebiliriz.

Mesela metal fırtına öncesi Bursa’da bir işçiyle görüşmüştüm. Sözleşme 3 yıllık imzalanmış, zam düşük. Ne olur diyorsun “Tepki var ama işçi sessiz. Hiçbir şey olmaz” diyordu. Sessiz atın tekmesi pek olurmuş. Öyle de oldu. Aynı işçiyle birkaç ay sonra yani direniş sırasında bir daha görüştük. “Sen böyle böyle diyordun” deyince güldü. Bu işçiyle direnişleri kırıldığında da görüştük. Direnişin kırılmasına, birliklerinin bozulmasına sinirden ve üzüntüden ağlıyordu. Eski ruh haline dönüyor gibi ama eskisi gibi konuşmuyor. Bu kez “Şu olabilir bu olabilir. İşçi şöyle toparlanabilir”… Ortada görünürde bir hareket yok ama işçiyi değiştiriyor.

‘İşyeri kazansın ki işçi de kazansın’ devri bitti

Şişecam işçisinin direnişe başlanır başlanmaz hızlıca kolları sıvadığını aktardın, “çalışılmış hareket” diyebileceğimiz bir ustalıkla. Bu “eski Türkiye”ye ait bir direniş bilgisi ve refleksi sanırım. Daha sonra bu birikimde bir kırılma olmadı mı?

Şişecam işçilerinin direniş geleneği eskidir. DİSK’in kuruluşu da cam işçilerinin greviyle oldu. Beykoz işçileri de tüm bu deneyimlere sahip. 3-4 kuşak cam işçisinin bir arada olduğu, deneyim aktardığı bir örnek. Yeni Türkiye’den kastımız dizginsiz bir sömürüyse ‘89 Bahar Eylemleri’ne de bir gitmek gerekir. ‘89 ve kamu sektöründeki işçilerin örgütlülük düzeyi, özelleştirmeleri durdurdu, özel sektörde oldukça yüksek zamlar alındı, bugünün kuralsız ve daha vahşi koşullarını ifade eden “Yeni Türkiye’yi” bir miktar öteledi.

Sonrasında fabrika kapatmalarına karşı direnişler oldu. TEKEL işçilerinin direnişini hatırlayalım. Fabrika özelleştirilmiş, üretimdeki işçiler özelleştirilmeyen depolara alınmıştı. Buradan da kamu kurumlarına 4/C’li personel olarak gönderileceklerdi. Yani üretimden gelen güçten bahsedemiyoruz. Beykoz Şişecam, SEKA direnişlerinde de durum aynıydı. Buna rağmen işçi sınıfı kenetlenince nasıl ses getirdiğini gördük. Şimdi ise tekellerin göz bebeği fabrikalarda, en küçük bir üretim kaybına tahammülü olmayan bir sınıfla, ekmeğini büyütmek isteyen bir sınıf karşı karşıya geliyor. Renault durdu. 3 gün sonra Polonya’daki fabrika durdu, buradan mal gitmediği için. Çünkü maliyetleri azaltmak için stoklu çalışmıyorlar. Üretim durunca her şey duruyor. Yani konu Türkiye’nin eskisi yenisi değil, dünya çapında kapitalistlere karşı işçi sınıfının birliği meselesi.

Bugün ücret, çalışma koşulları kapitalistin uzlaşabileceği bir konu olmaktan çıktı. Sosyal refah, paylaşım, Keynesçilik ne dersen de, bu dönem kapandı. Kapitalistin iktidarını kaybetmemek için ücrette yumuşak davranması falan gerekmiyor bugün. Artık mevzu bütün çıplaklığıyla sömürünün artırılması üzerine dönüyor. Metal sektörü iki misli kâr edebiliyor, Şişecam “Hiç olmadığı kadar kâr ettik. Avrupa’da birinci, dünyada beşinciyiz” diyor. Ama işçiye 1 lira zam öneriyor. Eskiden “işyeri kazansın ki işçi de kazansın” gibi söylemler vardı, bunların hepsinin hikâye olduğu çıplak gözle görülür oldu.

‘89’u görmüş eski işçiyle yeni işçi arasında neredeyse üç misli ücret farkı var. Renault’dan çıkmak isteyen oğlunu sopayla dövmekle tehdit ediyor Renault’dan emekli baba. Ama çocuk haklı, çünkü artık Renault’da çalışmanın AVM’de çalışmaktan farkı yok. Herkes asgari ücret alıyor. Baba, oğluna göre daha az araba üretirken çok daha fazla ücret alıyordu.

Ali Koç, sosyal forumlarda yoksullukla mücadele önerileri sunuyor ama aldığı kararlar hep rekabet gücünü artırmak üzere. Bu da işçinin daha da yoksullaşması, çalışma koşullarının ağırlaşması ve daha çok araba üretmesi demek.

Bunun fabrikaya yansıması nasıl olur? Mesela bir Renault işçisi elinde kapıyla bantta koşturduğunu anlatıyordu. Bantı durduramazsın çünkü. Bir durdurur, iki durdurursun. Üçte kapıdasın. Tuvalete gitmek yasak değil ama git gidebiliyorsan.

Antep’te bir işçi anlatıyordu. Aile öğünleri ikiye indirmiş. 25 kuruşluk cips isteyen çocuğunu cebinde para olmadığı için sinirden tokatlamış da sonra yaptığına kızıp ağlamış.


İşsiz değil değil mi, 25 kuruşluk cipsi alamayan?

Yo, işi var. Hem de günde 12 saat çalışıyor. Ama günde iki öğüne indiriyor yemeği. Bir de işsiz olsa, ücret alamasa ne olacak! Bir ay dahi yaşayamaz. Düşünün nasıl şartlarda yaşamaya ve çalışmaya zorluyorlar işçiyi. “Öyle de açım, böyle de” diyen bu adam için artık grevden başka bir yol kalmıyor. Üstelik sendikayı da bir tarafa atıp…

Hızla, Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında çizdiği resme yaklaşıyoruz. Çocuk işçi çalıştırma meselesi yaygınlaşıyor örneğin. Çocuk işçi ölümleri artıyor. Renault’da değil ama fason üretim yapan taşeronunda çocuk işçi çalışıyor. Aslında aynı patronun işçileridir hepsi. Zaten asgari ücretle çalıştırıyor. Buna rağmen rekabet edemeyince ne yapacak? Kaçak işçi çalıştıracak, çocuk işçi çalıştıracak. Nasıl çalıştıracak? Küfürle, dayakla çalıştıracak.

Otomotivde pek kadın işçi çalışmaz, iş çok ağırdır falan ama bu sene TOFAŞ’a, Ford’a çok sayıda kadın işçi alındı. Yeni aldığı için daha az maaş veriyor, krizde ilk onu atıyor. Hâlâ kadının eve katkısı “ekstra” algılandığı için alıp atması daha kolay oluyor. Üretim teknolojisi ilerlediği için ağır işler kadınların yapabileceği şekilde hafifledi. Boya en pis bölümdür mesela, hiç kadınlar çalışmazdı buralarda. Şimdi bakıyorsun erkeklerin çalışmamak için direndiği yerlerde de kadın işçi çalıştırılıyor. Ya da yan sanayi. Kablo sistemleri mesela. Elleri küçük diye daha çok kadın işçiler çalıştırılıyor. Dolayısıyla kadınlar da kendilerini giderek daha çok hissettiriyor direnişlerde. Aile bütçesine katkısı ekstra görülen kadın işçi, direnişin merkezinde oluyor artık. Mesela Renault’da metal fırtınanın başlangıcında bir işten atma teşebbüsü oluyor patronun. İlk “çalışmıyoruz” diyen bir kadın işçi.

‘Ne Arabı kardeşim, biz Türküz. Bizim kültürümüz bu’

İşçi, adı üzerinde yaptığı işle anılan bir toplumsal güç. Greve çıkmak, bir süre de olsa iş yapmayacak olmak. Üstelik bunu fabrikanın ününde bekleyerek icra etmek büyük bir yaşam düzeni değişimi işçi açısından. İşçi buna nasıl adapte oluyor ve nasıl kotarıyor?

Yine metalden gidecek olursak; greve başladığı anda işçi, o güne kadar ilgi duyduğu her kültürel unsuru grevin hizmetine sundu. İnternet ve akıllı telefonları kullandı. Direnişten önce ve sonra işçinin ilk yaptığı iş Facebook’ta bir kapalı grup kurup birbiri ile internet üzerinden iletişime geçmek oluyor. Bütün duyurular ve paylaşımları oradan yapıyor. Herkes kendi eylemini çekip paylaşıyor. Herkesi ilgilendiren talep olunca da yangın gibi hızla yayılıyor fabrikalara. 1900’lerde bir işçi direnişiyle ilgili bizzat direnenlerden bilgi alma imkânı ile bugünü karşılaştırın. Muazzam bir fark var. Haber de, deneyim de hızla aktarılıyor.

Teksas taraftar grubu var Bursa’da, işçiler de var içinde. Sloganlara inanılmaz bir yaratıcılık ve dinamizm getirdiler. Tribün tezahüratlarının sözlerini değiştirerek direnişe mal ettiler. Hep bir ağızdan çok canlı ve coşkulu sloganlar atıyorlardı. Bir pop şarkısının sözleri de değiştirilebiliyordu, örneğin o bölgede alışkın olunan folklorik bir oyunu direnişe de uyarlıyorlardı. Fabrikada direnen işçilerle, dışarıda bekleyen işçiler karşı karşıya diziliyor. Bir taraf ne yaparsa diğeri aynısını yaparak karşılık veriyor. Mendil sallanıyor karşılıklı, ayakkabı çıkartılıyor mesela… Ayakkabı sallandığını ilk gördüğümüzde çok şaşırmıştık. Ayakkabılarını çıkarıp gösterdikleri için Arap isyanına benzeten olmuştu. Bir işçi, “Ne Arabı kardeşim, biz Türküz. Bizim kültürümüz bu” diye haşlamıştı bizi. Çok yaratıcı pankartlar hazırlanıyordu. “Bugün direnmezsen yarın dilenirsin” mesela. Ya da Kemal Sunal’ın “Onlar sendikalı, ben Harranlı” repliğini uyarlayıp, “Bursa ovası Harranlıların yuvası” diyerek yanıt veriliyordu Türk Metal Sendikası’na.

Bursa’da her araçta “Diren Renault”, “Diren TOFAŞ” yazıları vardı. Sadece işçiler ve yakınları değil bütün kent direnişteydi. “Kahrolsun”larla gitmiyor iş yani. Kahretmeye değil, direnişinin önemini ve taleplerini anlatmaya çalışıyor işçi.

Ya da dayanışma meselesi. Evet devletin kışkırtmasıyla metal işçileri kendilerini dışa fazla kapattılar. Alabilecekleri birçok destekten de mahrum kaldılar. En büyük zarar da bu tutumla işçilerin geçmiş tecrübelerden faydalanmalarının önüne engel koymuş olmaları oldu. Ama gerçek dayanışmanın, ziyaret edip çay şeker vermek, destek açıklamaları yapmaktan değil, direnişin parçası olmaktan geçtiğini göstermiş oldular bir yandan.

“Direnişe çıkınca insan olduğumuzu hatırladık, birbirimizi tanıdık ilk defa” diyen metal işçisi aslında çalışma koşullarının nasıl insanlıktan çıkardığını ifade ediyor. Ama diğer yandan yan yana durma becerisini de fabrikada çalışırken ediniyor. Renault’da işçilerin hızla komiteleşmelerinde, temsilcilerini seçmelerinde sınıf partisinin rolü dışarıda tutulamaz. Ama işçinin üretim sürecindeki doğal örgütlenişi olmasa, birlikte üretme bilgisi olmasa bu kadar hızlı olamazdı bu. İçerde patronun üretimi arttırmak için grup başları, formenler, vardiya amirleri üzerinden yukarıdan aşağıya kurup işlettiği örgütlenme modelini, işçi tersine işletti, direnişin kazanması için. En küçük üretim biriminden başlayarak temsilcilerini seçti ve buradan yola çıkarak fabrika sözcülerini belirledi. Birbirine benzeyen ama bir o kadar da farklı olan iki model.

İşçi şunu biliyor; bantta biri “şu işi yapıyorum, bunu yapmıyorum” dese araba çıkmaz. Bu disiplini kendi örgütüne de yansıtıyor. Herkes fikrini söylüyor, tartışıyor. Çoğunluğun kararına herkes uyuyor. Alınan kararlar mutlak bir disiplinle uygulanıyor. Aksi takdirde direniş bölünür, dağılır. Herkes kaybeder. Bir metazori değil, işçinin kendi demokrasi kültürü bu. Her direnişte aynısı ile karşılaşıyorsun. Çünkü direnişi sürdürebilmenin, kazanmanın tek yolu bu.

Bir başka şey; o namaz kılıyormuş, diğeri Aleviymiş, Kürtmüş, öteki içki içiyormuş. Kimse kimseye hakikaten karışmıyor. Çünkü birbirini tenkit etmek, farklılıkların üstüne gitmek, bir kesimi öne çıkarmak direnişi böler. Herkes temel talepler üzerinde, işçi oluşları ve direniyor oldukları gerçeğinde birleşiyor.

‘Neden direniş yerinde değilsin? İhanetçi mi oldun?’

Birbirini eşlerinden çocuklarından daha fazla gören işçiler, “birbirimizi direnişte tanıdık” diyorlar ya. Direniş dışında hiçbir sosyallik bu noktaya ulaşmayı sağlayamaz mı?

İşçi aslında iş dışında da birbirine mesai ayırır. Halı saha maçları, düğünler, kahve muhabbetleri… ama direnişin yakınlaştırması çok başka. Hafta sonu kamp yapan işçiler bile var. “Başka türlü bu stres çekilmiyor” diyorlar. Ama üç günlük bir direniş işçiyi tüm bunlardan daha fazla yakınlaştırır. Çünkü bu üç günde birliğini, mücadelesini ve kendi sınıf çıkarını konuşur ve tartışır. Dostunu, düşmanını açık bir şekilde görür.

Mako’daki direnişte şöyle bir şey yaşanmıştı. Emekliliği yaklaşan bir Kürt işçi vardı direnişe katılan, 90 bin lira tazminatı var içerde. Direniş öncesi, milliyetçi bir işçi, bahsettiğim Kürt işçiye çok ağır hakaret ediyor. Kürt işçi tazminatının yanması pahasına direnişe katılınca her şey değişiyor. 90 bin lira onun bütün güvencesi, birikimi sonuçta. Bir de her sabah çöpleri toplar, çay demler, akşamları gezip üstü açılanın üzerini örter falan… Ona daha önce hakaret eden işçi, herkesin gözü önünde özür diledi, elini öptü.

Ne zaman direniş yerine gitsen ya birileri para toplar ya bir yerlere yiyecek gider… “TOFAŞ’taki arkadaşların yemeğe ihtiyacı var”, ya da “Falan arkadaşın çocuğu hastaneye kaldırılmış, ilaç parası lazım”… Fabrikada ayın sonunu getirmeye odaklanmış işçinin eli kolay kolay cebine gitmez. Ama direnişteyken, üstelik nerdeyse hiç para yokken hesap kitap yapmadan elinde ne varsa verir.

Direniş ruhu aileye de sirayet ediyor. Sadece banyo yapmak için evine giden bir işçi, eşinin “Ne işin var burada? İhanetçi mi oldun? Neden direniş yerinde değilsin? Hemen arkadaşlarının yanına git!” diye kızdığını anlatmıştı. Ailecek çekiyorlar çünkü derdi. İşçi eşleri sözleşme taslağının kendilerine de sorulmasını istiyor.

Muhafazakarlığın bir faydası yok direnişçiye

İşçiyi direnişten caydırmak için en yaygın kullanılan dini söylemler oluyor. Çünkü ciddi bir karşılığı var işçi içerisinde. Direnişçi işçi bu söylemleri ne kadar dikkate alıyor?

Mako’nun genel müdürü bayağı dinci bir adam, işçilerle birlikte fabrikadaki mescitte namaz kılıyor her cuma. Vaaz veriyor filan. Şimdi yüzüne bakmıyor işçi. Direnişi kırmak için ayetlerle saldırdı fakat işçi hepsine rest çekti.

Binlerce işçinin çalıştığı fabrikalarda yüzlerce işçinin içerisinde yer aldığı tarikat örgütlenmeleri olabiliyor. Özellikle hareketsiz dönemlerde bir hayli etkililer. Direniş dönemlerinde genelde etkisiz kalıyorlar ama bazen aksi de olabiliyor. Ülker’de sendika değiştirme çalışmasına katılan, üstelik oldukça da direngen bir işçi, sırf bağlı olduğu tarikatın lideri “caiz değildir” dediği için direnişi bıraktı.

Kimi yerde belli bir etkinliği olduğu düşünülse bile hareket, toplamda dini eğilimlerin üzerinden geçiyor ve işine yarar kısmını alıyor. “İşçinin hakkı alın teri kurumadan ödenmeli” gibi sözler üzerinden, taleplerini temellendirmek için dini söylemle buluşabiliyor. Mücadelesini ilerletecek her söylemi kendisinin kılıyor.


Muhafazakar siyasetlerden etkilenen işçi çok tabii ama işçinin muhafazakar davranış geliştirdiğini söyleyebilir miyiz?

İşçi direnişe geçtiğinde diğer toplumsal kesimlerden çok daha öğrenmeye ve değişime açık duruyor. “Kadının direniş alanında ne işi var” diyen olmuyor mesela hiç. Sınıf kimliği dışındaki kimliklerle hareket etmenin onu böleceğini biliyor. Bilmese de seziyor. O kimlikleri “muhafaza” etme saikiyle hareket etmiyor. O kimlikleri ezmeye de çalışmıyor ama. Onların üzerinde durmuyor. Namaz kılanın inancını yok etmek istemiyor ya da kılmayanın kılmayışı ile uğraşmıyor… Ya da Alevinin, Kürdün, futbol taraftarının sahip olduğu kimliği yok etmeye çalışmıyor ama bir işçi kimliği etrafında birleştirmeye çalışıyor. Muhafazakar olanın kendi anlayışını dayatma şansı yok çünkü bunun faydası yok. Sınıfın birliği kimliğe de karışmıyor, kimlikleri de işe karıştırmıyor.


Meslek liseli, yüksek okullu gençlerin sayısı arttıkça işçi profili mutlaka değişiyor…

Karikatürlerdeki pala bıyıklı, kalın kollu işçi profili giderek değişiyor elbette. Kulağında küpe olan, parmak arası terlik, kapri giyen, uzun saçlı işçiler de var artık. Eskiden “bu kılık ne” denirdi ama şimdi öyle bir şey yok. İşçiler içerisinde farklı ilgi alanları gözlemleyebiliyorsun. TOFAŞ’ta içeride direnişte olan bir işçi gitarını istemişti. Gitar çalıp, şarkı söylüyordu. Hem cuma namazına gidiyor hem dövme yaptırıyor, hem boks kursuna, hem Latin dans kursuna gidiyor. Enteresan bir işçi kuşağı yetişiyor diyorsun ama direniş başlayınca bunların hepsi önemini yitiriyor, daha doğrusu hepsi birden direnişi güçlendiren unsurlar oluyor. Mesela cam işçileri. Kapalı gruplarda inanılmaz yazılar yazıyorlar. Hatta köşe yazarlığı yapan işçiler var aralarında.

Anadolu Ajansı çıksın Evrensel kalsın

İşçinin direnişte öğrendiği şeylerden biri de kendisi için çıkan bir gazetenin varlığı oluyor. Onunla tanışıyor, beğeniyor, benimsiyor hatta. Direniş bitince bu konuda da “öküz ölünce ortaklık bozulmuş” mu oluyor?

Şimdiye kadar konuştuğumuz birleşmiş işçinin davranış şekilleri. Hemen her direnişte “Direnişimize siyaset karıştırmıyoruz” der işçiler. Ama hükümeti, valisi, polisi… Bütün siyaset karşısında zaten. Bir defa yasalarda böyle bir grevin yeri yok. Bir avukat geliyor, “yaptığınız yasadışıdır” diyor, o avukatı yuhalayıp yolluyor işçi. “Arkadaşlar sonuna kadar haklısınız” diyen avukatı bağrına basıyor. “Bakın haklıymışız, avukat da öyle diyor” oluyor. Eee diğerini yuhalayıp gönderdin. Ne istediğini biliyor ve onunla birleşenle devam ediyor. Bu düpedüz siyasettir elbette. Ama bu siyaset işçinin kolektif eyleminde ortaya çıkar.

Direnişten sonra tek başına kalan işçi, kendi doğrusu neyse kaldığı yerden devam ediyor ona. Tekrar; Türk, Müslüman, AKP’li, Bursalı, Fenerbahçeli falan oluyor. Zaten milliyetçilik, kadın erkek eşitsizliği gibi asırlara yayılan sorunlarla ilgili yargıların bir grevle tamamen değişeceği ummak gerçekdışı bir iyimserlik olur. Buraya kadar gelinen yer kapitalist üretimin doğal bir sonucu olarak direnişe geçen işçinin yine kendiliğinden geldiği bir nokta. Kendiliğinden olmayacak olan sınıf bilinçli ileri işçi kuşağının oluşması, işçinin kendi bilinci ile buluşması, işçilerin bir sınıf olarak birleşmesi meselesi.

Bu da bir yandan işçi hareketinin daha istikrarlı yürümesi, bir yandan da sınıf partisinin işçilerle buluşma düzeyiyle ilgili bir mesele. Patronun nasıl sömürdüğünü, bantın nasıl aktığını, en genel anlamıyla neler yaşadığını biliyor ama sınıfının nasıl kurtulacağını, nasıl iktidar olacağını işçi sadece üretim ilişkilerinden ya da çıktığı direnişten çıkardığı sonuçlarla öğrenemez, üretim süreçlerinin üzerinde kendi sınıf bilinciyle buluşması gerekir. Gazete de bunun bir parçası tabii.

Diğer taraftan seslerini duyurmak konusunda sıkıntı yaşayan nispeten küçük fabrikaların işçilerinin seni koyduğu yerle binlerce işçinin, aileleri ile on binlerceyi bulan kitlesiyle metal fabrikası işçilerinin seni koyduğu yer aynı olmuyor. İlk gittiğimizde, “sesinizi duyurmaya geldik” dediğimizde “gerek yok, bizi zaten dünya biliyor” cevabını almıştık mesela. Ama biz her gün gittik. “Ben burada kendi çıkarım için bekliyorum, para istiyorum, iyi de bu çocuğun her gün güneşin alnında ne işi var?” diyordu bir işçi. Anlık çıkarından baktığı için anlayamıyor. O muhabir sınıfın çıkarları için orada yer alıyor elbette.

Polisin kışkırtması inanılmaz etkiledi ilk zamanlar işçileri. Çünkü polisle tüm ilişkisini şimdiye kadar şekillendiği milliyetçi görüşler çerçevesinde kurmuş. Ne zamana kadar? Kendini bölmeye çalıştığını fark edene kadar tabii. Mesela milliyetçi görüşlere sahip bir işçi, direnişin sonlarına doğru kendilerine sert davranan polisler için “Takmışlar gözlüğü kendilerini MOSSAD ajanı zannediyorlar” diye tepki göstermişti. Önceleri polisin meşhur “marjinaller gelecek” ya da “terörist gazeteler” söylemi üzerine işçilerin sert davranışlarıyla da karşılaştık. Ama basınla ilgili kendi tecrübesini edindiği zaman dostu düşmanı ayırmaya başlıyor. Mesela metal fırtınanın son zamanlarında olmuştu… Burjuva basında ve Anadolu Ajansı’nda direnişin kırıldığı yönünde gerçek dışı haberler çıkmaya başlamıştı. TOFAŞ’ta daha önce bize sert davranan bir işçi temsilcisi, tek tek basına nerden geldiğini sordu. “Olay TV çık, Anadolu Ajansı çık, CNN çık; Hayat Televizyonu, Evrensel gazetesi siz kalın” demeye başladı. Geldiğimiz nokta buydu.

80 sonrası işçi kuşağının önder işçilerinden ve daha sonra Emek Partisi Genel Merkez Yöneticisi olan Sendikacı Memet Kılınçaslan, Ali Şen’in fabrikası Maga Deri’de valinin karşısına çıkıp “Sen işçilerin valisi misin, Ali Şen’in valisi mi?” diye soruyordu. Sınıf bilinçli bir işçinin tavrı budur. O zamanlar partili bir işçi de değildir henüz ama “Sendikacıyız, hak alıyoruz ama bizim siyaset yapmamız, partileşmemiz lazım” noktasına gelmiştir. Çünkü TİS’le yüzde 280 zam elde etmiş, bir sürü sosyal hak kazanmış da olsa ‘işçi iktidarda olmazsa bugün mücadeleyle kazandığını yarın zayıflayınca kaybeder’ ufkuyla bakıyor. Oysa bugün mücadelenin öne çıkardığı işçilerde henüz bu bilinç yok. Bu, bugünden yarına bir çırpıda olacak şey de değil.

63’te Kavel’le başlayıp 10 yıl süren işçi eylemleri var, ‘89 Bahar Eylemleri 90’ların ortasına kadar sürüyor. 13 günlük Renault direnişi… Ne sınıf bilinci, ne tarih bilinci, ne sendikal önderlik… Buna rağmen bunca şey konuşabiliyoruz o 13 gün üzerinden. Kısacık zamanda binlerce işçiyi yöneten komiteler kuruldu, fabrikalar arası dayanışma örgütlendi. Muazzam bir kolektif örgütleme yeteneğine sahip bir sınıf olduğu için böyle. Uzun süreli hareketlerin öğreticiliği başka olacaktır elbette.

Bu nedenle de direniş bitince Evrensel’i unutuyor gibi görünüyor. Ona göre “Direnişteyim, gel” demedi sana, sen gittin. Görünüşte böyle; gerçekte ise senin zaten hep orada olduğunu bilmiyor. Oysa Evrensel, daha o işçi, o fabrikada işe başlamadan çok önce orada neler olduğunu, ne mücadeleler verildiğini yazıyordu.


İşçi sendika servisi editörü olarak metal direnişinde, direniş yerinde bulundun. Neden?

Evrensel bir işçi gazetesi ve elbette muhabiri de editörü de orada olacak. Sadece işçi eylemleri değil, diğer pek çok konuda da muhabirlerimizin yanı sıra editörlerimiz de haber yapar. Metal direnişi özelinde konuşursak işçinin durumu, talepleri, taleplerindeki kararlılığı ve yaratıcılığı ama en önemlisi de bu mücadelenin başarısı için ne gerektiği ancak işçiyle yüz yüze gelerek tartışıp, konuşarak anlaşılabilir. Buradan bakınca “çarpıcı, ilginç, sıra dışı” olan değil o an için işçilerin en çok ihtiyacı olan öne çıkar. Gitmeden, görmeden, tartışmadan bir sonuca varmak ya da hareketin ihtiyaçlarını gözetmeden bir yayıncılık yapmak ise bu nedenle sınıf dışıdır. Hayatta karşılığı olmaz. İşçiden öğrenmek için yüz yüze görüşmek, grev ve direniş yerinde bulunmak önemli.