Düşünür Hegel üzerine notlar

Geçenlerde evde Evrensel Kültür’ün eski sayılarını kurcalarken, “Bugün Hegel okumak neden önemlidir?” başlıklı bir yazı görünce sevindim: Değerli bir akademisyen felsefeci olan Metin Bal, düşünür Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in (1770-1831) önemini açıklıyordu okurlarına.

Söz konusu yazıda Metin Bal’ın katılmadığım birkaç düşüncesi vardı, onlar üzerinde kısaca duracağım. Ancak, baştan belirtmeliyim ki, ben felsefeci değilim, sadece Marksist bir aydınım. Hegel’i, çağında yeniden yaşam verdiği “diyalektik yöntem”le Marx ve Engels’e dayanak olan üst düzey bir 19. yüzyıl idealist düşünürü olarak bilirim.

Bay Bal’ın yazısını okumaya başlarken daha ilk cümlede durakladım. Şöyleydi o cümle:
“Giderler bakımından minimum, alınan haz bakımından maksimum düzeyi amaçlayan bir otomasyona bağlanmış üretim ve tüketim mekanizmalarının geliştirilmiş olduğu çağımızda, önce tekniği düzenleyen sibernetik-fütürolojik yaklaşımın şimdi bilimi de yönetmeye çalıştığı günümüzde ‘geçmiş’, ‘ölüler’ ve ‘unutulmuşlar’ dünyası henüz işlenmemiş kaynaklar olmak yanında, henüz kullanıma sunulmamış ve yeniden kullanılabilir olan zihinsel sermaye dünyasının nesneleri olarak derin karanlık bir bölgeyi oluşturmaktadır.”

Bu uzun cümleyi bitirince ne anladığımı sordum kendime. Bilgisizliğimden olacak, doğrusu, pek bir şey çıkaramamıştım. Birkaç kez daha okudum, cümlenin sonuna yaklaşırken cümlenin başında yazılanlar aklımda kalmamış, uçup gitmişti. Belki de sözcüklerin sıralanışındaki mantık akışı, cümlenin anlaşılır olmasını engelliyordu. Türkçemiz böyle bir dildir: Uzun cümlelerden hoşlanmaz. Oysa bir felsefe dili olan Almancada, bir cümleyi sayfalarca uzatabilirsiniz. Ancak Almancada cümle ne denli uzun olursa olsun, baştan itibaren yazılanlar “anlaşılır” olma bakımından birbirine çanak tutar ve okur, birbirini izleyen sözleri kavramakta zorluk çekmez. Çünkü cümlenin içeriğini belirleyen mantık, birbirini besleyip tamamlayan sözcüklerin oluşturduğu cümleler kümesinin bağlantısını da sağlar. Türkçenin genel cümle yapısı ise bu tür bağlantıları kurmaya pek uygun değildir. Uzun cümleler, anlaşılırlığını yitiriverir ve bu yüzden okuru sıkar.

Metin Bal’ın yazısındaki ikinci cümleye geçiyorum:

“On dokuzuncu yüzyılın belki en büyük düşünürü olan Hegel de geride bıraktığı ‘ölüm’ü ve yapıtlarıyla yeniden anlamlandırılmak üzere bizi aynı büyüklükte karartan bir gölge düşürüyor üzerimize.”

İyi bir Türkçe değil. Neylersiniz ki felsefeciler, açık anlatımı pek sevmezler. Bu nedenle ancak öteki felsefecilerin anlayabileceği karmaşık anlatımlar kullanmaya meraklıdırlar. Oysa bu tür bir anlatımın sıradan okura pek bir şey katmayacağını söylemeliyim.

Bal arkadaşımızın bu cümlesi, içerik açısından da sağlıklı gözükmedi bana: Hegel için, “19. yüzyılın belki en büyük düşünürü” diye yazmış. “En büyük düşünürü”… Öyle mi dersiniz?
19. yüzyılda Marx ve Engels, felsefe tarihine yeni bir aşama armağan ederek binlerce yıllık tarihsel bir çelişki olan insanlar arasındaki eşitsizliğin giderilmesi yolunu açmadılar mı? Karl Marx’ın şu yargısı bile, onun 19. yüzyıldaki ayırt edici yerini belirlemeye yeter sanırım:

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun, dünyayı değiştirmektir.”

Başka bir noktaya da değinmek istiyorum: Kimi düşünürler, ortaya koydukları yeni düşünceleri yansıtmak üzere, yeni felsefe terimleri üretmişlerdir. Düşünceye katkı getirmenin güçlü bir biçimi de bu yeni terimlerdir. 19. yüzyıl düşünürü olarak Karl Marx’ı bu yönüyle de değerlendirmek gerekmez mi?

Konuya dönerek küçük bir itirazımı daha belirtmek istiyorum: Bir felsefe yazısında “belki” sözcüğü rastgele kullanılmaz düşüncesindeyim. “Belki en büyük düşünür” nitelemesini yadırgadım. Ayrıca, birkaç satır aşağıda “hokkabaz kutusuna sokulmuş gibi” sözlerindeki hafif anlatımı da yerinde bulmadım.

İdealist bir düşünür olan Hegel’in en değerli yönünün, diyalektik yönteme yaşam katmak olduğu için, konunun can damarına ancak ikinci sayfanın sonlarında yer verilmesi, “gecikmeli” gözüktü bana. Sanırım yazıda bu bir kompozisyon hatasıdır. Temelde materyalist bir düşünür olmayan Hegel’in “diyalektik” yöntemi konusunda, Marksistler arasında sıkça kullanılan şu sözü Bal’a hatırlatmak isterim:

– Marx, baş aşağı duran Hegel diyalektiğini, diyalektik metaryalizmle ayakları üzerine oturttu!

Öte yandan, 19. yüzyılda materyalist bir düşünür olan Ludwig Feuerbach’ın da “diyalektik materyalizm”i yaşamının hiçbir döneminde benimsemediğini, onun bir “mekanik materyalist” olarak kaldığını da hatırlatmak isterim. Öyle olmasaydı Marx, Feuerbach’ın sığ kalan düşüncelerini eleştirmek ve aydın kamuoyuna doğruları göstermek için, kitap yazmaya varan zorlu bir çabaya gerek duyar mıydı?

Sonuç olarak Hegel felsefesinin Marx’a en büyük katkısının, “diyalektik” denen mantık yöntemi olduğunu izninizle söyleyebiliriz. Yazarımız Bal, bu gerçeği, ikinci sayfanın sonlarında yer alan şu cümlesiyle desteklemiş oluyor:

“Marx ve Engels’e özgü materyalizm, Hegel’in ‘diyalektik’ düşüncesiyle şekillenir.”

***

Konunun eğitsel tarafının önemli olduğunu da unutmayalım: Bilindiği gibi, Marx ve Engels, felsefe açısından materyalizm temeli üzerine diyalektik yöntemi uygulayarak hem “Diyalektik Maddecilik”i ve hem de onu tarihe uygulayarak “Tarihsel Maddecilik”i üretmişlerdir. Felsefeyi ve tarihi içeren bu temel kavrayışın eğitsel işlevini geliştirmek amacıyla Marksist Felsefe’ye genel olarak Alman Aydınlanması’nın büyük temsilcisi Immanuel Kant’tan başlanır. Çünkü Kant, idealist felsefenin doruğudur; Kant’ı öğrenmeden Hegel’in diyalektiği içeren felsefesine geçmek, eğitsel hazımsızlıklar getirebilir. Aynı şekilde, Hegel’in diyalektik yöntemi öğrenilmeden Marx ve Engels’in “diyalektik materyalizm”ine geçmek de eğitsel olamaz. Bu nedenle eğitsel zincirin halkaları Kant-Hegel-Marx ve Engels olarak belirlenmiştir.

Biz konumuza dönelim: Metin Bal’ın söz konusu yazısıyla getirdiği değerli katkıların başında, “Hegel felsefesi” üzerine Türkçe kaynakları sergileme fırsatını yakalamış olması gelir:

Hegel’in “Kim Soyut Düşünüyor?” adlı kitabını Hakkı Hünler’in çevirdiğini, bu kitap içindeki “Alman İdealizmi II-Hegel” bölümünün editörlüğünü Güçlü Ateşoğlu’nun yaptığını; Richard J. Bernstein’ın “Neden Şimdi Hegel?” başlıklı kitabını Savaş Yazıcı’nın çevirdiğini, bu kitabın içindeki “Alman İdealizmi II” bölümünün editörlüğünü yine Güçlü Ateşoğlu’nun yaptığını; Sir T. MalcolmKnox’un “Hegel Adına Bir Savunma”sını Sevgi Doğan’ın çevirdiğini; Frederick C. Beiser’in “Hegel ve Metafizik Problemi” başlıklı kitabını Güçlü Ateşoğlu’nun çevirdiğini; Frederic C. Beiser’en “Hegel ve Metafizik Problemi”ni yine Güçlü Ateşoğlu’nun çevirdiğini; bütün bu çalışmaları Ankara’da Doğu-Batı Yayınları’nın üstlendiğini; Schlomo Avineri’nin “Tarih: Özgürlük Bilincine Doğru İlerleme”sini Güçlü Ateşoğlu’nun çevirdiğini; Dieter Heinrich’in “Hegel Estetiğinin Çağdaş Önemi” kitabını Metin Bal’ın çevirdiğini; Stephen Houlgate’ten “Hegel ve Sanatın Sonu” başlıklı çalışmasını yine Metin Bal’ın çevirdiğini; Louis Althusser’in “Hegel’e Dönüş: Akademik Revizyonizmin Gizli Nedeni”ni ise Kerem Atılgan’ın çevirdiğini öğreniyoruz.

Bu çalışmalar Türkiye için çok değerlidir, ama şu soruyu da akla getirir:

Felsefecilerimiz, Marx ve Engels’in kitapları konusunda neden aynı çalışkanlığı göstermiyor?

Şarkılarımız ölmeyecek sevgili Yılmaz

Onunla ilk karşılaşmam gıyabında oldu, yanılmıyorsam. Ankara Deneme Sahnesi’nde yönettiği Uzun Dere’yi izlediğimi anımsıyorum. Lise çağlarında, sıkı bir tiyatro izleyicisi olarak çok etkilendiğim bir oyun. Devlet Tiyatrosu tarzının dışında, farklı, yenilikçi bir çalışma…

Nereden bilebilirdim, beş yıl gibi kısa bir süre sonra Yılmaz Onay’la çalışma şansını yakalayacağımı… Yıl 1971; 12 Mart Darbesi sonrası Yeni Ortam gazetesinin Ankara’daki sanat muhabiri olarak çalışmaktayım. Bir yandan da, ODTÜ Mimarlık son sınıf öğrenciliği…

Tiyatro sevdası, doğal olarak tiyatrocularla yakınlaştırıyor insanı. Bir gün, AST. fuayesinde Erkan Yücel, “Seninle çalışmak istiyoruz,” deyivermesin mi? “Mimarlık okuduğuna göre, dekordan da anlarsın! Üstelik, seveceğin bir oyun Brecht’in ‘III.Reich’ı, günümüze çok uygun düşecek. Yönetmenin, Yılmaz Onay olacak.” Ne diyebilirdim ki, “İlk okuma provası ne zaman?”dan başka…

Başında kasketi, elinde piposu, yüzünde gülümsemesi ile genç, heyecanlı bir adam. İnatçılığını keşfetmemiz biraz zaman alacak… Oyuncularından birinden istediğini alamasın, “Keçi!” yi yapıştırmasına, en kızgın anlarında “Kuş!” diye bağırmasına alışmamız da… Brecht‘in Epik Tiyatro kuramını Yılmaz’dan öğreniyorum (Vasıf Öngören’le çalışmam daha sonraları). Brecht’in sahne tasarımına ilişkin önermeleri kafama çok yatıyor. İlk taslaklar ve sonrası geliyor….

Sıkıyönetim altında

1972 Nisan ayıydı yanlış anımsamıyorsam, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti seyirci karşısına çıkıyor. Yılmaz’la birlikte ışık odasından izliyoruz oyunu. Seyirci tepkisi olağanüstü. Her sahne alkışlarla noktalanıyor… AST’de birlikte adım attığım Rutkay Aziz’in yanı sıra, İhsan Sanıvar, Meral Niron, Selçuk Uluergüven, Serpil İnanç, Yaman Okay, Erol Demiröz, Rana Cabbar, Şener Kökkaya, Savaş Yurttaş, Aden Tolay, Ali Uyandıran, Erdal Gülver, Serap Akın, Cavidan Polatkan, Zehra Yücel… yani dev bir kadro var sahnede. Elbette, Sıkıyönetim Komutanlığı da karşılıksız bırakmıyor bu başarıyı ve oyun dördüncü (belki de beşinci) akşamında yasaklanıyor!

Sıkıyönetimin kalkmasından sonra, 1973-74 sezonunda Yılmaz Onay bir kez daha sahneliyor Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti’ni AST. sahnesinde. Bu kez farklı bir dekor yapıyorum. Oyuncuları daha az yoran bir tasarım. İlk işin acemiliğini sırtımdan atmışım ne de olsa…

Bugün de bir benzerini yaşadığımız ideolojik ayrılıklar sonucu, bir grup arkadaş AST’den ayrılıp, Çağdaş Sahne çatısı altında çalışmaya başlıyoruz. Yılmaz’ın sahneye koyduğu Nâzım Hikmet’in Yusuf ile Menofis’inin ve sendikacı –sonradan SHP milletvekili olan- Fehmi Işıklar’ın Grev oyununun sahne ve giysi tasarımlarını yaparken, tiyatroda dramaturjinin önemini daha iyi anlıyorum.

Yılmaz’ın oyunculuğuna tanık olmadım. Öğrencilik yıllarında (İTÜ İnşaat Fakültesi), İTÜ Tiyatrosu’nda, sonra Genç Oyuncular’da sahneye çıktığını biliyorum yalnızca. İlk yönetmenlik denemesi, burs kazanarak gittiği Almanya’da olmuş. Yabancı oyuncularla sahnelediği bir Ionesco oyununda… Yönetmenliği, Ankara Deneme Sahnesi’nde sürdürmüş ve Sermet Çağan’ın bir radyo oyunundan uyarladığı Savaş Oyunu ile ilk ödülünü kazanmış. Kazandığı diğer ödüller arasında, 1965’te Fransa’da Nancy Tiyatro Festivali’nde Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır’ından Nihat Asya’nın uyarladığı Uzun Dere ile kazandığı Büyük Ödül ve 1975’te gene Nihat Asyalı’nın Gladkov’dan uyarladığı Çimento ile kazandığı Ankara Sanatsevenler Derneği Reji Ödülü önemlidir. Ne yazık ki, İstanbul’daki seçici kurullar Yılmaz Onay’ın pekçok çalışmasını görmemiş ya da görmezlikten gelmiştir.

Çağdaş Sahne’den ayrıldıktan sonra, bir süre yurt dışında (Hollanda ve Almanya’da) çalışan Yılmaz Onay, toplumcu gerçekçi sanat, epik tiyatro ve işçi tiyatrosu üstüne incelemeler yaptı. Sonraki yıllardaki yapıtlarında, yurt dışı gözlemlerinin, deneyimlerinin katkısı olmuştur elbette.
Yaşamı boyunca işçiden, emekten yana duruşunu sürdürdü Yılmaz. Kendisinin de bir emekçi olması, hiç durmadan çalışması, yapıtlarının sahiciliğinin, inandırıcılığının en önemli nedeniydi bana kalırsa.

Aydın, emekçi ve Marxist

70’li yılların son çeyreğinde, TİP üyesi ya da sempatizanı aydınlarla, İşçi Kültür Derneği çatısı altında buluşmuştuk. Sevgi Soysal’dan Metin Çulhaoğlu’na, yüreği emekten, emekçiden yana pekçok aydın… Yılmaz Onay, dernek başkanlığını üstlenmişti. 12 Eylül faşizmi, tüm dernekler gibi “İşçi Kültür”ün de kapısına kilit vurana dek…

Darbe öncesi, Çağdaş Sahne Dev-Yol çizgisindeki arkadaşların yönettiği bir kültür odağı idi, ama soldaki farklı çizgilere kapalı değildi. Yılmaz’ın da katıldığı nice açık oturum düzenledik orada. Farklı disiplinleri tek çatı altında buluşturan Türkiye’nin ilk kültür merkezlerinden biri, belki de birincisiydi.

Yılmaz’la sahne üzerindeki son çalışmamız, gene AST’de oldu. 1980-81 sezonunda, Muzaffer İzgü’nün Sınır–Duvar adlı iki kısa oyunu birlikte sahnelenmişti. Belleğim beni yanıltmıyorsa, Sınırda adlı ilk oyunu Yılmaz Onay, Duvar’ı Rutkay Aziz sahneye koymuştu… AST’de daha sonra başka oyunlar da yönetti, benim tasarımlarını yapmadığım: 81-82 sezonunda, Hans Fallada’nın Küçük Adam Ne Oldu Sana romanından uyarladığı oyunu (Sanat Kurumu’nun Reji Ödülünü kazandı), 89-90 sezonunda Yusuf ile Menofis’i…

90’lı ve 2000’li yıllarda farklı ortamlarda bir arada olduk Yılmaz’la. Özerk Sanat Konseyi’nin, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın, Uluslararası PEN Yazarlar Deneği’nin çalışmalarında, mitinglerde, panellerde… 1990-2002 arası Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı. Ama, emeğinin büyük kısmını yazarlığa ve çevirmenliğe ayırıyordu. 2008’de Yılmaz Onay’ın 50. Sanat Yılı- Anlamak Gideni ve Gelmekte Olanı etkinliğinde birlikteydik. Sonra, Bodrum’a yerleşti. Görüşmek kısmet olmadı…

Tiyatromuz için bir hazine değerindedir Yılmaz Onay’ın yazıları ve çevirileri. İlk oyunu İşçi Sınıfının Açık Oturumu’nu 1978’de yazdı. Ardından, 90’li yıllarda Tren Gidiyor, Bu Zamlar Bana Karşı, Dev Masalı, Şarkılarımız Ölmesin, Karagöz’ün Muamması, Arafta Kalanlar ve Sanatçının Ölümü oyunlarını yazdı. Sanatçının Ölümü, TRT tarafından 2006 yılında televizyon filmi yapıldı.

Yılmaz Onay’ın iki de romanı var, toplumcu sanat yapmaya soyunan herkesin okuması gereken: 1996’da yazdığı Yazılar FİLMATİK (Roman 98’de TRT tarafından film yapıldı) ve 2002’de yazdığı Oyun Değil. Ama, yazınımıza -ve tiyatromuza- en önemli katkısı çevirmenliğidir kanımca.

Aristofanes’den Brecht’e

Dilimize kazandırdığı oyunlar arasında Ibsen’in Bir Halk Düşmanı ve Catilina, Lorca’nın Mariena Pineda, Gorki’nin Sonuncular, Schneider’in Richard Waverly Davası, Tabori’nin Brecht Dosyası”, Vaclav Havel’in Largo Desolato / Ağır Yalnızlık, Aristofanes’in Barış, Lisistrata, Euripides’in Troyalı Kadınlar, Helena ve Elektra oyunları vardır. Anna Seghers’in öyküleri ile Botho Straub’un Evlerde Uyur Uyanık Yalanlar romanı da Yılmaz Onay çevirileri arasındadır.

Brecht’i tutkuyla seven bir tiyatrocunun yapıtlarını çevirmemesi düşünülebilir mi? Yılmaz, başka çevirmenlerin de dilimize kazandırdığı Brecht oyunlarını, Adam Adamdır’ı, Carrar Ana’nın Silahları’nı, Puntila Ağa ile Uşağı Matti’yi, Kafkas Tebeşir Dairesi’ni, Komün Günleri’ni özgün dilinden (Almanca’dan) çevirmekle yetinmedi, Brecht’in tüm külliyatını Türkçeye kazandırdı.

Tiyatro yayıncılığımızın yüz akı Yılmaz Öğüt’ün Mitos Boyut Yayınları’ndan çıkan -yanılmıyorsam-11 ciltlik Brecht Bütün Oyunları dizisinde, (farklı yazımlarıyla) Baal’i, Gecede Trampet Sesleri’ni, Düğün’ü, Dilenci veya Ölü Köpek’i, Şeytan Kovma’yı, Karanlıkta Işık’ı, Balık Avı’nı, Ova’yı, Kentlerin Vahşi Ormanında’yı, Mahagonny (ve sonraki versiyonu Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü’nü), Mezbahaların Kutsal Johannası’nı, Sivri Kafalılar ve Yuvarlak Kafalılar’ı ve ilk versiyonu Sivri Kafalılar ve Yuvarlak Kafalılar Ya da Devlet ile Servet Birleşmeyi Sever’i, Küçük Burjuvanın Yedi Ölümcül Günahı’nı, Horasyalılar ile Kuriasyalılar’ı, Corialanus’u, 1431 Rhouen’da Jeanne d’Arc Davası’nı, Turandot ya da Aklayıcılar Kongresi’ni çevirdi. Bununla da kalmadı, gene Mitos’dan çıkan Brecht’in Bütün Şiirleri”nin ikinci cildindeki onbir şiiri Türkçeye kazandırdı.

Çeviri kitapları arasında kuramsal çalışmalar, tiyatromuza ışık tutacak niteliktedir: 1978’de İşçi Kültür Yayınları’ndan çıkan İşçi Tiyatroları, Ajitprop Topluluklar, Mitos Boyut’un Epik Tiyatro, Tiyatro Çalışması-Berliner Ensemble, Antik Yunan Tragedyaları, Poetika-Aristoteles, Broy’dan Brecht’le Yaşamak – Çalışma Günlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları’ndan çıkan ve yeni baskıları Evrensel Basım Yayın tarafından yapılan Pospelov’un Edebiyat Bilimi…

Friedrich Engels’in iki önemli yapıtının, Evrensel Basım Yayın’dan çıkan Ütopyadan Bilime Sosyalizm ve Komünist Parti Manifestosu’nun eksiksiz çevirileri, Yılmaz Onay’ın çevirmenliği para kazanmak için değil, inandığı siyasete katkıda bulunmak için yaptığının en güzel kanıtlarıdır.

Öngörülüydü. Özerk Sanat Konseyi’ndeki toplantılarımızın birinde, “Gidişat çok kötü. Bunlar Hitler’in yolundan gidiyor,” dediğinde, abarttığını düşünmüştüm. Ne yazık ki, öngörüsünün adım adım gerçekleştiğini gördü yaşamının son günlerinde.

Çok az insan vardır, kişisel yaşamı ile mesleki kariyeri bu denli örtüşen. Yılmaz Onay, inançlarından, görüşlerinden ödün vermeden yaşadı seksen yıllık ömrünü. Kavgadan hiç vazgeçmedi. Çok sevdiği karısı Yurdanur’un desteği ile bütün zorluklara göğüs gerdi.
“Gerçekçilik bir akım değil, bir tutumdur. Ve bunun asıl sahibi emekçilerdir”; “Gerçekçi olmayan sosyalist olamaz, sosyalist olmayan da gerçekten gerçekçi olamaz,” diyordu.

Bir teknik adam (mühendis) olarak başladığı yaşamını siyasal bir tercihle anlamlandırmayı seçti. Emekçiden yana çarptı hep yüreği. Mesleğini bıraktı, yaşamını tiyatroya ve yazına adadı. Bunu yaparken, tek bir amacı vardı. Kapitalizmin sömürü çarkları arasında ezilen emekçilerden yana -ve mümkün olabildiği kadar onlarla birlikte- sanat yapmak, emekçilere sanatı sevdirmek…

Amacının gerçekleştiğini göremedi. Ama, kim görebilir ki bir ömür gibi kısacık zaman diliminde? Yaptıkları ve yazdıklarıyla gençlere bıraktığı zengin mirasın boşa harcanmayacağına inanıyorum. Yeter ki basılmaya, okunmaya, sahnelenmeye devam etsin yapıtları…

Hiç kuşkun olmasın Yılmaz, şarkılarımız ölmeyecek.

Gülecek bir şey mi var?

Münir Özkul’un ölümü, gerçek hayattaki karşılığından daha çok sinemada gördüğümüz karakterleri ve o karakterlerin özellikleri üzerinden bir güzelleme furyasına yol açtı. Neydi onun canlandırdığı karakterlerin ortak özelliği “Boğazına haram lokma girmemiş, vicdan, onur ve şeref sahibi; sevdiklerini kendisinden önce düşünen, yaşamak için emeğinden başka bir sermayesi olmayan insanlar…” Sinemada oyuncuların canlandırdıkları karakterlerle özdeşleşmeleri sıkça rastlanılan bir durum. Serpil Kırel, Yeşilçam Öykü Sineması adlı kitabında Engin Ayça’nın şu tespitini aktarır: “Türk sineması epik özellikler taşır, tiplere, hatta prototiplere dayanır. Anlatımcıdır. Kişilerin toplumsal ve tarihsel kimlikleri çok belirgindir. Bunlar kalıp kişilerdir, film içinde gelişme ve değişme göstermezler, hatta filmlerden filmlere de pek değişmezler, değişmek istemezler. (…) oyuncular kalıbına girdikleri ya da kalıp oluşturdukları kişilere göre davranırlar, onun genel özelliklerini, niteliklerini kendine göre tekrarlarlar. Oyuncu hangi öykü ve hangi film olursa olsun hep kendi tipini oynar. Öyküye göre o tipin eylemlerini canlandırır…”

Kemal Sunal’ın Şaban, Sadri Alışık’ın Turist Ömer, Feridun Karakaya’nın Cilalı İbo olması gibi… Yeşilçam sinemasında oyuncular kendi adlarını, canlandırdıkları karakterlerin içinde eritir ve artık toplum nezdinde o karaktere dönüşürler. Münir Özkul da özellikle 70’li yılların ortasından itibaren, farklı hikâyelerde farklı adlarda da olsa yazının girişinde özelliklerini belirttiğimiz karakteri canlandırmaya devam eder. Ancak, Yeşilçam’ın ‘aile komedileri’nin yükselişe geçtiği 70’lerin ortalarından; bugünkü Şahan Gökbakar, Cem Yılmaz, Ata Demirer komedilerine uzanan, kırk yılı aşan uzun yolda karakterin algılanma biçimi, dönüşümü toplumsal süreçler içinde temsil biçimleri de hayli değişmiş görünüyor. Münir Özkul’un aramızdan ayrılışının ardından yazılıp çizilenlerden hareketle bu dönüşümün ana duraklarına uğramakta ve komedide karakterin yolculuğuna bakmakta yarar var.

Meydanlardan mahalleye dönen ‘dayanışma’

Yeşilçam aile komedileri merkezinde kalabalık bir topluluğun olduğu, daha çok durum/hikâye komedisine dayanan bir yapıya sahipti. Bu kalabalık topluluk bazen aile (Bizim Aile), bazen okul (Hababam Sınıfı) bazen de bir mahalle olabilirdi (Gırgıriye). Çocukların bütün düzen dışı tutum ve davranışlarını kontrol edip düzeni yeniden tesis edecek, sert ama anlayışlı bir erkek ebeveyn (Yaşar Usta, Mahmut Hoca) ve iki taraf arasındaki dengeyi bulacak bir kadın karakter (Adile Naşit) türün vazgeçilmezi olarak dikkat çeker. Yeşilçam komedilerinin kalabalık olması bir yanıyla, henüz çözülmemiş geniş aile ve sosyal hayatta hâlâ çok önemli bir yer tutan mahalle hayatı ile doğrudan ilgiliydi kuşkusuz. Ancak işin bu sosyolojik yönünün dışında dönemin politik ortamı ve önceliklerinin de bu durumda etkili olduğunu belirtmek gerekiyor. 60’ların ikinci yarısında yükselişe geçen, 1971’de askeri müdahale ile sekteye uğrasa da kendisini toparlayarak ülkede büyük bir etki yaratan devrimci mücadelenin toplumda gördüğü ilgi ve saygı, bu filmlerin de kayıtsız kalamadığı bir durum olarak dikkat çekiyor. Dayanışmanın, emeğin yüceltilmesinin, birlikte hareket etme duygusunun öne çıktığı bu filmler, bir yandan toplumun özlem ve beklentilerini kaçınılmaz bir biçimde bünyelerine alırken, diğer yandan da bunların içeriklerini başka bir forma dönüştürmeye, toplumsal hareketin taleplerini meydanlardan mahalle arasına, ev odalarına hapsetmeye de hizmet ediyordu. 1973 tarihli Oh Olsun filminde işçiler ile patron arasındaki kriz bir greve dönüşse de sorun ‘aile içinde’ çözüme kavuşuyor ve herkes mutlu oluyordu nihayetinde.

Münir Özkul’un şahsında cisimleşen gururlu ve onurlu emekçi profilinin evdeki babacanlığı, çocuklarının değişim taleplerini ıslah etmek, onları toplumdaki aşırı uçlardan korumak ve mahallenin, ailenin güvenli sularında tutmak gibi işlevler de yükleniyordu haliyle. Annenin arabuluculuğuyla, çocukların radikal çıkışlarının sivri uçlarının törpülendiği, babanın da (devlet) sert tutumundan taviz verip aile ve mahallenin sınırlarını/değerlerini sarsmayacak yeni bir uzlaşma noktası bulunuyordu. Babanın (Yaşar Usta) ya da öğretmenin (Mahmut Hoca) kanatları altında hikâyenin başladığı noktadan daha ileride ama gençlerin istediğinin dışında yeni bir düzen tesis ediliyor ve devamlılık sağlanıyordu. Yine de bu dönem komedileri, emek ve dayanışmayı yücelterek toplumum büyük bir kesiminin hem özlemlerini hem de beklentilerini de içermek zorunda kalıyordu. 12 Eylül darbesinin ardından yükselen Özal liberalizminin aile ve mahalleye indireceği darbe, komedi filmlerinin izleğini ve karakterlerini de değiştirecekti.

Bir anarşist kahraman: Şaban

12 Eylül, yalnızca devrimci mücadelenin aktörlerinin değil, başta sendikalar olmak üzere emek mücadelesinin önemli araçlarının da üzerinden silindir gibi geçti. Bir yandan zor yoluyla toplum yeniden dizayn ediliyor, diğer yandan da ekonomide acımasız bir liberalleşme ile emekçi sınıflar arasındaki dayanışma ağları ortadan kaldırılıyordu. Yeni dönemin komedi filmleri Yeşilçam’ın durum/hikâye odaklı filmlerinden feyz alsa da odağına karakteri oturtuyordu artık. Şener Şen (Çıplak Vatandaş) ve İlyas Salman (Banker Bilo) gibi önemli isimlerin yer aldığı filmler dikkat çekerken, asıl olarak Kemal Sunal’ın şahsında cisimleşen Şaban karakteri döneme damgasını vurdu. Bu dönemin komedi filmlerinde mahalle parçalanmış ya da dönüşmeye başlamış, maaile yerini çekirdek aileye bırakmıştı. Alt sınıflardan olan karakterin toplumdaki genel adaletsizlik yerine bu durumun görünen unsurlarıyla yaşadığı çatışma ana komedi unsurunu oluşturuyordu. Karakterin apartman yöneticisi, mafya babası, banka müdürü, bürokrat, ağa, patron gibi ‘egemen’ ya da ‘yönetici’ sınıfa ait insanlarla girdiği gerilimli süreçler, toplumsal sınıflar arasındaki durumu da gözler önüne seriyordu. Öte yandan çözülen toplumsal dayanışmanın, ekonomideki liberalleşmenin bir yan etkisi olarak bu karakterler yalnızca ‘egemen’ bir güçle çatışmıyor, bu çatışmadan –tam da dönemin ruhuna uygun olarak– kendi yolunu bulabileceği bir fırsat çıkarmaya da çalışıyordu. Filmlerin durum odaklı olmaktan karakter odaklı olmaya doğru yol aldığı bu ara dönemde, her zaman mutlu son da söz konusu değildi. Örneğin Çıplak Vatandaş’ın finalinde karakterin delirmesine tanıklık ediyorduk.

Türkiye sinemasının en ‘politik’ dönemi olarak tanımlarsak yanılmış olmayacağımız 80’lerde yapılan komediler, toplumsal çözülme, çürüme, alt sınıfların çaresizliği ile yönetici sınıfların temsilcileri (bizzat kendisi değil) arasındaki ikiliği göstermesi açısından önemli bir değer taşıyor. Bu dönemin karakterleri toplumsal bir düzen tesis etme kabiliyetinden yoksundurlar. Aileyi yeniden tesis edecek ekonomik güce, Münir Özkul’da cisimleşen karakterlerin karizmasına da sahip değildirler. Ama kendi evrenlerinde kuramadıkları düzenlerin karşılığı olarak karşı tarafın düzenini bozan anarşist bir ruha da sahiptirler. Bir ara dönem ürünü olarak bu filmler, toplumsal hassasiyetlerin, bütünlüklü düşünme biçimlerinin çözülüp bireylerin kendi başına bırakıldığı 80’ler dünyasında düzenle değil, onun görüntüleriyle uğraşmak zorunda kalan kendi inşa edemediği düzeni başkasına da yar etmemeye çalışan karakterle şekillendirdi hikâyelerini. Hemen hepsi, dönemin toplumsal yapısında hüküm süren gelişmeleri, çözülen kolektif yapının yarattığı sonuçları ve kendileriyle birlikte saf ve dürüst karakterler kaybolurken yerini dolduran yeni karakterleri de gösterme becerisine sahipti.

Türkiye sineması 90’larla birlikte ulusal sinemanın çöküşünün ardından 2000’li yıllarda belini doğrultmaya başladığında toplumsal doku parçalanmış, dayanışma mekanizmaları devreden çıkarılmış, küresel sermayeye eklemlenen ekonomisiyle birlikte uygulanan neoliberal politikalar kentlerde ekonomik durumu iyi ama çalışma hayatından yorgun bir orta sınıf ile giderek yoksullaşan, çoğu zaman düzenli bir işi olmayan ve öfkesini akıtmakta yer bulamayan azımsanmayacak bir kentli nüfus ortaya çıkarmıştı. Dönemin yeni komedi figürleri ve konuları bir yanıyla geride kalan birikimi değiştirip kendisine uyduran, diğer yanıyla da toplumun dönüştüğü şeyi seyirciye gösteren karakterler olarak sinemadaki yerlerini aldılar.

Nostalji ve sınıfını kaybetmiş lumpen

2000’li yıllarda komedi filmleri referans alınırken çok anılmaz ama Oğuz Makal, Gülmenin Sineması2 isimli kitabında başlangıç noktası olarak Abuzer Kadayıf’ı alıyor. 2000 yılında seyirciyle buluşan yapım hakkında Sinefil dergisinde Deniz Özlem Çevik tarafından kaleme alınan yazıdan aktardığı bölümdeki şu ifadeler, sonraki dönem komedi filmlerinin büyük bir kısmı için de çok rahatlıkla kullanılabilir: “Saçma gelmesi muhtemel olan her şeyi gözümüze sokan anlatım tarzıyla bizim onu absürt olarak nitelememize bile fırsat vermiyor. Bu yüzden de filmi izlerken eleştiremiyoruz bile çünkü o hak elimizden bizzat film tarafından alınmış oluyor. Biz de Abuzer ağbi’yi olduğu gibi kabul edip olabildiğince saçmalamasına izin veriyor ve dalgamıza bakıyoruz.”

Abuzer Kadayıf ironik bir şekilde, Yeşilçam sinemasının önemli komedyenlerinden Metin Akpınar gibi usta bir oyuncunun eliyle açıyordu yeni dönem komedisinin kapılarını. Açılan o kapıdan bütün heybetiyle içeriye giren Recep İvedik, geride beş film ve 30 milyona yaklaşan seyirci bırakarak türün belirleyicisi konumuna geldi.

Son 15 yıla damga vuran komedi filmlerini kabaca iki başlık altında toplayabiliriz. Tek adamların sürüklediği ve daha önce gösteri/televizyon yoluyla edindikleri seyirciyi salonlara taşıyıp büyüttükleri filmler. Şahan Gökbakar, Cem Yılmaz ve Ata Demirer ilk akla gelen örnekler. Bir de ağırlıklı olarak referanslarını geçmişten ya da geçmişin kalabalık aile/mahalle komedilerinden alan yapımlar. Vizontele, Düğün Dernek serileri ve yakın dönemin dikkat çeken yapımı Geniş Aile’yi de bu bölüme koyabiliriz.

Ancak, ‘tek adamlar’dan Cem Yılmaz, Ata Demirer’in geçmiş ve geleceğe dair özlemlerden sıkça beslendiğini eklememiz gerekiyor. Cem Yılmaz, G.O.R.A ile başlayan ve referansını Turist Ömer’in uzay maceralarından alan filmcilik serüveninde, Pek Yakında ve son filmi Arif V 2016 ile Yeşilçam nostaljisinin yanı sıra geçmişin ilişkilerine, müziklerine ve kültürüne duyulan özlemi de sinemasının merkezine oturtuyor. Ata Demirer’in Eyvah Eyvah serisinde hayat verdiği Hüseyin Badem karakteri ise köylerinden kasabalarından kopup büyük kentlere gelmişlerin bir gün yeniden dönme rüyasını ve aynı zamanda kentli insanların ‘küçük bir sahil kasabası’ hayallerini gıdıklayan karakter olarak ayrıcalıklı bir yer ediniyor kendisine. Bu karakter herhangi bir Yeşilçam aile komedisinde rahatlıkla görebileceğimiz tip olarak da geçmişle güçlü bağlar kuruyor.

Ancak geçmişe dair bu nostaljinin, geçmişten bir farkı var. Yeşilçam aile komedileri dönemin sosyolojisi ve politik atmosferinin de etkisiyle dayanışma, emek, ahlak gibi kavramları öne çıkartırken bunlar aynı zamanda toplumun büyük bir kesimi tarafından da dile getirilen gerçek talepler olarak anlam buluyordu. Bugün ise bir gerçeği ifade etmekten çok, bir özlemi tarif ediyorlar ve var olan değil, yitip giden değerler olarak anlam kazanıyorlar.

Bütün bu denklem içerisinde Recep İvedik özel bir karakter olarak kendisine yer ediniyor. Hayranlarını kızdırma riskini göze alarak söylemek gerekirse; Recep İvedik, Karagöz’den ve hatta Şaban’dan aldığı referanslarla kendisini var eden Recep İvedik, Şaban’ın anarşist, yapı bozucu ve biraz da kurnaz yapısını; en çok kendisine öfkeli olduğu için etrafına da öfke saçan bir karaktere dönüştürüyor. Gerzek Şaban, Korkusuz Korkak, Umudumuz Şaban, Yedi Bela Hüsnü filmlerini hatırlayalım. Bu filmlerde alt sınıfa ait bir karakterin mevki-makam sahibi insanların arasında girip, orayı yapı bozuma uğratışına tanıklık ediyorduk. Hangi sınıftan olduğunu çok iyi bilen Şaban’ın hal ve tavırlarını iyiler-kötüler, yönetenler-yönetilenler ikiliği belirlerken; sınıfsal aidiyeti konusunda herhangi bir fikri olmayan Recep İvedik ise modernlikle muhafazakârlığın, taşra ile büyük şehrin, işçi ile patronun arasındaki mesafenin flulaştığı bir dönemde kendisi dışındaki herkese karşı öfkeli olabiliyor.

Recep İvedik, topraktan (taşradan) kopartılıp ‘Avrupa’nın göbeği’ olan Bağcılar’a atılmış, kent hayatının parçası olamamış, olmak istediğinde dışlanmış ya da buna hiç yeltenmemişlerin abartılmış bir karikatürü. Kendini ait hissedeceği bir toprağı olmadığı gibi, hem kent hem de kentin olanaklarını kullananlar onu içine almıyor. Öfkeli, çünkü içten içe bunu biliyor. Fırsatları yakaladığında beceremiyor, çünkü nasıl yapılacağını bilmiyor. Bu bakımdan iyilik, doğruluk, güzellik gibi toplumları bir arada tutan kavramları hikâyesine malzeme yapan komedi sineması geleneğini de büyük bir dönüşüme uğratıyor. Karakterinin eziklik duygusunu, cinsel açlığını, toplumsal öfkesini, homofobisini birer komedi unsuruna dönüştürürken bu kavramlarla arasına mesafe koymadığı gibi, yeniden üretip seyircisindeki bu duyguların pekişmesine de vesile oluyor. Toplumda gördüğü büyük karşılık düşünüldüğünde, tam da bu nedenlerle değer yargılarının ve komedi anlayışının geride bıraktığımız kırk yılda yaşanan toplumsal dönüşümlerle birlikte nasıl bir noktaya geldiğini göstermesi açısından bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor Recep İvedik.

Başlı başına bir kitap olabilecek kapasitedeki bir konuyu, böyle dar bir alanda ana duraklarına uğrayarak anlatmaktaki muradım büyük karşılıklar gören bu tür filmlerin ve karakterlerin yapıldıkları dönemin toplumu hakkında da fikir verici olduğunun altını çizerek, Türkiye sinemasında komedi film ve karakterlerinin 40 yıllık dönüşümüne bakarak geldiğimiz noktayı ve geçtiğimiz durakları da görmek mümkün.

Yaşar Usta ne kadar sahici ve toplumun içinden biriyse, maalesef Recep İvedik de o kadar öyle!

Sarı sıcak gerçekçiliği ve bize kalan karakterleri

Üç yıl önce, 28 Şubat 2015’te yitirdiğimiz Yaşar Kemal’in anlatı evreni içersinde öykülerinin ayrı bir yeri olduğunu düşündüm her zaman. Uzun soluklu, büyük anlatıları olan romanlarının yanında tek kitap olarak kalsa da insan sıcaklığıyla romanlarından aşağı kalır yanı yoktur öykülerinin. Röportaja da ayrı bir soluk taşıdığını, çoğu yerde onları da öyküyle buluşturduğunu daha ilk elde belirtmek gerek mutlaka. Buna karşın öykülerinin ve röportajlarının biraz romanlarının gölgesinde kaldığını, yeteri kadar ele alınmadığını da söyleyebilir miyiz? Oysaki Yaşar Kemal’in Çukurova’sının oluşmaya başladığı, büyük anlatılarının atmosferini kurduğu, sözlük oluşturulacak kadar kendisinin kıldığı dilini örmeye başladığı, öykücülüğümüzün yüz akı sayılabilecek öykülerin bir araya toplandığı bir kitaptır Sarı Sıcak.

Tek kitap dedim ama aslında tek kitap olarak sayabilir miyiz? İlk yayınlandığı yıl olan 1952’de içinde dokuz öykü yer alır. “Sarı Sıcak”, “Bebek”, “Yatak”, “Dükkâncı”, “Süpürge”, “Keçi”, “Sinek”, “Hançer”, “Memetle Memet”. 1959’da yapılan ikinci baskıda “Memetle Memet” öyküsü çıkarılır, yerine “Beyaz Pantolon” öyküsü alınır. Sonraki baskılarında neredeyse ayrı bir kitap bütünlüğü oluşturacak kadar öykü eklenir: “Halis Serkisof”, “Yeşil Kertenkele”, “Bana Bak Kardaş”, “Yolda”, “Kalemler”, “Turnalar”, “Avcı”, “Ekin”, “Şahan Ahmet”, “Kavun Karpuz”, “Pis Hikâye”. 1975 yılında Cem Yayınevi’nde Bütün Hikâyeler başlığıyla basılan 5. baskıda da “Hırsız” ve “Ağır Akan Su” öyküleri eklenecektir. 1981’de Karacan Yayınları arasında 6. Baskı olarak tekrar Sarı Sıcak adıyla yayınlandığında yirmi iki öykülük bir toplam oluşmuştur.

Yaşar Kemal’in öykülerinin gerçekçi edebiyatımız içinde ayrı bir yerde durduklarını düşünüyorum. Genel bir yargıyla toplumcu olarak değerlendirilmesi çoğu kez kusurlu gelir bana. Okuyucusunun karşısına getirdiği sorunların çözümü için gidilecek yolu, yönü işaret etmez öykülerinde. Gözlemcidir, eleştireldir daha çok. Berna Moran, Dağın Öte Yüzü üçlemesine ilişkin yazısını Yaşar Kemal’in “toplumcu olmakla birlikte, bir bakıma gerçekçi yöntemden uzak durmuş bir yazar” olduğunu imleyerek bitirir. Onun anlatısını halk hikâyelerinin, destanların, efsanelerin, epik olanın geleneğine bağlar. Bu geleneği modernist bir anlatıya dönüştürdüğünü söyler. İnsanın yaşam savaşımını temel çatışma olarak alan Yaşar Kemal’in anlatı evreninde mitoslarla, düşlerle yaratılan sanrılar, korkular büyük yer tutacaktır. Buraya giden yolun ilk adımı derlediği halk hikâyeleri, ağıtlarsa eğer, ikinci önemli adımı da kuşkusuz öyküleridir. Öykülerinde aynı mitos evreni çıkmaz karşımıza. Daha gözlemci, daha gerçekçidirler ama halk hikâyelerinin söyleyiş özelliklerini, düşle gerçeğin iç içe geçişini, yalınlığın şiirsel doruğunu, korkularla beslenen yaşam savaşını, yokluğu, insanın çürümüş yanını ve değişim sancılarını bir büyük Çukurova dünyasının içinde okuruz.

Berna Moran, romanlarında yozlaşma mitosunu ele aldığı yazısında Yaşar Kemal’i, klasik gerçekçilere değil, kendisine ait bir Missisippi dünyası yaratan Faulkner’e daha yakın görür. Yaşar Kemal, gözlemciliğine, gerçekleri ele alışına karşın olağanı aşan olaylarıyla, mitlerle, düşlerle iç içe geçmiş bir gerçekliğe yönelen şiirselliğiyle, diliyle bir Çukurova dünyası katar edebiyatımıza. Gerçekçilik anlayışımıza Anadolu’nun özelliklerinden kaynaklanan bir boyut eklemiş ve tamamen bize özgü, Anadolu’ya özgü bir gerçekçilik anlayışının izini sürmüş, yeni bir damar açmıştır. Bu gerçekçilik damarının ilk ürünleri Sarı Sıcak’ın içinde yer alan öykülerdir. Marquez’den, büyülü gerçekçilikten önce, belki de yeni bir tanımlamayla belirlenebilecek ayrıksı bir edebiyat damarı.

Alain Bosquet’le yaptıkları uzun soluklu söyleşide çocukluğunu anlattığı ilk bölümler Yaşar Kemal’in yazın evreni için anahtar niteliğindedir. Sözünü etmeye çalıştığım gerçekçilik anlayışının da kaynağını gösterir. Daha küçüklüğünde evde destanlar, masallar anlatılır. Halk hikâyecilerini dinler. Durmadan türküler söyler. Köyde adı Deli Kemal’e çıkmıştır. Köy köy dolaşıp ağıtlar, türküler, destanlar derler. Bir yanında Karacaoğlanlar, bir yanında Dadaloğlu. Aynı zamanda Kadirli’de arzuhalcilik yapar, çok şeye tanık olur, insanları, halkını tanır. İstanbul’a gelir ama İstanbul’daki dil ve yaşayış yetmez ona. Anlatacakları için İstanbul’un dili eksiktir, söyleyişi kısırdır. Kendi yazın evrenini oluşturacağı coğrafyasını, dilini, söyleyişini taşır yazdıklarına. Yöresel sözcükler, deyişler, ikilemeler, şiirsel, imge yüklü betimlemeler, masalların, destanların, halk hikâyelerinin söyleyiş özellikleri…

Yaşar Kemal’in destansı Anadolu gerçekçiliğinin izinde öykülerindeki karakterlere odaklandığımızda onun büyük anlatısını oluşturduğu Çukurova’sını bütün özellikleriyle görebiliriz. Özellikle romanlarına geçtiğinde öykü karakterlerinin değişimleri yazınsal gelişiminin boyutlarını da öne çıkaracaktır. Yaşar Kemal’in öykü karakterlerinin hiçbiri çevrelerinden ve doğadan bağımsız değildir. Toplum gerçeğinin, doğayla savaşımın içinde yer alırlar. İnsan, toplumla, doğayla mücadele eder ve ruhsal derinliği bu mücadelenin içinde çizilir.
Neredeyse tamamı güçlükler karşısında direnmesini bilen karakterlerdir ama romanlarındaki karakterler gibi büyük değişimler yaşamazlar, isyan etme noktasına gelmezler, baş kaldırmazlar. Örneğin bir İnce Memed çıkmaz öykülerden ya da bir Salman bulamayız. Salman ya da İnce Memed olmadan öncesini görürüz karakterlerde, onları doğuran, kısa ama derinlikli ruhsal yapılarıyla yer alırlar öykülerde.

“Pis Hikâye”nin Osman’ı onca acıya rağmen İnce Memed’e dönüşmez. Öykü ilerledikçe Osman’ın Salman’a dönüşmesi beklenecektir, oysa Osman, Mahmut Ağa’nın dediğine gelir. Onca ‘kirletilmişliğine’ karşın Fadık kızı alıp köyden kaçar. Öyküdeki köy Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanında olduğu gibi herkesin bildiği, kimsenin engel olmadığı bir cinayete hazırdır ama Yaşar Kemal öyküsünü beklentinin dışına çıkarır. Osman’ın Fadık’ı alıp gidişi başka bir insan derinliğidir. İnsanın çürümüşlüğü, toplumun kötücüllüğü büyük bir gözlem gücüyle açığa çıkarılacak, Osman da, Hürü de, Fadık kız da bütün kusurlarıyla canlı karakterlere dönüşecektir. Hürü kadın direnir direnmesine, akrabası olan vergi memurunu köyün üstüne salmakla tehdit eder ama devamı gelmez. Hürü, Ortadirek romanının Meryemce’sinde daha dirençli, daha inatçı, dönüştürücü gücüyle olağanüstü bir karaktere dönüşecektir.

Yokluklar, yoksulluklar, umarsızlıklar, tutkular, öfkeler, düşler, umutlar yer alır öykülerde. Çoğu kez her şeyden kurtulmanın yolunu kaçmakta bulur öykü karakterleri. Osman Fadık’ı alıp kaçar. “Yeşil Kertenkele”nin İbrahim’i tümden kaçmaktadır insanlardan. “Kalemler”de, “Ağır Akan Su”da bütün bir aile kaçıp gider. “Bebek”in İsmail’i çocuğunu sırtına alır gider. “Yolda”nın Emine’si kendi köyünde inmez arabadan arabacıyla birlikte gider. “Avcı”nın Muslu’su her şeyden kaçar, ava gider. “Hırsız”ın Çakır’ı borcunu ödeyemeyince ortalıktan kaybolur, kaçar.

Öykülerin canlı karakterleri arasında çocuklar önemli bir yer tutuyor. “Sarı Sıcak”, “Yatak”, “Beyaz Pantolon”, “Yeşil Kertenkele”, “Kalemler” öykülerinin kahramanları çocuklardır. Kitaba da adını veren “Sarı Sıcak” öyküsünün Osman’ı Çukurova’nın dayanılmaz sıcağında gündeliğe, çalışmaya gider. Sabah erken kalkmak için anasını tembihlemesiyle açılır öykü. Anası kıyamaz uyandıramaz Osman’ı. Babası kolundan tuttuğu gibi kaldırır, çalışmaya gönderir. Kan ter içinde kalır çelimsiz Osman. Gün bitince ağadan hakkını almak için bekler ama alamaz. İnatçıdır, öylece dikilir durur. Ağanın karısı görür Osman’ı. Osman, içinden kaçmak gelse de yerine mıhlanmış gibi durmaktadır. Ağanın uzattığı yirmi beşliği kapar kapmaz yerinden fırlar, doğru anasına koşar. Parayı anasına verir. Osman’ın bütün zorluğuna karşın çalışmakta direnmesi, inatçılığı önemlidir öyküde. Küçük olduğu için harçlığını alamaması da pes ettirmez onu, inatçılığıyla hakkı olan harçlığı almasını bilecektir.

Çalışan ama hakkı verilmeyen çocuk işçilerden biri de “Beyaz Pantolon” öyküsünün karakteri ayakkabıcı çırağı Mustafa’dır. Kendisine beyaz bir pantolon diktirebilme hevesiyle üç günlüğüne tuğla ocağında çalışmayı kabul eder Mustafa. Tuğla ocağının ustası Cumali’ye yardım edecek, ocağı sürekli diri tutacaktır. Cumali nemrut, acımasız, çıkarcı bir adamdır. Mustafa çalışkanlığıyla beyaz pantolon için gereken parayı hak eder ama Cumali, Hasan Bey’e çocuğun sürekli uyuduğunu söyleyince çocuğun hak ettiği parayı da kendisine alır. Hasan Bey Mustafa’ya eksik para verecektir. Çocuk karakter kadar öne çıkan Cumali karakteri insanın çıkarcılığının tipik bir örneğidir. Buna karşın Cumali’yi olduğu gibi çizer Yaşar Kemal, kusurlarıyla, yoksulluğuyla, bilisizliğiyle.

“Yeşil Kertenkele” öyküsündeki babası bellisiz İbrahim öykülerdeki en güçlü çocuk karakterlerinden biridir. Çukurova’dan uzakta ama atmosferiyle, söyleyişiyle, karakterleriyle Yaşar Kemal’in kendi Çukurova’sının içinde geçer öykü. Kendisiyle alay eden akranlarından, çevresindeki herkesten kaçıp doğaya, hayvanlara sığınan İbrahim’in düş gücüyle canlandırdığı babasını, kendi yalnızlığıyla, herkesten kaçarak kurduğu evrenini, büyük bir iştahla anlatmasının öyküsüdür. Yazarı kendisine yakın bulacak ve yalnız olduklarını anladığında kimseye anlatmadıklarını anlatacaktır ona. Çevreden gelenleri görünce gene yalnızlığına, kendi dünyasına kaçacaktır.

İstanbul’da geçen öykülerden ilki “Kalemler” öyküsüdür. Öykünün çocuk karakteri Neriman kendisini okuldaki arkadaşlarına kalemleriyle kabul ettirmeye çalışacaktır. Babası çöpçüdür ve o kalemleri çöplükten toplayıp kızına vermektedir. Neriman’ı kıskanan çocuklar kendi kalemlerini çaldığını söyleyince okul müdürü devreye girecek ve babasını okula çağırtacaktır. Neriman kendisini kurtarmak için söylediği yalanı babasının da devam ettirmesini ister. Baba kızının incinmesini istemez, okuldan uzaklaştırılmayı göze alıp kızının yalanını sürdürür. Neriman’ın küçük düş dünyası, çocukluk psikolojisi, çevrenin kötücüllüğüyle, yoksulluklarla, toplumsal çelişkilerle birleşecektir.

Öykülerde yer alan kadın karakterler çalışıp didinen, yoksulluklarını, yokluklarını gizlemeye çalışan, aşağılanan, ezilen ama direnen kadınlardır. Buna karşın romanlarda yer alan kadın karakterler kadar inatçı, dönüştürücü olduklarını göremeyiz. “Turnalar” öyküsünün kadın kahramanı Gülbahar, toprakla didişen, gurbete çıkan sevdiğini umutla bekleyen, cinsel açlığını bile toprakla gidermeye çalışan, isteklerini içine gömen bir Çukurova dünyası kadınıdır. Sevdiğinin geldiğini sandığı gündüz düşleri Gülbahar’ın yalnızlığının anlatımıdır.

“Bebek” öyküsü her ne kadar çocuğuyla kala kalan İsmail’in öyküsü olsa da öykünün etkileyici karakterleri kadınlardır. Hem tarlada çalışmak zorunda kalan, hem de çocuk bakacak olan umarsız kadınlar. Çocuğun anası Zala doğumdan sonra ölüp gitmiştir. Çocuğun emzirilmesi, bakılması gerekir. İsmail köyün kadınlarını dolaşır. Çocuğa bakabilecek kadınlara başvurur. Kendi çocuğuna yetişemeyen Hürü kadın İsmail’in çocuğuna bakmaya yetişemez. Çalışmaya gelmesi gerekir, evde kendi çocuğunu bırakır aç açık. Topal Emine’ye gidilir ama Topal’ın sütü bozuktur, kendi çocuklarını yaşatamaz. Cennet Ana’yla birlikte İsmail, çocuğu kapı kapı dolaştırırlar. Bütün kadınlar çalışmaktadır, yoksulluğun gözü çıksın. Çocuğunu alır sırtına yollara düşer İsmail.

“Yolda” öyküsünün Emine’si kocasından boşanmış, kâğıdını almış köyüne dönmektedir. Yolda rastgelen Arabacı, Emine’yi arabasına alır. Kadının boşandığını öğrenen Arabacı, kendisinin hiç kimsesi olmadığını söyleyecektir Emine’ye. Kadın kendi köyünde inmez arabadan, Arabacı’nın köyüne doğru yola devam ederler. Emine de, Arabacı karakteri de ustalıkla çizilmiştir. Birkaç diyalog iki karakterin dünyasını da açar okuyucuya. Hemen bu noktada Yaşar Kemal’in diyalog oluşturmaktaki başarısına da değinmek gerek. Bazen tekrarlarla, ikilemelerle, pekiştirmelerle oluşturulan diyaloglar, derinlikli yalınlığın içinde söyleyiş zenginliği yaratırlar.

“Şahan Ahmed” öyküsünün umutla çabalayan, direnen karakteri Ahmed, kendi çabasıyla, dişiyle tırnağıyla oluşturduğu tarlasını ağaya kaptırır. Ağaya şikâyet edenler Ahmed’in tarlasını kıskanan köylüleridir. İnsanın çürümüşlüğüyle karşı karşıya kalır Ahmed. Dava açar ama ne fayda, eldeki avuçtaki de davaya gider. Ağanın kötülüklerine karşı hırslanır. Bir başka ormanlık alana dalar baltasıyla, kendisine yeniden bir tarla açmak için. Bu öyküde de Şahan Ahmed’in isyanı romanlardakine göre geride kalacaktır. Şahan Ahmed’in onca emeği, onca alın teri, romanlardaki karakterlerinden daha farklı olarak, pasif bir direnmeye dönüşecektir.

“Halis Serkisof” öyküsünün Hacı karakteri trajikomik durumuyla diğer öykülerden farklılaşır. Irgatbaşı Hacı, saf, bilgisiz bir karakterdir. Buna karşın toplum içindeki konumu bilgisizliğini belli etmemesini gerektirir, kurnaz olmak zorundadır. Irgatların çalışma saatlerini ayarlayacağım derken, bilgisizliği ve saflığıyla ırgatların tuzağına düşer. Öykü boyunca ırgatların alay konusu olacaktır. Gerek diyalogları, gerek ruhsal yapısının, kurnaz olmaya çalışan o çocuksu saflığının iyi ayrıntılarla, gözlemlerle çok canlı olarak çizilişi Hacı’yı etkileyici bir karaktere dönüştürüyor.

“Hırsız” ve “Ağır Akan Su” İstanbul’da geçen öykülerdir. Kent yaşamı içinde gecekonduların, yoksul kesimin, deniz insanlarının yaşamlarından kesitler sunan, kimi yerde röportaja yakın tanıklıklar duyumsatan öykülerdir. “Hırsız”da denize tutkun Balıkçı Çakır’ın öyküsünü okuruz. Anlatıcının arkadaşına ait sandalı borçlanarak alır Çakır. İşler istediği gibi gitmez. Yeterince balık çıkmayınca borcunu ödeyemez. Bir süre ortadan kaybolduktan sonra çıkagelir, borcunu öder. Gazetelerde Çakır’ın hırsızlıktan tutuklandığını okuyacaktır anlatıcı. Yaşamla, denizle savaşımını yitirecektir Çakır. Kent insanının yokluklar karşısındaki umarsızlığının örneğidir Çakır karakteri.

“Ağır Akan Su” elinden her iş gelen, bin bir hünerli Kerem Usta’nın öyküsüdür. Gecekonduda yaşayan Kerem Usta’nın karısı Almanya’ya çalışmaya gitmiştir. Dedikodular durmaz, karısının Almanya’da çocuk sahibi olduğu söylenir. Bunu duyan Kerem Usta çıldıracak gibi olur. Karısını öldürmeyi düşünür. Bir tabanca edinir kendine, Almanya’ya gidecek ve karısını öldürecektir. Kerem Usta’nın gidip gelmeleri, çevresinden etkilenişleri ustaca işlenir. Sonunda anlatıcıya güvenir, tabancayı saklaması için ona verir, karısını öldürmekten vazgeçer. İntihar etmekten kurtardığı bir genç kızı evine alır. Genç kız Kerem Usta’nın çocuklarına bakar. Bir süre sonra karısı geri dönecektir. Kerem Usta oralarda duramaz artık, yaşantıları alt üst olmuştur. Ailece kaçar giderler, gecekonduları da yanıp kül olur. Tutkusuyla, çevresinden etkilenişiyle, deli dolu yapısıyla, saflığıyla Kerem Usta kente göçüp gelmiş insanların tipik özellikleriyle çizilmiş güçlü bir karakterdir. Kerem Usta’nın çağrıştıracağı karakterlere çok sonraları belki de Bir Ada Hikâyesi dörtlemesinde rast gelebilirsiniz.

Elbette Yaşar Kemal’in yazınsal evreninin en önemli karakteri doğadır. Doğayla insan birbirinden ayrılamayacak derecede iç içedir onun anlatısında. En az toplum kadar doğa da insanı, karakteri biçimlendirecektir. Öykülerinde doğanın zenginliğini kullanışının ilk örneklerini verecektir. “Yeşil Kertenkele” öyküsünde İbrahim’in düş dünyası, yalnızlığı hep doğayla birlikte vardır, doğa sığınağıdır çocuğun. “Avcı” öyküsünün Muslu karakteri ava çıktığı dağlarla bütünleşir, çocuğunun ölümü bile durduramaz onu, giyinip avının peşine gider. Doğanın anlatımındaki şiirsel atmosfer, çağrışımlar, imgeler, dil zenginliği, bir doğa sözlüğü oluşturacak kadar Yaşar Kemal’in yazın evrenine özgüdür. Romanlarında ise doğa, öykülerinden daha heybetli bir karaktere dönüşecek, bütün yapıtlarında, yarattığı Çukurova dünyasının rengârenk resmini oluşturacaktır.

Yaşar Kemal, bizim edebiyatımıza, Anadolu’ya özgü diliyle, biçemiyle bambaşka bir gerçekçilik damarı oluşturmuştur. Bu damarı, derinlikli yalınlığın içinde yarattığı karakterlerini, doğayı bugüne yansımalarıyla düşünüp sorgulamamız edebiyatımızın zenginliğini yeniden görmemizi sağlayacaktır.

Karmaşadan yalnızlığa FM

“Kokainoman
eroinoman
nikotinoman
megaloman filan
var ya  Hacıbaba,
ben de elli beş yaşında bir radyomanım.
Yani
illetimiz radyomani.
İnsanların seslerini dinliyorum
dünyanın dört bucağından bana sesleniyorlar.”

Bilimin asıl amacı doğayı açıklamak olsa da, modern yaşamı dönüştüren teknolojinin büyük bir kısmı isimleri pek bilinmeyen dâhi bilim insanlarının eserlerine dayanır. Edwin Howard Armstrong buna etkileyici bir örnektir: Teknolojide yaptığı yeniliklerle adının Edison kadar duyulmuş olması gerekirdi ama Armstrong’un hayatının arkasında, güç sahiplerine karşı tek başına yaptığı mücadelelerle dolu bir hikâye yatar. O, lobicilik gibi oyunları oynayamadı ve icatları sonucu işleri tehdit edilen kişilerin gücünü hafife alacak kadar naifti. İcatlarının tüm halkın yararına olduğuna inandığı için uzlaşmayı da reddetti. Sonuçta, teknolojik başarılarını sağlayan kararlılığına kurban gitti…

Bir yayımcının oğlu olan Edwin Howard Armstrong, 1890’da New York’da doğdu. Çekingen bir çocuk olduğundan, belki de bir romatizmal hastalık sonucu ortaya çıkan tikinden dolayı, genellikle tek başına oyun oynardı. Marconi, Atlantik aşırı ilk radyo iletimini yaptığında Armstrong on bir yaşındaydı. Önemli bilim insanları ve mucitlerin hikâyeleri ile büyülenmeye başlayan genç Armstrong, evlerinin çatı katında anteni de olan kablosuz cihazlar yapmaya girişti. Örneğin, Morse alfabesinin zayıf duyulan sinyallerini yükseltmenin bir yolunu bulmaya karar verdi.

Armstrong, 1909’da Columbia Üniversitesi’nin Elektrik Mühendisliği Bölümü’ne kabul edildi. Hayatının geri kalanında onu en iyi açıklayacak olan kararlılık özelliğiyle, elektrikle ilgili araştırmalarına okulun felsefe bölümünün bodrum katında bir salonda başladı. Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmedi; profesörlerinin ona söylediği şeylerin nedenini bilmek istiyordu ve sık sık onların iddialarını sorguluyordu.

Bu sırada, başka bir mucit olan Lee De Forest, radyoelektrik dalgaları üzerinde çalışıyordu, ancak deneylerinde çok az ilerleme sağlayabiliyor, radyo sinyallerini hep zayıf alıyordu. Telsiz telgraf ve televizyonun öncülerinden De Forest’in 1906’da yaptığı, ancak işlevi pek anlaşılmadığı için o güne değin kullanılamayan vakum tüpünün nasıl çalıştığını araştırmaya başlayan Armstrong, kapsamlı ölçümler yaptı ve mucidinin gözünden kaçırdığı sonuçlarla radyo sinyallerini gerçek anlamda yükseltmenin bir yolunu buldu. Kız kardeşi, Armstrong’un gecenin ilerleyen saatlerinde odasının içine nasıl aniden daldığını ve “Başardım!” diye haykırdığını anlatırdı. Çığır açıcı buluşlarından ilkini gerçekleştirdiğinde henüz 22 yaşındaydı. Geliştirdiği devre, bugün de bütün radyo-televizyon yayın sistemlerinin en önemli ögesidir.

Sevinçli öğrenci, hemen icadına patent almak istedi. Ancak, babası bu türden ders dışı faaliyetlerin oğlunun mezuniyetini olumsuz yönde etkileyeceğinden endişelenerek ona para vermeyi reddetti. Armstrong, yakınlarından ödünç para alıp ve mezuniyet hediyesi sevgili kırmızı motosikletini de satınca 1914 yılında patenti tescil ettirdi. Hemen sonrasında, Armstrong’un buluşuna dayanan radyolar piyasaya çıkmaya başladı.

Armstrong, 1913 yılında elektrik mühendisliği bölümünden iyi derece ile mezun oldu ve ona aynı yıl asistanlık pozisyonu teklif edildi. Üniversite kampüsündeki üç binanın arasına büyük bir anten yerleştirdi ve Honolulu gibi uzak bir mesafeden sinyaller alabildiğini Radyo Mühendisleri Enstitüsü (IRE) tarafından düzenlenen bir konferansta gösterdi. Mucit De Forest de izleyiciler arasındaydı. İkisi daha önce hiç karşılaşmamıştı ve De Forest, icat ettiği tüpünün nasıl geliştirildiğini ilk kez izledi. Bu karşılaşma Armstrong’a yönelik düşmanlığının da başlangıcı oldu.

I. Dünya Savaşı’nda ABD ordusunun Paris’teki muhabere birliklerinin laboratuvarlarında görevlendirilen Armstrong, radyo dalgalarını bir kez daha değiştirecek olan ikinci önemli başarısını burada elde etti ve bugünkü radyo, radar ve televizyon alıcılarının çoğunun temel elemanı olan “süperheterodin” denilen devreyi gerçekleştirdi. Fransız hükümeti ona deneyleri için Eyfel Kulesi’ne erişim izni verdi ve şövalye şeref nişanı taktı. Elektronik çağının başlangıcı sayılan bu buluş, Edwin Howard Armstrong’un yaşamını da derinden etkiledi; geliştirdiği devrelerin patent haklarını dev kuruluşlara büyük para ve hisse senetleri karşılığında sattı ve 1920’lerde radyo sektöründeki üretim patlaması ile bir anda milyoner oldu. Columbia Üniversitesi’nde hiçbir maaş almadan çalışmayı kabul etti. Bu şekilde, idari işlerden kaçınabilir ve patent haklarından kazandığı parayla radyo yayınlarındaki istenmeyen gürültülerin (parazitlerin) önlenmesi konusundaki araştırmalarını üniversitede sürdürebilirdi.

Armstrong, sonradan Radio Corporation of America’nın (RCA) başkanı ve kendisinin baş düşmanı olacak iş arkadaşı David Sarnoff’un sekreteri Marion Macinnis ile 1922’de evlendi. Marion, onun hayatı boyunca en yakın arkadaşı olacaktı. Armstrong, karısına düğün armağanı olarak Florida’da kumsala ilk taşınabilir radyo ile geldi.

Mücadele başlıyor

Armstrong’un teknoloji mücadelesinin ilki, De Forest ile geliştirdiği rejeneratif devrenin hakları için 1922’de başladı. Ancak, bilimsel gerçekleri kavrayamayan Amerikan Temyiz Mahkemesi kararıyla Armstrong, 21 yılın sonunda, on üç mahkeme kararı ve otuz yargıcı kapsayan patent savaşını kaybedecekti. Umudu kırılan Armstrong, IRE Kongresi’nin daha önce ona verdiği Onur Madalyası’nı geri vermek isteyecek, ancak bilim dünyası Armstrong’un rejeneratif devrenin mucidi olduğuna kesin olarak inandığı için Kongre’de bu talebi reddedilip delegeler onu ayakta alkışlayacaktıı.

1930’lu Buhran yılları ve FM radyonun doğuşu

1930’larda dünyanın büyük kısmı Büyük Buhran’ın içindeydi. İşsizlik bir salgın gibiydi ve işletmeler hayatta kalmak için çaresizce mücadele etmekteydi. Bu ekonomik sıkıntıların önemli bir istisnası radyo endüstrisiydi. ABD’deki yayıncılar yılda iki milyar dolar kazanıyordu ve başarılarının çoğunu Edwin Armstrong isminde dâhi bir insanın icatlarına borçluydu.

Armstrong 1933’te, De Forest’a karşı hiç bitmeyecek hukuki mücadeleler verirken, bir yandan da yepyeni bir fikir üzerinde çalışıyordu: FM radyo yayınları. O sırada radyolar AM yayınları yapıyordu ve sinyaller geniş alanlara ancak kalitesiz ses ile ulaşıyordu. “Statik, fakir insanlar gibi her zaman bizimle birlikte olacak,” bile diyen bilim insanlarına aldırış etmedi. Üniversitesinin Felsefe Salonu’nda masalara yayılan ve yüzlerce elektron tüpünü içeren ekipmanlarla uzun süren deneylerden sonra Armstrong, genişbantlı FM teknolojisinin gürültüyü ve statiği AM teknolojisinden yüz katı oranında azalttığını pekçok deneysel gösteri ile kanıtladı. Sektörün devleri, Armstrong’un AM yayın sistemindeki statiği azaltacak bir çözüm geliştireceğini beklerken, o bunun yerine yeni FM teknolojisiyle bir devrim yarattı. FM radyo yayınlarının AM yayınlarından çok daha yüksek ses kalitesinde olması bütün kurulu düzeni tehdit edebilir, binlerce AM vericinin ve milyonlarca AM teknolojili radyonun işe yaramaz hale gelmesine sebep olabilirdi. Yayın ağları, yatırımları ve pazarları tehlikedeydi. Ayrıca, FM yayınları Sarnoff’un liderliğindeki televizyon yayıncılığının pazara sürülme zamanlamasını da olumsuz etkileyebilirdi.

De Forest ile yasal savaşları bile yaklaşan tehlike için Armstrong’u uyarmadı, çünkü ona göre FM yayınlarının AM yayınları üzerinde tartışmasız üstünlük sağladığı kanıtlandığından, halkın bundan hemen yararlanmaya hakkı vardı ve tek başına kurumsal çıkarlara karşı koymaya karar verdi. 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Armstrong, 42 MHz ila 50 MHz frekansları arasında bir FM yayını oluşturmak için Federal İletişim Komisyonu’ndan (FCC) onay aldı.

Radyo dünyasında “General” olarak bilinen RCA’nın başkanı Sarnoff, Armstrong’un başlangıçta FM deneyleri için kullanmasına izin verdiği cihazlarını Empire State binasının tepesinden kaldırmasını istedi. Armstrong da 300 bin dolarlık bir maliyetle 1937’de bir kule ve Yankee Network adında küçük ama güçlü bir FM istasyonu kurdu. 42 MHz ile 50 MHz frekansları arasında şaşırtıcı ses kalitesine sahip yayınlar yapan FM radyolar üretmeye başladı. Bugün halen duran bu kule, 11 Eylül terör saldırıları Dünya Ticaret Merkezi’ndeki vericileri tahrip edince, büyük yayın ağları tarafından sinyalleri yayınlayabilmek için kullanılmıştı.

FM radyoyu, kârlarını daha fazla tehdit etmeden bir an önce yok etmek isteyen Sarnoff, bu sefer de Armstrong’un oluşturduğu 42 ile 50 MHz arasında olan FM frekanslarının, bugün kullandığımız 88 ile 108 MHz frekansları arasına taşınmasını sağlamak için Federal İletişim Komisyonu’nu (FCC) etkiledi ve İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Armstrong’a Komisyon tarafından bir darbe indirildi: “FM yayınlarının iyiliği için” daha yüksek frekanslara taşınmasına ve bir FM vericisine izin verilen maksimum gücün azaltılmasına karar verdi. Açıklanan bu frekans değiştirme kararı ile yarım milyondan fazla FM alıcısı ve yaklaşık 50 verici istasyon o andan itibaren işlevsiz kaldı ve Armstrong’un Yankee Network’ü de bir anda kullanılmaz hale geldi. Yayın istasyonlarını, belirlenen yeni frekanslara göre yeniden donatmanın maliyeti çok yüksekti.

Sorunlar, RCA ve NBC şirketlerine karşı yeni bir patent ihlali davasında çarpışmaya başlayan Armstrong için daha da kötüleşti ve NBC onu beş temel FM patentini ihlal etmekle suçladı. RCA’nın sahip olduğu güçlü mali kaynaklar, Armstrong’un hukuki savunması karşısında ezici üstünlük sağlıyordu. “Ancak, ben öldüğümde ya da iflas ettiğimde bu işi durduracaklar,” diye düşünüyordu. Bu uzun süren patent mücadeleleri, Armstrong’u mali yıkıma getirdi. Karısı Marion, Doğu Nehri’ne kendini atıp intihara teşebbüs ettikten sonra aylarca akıl hastanesinde yattı. Armstrong, 1953’te Marion’a mali kaynaklarını hemen hemen tükettiğini açıkladı. Emeklilik fonlarını Marion’un hesabında tutuyorlardı ve Armstrong karısından bu fonların bir bölümünü satmasını istedi, böylece hukuk savaşlarına devam edebilecekti. Marion kocasının bu isteğini reddetti ve karşı tarafla artık anlaşmayı kabul etmesini istedi. Bu reddedilişe çok öfkelenen Armstrong, karısının üzerine yürüyünce karısı evi terk etti ve birbirlerini bir daha görmediler.

31 Ocak 1954’te, üç aylık ayrılıktan sonra Armstrong, Marion’a bir özür mektubu ve yaşadığı derin acılarını anlatan bir not yazdı: “Tanrı seni korusun ve ruhuma merhamet etsin”. Palto ve eldivenlerini giydi, şapkasını taktı, pencereyi açtı ve 10. kattan ölüme atladı. Başarısızlığına ve FM radyonun asla kabul görmeyeceğine inanarak hayatına son verdi.

Sonsöz

Zamanının çok ötesinde bir bilim insanı olan Edwin Armstrong, modern radyoyu oluşturan buluşlarını savunmak için mücadeleden hiç vazgeçmeden savaştı. Karısı Marion, RCA da dahil olmak üzere elli üç yıllık tüm patent mücadelelerini kocasının ölümünden 13 yıl sonra kazandı. Zararlarına karşılık 10 milyon dolar civarında tazminat elde etti ve radyoya büyük yenilikler getiren kocasının adına ödüller koydu ve Armstrong Araştırma Vakfı’nı kurdu.
Geçen yıllar Armstrong’un bilim ve icatlar tarihindeki yerinin daha iyi anlaşılmasını sağladı. 1955’de Birleşmiş Milletler Uluslararası Telekomünikasyon Birliği Armstrong’u, Fransız fizikçi ve matematikçi André Marie Ampère, telefonun mucidi Alexander Graham Bell, elektrik fiziğinin öncülerinden İngiliz Michael Faraday ve telsiz telgrafın geliştiricisi İtalyan Marconi, telgraf ile Mors alfabesinin mucidi Samuel Morse ve Nikola Tesla gibi büyük elektrik ve telekomünikasyon adamları listesine adını ekledi. 1983’te ABD’de adına posta pulu basıldı.
Armstrong, kendi deyimiyle “insanlar gerçekleri kelimelerle değiştirir ve sonra kelimelerden bahseder” inanışındaki bir dünyanın kurbanıydı. Bir daha FM radyonuzu dinlerken arkasında yatan mücadelelerle dolu kuruluşunu hatırlarsınız belki. y

Kaynaklar:
Columbia Üniversitesi Mezunlar dergisi 2002 Bahar sayısı
Greg Bjerg, “The tragic birth of FM radio” başlıklı makalesi, 2006
Wikipedia – Edwin Howard Armstrong ve Esther Marion Armstrong hayatları. Görseller: E.H. Armstrong Websitesi
Lessing, Lawrence, Man of High Fidelity: E.H. Armstrong (Philadelphia, Lippincott, 1956).
Lewis, T.S., Empire of the Air: The Men Who Made Radio (New York, HarperCollins, 1991).
Yavuz, Yiğit “Radyoda Edebiyat, Edebiyatta Radyo” makalesi
Konuyu aktaran Murat Özsunay’a teşekkürler. (NT)

Simyanın altınından algoritmanın Bitcoin’ine

2008 yılının soğuk bir Kasım gecesi, kriptografi (şifreleme) odaklı bir mail grubunda Satoshi Nakamoto mahlaslı birisi “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Eşten-Eşe Elektronik Nakit Ödeme Sistemi) başlıklı makalesini paylaştı. Bir kaç ay sonra Ocak 2009’da açık kaynak ilk Bitcoin istemcisinin yayınlanmasıyla, Bitcoin ağı da kuruldu. Teorik olarak birler ve sıfırlardan ibaret matematiksel problemlerin çözülmesiyle ‘çıkarılan’ Bitcoin bloklarının ilki yine Nakamoto tarafından üretildi. Kısa süre sonra da programcı Hal Finney ile Nakamoto arasında ilk işlem gerçekleşti. Ve bu ‘algoritma peygamberi’, 2010 yılında sanal dünyadaki tüm izlerini silerek bir daha görünmemek üzere ortadan kayboldu. Geride altının para olarak kullanılmaya başlanmasından beri en büyük ‘devrimi’ yaptığı iddialarını bırakarak…

Peri masalı gibi değil mi? ABD’de patlayan Mortgage krizinin küresel finansal mimariye cehennem azabı yaşattığı, finans devlerini kurtarmak için dolar basma makinelerinin fazla mesai yaptığı günlerde, bir büyücü gibi ortaya çıktı, değneğini salladı ve avuçlarımıza sihirli bir sikke bıraktı.

Bitcoin gerçekten yeni bir para mı yoksa ilkel ataları sayılabilecek Pay Pal, POS vb. gibi teknolojik bir kolaylıktan mı ibaret? İddia edildiği gibi, doların hâkimiyetine karşı anarşist bir saldırı mı yoksa aşırı para arzının yarattığı sistemik sorunları çözme ihtimali taşıyan yepyeni bir çığır açıcı mı?

Bu soruların yanıtı ona yüklenen ‘para’ rolünde aranmalı.

***

Para; mal ve hizmet almaya yarar, ticareti kolaylaştıran bir aracıdır. Devletçe basıldığı, hukukça korunduğu ve arkasında bir siyasi otorite bulunduğu için güvenilirdir. Önce altın kullanıldı. Banknot çıkınca altına endekslendi, ardından sadece dolar altına bağlandı ve nihayetinde altın tamamen terk edilerek tüm paralar dolar karşısındaki güçleriyle ölçülür oldu.

Bugün basit bir iktisat kitabında da akademik bir yayında da para ve paranın evrimi, kabaca bu sadelikte anlatılır. Ama sadelik, anlaşılır olma kaygısından değildir. Bilakis, her bir kavramını anlatırken adeta Çiçero’ya dönüşen günümüz iktisat teorisinin dili, ‘para nedir’e gelince tutulur; matematiksel formülasyonlarla karmakarışık hale getirdiği kuramının içine parayı utangaçça yerleştirir.

Çünkü mesele para olduğunda, burjuva iktisatçıları onu daima mistisize ederler. Basit ‘ödeme aracı’na indirgerken, aynı zamanda sahip olduğu ‘değer’i tarihselliğinden koparıp ‘kendinde bir varlık’ düzeyine yükseltirler. Bu yönelim ideologların bilinçli tercihi değildir kuşkusuz. Zira kapitalizm, bütün genel yaşam faaliyetlerini değer yasasının ve bu yasanın beraberinde getirdiği paranın gücü ilkesinin hâkim olduğu tekil bir organik sistem altında birleştirmesiyle ve aynı zamanda bu muazzam başarısını gizlemeye çalışmasıyla, kendinden önceki sınıflı toplumlardan ayrılır. Burada düğüm paradır. Marx’ın ortaya koyduğu gibi, değişimin ve meta üretiminin gelişiminin en yüksek ürünü olarak para, bireysel emeğin toplumsal niteliğini, pazarla birleşmiş tek tek üreticiler arasındaki toplumsal bağı maskeler.

Dolayısıyla kapitalizmin büyüsünü bozmanın yolu toplumsal ilişkilerin maddi pelerinini kaldırmaktan, yani değerin para biçimini anlamaktan geçer. İşte bu aşamadan sonra ister altın, ister kredi, ister dolar, isterse de Bitcoin olsun; hangi şekle bürünürse bürünsün paraya yaklaşım, iktisat tarihini, sınıf çatışmasının bir tezahürü olarak iki farklı ideolojinin savaş alanına çevirir. Düşüncenin rahmine ‘değer nedir’ sorusu düştüğünden beri devam eden ‘barışsız’ bir savaştır bu.

Dünyayı değer üzerinden kavramak

Düşünce tarihini eğer sadece ‘değer’ üzerinden okursak, onu iki büyük kampa ayırmak mümkün: emek, maliyet, değişim değeri kavramlarını temel alanlar ile; faydayı, kullanım değerini, hedonistik ölçüleri ve ferdi psikolojik kriterleri esas tutanlar…
Değer kavramı üzerinde ilk duran Platon’du. Değişim ve kullanım değerleri ayrımını yapansa Aristo. Parayı değişimin eşdeğeri olarak keşfeden de yine oydu. Buna karşın Skolastikler ve özel olarak Thomas Aquinas, bir malın faydasını ihtiyaçları karşılama gücüyle ölçmek gerektiğini savundu. Düşünce denizine atılan bu iki taşın yarattığı dalgalar, dünyayı anlama çabalarını da ‘değer’ üzerinden biçimlendirdi.

14. yüzyıl felsefecilerinden Jean Buridan ile 15. yüzyıl din adamlarından Gabriel Biel, fayda ve değer kavramları arasında ilk bağı kurdu. 16. yüzyılda Bernardo Davanzati, değeri, ihtiyacın baskısı ile tatmin imkânının kısıtlılığı arasındaki ilişkiye indirgedi. 17. yüzyılda Nicholas Barbon, malları maddi ve manevi faydasına göre ayırdı.

Aydınlanma, felsefede olduğu gibi, iktisatta da pusulayı Aristo’ya çevirdi. Merkantilist William Petty, değer alanına toprağı kattı. “Servetlerin babası emekse, anası da topraktır,” dedi. John Locke değeri emeğin yarattığını, toprağın ancak alın teriyle sulanarak kıymetli mahsul vereceğini yazdı. Faydası olup bedava olan su ile değeri olup faydası olmayan elmas örneği üzerinden ‘fayda’ esaslı düşünceye ilk ciddi darbeyi indirdi.

Adam Smith’in “Emek, ham maddeden mamul eşyaya kadar, bütün üretim safhaları­nın orijinal fiyatıdır. Reel fiyat, malı üretmek için harcanan emekle, nominal fiyat ise parayla ölçülür” tezi burjuva ekonomi politiğini bilimsel olarak formüle etti, klasik iktisatın miladı oldu. Ona ilk tenkidi yapan David Ricardo’ya göre ise emek, malın tabii fiyatıydı ve buna göre bir değer teorisi kurulmalıydı. Ricardo’nun düşünceleri kapitalist üretim ilişkilerinin işaret fişeğiydi.
Burjuva ekonomi politiğinin kapsamlı bir eleştirisini yapan Marx, Aristo’dan bu yana gelen dünyayı bir çelişkiler bütünü olarak kavrama çabasına nihai şeklini verdi. Değeri bir malı üretmek için harcanan emek zamanıyla ölçtü. “Değerler olarak bütün metalar, yalnızca kristalleşmiş emek-zamanının belirli kitleleridir,” dedi.

Marx parayı, toplumsal ilişkilerin mütemmim cüzü olarak ortaya koydu. Metanın tek tek değişim karakterinden (belli bir miktar metanın, belli miktardaki bir başka meta ile değişildiği değerin basit biçimi) başlayarak, birçok farklı metanın bir ve aynı özel bir meta (altın) ile değişildiği değerin evrensel biçimini, ve nihayetinde bu özel metanın evrensel eşdeğer olduğu (değerin para biçimi) tarihsel süreci inceledi.

Marx’ın toplumsal ilişkileri kavramanın anahtarı olarak formüle ettiği emek-değer teorisinden sonra burjuva iktisatçılarının bütün çabası, iktisadi faaliyeti öyle veya böyle faydaya, tercihe, arzuya yani insanın ‘rasyonel ve duygusal’ davranışlarına bağlama çabasıdır. Kapital’in yayınlanmasının ardından geliştirilen her iktisat kuramı, Skolastik itikatın farklı biçimler altındaki tekrarından başka bir şey değildir.

Bu döneme dair de kısa bir çetele tutalım…

Oxford iktisatçıları Nassau Senior ve Henry Drummond değerin emeğe bağlılığını şiddetle reddettiler. Akıllarının yetmediği yerde pervasızlaştılar: “Deniz kenarında dolaşırken tesadüfen bir inci bulsam, bunun kıymeti yok mudur? Kıymeti emeğe bağlayanlar, bu incinin değerini nasıl izah edebilirler? Belki kıyıda yaptığım gezintiyi emek olarak yorumlayacaklardır. Derhal cevap vereyim. Ya bu inci, lokantada istridye yerken kabuğundan tabağa kendiliğinden düşmüşse.?” John Stuart Mill arz ve talep ölçüsünü getirdi. Lauderdale ve Lloyd işi hedonizme vardırdı. Birisi değeri arzunun şiddetine öteki psikolojiye bağladı. Hâlâ saygı gören Viyana Ekolü’nden Karl Menger, değer ancak ve yalnız yan faydayla ilgili derken, Friedrich von Wieser’e göre ise iktisadi faaliyetin hedefi değerin maksimizasyonuydu ve onun kaynağı da faydaydı.

Marx’tan sonra burjuva iktisatçılarının düşünsel evrimlerinde Adam Smith ve Ricardo’nun dahi üzerinden atlayarak Skolastik gericiliğin müphem kavramlarına daha sıkı sarılmalarının sebebi, kötü kraliçeye her daim doğruyu söyleyen sihirli ayna gibi, onlara baktıkça ‘emeği’ duymalarıdır.
Nitekim bugünün egemen iktisat düşüncesi de son tahlilde, önce monetarizm ardından ‘rasyonel beklentiler kuramıyla’ modifiye edilmiş bir neoklasik iktisat teorisidir. İktisadi faaliyet ‘tercihler ve fayda hiyerarşisi’ne tabi tutulur. Buna göre değerin yeri, tercih baremindeki yerdir ve tercihleri tayin eden koşullarla beraber değer de değişir.

Fikri bir kere böyle kurarsanız, dünya da gözünüze hep o şekilde dönüyor görünür. Koşullar değiştikçe -ki bu teknolojidir- iktisadi ilişkiler de sanki ona uygun yeniden şekillenmektedir.
Yeni para Bitcoin’in felsefesi işte bu çarpık bakışın üzerinde yükseliyor.

Bitcoin’in değeri nereden gelir?

Bitcon’in en önemli özelliği olarak dayandığı teknoloji gösteriliyor. Blockchain adı verilen bu altyapı, kabaca, şifrelenmiş işlem takibi sağlayan dağıtık bir veri tabanı olarak tanımlanır. Bitcoin, son derece karmaşık matematiksel formülasyonların kaydedildiği bu veri tabanı içinde oluşur ve hareket eder.

Koşullarda aranan değişim bulunduğu vakit, burjuva ideologları sistemin marazlarına çare üretmekte pek acelecidirler.

Çok uzağa gitmeden Türkiye’nin ‘aklı başında’ iktisatçılarından sayılan Mahfi Eğilmez’e kulak verelim. Ona göre, kripto paraların mevcut egemen paralardan belirgin üstünlüğü, herhangi bir ülkenin merkez bankasına bağlı olmadığı için hiçbir ülkenin ekonomik durumundan etkilenmemesidir. Bitcoin üzerine yazılmış pekçok ciddi makalede aşağı yukarı benzer ifadeler sıkça tekrarlanıyor. Doğrudur, biçim olarak Bitcoin mevcut paraların hepsinden farklıdır. Peki ya değeri? Cevap son derece bilindik: “Değeri, kullanıcılarının onu bir değiş tokuş aracı olarak kabul etmelerinden ya da bir emtia gibi görmelerinden kaynaklanıyor. Değeri, piyasada anlık olarak arz ve talep koşullarına göre belirleniyor.”

Forbes dergisinden Timothy Lee, çok daha iddialı: “Bitcoin internet çağında bir altın esasından daha fazla imkân sunar. O dünyada, nakitin vazgeçilmezliği ile elektronik ödemenin kolaylığını bütünleştiren ve tamamen adem-i merkeziyet esasına dayanan ilk ödeme sistemidir.”

Bitcoin’in teknolojisini anlatırken sergilenen bu iştahlı cümleler, mesele değere gelince yine kekelemeye başlıyor: “Paranın değeri nereden gelir? Popüler bir teori (bu hangi teori oluyorsa) modern kâğıt para birimlerinin değerini, hükümet kararından alındığını belirtir; hükümet resmi bir para birimini tayin eder, bu para birimi vergilerin hesaplanmasında ve ödenmesinde kullanılır ve böylece ona değerini verir (klasik iktisatçıları bile mezarlarında ters döndürecek bir tanım). Aksi takdirde para değersiz kâğıt parçalarıdır. Bitcoin bu görüşe açıkça bir meydan okumadır.”

Semaye Piyasası Kurulu’nun 2016 yılında hazırlattığı Kripto-Para Bitcoin başlıklı rapor da benzer özgüvenli tariflerle dolu: Aracı yok. Borç değil, değer taşıyıcı. Bu yüzden banka ve hükümetler kontrol edemez. Yapılan işlem geri alınamaz. Fiziksel parada işlemlerin hafızası bulunmaz. Bitcoin ise küresel blok-zincir veri tabanlarında tutulduğundan herkese açıktır. Matematiksel olarak güvenilirliği kanıtlanmıştır…

80 sayfalık raporda değeri arayınca tek bir cılız paragrafa rastlarız: “Subjektif değer teorisi (faydayı esas tutan bakış), kendiliğinden değeri olma kavramını da kapsar. Kendiliğinden değeri olduğunu düşündüğümüz altın ve gümüşün de aslında kendi değeri yoktur, altın ve gümüşe değeri biz insanlar atfederiz.”

Bu değer tanımlarının Thomas Aquinas’tan bir adım ileri olmadığı muhakkak. Fark sadece iktisadi kavramların ruhuna üflenen dinsel düşüncenin yerini sonsuz algoritmaların almasıdır. Bitcoin’i paranın tarihsel evriminde bir devrim gibi sunanlar, onun para olması için yeterli şart gördükleri ödeme ve tasarruf rolünü yerine getirdiğine işaret ederken, değerini ise matematiksel bir yazılımın sağladığı güvenliğe ve ona yönelen arzuya bağlamaktadırlar.

Eğer sorun ödeme aracı olmasıysa; Kanada’daki Canadian Tireparası, ABD’nin Massachusetts eyaletindeki BerkShare, İngiltere’deki Bristol Pound, Amsterdam’daki Makkie de birer paradır. Veya 2010’da Castro Soto öncülüğünde bir grup üniversite çalışanının Meksika’nın El Espinal köyünde ürettikleri ve 100 bin kişinin kullandığı Tumin de paradır. Zimbabveliler şu anda çakıl taşı kullanmıyorlarsa, üzerinde basılı olduğu kâğıttan daha değersiz hale geldiği için 2009’da kullanımı durdurulan Zimbabve doları da bir paraydı.

Yok eğer mesele ‘değerin dijital’ mobilizasyonuysa; 1980’de Hollanda’da gece yarısı yakıt alan kamyon şoförlerini ve benzin istasyonlarını hırsızlığa karşı korumak için Albert Heijn isimli perakendecinin ısrarıyla geliştirilen ve bugün her mahalle bakkalında bile bulunan POS (Point Of Sale) cihazı da dijital ödeme sistemidir. İnternet alışverişlerinde kullanılan First Visual, PayPal veya hemen herkesin cebindeki kredi kartı da öyledir.

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da Marx, iktisatçıların genellikle parayı, “yayılan değiş-tokuşun karşılaştığı dış güçlüklerden türetmeye kalkıştıklarını” söyler. Oysa ‘dış güçlük’ dedikleri şeylerin, Marx’tan devam edersek, “değişim değerinin gelişmesinden ve bunun sonucu olarak da, genel emek olarak toplumsal emeğin gelişmesinden ileri geldiğini” unuturlar.

Bitcoin’in ‘benzersiz’ teknolojisine yapılan aşırı vurgunun nedeni de budur. Onu ekonomi politiğin ilgi alanından çıkarmak ve değer teorisinin tezgâhından kurtarmaktır. Ne var ki, yeni değildir bu çaba. Marx’ın “buluş sahibi İngiliz iktisatçı” dediği Thomas Hodgskin, “Gemiler gibi, buhar makineleri gibi, servet üretimini ve dağıtımını kolaylaştırmak için yararlanılan herhangi bir aracın incelenmesi ekonomi politik biliminin ne ölçüde bir parçasını teşkil ederse, paranın incelenmesi de, o ölçüde bu bilimin bir parçasıdır” görüşünü savunmuştu. “Demek ki,” der Marx, “Bu görüşe göre, parayı, teknolojiyle ortak hiçbir yanı olmayan ekonomi politikte incelemek yanlış bir tutumdur.”

Dolayısıyla bir ödeme aracı olarak seleflerinden daha yaygın ve teknolojik olarak daha üstün olması Bitcoin’i bir para yapar, ama asla yeni bir ‘değer yaratıcı’ yapmaz. Onun da işleyiş kanunları teknolojiye değil değer yasasına tabidir.

Peki henüz ödeme aracı olarak bile rüştünü ispatlamamışken Bitcoin üzerine yeni bir ekonomik model inşa etme telaşı niye?

Yaklaşan çöküşe karşı bankacıların manifestosu: Devrim Gerekiyor

Bitcoin üzerine yazılmış onlarca makalede bir vurgu özellikle dikkat çeker: “Devletler para arzıyla ve kısıtlamasıyla bankadaki paranın değerini etkileyecek (enflasyon ve deflasyon) mali kararlar alabilirler. Oysa, Bitcoin arzı üzerinde böyle bir tasarruf yoktur. Sisteme dışardan para arzı yapılamaz, böylece enflasyon oluşmaz.” Söylenmek istenen, “sık sık tekrarlanan şu lanet para krizlerinden de böylece kurtuluruz”dur.

Marx’ın, Feurbach’tan ödünç alarak bilinci belirleyen koşullar için kullandığı bir söz oldukça sevilir: “Bir kulübede saraydan farklı düşünülür.” Gelin sözün gerçek anlamıyla şu sıralar sarayda ne düşündüklerine bakalım…

Geçen yılın başında dünyanın önde gelen merkez bankalarının üye olduğu Bank Of International Settlements için bir rapor hazırlandı. 2016’ya kadar başkan yardımcısı ile genel sekreterlik görevlerini yürütmüş Herve Hannoun ve Peter Dittus imzalı 114 sayfalık bu rapor, Devrim Gerekiyor (Revolution Rquired) başlıklı bir manifestoydu. Şu sözler Kapital’de değil, bu manifestosunun girişinde yazılı:

“Küreselleşme ücretleri düşürdü. Gelir eşitsizliği yükselişte. Jeopolitik türbülanslar yayılıyor. Yalanlar, gerçekler olarak sunulmakta. Gerçek konuşulmuyor. Ve insanlar kızgınlar. Karl Marx, kapitalizmin kendi yıkımının tohumlarını ektiğini, bunun sonunda bir devrime yol açacağını düşünüyordu. Bunun nedeninin anonim güçlerden çok, G7 ülkelerinin piyasa ekonomisinin temellerini zayıflatan politikaları olduğuna inanıyoruz. Para politikası, mali ve makroekonomik politika… Gevşek, dikkatsiz ve sorumsuzlar.”

ABD’deki 2008 mortgage krizini aşmak için fütursuzca açılan para musluğu, finansal yapıları kurtarıp belli bir büyüme hızını tekrar sağlasa da ödenen bedel ağır oldu. Ve asıl korku yaklaşan çöküşü görmelerinde. Şirketlerin ihtiyacını karşılamak için basılan ‘karşılıksız’ dolarlar bir idam fermanı gibi finans sisteminin boynunda asılı duruyor. O dolarlar, yeniden kredi olarak dağıtılınca dünyada kimsenin kaçamayacağı devasa bir borç tsunamisini tetikledi. Basit bir veri ürkütücü gerçeği özetliyor: finansal olmayan, yani devletlerin, firmaların ve bireylerin toplam borcu dünyada üretilen toplam mal ve hizmetlerin değerinin iki katını aştı.

Kredi (borç) kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde her zaman önemli rol oynamıştır. Ve her zaman için ciddi risk öğesi, gelecek üzerine bahistir. Bir kapitalist bankadan kredi isterken likidite, sendikasyon vb. teknik kelimelerle kurduğu cümlelerde gerçekte şunu söylemektedir: “Paraya çok ihtiyacım var. Çünkü işçilerimin sömürüsünden yeterince artı değer elde edemiyorum. Ama size söz, gelecekte daha ağır şartlarda bunu gerçekleştireceğim. Borcumu da faiziyle ödeyeceğim.”

Kredi sayesinde emeğin gelecekteki sömürüsü, mevcut sömürü gibi işlem görür. Dolayısıyla emek sömürüsünün genişlemesine karşılık gelmeyen bir kredi genişlemesi, varolan emek tahakkümünün yetersizliğinin yerine geçen sanal bir tahakkümdür ve bu her zaman gelecekte umulan emek tahakkümü üzerine kumar oynamaktır. Sermaye kumarı kaybederse, finansal çöküş gerçekleşir.

İktisat ideolojisi bu süreci gizleme rolünü üstlenir. Ortaya çıkan sonucu aktüel politikaların yol açtığı ekonomik bir sorun olarak sunar. Oysa iddia edildiği gibi sorun, G7 ülkelerinin sorumsuz para arzının sonucu değildir, bizatihi yıkıcı para arzı, sermayenin kontrol edemediği bir güce, emeğe olan bağımlılığının sonucudur.

***

Burjuvalar ve ideologları kendi aralarında anlaşırlarken, bizimle konuştukları dili kullanmazlar. Sınıf bilincine sadıktırlar. Onun kavramlarıyla düşünürler ve dünyayı öyle kavrarlar. Tıpkı Devrim Gerekiyor başlıklı manifestodaki şu itiraf gibi: “G7 ülkelerinin para politikaları, Goethe’nin ünlü baladında olduğu gibi, büyüleri ile çağırdıkları güçleri artık kontrol edemeyen büyücünün çıraklarının eylemlerine benzemektedir… Büyücünün çırakları, bir sonraki finansal krize doğrudan götüren borç temelli büyüme modeli oluşturdular.”

Goethe’nin 1797’de yazdığı “Büyücünün Çırağı” şiirini Marx, varolabilmek için kendi mezar kazıcılarını da (emeği) yaratmak zorunda kalan sermayenin alegorisi olarak kullandı. Böylesine kudretli üretim ve mübadele araçlarını bir araya getirmiş olan bujuvaziyi, yeraltı güçlerini kontrol edemez bir büyücüye benzetti.

Şiirde çırak, ustasının yerine geçmeye kalkar, ustasının olmadığı bir zaman büyüyü basit bir şey sanır ve bütün hayaletleri çağırır, ancak onlarla baş edemez. Ustasından medet umarak şöyle haykırır: “Çağırdığım hayaletlerden şimdi kurtulamıyorum.”

Kapitalizm büyüme, daha çok büyüme adına yarattığı borç ve spekülasyon gücünü kontrol edemez haldedir. Krizin nedeni kanser gibi yayılmış para arzında ve mevcut somut paranın (doların) kendisinde görüldüğü için, Bitcoin benzeri kripto-paralar kurtuluş reçetelerinden birisi olarak sunuluyor. Onu altınla kıyaslamaları boşuna değildir. Arzı kısıtlı, evrensel eşdeğer olarak istikrarlı, herkesin arzu duyması nedeniyle kendi başına değerli olan altın; burjuvazinin devrimci olduğu eski güzel günlere ait kutsal kâse gibidir.

Ama maalesef düşüncede geriye gitmek, hayatın akışını da geriye çevirmiyor. Eskinin simyacılarından bir şeyleri altına dönüştürmelerini bekleyenler, bugün de algoritma dehalarının Bitcoin’den altın yaratmalarını umuyorlar.

Cinnet, panik ve çöküş

Son aylarda hızlı bir şekilde 20 bin dolarlara çıktıktan sonra 9 bin dolarlara kadar düşen, sonra yine 11 bin seviyelerine oturan Bitcoin acaba normal yükseliş trendine dönüş mü yapacak yoksa korkuyla gelen satışlarla tamamen çökecek mi?

Bugün, aralarında Krugman, Stiglitz ve Shiller gibi Nobel ödüllü iktisatçıların da dahil olduğu, bütün ekonomi uzmanları Bitcoin’in balon olduğu konusunda hem fikir. Biz iktisat literatüründe finansal varlıkların bugünkü gerçek değerlerinden yüksek oranda ve hızlı bir şekilde saptığı durumlarda balon ihtimali üzerinde dururuz. Ekonometrik modeller aracılığıyla büyüme oranı, işsizlik, reel faiz, net göç, kârlılık vesaire gibi ekonomik temellerin finansal varlıklardaki fiyat artışlarının ne kadarını açıkladığına bakarız. Bitcoin piyasasındaki yüzde 1000 oranındaki fiyat artışlarını herhangi bir ekonomik temele dayandırmak imkânsız. Son 12 ayda hiçbir reel değişken yüzde 1000 değişmemiştir. Eğer Bitcoin herhangi bir reel ekonomik gelişmeyle açıklan(a)mıyorsa bu absürt fiyatlar neyi yansıtıyor?

Bitcoin fiyatının arkasında iki hikâye var. Birincisi, gelecekteki “olası” değerinin bugünkü fiyatlandırması. Borsalardaki tüm değerlemeler, teoride, şirketlerin gelecekteki gelir akışları ve kârlılıklarının iskontolu değerini yansıtır. Tabii gelecek henüz yaşanmadığından bu değerlemeler, yine teoride, rasyonel beklentilere dayanır. Neoklasik iktisat modellerinde ekonomik aktörlerin gelecekteki bütün senaryoların olasılıksal beklentisini alarak optimizasyon yaptığı farz edildiğinden finansal piyasalar kaynakları her zaman verimli tahsis edeceği sonucuna varılır. Fakat gerçekte aktörlerin bunu yapabilmeleri imkânsız olduğundan borsadaki fiyatlar kısmen farazi ve spekülatiftir. Keynesyen literatüre göre zaten gelecek tamamen belirsizdir, bilinemez. Gelecekteki ekonomik ve siyasi gelişmeler bir desteden kart çekmeye ya da bir torbadan renkli bilye çekmeye benzemediğinden olasılık hesabı yapmak pek de doğru bir yöntem değildir. Tabii yine de çoğu şirketin kısa vadeli gelir akışları öngörülebilir. En nihayetinde ortada bir işletme, üretim kapasitesi, çalışanları, bilançosu, aldığı siparişler vesaire vardır. Bunlar üzerinden yakın bir gelecek öngörüsü pekâlâ yapılabilir. Bu noktada Bitcoin’in değerlemesi kısa vadeli temellere değil uzun vadede dünyayı değiştirecek bir para birimi olma vaadine dayanıyor. Ama uzun vadede hepimiz ölüyüz.

İkincisi, finansal piyasalardaki aktörlerin sürü psikolojisi mantığıyla hareket etmesi ateşi körüklüyor. İnsanlar neden Bitcoin peşinde koşuyor? Çünkü herkes koştuğu için… Aslında kimse ne olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini doğru dürüst bilmiyor. Çoğunun zaten umurunda da değil. Fiyatlar arttığı müddetçe insanlar bu piyasaya girmek isteyecektir. Oyuncular bu piyasaya girip efektif talep gösterdiğinde fiyatlar artmaya devam edecektir. Yani kendi kendini besleyen bir mekanizma söz konusu.

Lale çılgınlığı ve Bitcoin

İşin kötüsü, Shiller’in de dediği gibi, Bitcoin’in gerçek değerinin bilinemiyor olması. Dolayısıyla biz Bitcoin’in piyasa fiyatının ne kadarının gerçek değerini ne kadarının spekülatif şişmeyi yansıttığını bile tespit edemiyoruz. Yani mesela, emlak değerleme şirketlerinin ortalamada 200 bin lira değer biçtiği dairelerin fiyatı herhangi reel bir gelişme yokken hızlı bir şekilde 500 bin liraya çıkmışsa bu fiyatın yüzde 40’ı ekonomik temellere dayanan gerçek değerini, yüzde 60’ı ise spekülatif şişmeyi yansıttığını söyleyebiliriz. Mesela bugün piyasa fiyatı bir dolar (3-4 lira) olan bir lale soğanının fiyatı 1630’lu yıllardaki çılgınlıkta beş ev fiyatına kadar çıkmıştı. Lale fiyatları serbest düşüş yaşadığında kayıp yüzde 99.999 olmuştu.

Bitcoin’in gerçek değerinin bilinemiyor olması pekâlâ gerçek değerinin olmaması olabilir. Sonuçta Bitcoin bir para değil. Alışverişte kullanılmıyor, hesap birimi değil, servet saklama aracı değil. İnsanlar Bitcoin’i ödeme yapmak ya da açık pozisyonlarını kapatmak için değil ileride fiyatının artacağını düşündükleri için alıyorlar. Yani Bitcoin bugün riskli bir tasarruf aracı olarak kullanılıyor. Dolayısıyla bu artış trendi sona erdiğinde Bitcoin gerçek değerine doğru düşecek. Bu değer 300 dolar da olabilir 3 dolar da.

Zaten Bitcoin fiyatlarındaki hareket diğer varlık balonlarıyla büyük benzerlikler gösteriyor. Hatta Aralık ayında yaptığı zirveyle lale çılgınlığındaki rekoru kırarak tarihin gelmiş geçmiş en büyük balonu oldu. Bu beklenebilir ve anlaşılabilir bir durum, çünkü lale çılgınlığında balon Amsterdam ve dar çevresindeki çılgınlar tarafından şişiriliyorken bugün Bitcoin bütün dünyadan talep topluyor. Bitcoin’in 2018 sonunu göremeyeceğini bekleyen iktisatçılar varsa da bugün getiri kovalayan daha büyük bir sermaye, daha fazla sayıda çılgın ve daha hızlı bir finansal piyasa var. Tüm bunlar Bitcoin çılgınlığının, eğer ani bir şok gelmezse, biraz daha uzun sürmesini sağlayabilir.

Meselenin ekonomi politiği

Kapitalist sistemde ülkeler kendi para birimlerini kontrol etmek isterler. Isınan ekonomilerde faiz artırımı vesilesiyle para arzının kısılması, yavaşlayan ekonomilerde faiz düşürerek para arzının artırılması ekonomileri istikrarlı hale getirmekte kullanılan politikalardır. Aynı şekilde bozulan ödemeler dengesi ve dış ticaret açığı yerli paranın devalüasyonuyla toparlanır. İngiltere AB’ye girerken para birliğine girmeyi istememişti çünkü ekonomik konjonktüre göre poundun göreli değerini belirleme gücünün elinden alınmasını istemiyordu. Yunanistan para politikasını ECB’ye devrettiğini için ekonomisi çöktüğünde drahmisini devalüe edemediği için yıllardır sürünüyor.

Demem o ki devletsiz, kontrolsüz ve anarşist bir para birimi kapitalist ekonomilerin mantığına aykırıdır. Bitcoin ve benzeri kripto paralar henüz sistemi rahatsız edecek boyutta olmadığından şimdilik bu çılgınlığa göz yumuluyor. Ama bıçağın kemiğe dayandığı noktada devletlerin bu işe seyirci kalacağını sanmıyorum. Zaten uyarılarda bulunan ülkelerin sayısı giderek artıyor, aralarında yasaklayanlar da var.

Blockchain teknolojisi, tıpkı kredi kartı ve online bankacılık gibi, işlemlerin daha güvenilir, daha hızlı ve daha şeffaf yapılmasını sağlayan dijital bir inovasyondur. Merkez bankaları, ekonomi yönetimleri ve özel bankalar düşünüp taşınıp anlaşıp yasal bir zeminde bu teknolojiyi mevcut sisteme entegre edebilirler. Bu bakıma Bitcoin’in başı çektiği kripto para birimi furyası böyle bir teknolojinin değerlendirilmesine vesile olmuş olabilir. Fakat bizatihi Bitcoin’in geleceğin para birimi olması şimdilik kulağa ikna edici gelmiyor.

Umut fakirin ekmeği

Eğer sosyal medyada Bitcoin tanıtım toplantılarından paylaşılan fotoğraflara bakarsanız çok eğlenceli bir demografi olduğunu siz de fark edeceksiniz. Nasıl CEO olunur, köşeyi dönmenin kuralları, 7 adımda nasıl zengin olunur, 3 adımda 5 adım, 8 adımda 10 adım tarzı kestirmeden zengin olmayı vaat eden kitapların peşinde koşan insanların kripto para balonuna da kolayca kapıldığını gözlemliyorum. Çünkü Bitcoin insanlara, öncelikli olarak, bir zenginlik hayali satıyor. Ucuzken alıp pahalıyken satarak herhangi bir efor sarf etmeden milyoner olabilirsiniz.

Gelir ve servet dağılımı adaletsizliğinin bu kadar büyüdüğü bir ortamda gariban insanların bir çıkış yolu olarak kişisel gelişim kitaplarına ya da Bitcoin tarzı kumar tezgâhlarına bulaşması anlaşılabilir bir durum. Bu noktada zengin olma, mutlu olma, CEO olma, hayatı daha pozitif yaşama palavralarıyla kandırılan eğitimsiz insanları eleştirmek doğru olmaz. Esas eleştirilmesi gereken bu tezgâhı kuran Anthony Robbins, Robin Sharma ya da bizdeki versiyonlarıyla Barış Muslu, Aret Vartanyan, Metin Hara, Mümin Sekman vesaire gibi kişisel gelişimciler ve bunların denetimsiz kitap yayımlayabilmesine göz yuman serbest piyasa yapısı olmalıdır. Peki aynı rüzgârlara kapılan beyaz yakalıları nereye koyacağız? Zira kişisel gelişim saçmalıklarının ve kripto paraların peşinde koşan eğitimli bir kesim de var.

Doksanlı yıllarda üniversite bitirmek vesilesiyle kurumsal şirketlere kapak atmak arzulanan bir şeydi. Fakat zaman içinde plaza hayatının bir numarası olmadığı anlaşıldı. Bugün çoğu beyaz yakalı, kafe, bar, butik otel açmak ya da Ege’de bir köye yerleşmek suretiyle bir çıkış yolu arıyor. Bunları çalışarak yapmanın imkânsız olduğu aşikâr. Bundan ötürü de Migros’taki sepetlerde kestirmeden zengin olma hayali satan kişisel gelişim kitapları sadece eğitimsiz ve gariban vatandaşlara değil eğitimli cahillere de hitap ediyor. Üstelik Bitcoin, finans, borsa, teknik analiz, destek noktası, direnç bilmem nesi gibi seksi anahtar kelimelerin olduğu bir tezgâh. Büyük bir dijital gelecek hayali satıyor. “Bu defa farklı” sendromunun tekrar etmesini sağlayacak her şey mevcut. Bu defanın farklı olduğunu düşünenler 20 binden 11 bine düşmesini “alım fırsatı” olarak değerlendiriyor. Bankadan kredi çekip Bitcoin’e yatıran insanlar var.

Milyonlarca insanın bir “monopoly” parasının peşinde cinnet halinde koşuyor olması tek kelimeyle, ve Neil Curtis’in tabiriyle, idiotizmdir. Bu akıl tutulmasını başka türlü açıklamak zor. Balon ne zaman patlar bilinmez. Bilinse zaten balon olmazdı. Amerikalıların sıcak patates oyunundaki gibi herkes sondan bir önceki olacağını düşünüyor. Şimdilik herkes çok eğleniyor gibi ama müzik durduğunda ortalık toz duman olacak. Kripto para sektörü, çöktüğünde geniş çaplı bir ekonomik resesyona sebebiyet verecek kadar yüksek hacimli değil. Balon patladığında piyasaya yüksekten girenlerin canı yanacak. Herhangi bir değerin yaratılmadığı bu oyunda kazananları kaybedenler finanse etmiş olacak.

Diomedes’in silahları kaç Bitcoin eder?

Ama Kronosoğlu Zeus, tam o sıra,/ Glaukos’un aklını başından aldı,/ Tydeusoğlu Diomedes’le değişti silahlarını:/ altını tunçla değişti,/ yüz öküzlük silahı dokuz öküzlük silahla.
(Homeros, İlyada, VI, 235)

Dokuz öküz ettiğini biliyoruz.

Homeros’un defalarca “gür naralı”, “gür sesli” olarak nitelediği, Tanrı Ares’i yaralayacak kadar gözü kara, Argos krallığı da yapmış bu genç Akhalı’nın savaş meydanındaki yiğitliği, destanda neredeyse Akhilleus kadar yer tutar. Glaukos ise Troya’yı müdafaa edenlerdendir. Karşı karşıya geldiklerinde Diomedes yeniden bir ölümsüz tanrıyla savaşmak istemediğinden sorar: “Arkadaş, ölümlü insanlardan kimsin ki?/ Erlere ün veren savaşta hiç görmedim seni./ Nasıl çıktın böyle herkesin önüne,/ nasıl dikildin uzun gölgeli kargımın karşısına;/ bahtsız kişioğulları çarpışır benim gücümle./ Gökten gelmiş ölümsüzlerden biriysen/ göklerin tanrılarıyla dövüşmeye niyetim yok”. Glaukos, atalarının Chimaera ve Amazonlar’ı öldürenlerin soyundan geldiğini anlatmaya girişince, Diomedes onun eski Argos sürgünü, Lykialı bir aileden geldiğini anlar ve der: “İşte sen şimdi böylece; Argos ilinde konuğum olursun benim;/ ben de Lykia’da senin konuğun olurum,/ bir gün oraya düşerse yolum./ Kalabalıkta kargılarımızı sakınalım;/ benim öldüreceğim bir sürü Troyalı var,/ yeter ki tanrı yoluma kosun onları,/ ben onlara yetişeyim./ Senin karşında da bir sürü Akhalı var, öldürürsün yeterse gücün./ Değişelim gel silahlarımızı, bellesin Akhalarla Troyalılar/ atalarımızın konuk kardeşi olmasıyla övündüğümüzü”. Yine de, dokuz öküzlük silahlarına karşılık yüz öküzlük silahlara sahip olmuştur. Belki de koca destandaki, en tuhaf galibiyettir bu.

Troya Savaşı’nın İ.Ö. 12. yüzyıla tarihlendiğini düşünecek olursak, günümüzden yaklaşık iki bin üç yüz yıl kadar öncesinden seslenip, bugünkü bize iki şey anlatır bu değiş tokuş: Ticaret, savaşıyor olsalar bile, sosyal bir ilişki içerisinde yapılır ve alınıp verilen birbirine denk olmasa da, aynı türden bir karşılık bulunmalıdır. Bu “aynı tür” karşılık “Habeşistan’da tuz; Hindistan’ın kıyılarındaki kimi bölgelerde bir tür deniz hayvanının kabukları; Newfoundland’da kuru morina balığı; Virginia’da tütün; batı Hint Adaları’ndaki sömürgelerin kiminde şeker; birtakım başka ülkelerde post ya da tabaklanmış deri”dir (Smith, 2006: 25). Hatta “İskoçya’da bir işçinin ekmekçiye ya da meyhaneye, para yerine çivi götürdüğünün çok olduğu bir köy var”dır (Smith, 2006: 25). Çivinin, öküz taşımaktan daha kolay olduğu açıktır.

Malların karşılıklı takası yerine, bu takası “simgeleyecek” bir nesne bulma arayışı demirden ve bakırdan geçerek altın ve gümüşe ulaşır. Burada söz konusu edilenler “değerli madenler”dir. Dayanıklılık, homojenlik, bölünebilirlik ve taşıma kolaylığı gibi özellikleri, değerli madenleri bu iş için uygun kılmaktadır (Santos, 2015: 343). Ancak, çeşitli malların her birinin zor bulunur bir ortak kıyas aracına tahvil edilmesi olarak karşımıza çıkan bu fikrî ilerleme, o zor bulunur madenin elde bulundurulabilmesini bir mücadele konusu yaptığı gibi, hassas bir ölçümü de gerekli kılar. Zira maden, ne çuvalla ölçülebilen tuz gibidir ne de taneyle sayılan deri… Madenin miktarındaki küçük bir değişiklik bile kim bilir kaç morina balığı, kaç öküz eder… Öyleyse, malların her birinin ne kadarlık gümüşe karşılık geldiğinin bilinmesi yetmez, eldeki gümüş parçasının da tam ve mutlak olarak ölçülebilmesi şarttır. Her seferinde, herkesin elinde bir de tartıyı gerekli kılan bu zorluğun çözümü, söz konusu değişim aracının tekelleşmesidir.

Eğer metalin üzerine özel bir işaret koymak, özel bir damga basmak suretiyle ne miktar gümüş ne miktar altın içerdiği gösterilebiliyorsa ve bu şekilde özel işaret koymak imtiyazı yalnızca bir egemen tarafından kullanılabiliyorsa veya bir başka deyişle, egemen, kendisinden başka hiç kimsenin kendi özel işaretini kullanmak suretiyle bir metalin içeriğini manipüle edememesini sağlayabiliyorsa; işte o vakit, iki kişinin yaptığı alışverişin miktarının belirginliği, egemenin gücüne bağlı olacaktır. Gelgelelim, Kronosoğlu Zeus, iki ölümlünün değiş tokuşuna karışıp, nasıl tuncun altınla, dokuz öküzlük silahın yüz öküzlük silahla değişmesine neden oldu ve burada bir haksızlık görmediyse; egemen de kendisini, gücünün himayesinde yapılan ticaretin adaletinden değil, güvenirliğinden mesul bilecektir.

Yeterince güçlü, yeterince tekelleşmiş, mührünü veya damgasını kendinden başka kimseye kullandırmayacağını cümle âleme göstermiş bir egemenin ise, artık adını değerli bir madene yazmasına bile gerek yoktur. Ol diyen Tanrının sözünün hakikate dönüşmesi gibi, tanrısal egemen de icabında, bir kâğıt parçasının üzerine belli bir miktar yazar ve o değer ne ise, hakikat oluverir.

Marx, metaların mübadelesinde ortak bir tahvil aracı olarak ortaya çıkan paraya ilişkin şöyle diyor: “Ne var ki, metalar âleminin işte bu sonal para-biçimi, aslında, özel emeğin toplumsal niteliğini ve tek tek üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi aydınlatmak ve açığa kavuşturmak yerine, örtbas eden öge olmuştur” (Marx, 1997: 86). Sanki bir sihir gibi, büyücülük gibi, veya yukarıdaki gibi söyleyelim; ol diyen Tanrının sözü gibi, din gibi… Para, yerine geçtiği eşyaya mündemiç emek-zamanı yani o eşyaya gerçek değerini kazandıran insanlar arası toplumsal ilişkileri görünmez kılar. Yani aslında para, egemen açısından yalnızca egemenliğinin nişanesi olmakla kalmaz, egemenliği için tehdit olacak ilişkilerin çözümlenmesinin de önüne geçerek, egemen düzeni pekiştirir.

Diomedes’in dokuz öküzlük silahlarından başlayıp, Romalı egemenin üzerine mührünü vurduğu metale, oradan banknota varana kadar tarif etmeye çalıştığımız bu süreç, insanın sosyal emeğinin ürünü olan maddi dünyanın nesnelerinin kullanım ve değişim değerine ayrılıp, ardından değerin yalnızca değişim değerine indirgenmesi sürecidir. Bir ürünün yalnızca değişim değeri için üretildiği, değişim değerinin ise o nesne üzerinde harcanan emek miktarıyla belirlendiği gerçeğinin saklanarak, sanki doğal olarak veya yalnızca arz-talebe bağlı olarak belirleniyormuşçasına algılandığı iktisadi düzene kapitalizm diyoruz. Bu düzende para, kullanım-değeri yalnızca değişim-değerini göstermek olan özel bir meta formudur.

Paranın bu niteliği, ona diğer metalarda olmayan bir işlev daha kazandırır: bir saklama ve biriktirme aracı olma. Ne var ki bu nitelik, para basma erkine sahip egemen için, korktuğunun başına gelmesinden başka bir şey değildir: Para, maddi zenginliğin evrensel bir temsilcisi ise ve ayrıca egemenden, onun gücünden bağımsız olarak saklanıp biriktirilebiliyorsa, kendisini elinde bulunduran sahiplerine sosyal bir güç kazandıracaktır (Santos, 2015: 344). Böylece, çıplak siyasi gücün yanında, biriktirdiği parasal zenginliğe dayalı bir iktisadi güç de ortaya çıkacaktır. Dünya tarihinin son üç yüz yılı, bir taraftan da, paranın biriktirilebilme özelliğinin sonuçlarının hikâyesidir.

***

İ.S. 2008 yılında, dünya ekonomisi büyük bir küresel kriz yaşadığında, bu krizin içinden yeni bir mübadele aracı formu veya yeni bir hikâye çıkabileceği tahmin edilmemişti. Değeri egemenler (siyasi ve iktisadi güç sahipleri) tarafından manipüle edilemeyen bir değişim aracı bulunabilir mi? Krizin ortaya koyduğu sorun buydu ve bulunan çözüm, belli bir varlığa veya meta formuna sahip olmayan bir değer göstericinin söz konusu olabileceğiydi.

Aslında belli bir varlığa veya meta formuna sahip olmayan değer gösterici denilen şey yalnızca bir “kayıttan” ibaret… Yani içeriğinden herkesin haberdar olabildiği devasa bir muhasebe kayıtları defteri… Somut bir defterden farkı şu ki, defterin sayfaları dünya üzerindeki on binlerce bilgisayara dağılmış durumda. Dolayısıyla bir kişinin bir “birikime” yani, değer miktarına sahip olup olmadığını anlamak için on binlerce bilgisayara dağılmış, milyarlarca kaydı süzmeniz gerekiyor. Tabii bunu sizin yerinize bir bilgisayar yazılımı yapıyor. Böylece, tek kaynaktan değil, yüz binlerce kaynaktan süzülerek doğrulanmış bir “veri”ye ulaşıyorsunuz: “Evet, bu kişi belli bir değişim değerine sahip” veya “değil”. Bir başka deyişle, güvencesi belli bir devletin mührü veya gücü olmayan bir değer gösterici form karşımıza çıkıyor. Değer gösterici formun güvencesi, asla manipüle edemeyeceğimiz kadar farklı kaynağa dayalı verilerden oluşması. Bu verilere ulaşma şeklimizin, tarihin daha önceki dönemlerinde görmediğimiz türden olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yani, bir çuval pirincin, bir çuval olup olmadığını ölçmek için bir çuvala ve gözleme ihtiyaç duyuyorduk. Bir ons altının, bir ons olup olmadığını anlamak için altının ağırlığını ve saflığını ölçmemiz gerekir. Bir banknot, sahte olmadığını gösteren güvenlik testlerine dayalı olarak, gerçek kabul edilir. Oysa bir Bitcoin’in bir Bitcoin olup olmadığını, yüz binlerce bilgisayardan elde edilmiş bir veriye yine bir bilgisayar vasıtasıyla ulaşarak öğreniriz. Yani para sistemindeki her bir aşama, yeni bir bilgi düzeyine dayalı olarak çıkıyor karşımıza. Ne var ki, bir çuval pirinçle kaç metre kumaş alabileceğiniz; bir külçe altının yalnızca bir ekmek mi, yoksa koskoca bir fırın mı edeceği; üzerinde 20 TL yazan ve geçerliliğinden emin olduğunuz banknotla bir sakız mı yoksa bir kutu sakız mı alabileceğiniz, tüm bu değer gösterme formlarının sakladığı sosyal ilişkilere bağlıdır. Yani bir değişim formu olan altının kendisinin de belli ölçüde bir değişim değeri vardır elbet ama bunu da belirleyen doğa değil, sosyal ilişkidir. “Şimdiye kadar hiçbir kimyager, ne incide, ne de elmasta, değişim-değeri keşfedebildi. Keskin eleştirel ferasete her gün daha çok özel olarak sahip çıkan bu kimyasal elemanın iktisadi kâşifleri, gene de nesnelerin kullanım-değerinin, maddi özelliklerinden bağımsız olarak kendilerine ait olduğunu, oysa öte yandan değerlerinin, nesne olarak bir parçalarını oluşturduklarını ortaya koyuyor. Onların görüşlerini tanıtlayan şey, nesnelerin kullanım-değerlerinin değişim olmaksızın, nesne ile insan arasındaki doğrudan bir ilişki yoluyla gerçekleşmesi, oysa öte yandan değerlerinin yalnızca değişimle, yani toplumsal bir süreç yoluyla gerçekleşmesi özel koşuludur” (Marx, 1997: 92).

Marx’ın para teorisi, çağdaş para sistemlerinin oluşmadığı bir döneme aitti. Marx, meta-paraya dönüşmenin mümkün olmadığı, yani değişim aracı olarak kabul edilen formun kendisinin bundan bağımsız bir değere sahip olmadığı dönemi göremediği için, kapitalist devletlerin para sistemine farklı araçlar kullanmak suretiyle iradi olarak müdahilliğini analiz etmemişti. Aradaki yaklaşık yüzyıllık süreçte, merkez bankaları dolayımıyla devlet çok sayıda müdahale aracı geliştirdi. Bitcoin, bir değişim değeri gösterme formu olması hasebiyle değil belki ama egemen devletin bu değerin oranına müdahale imkânlarını daraltmış göründüğü için giderek daha çok konuşulur hale geldi. Sosyo-siyasal sistemin buna nasıl, hangi araçlarla tepki vereceğini yakın vadede göreceğiz. Şimdilik şunu biliyoruz; Diomedes’in silahlarının kaç Bitcoin edeceği sorusu, bugünkü bir sosyal ilişkiye dayalı olmaması nedeniyle, saçma, olsa olsa retorik bir sorudur. y

Kaynakça
Homeros. İlyada. Çev.: Azra Erhat ve A. Kadir. İstanbul: Can Yayınları.
Santos (2015), P. L. dos. Marksist İktisat Kılavuzu (Ed. Ben Fine ve Alfredo Saad-Filho) içinde sf. 340-349, “Para”. Çev.: Gökçer Özgür. Ankara: Dipnot Yayınları.
Marx (1997), K. Kapital. Birinci Cilt. Beşinci baskı. Çev.: Alaattin Bilgi. Ankara: Sol Yayınları.
Smith (2006), A. Milletlerin Zenginliği. Çev.: Haldun Derin. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Blockchain: Gerçeğin Zinciri

Dünyamız her gün değişiyor ve ister bir dönüşüm ister bir devrim olarak görün teknoloji son 20 yıl içerisinde her alana girip onu ya değiştirdi ya da değiştirmek için hazırlıklarını tamamlamak üzere. Her gün yeni bir teknolojik kelime hayatımızın dip noktalarına kadar ulaşıyor. Bilgisayar, internet, adsl, 4G, tablet, akıllı cep telefonları, facebook gibi kelimeler teknolojiyle hiç alakası olmayanların bile dünyasını kapladı. Şirketler akıllı yazılımlar ile planlamalarını yapıyor. Devletler kilometrelerce öteden dijital ölüm makineleri ile savaşa giriyor. Son yıllarda daha enteresan şeyler de konuşulur oldu. Amerika seçimlerin ve Brexit’in sonuçlarında büyük etkisi olan bir yapay zekâ firmasından bahsediliyor. Gelecek 30 yıl içerisinde var olan işlerin, %30’unun, yapay zekâ uygulamaları ile ortadan kalkacağı öngörülüyor. Daha bunları sindirememişken bir de sanal para birimleri ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Artık duymayan kalmadı diyebileceğimiz Bitcoin’in market değeri şu anda 232 milyar doları geçmiş durumda. İkinci sırada 117 milyar dolarla Etheryum, üçüncü sırada ise 80 milyar dolarla Ripple var. Bunların dışında 937 tane daha da digital para birimi var. Bitcoin’in market değeri bu değerlerle Cezair, Irak, Yeni Zelanda ve Romanya nın GSYİH’inden daha büyük. Toplam digital market para borsasının değeri is Kuveyt, Macaristan ve Katar’ı geçmiş durumda. Tüm bunlar, bir çoğu için şişirilmiş yeni bir finans ürünü gibi duruyor. Muhtemelen de Bitcoin için bu kuşkularında haksız değiller. Ancak Bitcoin tek digital para birimi değil ve bu para birimlerinin hepsi geçici olmayabilir.

Peki ama dijital para birimi ne demek? Şu anda piyasa da 80 trilyon dolar para dolaşımda ve zaten bu paranın sadece %8’i maddi olarak var. Gerisi, bilgisayar disklerinde tanımlı ‘dijital’ kayıtlardan ibaret.

Düşünün, yarın birileri bir kâğıt basıp, üzerine de şu kadar Bitcoin’e eşittir diye bir taahhütte bulunsa bu yeni dijital para birimimiz elle tutulabilir paraya dönüşebilir. Peki, eğer varlığının şekli dijital olmasını belirlemiyor ise yeni olan ne? Bu farkı Bitcoin ve diğer dijital paraların üzerinde yaşam bulduğu Blockchain teknolojik altyapısı oluşturuyor. Bu öyle bir altyapı ki onu hem tek merkezden yönetilemez, hem güvenilir, hem de toplumsal olarak meşru kılıyor.

İnternet eşit değildir gerçek!

İnternet birçoğumuzun hayatını değiştirdi. Bizden önceki hiçbir nesil, bilgiye ulaşmada bizim kadar büyük imkânlara sahip olmadı. Sadece bilgi de değil erişilebilir olan. Binlerce kilometre uzaklıktaki sevdiklerimizle ya da meslektaşlarımızla her an ses, video ya da metin gibi değişik seçeneklerle anlık iletişim kurabiliyoruz.

Ancak tüm bu iletişimde ciddi sorunlar var olageldi. Bunlardan en önemlisi gerçeklik sorunu oldu. İnternet verinin paylaşımı için muhteşem bir yol ancak verinin kaynağının doğrulanması ve sahiplik üzerinde büyük bir problem var. Ve bu sorun ne yazık ki yapısal bir sorun. Bir makale yazdığınızı düşünün. Bu makaleyi arkadaşınıza internet aracılığı ile gönderin. Öncelikle yaptığınız şey pratik olarak makalenizi göndermek değildir. Eğer öyle olsaydı sizin makaleniz, gönderildikten sonra bilgisayarınızda olmazdı. Olan şey zaten digital olan makalenizin bir digital kopyasının haberleşme kanal ağı üzerinden arkadaşınızın bilgisayarına gönderilmesidir. Pratik olarak bu, makalenin uzaktaki bir makinede kopyasını oluşturmaktır. Ancak nitekim bu bir kopya olduğu için birebir aynı olması garanti değildir. Haberleşmeniz, iki makine arasında özel bir iletişim üzerinden değil, internet adlı ağ üzerinden olduğu için, gerçekten arkadaşınıza gittiği de garanti altında değildir. Ortadaki adam (Middle in the middle) atak dedikleri saldırı yöntemi ile sizinle özel olduğunu düşündüğünüz iletişim kanalınızın arasına girebilir. Üçüncü kişiler tarafından makalenizi değiştirip arkadaşınıza gönderebilir ya da daha güzeli arkadaşınızın kimliği taklit edilebilir. Üçüncü kişiler haberleşmeyi onun adına yürütmeye devam edebilirler.

İnterneti otoriteler yönetir

Peki, ama durum bu kadar ciddiyse internet bankacılığı gibi mali sistemler nasıl internet üzerinde var olabiliyor? Bu temel sorun iki yöntemle aşılabiliyor. Birincisi şifreleme, diğeri ortak kabul gören otorite merkezleri. Bu yöntemler teknik olarak aslında yeterli ancak uygulamada yaşanan eksiklikler, her gün yeni ihtiyaçlara cevap vermeye çalışan teknolojik değişimlerin hızı sebebiyle ortaya çıkan açıklar, internet dolandırıcılığını ciddi boyutta devam ettiriyor. Bu boyut yıllık bir kaç 100 milyar doların üzerinde.

Her şeyin ideal işlediği duruma geri dönelim. Buradan Blockchain’in var oluş sebebini tanımlamaya çalışacağız. Diyelim ki internet üzerinden bir bankacılık işlemi yapacaksınız. Bunun için öncelikle kimlik sorununu çözmeliyiz. Biz bankanın kimliğine güvenmeliyiz, banka da bizim kimliğimize güvenmeli ki, bizim hesaplarımıza erişimimizi sağlasın. Burada güven merkezi banka olduğu için ilk yükümlülük ona ait. Biz bir bankanın adresine girmeye çalıştığımızda, bilgisayarımız, bu adrese atanmış, banka sunucu bilgisayarlarına ulaşmaya çalışacaktır. Bunun için internet ağında çeşitli yönlendirme mekanizmaları var. Bu mekanizmalar sonrasında bankanın bilgisayarı ile sizin bilgisayarınız arasında bir veri hattı kurulur. Ancak üçüncü bir kişinin araya girip bankayı taklit edemesin ya da banka ile aranızda geçen iletişim dinlenmesin diye şifrelemeye, bir de bankanın kimliğini garanti edecek başka bir güven merkezine ihtiyaç var.

Bunun için öncelikle haberleşme SSL şifreleme altyapısı ile bir üçüncü tarafından değiştirilemez hale getirilir. SSL şifreleme bir tür matematiksel, değiştirilmesi teknik düzenekler dolayısıyla imkânsız hale getirilen, imzalama ve şifreleme yöntemidir. Siz banka bilgisayarı ile SSL ile konuşma talebinde bulunur ve ardından, kimlik yerine geçen, SSL sertifikasını talep edersiniz. Bu kimlik aynı sizin kimliğiniz gibidir. Sadece bir devlet tarafından değil, dünya üzerinde sayılı sayıda var olan, otorite şirketler tarafından para karşılığı dijital olarak yaratılır ve onlar tarafından imzalanır. Bu kimliklerin değiştirilemezliği ve doğruluğu teknik olarak garanti altındadır. İnternette gezmek için kullandığınız tarayıcılar (ie, firefox, safari) bu merkezleri bilir ve siz bankadan SSL sertifikasını, güvenli kanal üzerinden aldıktan sonra, tarayıcınız bu kimliklerin içindeki imzalara bakıp, esas imza sahibi otorite merkezlerinden çeşitli yöntemlerle teyit eder. Anlayacağınız gibi bu otorite merkezlerinin güvenliği dünya çapında kritik bir mevzudur. Eğer bir tanesine bile sızılacak olursa tüm dünya üzerinde, otoritenin imzası ile sahte kimlik dağıtımı yapılabilir. Bu durum, otorite merkezinin yetkisi milyonlarca bilgisayarlık ağda silinene kadar etkili olur.

İmzalama nasıl çalışır?

Bu sistemde kritik olan işlerden biri bu imza ve SSL sertifika işlemidir. Meraklısı ve Blockchain’de de kullanıldığı için bir paragraf ile anlatmaya çalışacağım. SSL sertifikasının üzerine oturduğu temel algoritma açık ve gizli anahtar çifti ile şifrelemedir. Basitçe açık anahtar, çok büyük iki sayının ya da daha iyisi çok büyük iki asal sayıdan matematiksel algoritmalarla üretilir. Kullanılan sayı çifti gizli anahtar olarak adlandırılır. Bilgisayarınızda da oluşturabildiğiniz bu açık-gizli anahtar çiftinin açık anahtarı ile şifreleme yapabilir, gizli anahtar ile şifreyi çözebilirsiniz. Bu sayıların büyüklüğü ve algoritmanın zorluğu sebebiyle şifrelemenin kırılması teorik olarak mümkünken, pratik olarak imkânsızdır.

SSL sertifikası denilen kimlik bilgisi ise içerisinde sahibinin adı, son kullanma tarihi, sahibinin açık anahtarı ve veren kurumun, bu bilgilere göre atılmış, dijital imzasını içerir. Siz bu sertifikayı aldığınızda öncelikle veren kurumun imzasını denetlersiniz. Eğer her şey yolunda ise sertifikanın sahibi sunucuya, sertifikadaki açık imza ile şifrelenmiş, sadece bu iletişimde kullanmak istediğiniz üçüncü bir anahtar gönderirsiniz. Açık imza ile imzalanmış bilgi gizli anahtar sahibi dışındakilerce açılamadığı için üçüncü anahtar güvendedir. Sertifika sahibi gelen veriyi gizli anahtarıyla açar ve aranızdaki iletişim için kullanacağı üçüncü anahtarı alır. Daha sonra tüm iletişim bu anahtar ile devam eder.

Bu şifreleme tekniğinin güvenirliği üst düzeydedir ve teknik bilgisi de tamamen açıktır. Blockchain altyapısı da kimlik tespitinde bu algoritmaları kullanır.

Blockchain: Çoğunluğun otoritesi

Ne kadar demokratik bir ortam olduğu her daim dile getirilse de, az önce yukarıda açıkladığımız akıştan da anlayacağınız üzere internet, bazı temel işleyiş sebepleri gereği aynı zamanda otorite merkezlerinin kontrolü altındadır. Google gibi arama motorları sizin erişebilirliğinizi zorlaştırabilir ya da engelleyebilir. Devletler yerel ağı ve adreslendirme mekanizmalarını ellerinde tutar. Türkiye’de yaygın olduğu üzere zararlı gördükleri sitelere erişimleri engelleyebilir. internet servisi sağlayıcı yurtdışında çok yaygın olduğu üzere telif haklarına uymayan sitelere erişimi kapatabilir. Ancak en sert uygulama iş para olunca ortaya çıkar. İnternet üzerinde para akışı tamamen finans tekellerinin kontrolündedir ya da bir zamanlar öyleydi. Ve bu kontrol, kara para aklamayı engelleme vs. gibi bahanelerle, çok ağır şartlar altında tutulmaktadır. Bunun en bariz örneği Wikileaks’in bağış toplamasının dünyanın en büyük para ödeme sistemleri tarafından (Mastercard, Visa, Paypal, Western Union) bloklanmasıdır. Hangi merkez ya da hangi yasal dayanak tarafından alındığı belli olmayan bu blokaj ile Wikileaks gelirlerinin %95’i engellenmiştir.

Bu merkezlerin paranın hareketi üzerinde bu kadar büyük bir kuvvete sahip olması, onları milyarlarca dolarlık kolay bir kazanca da ortak eder. Gelişmekte olan ülkelere en büyük para transferi ne devletlerin birbiriyle alışverişi ne de merkez bankaları arasında borçlanmadır. Bu para gelişmiş ülkelere giden işçilerin anayurtlarına gönderdikleri paradır. 2015 yılında 582 milyar dolara ulaşan bu transferden mali tekeller %10’lara varan transfer ücreti almaktadırlar.

Peki, neden bu bankalara ihtiyacımız var. Devletin kimlik dağıtmasına neden ihtiyaç duyuyorsak aynı sebepten… Bu merkezler birincisi kimlik denetimi yapıyor. Bir de banka ise hesap, devlet ise nüfus gibi, kayıt defterleri tutuyorlar. Daha sonra hareketlerimiz üzerinden bu kayıtlar güncelleniyor. Gerekirse bu kayıtlara bakıp bize kefil oluyorlar ya da bizim adımıza diğer otorite merkezleriyle işlem yapıyorlar (diğer bankalarla işlem ya da devletler arası pasaport vs). Bu özellikleri de onlara ekonomi ya da nüfus üzerinde muazzam bir güç veriyor.

Peki ya tüm dünyadaki insanların bilgisayarlarında tutulan ortak kayıt defterini açabilsek ve bu defterin giriş ve çıkışları ortak yapılabilse, bir de bu ortak kayıt defterinin değiştirilemezliği de garanti altına alınsa ne olur?

2008 yılında finansal sistem çöktükten sonra belki isteyerek belki zorunda kalınarak Satoshi Nakamoto adında kişi ya da kişiler dijital bir para birimi için bir şifreleme ve kayıt sistemini dünyaya duyurdular. Bitcoin adını alacak bu ilk digital para birimi Blockchain adındaki yazılım teknolojisi üzerinde koşuyordu.

Blockchain temel olarak değer içeren verinin (para, düşünsel yapıt) ortak bir topluluk halinde yönetilmesine imkân veren bir sistemdir. Bu imkânın altında yatan küresel hesap defterleridir. Banka sistemine tüm değerler banka sunucularında saklanırken, Blockchain altyapısında her türlü dijital değer varlık küresel bir hesap defteri üzerinde, şifrelemenin en yüksek seviyesi ile topluluk bilgisayarlarına dağıtılarak saklanır. Bu topluluğa giriş serbesttir ve her türlü işlem şeffaf olarak yürütülür. Küresel hesap defteri birbirine bağlanmış blok veri kümelerinden oluşmaktadır. Bu bloklar aslında banka sistemindeki adıyla mutabakat verileridir.

Blockchain sisteminde yapılan tüm transfer işlemleri açık olarak tüm dünyaya yayınlanır. Bu paylaşımlar Bitcoin’de her 10 dakikada, Ethereum’da 15 saniyede bir, madenci denilen kişilerin elinde bulunan çok yüksek güçlü bilgisayar sistemleri ile toplanıp işlemlerin doğruluğu ve geçmiş blokla olan tutarlılığı ispatlanıp ardında tüm dünyaya yeni bir blok olarak ilan edilir. Bu blok topluluğun geri kalanının çoğunluğu tarafından onaylandıktan sonra, içerdiği tüm transfer işlemleri onaylanmış hale dönüşür. Sonrada geçmiş blok zincirine, zaman damgası kullanılarak, son halka olarak eklenir.

Yeni blok verisinin oluşturulması için tüm madenciler arasında her 10 dakikada bir muazzam bir yarış olmaktadır. Bu motivasyonun kaynağını ilk olarak yeni bloğu oluşturan madenciyi blok oluşturmak için var olan ödül (25 Bitcoin) ve işlem yapan son kullanıcıların, işlem başına teklif ettiği işlem ücretleri oluşturmaktadır.

Sistemin mucidi Satoshi Nakamoto yeni blok oluşturma işlemini öyle tasarlamıştır ki 2009 yılında yeni bir blok oluşturma probleminin çözülmesi için sadece birkaç bilgisayar ile 10 dakikada yapılmaktayken, şu anda Google’ın sahip olduğu hesaplama gücünün 100’lerce katı bilgisayar gücü ile yine 10 dakikada yapılmaktadır. Yeni yapılan bir araştırmaya göre madencilerin kullandığı süper bilgisayar gücünün tükettiği elektrik, 159 ülkenin tüketimini geçmiş durumdadır. Bu ülkeler arasında İrlanda’yla birlikte 19 Avrupa ülkesi de bulunmaktadır.
Zincirin güvenliği işte bu bilgisayar gücüyle inşa edilmiş olmasından dolayı garanti altına altındadır. Zincirin herhangi bir halkasında değişiklik yapmak isteyen biri, zincirin hedef halkasını ve bağlı olduğu tüm halkaları değiştirmek zorundadır. Ve toplam gereken hesaplama gücü bugünün teknolojisinin çok ötesindedir.

Sistemin sahip olduğu güvenlik, verinin internet ağında birçok kopya ile saklanma ve şeffaflık özellikleri ile şu anda bankacılık sistemlerinden de başarılı durumdadır.

Sadece para değil

Bu konuya ilgi duyanlardaki en büyük yanılgı bu teknolojiyi sadece borsa enstrümanı ya da para birimi olarak görmeleridir. Blockchain tüm değer niteliklerine uygulanabilir. İkinci büyük dijital para birimi Etherium 19 yaşında bir Kanadalı tarafından geliştirildi. Ve Bitcoin’den farklı olarak para değerinin dışında, yönetim ve ödeme gibi işleri yönetebilen bir akıllı sözleşmeyi de barındırabilmesindedir. Bu da herhangi bir merkezi olmayan işler yaratma imkânı getirmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda silikon vadisinin parlattığı en büyük kavram paylaşım ekonomisi oldu. Bununla, silikon vadisi kökenli yeni teknoloji firmalarının tekelleşmeyi sonlandırdığı, artık bireylerin de topluluk olmanın gücüyle kendi emeklerine sahip çıkabilecekleri vs. ifade edilmekteydi. En bilinen örnekler Uber, AirBnb olarak düşünülebilir. Bu tezin bir doğruluk içerdiği yadsınamaz. Bu sistemler sayesinde insanlar, bağımsız bir şekilde, kendi odalarını kiralar ya da kendi kişisel araçları ile taşıma işi yapar hale geldiler. Bu alandaki birçok tekel bundan zarar gördü. Paranın dağılımı belki biraz daha “demokratik” hale geldi. Ancak ne var ki Uber yada AirBnb, sadece teknolojik aracılık sıfatıyla, bu işin esas kaymağını götüren milyarlarca dolarlık şirketlere dönüştü.

Şimdi Etherium ya da benzer dijital para birimleri bunu dağıtmak üzere. Siz bu digital para birimleri ile pekala iki kişi arasında sözleşmeye dayalı para transferi yapabilirsiniz. Mesela taksiciye belli bir km için para gönderdiğinizi, işin sonunda paranın aktarımının onaylandığını düşünün. Hatta sizin ve taksicinin yaptığı yorumlar da mutabakata değiştirilemez olarak girsin ve topluma açık olsun. Burada sözleşmeyi yürüten yazılım uygulamasını yapanlar, madencilik yapanlar, yine bu alışveriş üzerinden para kazanacaklardır. Ancak bu Uber gibi tek bir merkezi gerekli kılmaz. İsteyen herkes bu Blockchain üzerinde koşan yeni bir uygulama yapabilir.

Bir başka örnek Gramma ödüllü Imogen Heap adlı sanatçının geliştirmekte olduğu Mycelia projesidir. Basit olarak Blockchain tabanlı bu uygulama müzik üreticileri ile dinleyiciler arasındaki aracıları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bu sistemde dinleyiciler, herhangi bir müzik dinlediklerinde sadece müzik sahibine para ödemiş olacaklar.

Burada dikkat çekici gözüken tekelleşme madenciler tarafında olabilir. Blok oluşturmak için gerekli işlem gücünün sürekli artması, tekellerin bu alana yayılmasını sağlayacaktır. Ancak çok daha büyük bir demokratikleşme verinin paylaşımında oluşmaktadır. Şimdiye kadar internetteki tüm yapılanmalar veriyi uygulamanın yapımcısına biriktirip, merkezileştirip, tekelleştirmektedir. Google’ı, Facebook’u ya da bankaları ele alın. Tüm bilgilerimiz ellerinde toplanmakta ve bu bilgiler ticari olarak sürekli kullanılıp, bir meta olarak pazarda dolaşmaktalar. Blockchain üzerinde oluşan tüm işlemler açıktır. Tüm dünyada Bitcoin alım satım işlemlerini takip edebilirsiniz. Bu bilgilerin açık olması Blokchain sisteminin bir zorunluluğudur. Bu ise bilgiye erişim ve kullanımının topluma yayılmasına daha büyük imkânlar vermektedir.

1 https://coinmarketcap.com/all/views/all

2 https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-12-04/Bitcoin-now-bigger-than-buffett-boeing-and-new-zealand-economy

3 https://www.quora.com/What-percentage-of-the-worlds-money-is-digital

4 https://en.wikipedia.org/wiki/Man-in-the-middle_attack

5 https://www.theguardian.com/technology/2013/oct/30/online-fraud-costs-more-than-100-billion-dollars

6 https://wikileaks.org/Banking-Blockade.html

7 https://en.wikipedia.org/wiki/Remittance

8 https://www.cbsnews.com/news/Bitcoin-mining-energy-consumption/

9 https://blockgeeks.com/guides/smart-contracts/

10 http://myceliaformusic.org/2016/05/14/imogen-heap-decentralising-the-music-industry-with-blockchain

11 https://blockchain.info/unconfirmed-transactions

Sanal paralara neden bu kadar çok ilgi gösteriliyor?

Standart iktisat kitapları, paranın dört işlevi olduğunu söyler. Bunlar, hesap birimi niteliğinde olması, bir değer taşıma biçimi olması, bir değişim değeri olması ve gelecekteki ödemeler için bir standart oluşturmasına karşılık geliyor.

Birinci anlamıyla, para, hesap kitap yapabilmemizi sağlıyor. Bu işlevin sanal paralarca karşılanması zor; çünkü bu tür paraların ‘kur’ları çok hızlı değişiyor. İkinci anlamında ise, sanal para, tercih edilen bir değer taşıma biçimi olarak öne çıkıyor. Burada kastedilen şudur: Eldeki değer, nakit para olarak tutulabilir ya da bunun yerine taşınmaz, altın, tahvil, bono, tablo vb. alınır. Eldeki değer, nakit olarak tutulursa bunun üstünlüğü, alım ve satım için hazır (sıvı gibi akışkan) olmasıdır. Zayıflığı ise, nakit paranın diğer değer taşıma biçimlerine göre daha hızlı değer kaybetmesidir. Cepteki para, başka seçenekler düşünüldüğünde, para sahibini zarara uğratır. Para cepte kaldıkça, zamanın getirdiği değer kaybına kapılıp gider. İşte bu açıdan sanal para, bu yatırımsal işlevle el ve eldiven gibi uymaktadır.

Üçüncü anlamıyla para bize, çeşitli ürünlerin değerlerini karşılaştırma olanağı verir. Ancak, sanal paraların böyle bir işlevi bulunmamaktadır. Son olarak, dördüncü anlamıyla para, bize gelecekteki ödemeler için bir ölçü sağlamaktadır. Sanal para, sürekli değişken niteliği dolayısıyla, bu işlevi karşılayamaz. Dolayısıyla, sanal para, nakit paranın dört işlevinden yalnızca birine (değer taşıma biçimi olması işlevi) karşılık gelmektedir. Demek ki, toplumda geçerliği ve kabul görürlüğü de düşük olacaktır. Yatırım düşüncesine sahip olanların uğraştığı bir dar alan etkinliği niteliği taşıyacaktır. Sanal paraların ilgi görmesini coşkuyla karşılayan kimi yorumcuların, sanal paranın ileride gerçek paranın yerini alacağını ileri sürmeleri de, sanal paranın bu eksikli işlevselliği nedeniyle doğru gibi görünmemektedir.

Sanal paranın altındaki ideoloji: aydın ve eğitim düşmanlığı

Hesap kitaba izin vermeyen, değişim değeri işlevi taşımayan ve son olarak gelecekteki ödemeler için de bir ölçü olmaktan uzak olan sanal paralar nasıl olup da bu kadar ilgi görmektedir? Çünkü kapitalizm asla çok çalışıp kazanmayı özendirmez; bunun yerine, başkalarının çalışması üzerinden edinilen kazancı (artık değeri) başarı olarak görür. Bu sık sık pompalanan başarı algısı, kendini aydın ve eğitim düşmanlığı söylemi ve eylemiyle (örneğin, “okumuş da ne olmuş canım…”, “okuyunca zengin mi olacaksın?”, “profesör olmuş ama koyun bile güdemiyor”, “filanca üniversiteyi bırakıp şirket kurmuş, zengin olmuş”) iyice pekiştirir. Okutulmayan çoğunluk için, okumak, hızla “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?” biçimindeki nitelikli eğitime erişimdeki eşitsizlik olgusuna vurgu yapan bakıştan okumanın değersizleştirildiği bir anlayışa yönelir. Sanal para, işte tam da bu yönelime yaslandığı için kapitalizmde bu kadar çok ilgi görüyor. Çok çalışmak, çok okumak yerine, (her ne biçimde olursa olsun) çok kazanmak, sanal paranın mantığıyla örtüşüyor.

Sanal paraların üç öne çıkan özelliği

Sanal paranın dikkat çekici diğer özelliklerine bakalım: Birincisi, arzın kontrolsüz oluşu; ikincisi ise, para arzındaki genişleme olarak karşımıza çıkar. Gerçell ekonomide para arzını belirleyen, merkez bankasıdır. Dünyanın her yerinde, ‘merkez bankası’ ya da benzeri bir adla (örneğin, ‘devlet bankası’) işlevlendirilmiş olan bir banka vardır. Bu banka, ekonomik sistemde ne kadar para dönmekte olduğunu ve kısa erimde dönebileceğini belirler. Bunu çeşitli yollarla yapar: En bilinenleri, başta faiz oranlarını değiştirmek olmak üzere para basma, bono alım-satımı, bankalarda tutulmaları zorunlu olan minimum rezerv oranlarıyla oynama ve döviz kuru müdahalesi biçimindedir. Merkez bankaları, kâğıt üstünde, devletten ve hükümetten özerkliğe ve hatta bağımsızlığa sahiptir; oysa gerçekte, birçok ülkede, devletin ve hükümetin arka kapıdan gelen telkin ve müdahalelerine açıktır. Güçler dengesinin (yasama-yürütme-yargı) gözden kaçan gizli öznesi niteliğindeki merkez bankasının bağımsızlığı ya da özerkliği, pratikte işlerlik kazanmaz. Üstelik, merkez bankası yöneticileri, hükümet tarafından atanır; seçilmiş değillerdir, ancak yurttaşlar üzerinde, seçime bile girmeden, çok büyük güçlere sahip olmuş olurlar.

Merkez bankası ve böylelikle devlet ve hükümet, ekonomideki para arzını az önce anılan yollarla yükselterek ya da düşürerek özellikle yatırım ve tüketime etki etmeyi, böylelikle işsizlik ve enflasyon çifte belasıyla başa çıkmayı umarlar. Para arzı üstündeki devlet tekelini kaybeden bir ülke, gerçekte egemenliğini kaybetmiş demektir. Bu bağlamda akla hemen AB’de Euro’ya geçilmesi geliyor. Tek bir Merkez Bankası’nın çok çeşitli yapısal sorunları ve dinamikleri olan farklı farklı Avrupa ülkeleri için tek bir para politikası uygulaması bunun için en güzel örnektir. Aynı biçimde, kimi ülkeler (örneğin Ekvador), kendi para birimlerini bırakıp Amerikan dolarına geçmişlerdir. Bu ülkeler böylelikle egemenliklerini kaybetmiş olurlar. Sanal paralara dönersek, bu paraların arzı ne merkezidir ne kontrollüdür.

Diğer bir nokta şu: Sanal para arzı, bir para politikasının temel parametresi niteliği taşımaz. Sanal para arzının arttırılmasının ya da düşürülmesinin gerçel ekonomi üstüne etkilerini saptamak için henüz erken; çünkü sanal paralar, sanıldığından daha az yaygın. Gerçel ekonomiler okyanusunda, bir kum tanesi niteliğinde. İleride yaygınlaşırsa, belki kredi kartlarının ve aşırı borçlanmanın yarattığı sorunlara bir ek katkı sağlaması söz konusu olabilir. Ancak, az önce söylediğimiz gibi, bu yorumlarda bulunmak için çok erken. Böylelikle, sanal paraların geleceği konusuna gelmiş oluyoruz.

Bir ürünü pahalı ya da ucuz yapan ögeler

Bir ürünü pahalı ya da ucuz yapan, üretim açısından bakarsak, sabit giderler ve ücretleri içermek üzere üretim maliyetleri ve kâr payıdır. Tüketim açısından bakarsak ise, kullanım değeri ve değişim değeridir. Sermaye düzeninde, ortalama bir tüketici, bir ürüne gereksinim duyduğuna ikna edilir; sonra da, bu ürünü pahalı olsa da satın almaya yönlendirilir. Ürün, pahalıdır; ama bu algıya göre, değerlidir ki pahalıdır. Böylelikle, benzer özelliklere sahip bir başka ürünün kalitesinden, daha ucuz olması nedeniyle kuşku duyulur. Daha ucuzu varken daha pahalısı alınır.

Bu üretim ve tüketim ekseninden hareket edersek, sanal paraların üretim maliyetlerini ve kâr paylarını düşünmeliyiz. Bunların çok cüzi olduğu görülüyor. Sanal para arzı için elektrik, internet bağlantısı, sunucu bedeli, tasarım vb. kalemler gibi harcamalar olduğu anlaşılıyor. Ancak bunlar, sanal paraların değeri noktasında devede kulak kalıyor. Asıl olay, tüketimde…

Bir para tüketilir mi? İktisatta ‘paraya yönelik talep’ ya da ‘para talebi’ diye bir kavram vardır; ama buna ‘tüketim’ demeyiz. Nakit para, temel olarak iki değişkenle açıklanır: Yurttaşlardaki alım-satım için cepte hazır para tutma eğilimi ve faiz oranları. Faiz oranları ne kadar yüksekse, cepte para bulundurmak o kadar maliyetli olacaktır. Faizlerin düşük oldukları durumda ise, para ha cepte kalmış ha bankada faize konmuş, fark etmeyecektir. Bu kısıtlı modelde, yurttaşların akıllı mantıklı varlıklar oldukları varsayılır. Klasik iktisatın tariflediği insan tipi, sürekli olarak ekonomik gelişmeleri izlemekte ve duruma göre en mantıklı hareketi yapmaktadır: Faiz yükselirse cebinde para tutmaz vb. Şimdi buradan sanal paralara bakalım:

Sanal paralara yönelik talebi ilk başta belirttiğimiz gibi, değer taşıma biçimi açısından değerlendirebiliriz. Bir yurttaş, elindeki varlığı ya sanal paralara yatıracaktır ya parayı cebinde nakit olarak tutacaktır ya da başka değer taşıma biçimlerine (taşınmazlar, altın, tablo vb.) yönelecektir. Sanal paraların değerlerinin sürekli olarak artması, onları diğer değer taşıma seçenekleri içerisinde öne çıkarmaktadır. Ancak durum, 90’ların sonuyla 2000’lerin başı arasındaki internet şirketleri balonunu akla getirmektedir. Bu balon örneğinde, bu şirketlerin piyasa değerleri, gelecekte internetin daha da yaygınlaşacağı düşünülerek, çok kısa sürede hızla artıyordu. Bu şirketlerden çok azı (örneğin, Amazon dışında), daha sonra sağ kalabildi. Sanal paraların da hızlı yükselişinin bir tepe noktasından sonra çakılmaya başlaması olasılığı, bu açıdan hiç şaşırtıcı gelmiyor. Ayrıca, yukarıda andığımız tüketiciyi ikna etme ve yönlendirme boyutu, sanal paralar için de geçerli. Sanal paraları uçuran, onlarla ilgili beklentiler. Fakat beklentiler az önce andığımız balon örneğinde görüldüğü gibi, istikrarlı olmaktan uzak. Dahası, yatırımcılar hiç de akıllı mantıklı insanlar değiller; çünkü gelecekteki değerleri tahmin etmek olanaksız. Olanaklı olsaydı, dünyanın en zenginlerinin iktisatçılar ve finans uzmanları olmaları beklenirdi.

Sanal paralar ve sermaye düzeninin bitimsiz bunalımları

Kimi yorumcular, sanal paraların merkezsizliğini ve kontrolsüzlüğünü, devletin ekonomik tekeline karşı ilerici bir adım olarak göklere çıkarıyor; oysa sanal paralar da kendi başlarına eşit dağılmıyorlar. Tersten bakan kimi yaklaşımlar, sanal paranın bu iki belli başlı niteliği dolayısıyla, bir kara para aklama yolu olarak işlerlik kazanabileceğine dikkat çekiyorlar. Vergi kaçıran da, kirli parasını dolaşıma sokmak isteyen de, kirli işlerini teknik takip nedeniyle olağan bankacılık işlemlerine üzerinden gerçekleştirmek istemeyenler de, sanal paraların en büyük destekçisi olacak ya da oldular da haberimiz yok. Haberimiz yok belki, çünkü sanal paranın kaydı, gerçel paranınki kadar ayrıntılı olarak tutulmuyor. Dolayısıyla, sanal paralar, dünya zenginleri için bir eğlencelik olmanın ötesinde, biraz da olsa gizli İsviçre hesapları ne için varsa onun için var kalıyor.

Çeşitli yorumcular, sermaye düzenindeki çalışmadan kazanma hırsının ya da hak ettiğinden çok daha fazla kazanma güdüsünün ekonomik sistemi birçok kez çökme noktasına getirdiğini anımsatıyorlar. Örneğin, Hollanda’da 17. yüzyılda lale soğanları, büyük spekülasyonların konusuydu; öyle ki, yurttaşlar, kazancı hızla arttıran lale soğanı piyasasına girebilmek için evlerini rehin koyuyorlardı. ABD’deki 2007-2008 mali bunalımı, temel olarak, borcunu ödeyemeyecek kadar düşük bir gelire sahip yurttaşlara ısrarla borçkonut satmaktan ileri geliyordu. Her bir üst düzey bankacı, sistemden kazanç sağlayıp bonuslarına bonus katarken, bu ödeyememezlik, sistemin domino taşı gibi bir devrilişini getiriyordu. Bu sistemin büzülme ve süzülmelerinde, ilkesel olarak, sistemin en altındakiler büyük kayıplar yaşarken, Marx’ın dikkat çektiği, sermayenin tekelleşme eğiliminin bir yansıması olarak, piyasadaki en büyük oyuncular servetlerine servet katıyorlar.

Sonuç

Yukarıda görüldüğü gibi, sanal paralar, kapitalizmin tarihindeki birçok patlayan balon örneğiyle benzerlikler taşıyor. Yine de, bu kadar çok ilgi görmesinin arkasında aydın ve eğitim düşmanlığı var. Kolay yoldan zengin olmanın yüceltildiği bir düzende herhalde başka türlüsü de beklenemezdi…