“Kardeşim, Türkiye’de düello yasak”

Refik Durbaş İle Şiirin Gizli Tarihi Üzerine

Söyleşi: Fatin Hazinedar

Şiirimizin çıraklığını yazdığı sürece sürdüren usta şair Refik Durbaş’ı tedavi gördüğü hastanede kaybettik. Dergimizin Ocak 2017 tarihli 3. sayısı için Fatin Hazinedar sormuş, Refik Durbaş yanıtlamıştı. Ustamızın ardından bu söyleşiyi okuyucularımızla tekrar paylaşıyoruz. 

Yeni e
Foroğraflar: Kadir İncesu

  • Doğan Kitap tarafından yayımlanan son kitabınız Şiirin Gizli Tarihi ile ilgili yapacağımız söyleşiye kitabın adı ile başlamak istiyorum. Zaman zaman edebiyatta aynı isime sahip kitaplara rastlıyoruz. Bu kitabın adı da İlhan Berk’in bir şiir kitabının adı ile aynı. Siz bu adı seçerken İlhan Berk’e bir selam mı verdiniz? Söz ilhan Berk’e gelince onunla nasıl tanıştığınızı kitabın sayfaları arasında var. Kitabın sayfaları arasında olmayıp hâlâ sizin hafıza sayfasında olan başka bir anınız ya da anılarınız varsa bizimle paylaşır mısınız? 

Devamını Oku

Soruşturma: Gözetim çağında şiir

Görmenin, görülmenin özetle tesadüf etmenin çoğaldığı bir zamanda şiirden konuştuğumuzda nerede dururuz? Sorunun cevabı ardışık sorular üretmekle verilebilir fakat bizi vardırdığı temel yer gelişen teknoloji karşısındaki duruştur. Yüklem, daha şimdiden bizi bir yerlere davet ediyor görünmekle birlikte sanıyorum o kadar da kolay bir durum değil, karşı karşıya olduğumuz. Teknik üretilebilirlik çağında (W. Benjamin) teknolojinin, sıradan bireyin bu zamana kadar ortaya çıkaramadığı, çıkarmaya çalıştığında bir takım engellere maruz kaldığı düşünce ve ideallerini arzu ettiği şekilde dolaşıma sokabildiği kanalları demokratikleştirdiği bir gerçek. Her bireye uzatılmış bir mikrofon ve bu mikrofonla dolaşıma giren kakafoni; dinlememenin, kulak kesilmemenin öfkesi, can sıkıntısı, başkasına yüzünü dönmemenin utancı…

Devamını Oku

Devrim Horlu: Şimdinin izlerini taşımayan şiir zayıf şiirdir

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiirim 2006 yılında üniversite edebiyat kulübünün çıkardığı Yelken isimli fanzinde yayımlanmıştı. Yirmi yaşındaydım ve bugün olduğu gibi o vakitler de takip etmeye çalışıyordum şiir ortamını. Bugün şiir daha dallı budaklı, daha renkli geliyor bana. İki binlerin ortalarında yine farklı çıkışlar ve çalışmalar vardı. Bugünü etkileyen çok iş yapıldı o dönem. Bugün şiir, lirik dilin hâkimiyetini kırmaya ve başka bir yere evrilmeye çalışıyor. Türkiye her beş yılda bir kırılmaların yaşandığı bir memleket. Siyasi ve kültürel şoklar yaşıyoruz sürekli. Bu, haliyle birçok alanı etkilediği gibi şiiri de etkiliyor. Bu bağlamda düşününce iki binli yılların başı ile iki bin onların sonu arasında fark olması kaçınılmaz. Naif bir dilden daha sert ve cesur bir dile doğru geçti şiir. Olması gereken bu mudur değil midir, zamanla anlaşılır ancak ben bu durumdan şikâyetçi değilim. Lirik şiirler yazmış ve yazmakta olan biri olarak bu hüzünlü şeylerin artık midemi kaldırdığını söyleyebilirim.

Devamını Oku

Dolunay Aker: İmge, çehresini sorguluyor aynaya bakarken

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

Bu konuda şair kendi resmi tarihinin dışına çıkar sanırım. İlk şiirim İzmir’de yayımlanan Me’yus adlı bir fanzin’de yer aldı. Tarih: 2013. Benim için bir bocalama dönemiydi. Yığınla şiir okuyor, sadece şiir okumakla kalmayıp şiirin estetik tarafıyla uğraşıyordum. Poetik metinler, yazılar, söyleşiler, felsefe, kavramların dünyası, şairlerin neredeyse her şeyi, her ayrıntısı gündemimdeydi. Yıl: 2014. Metin Fındıkçı’nın editörlüğünü yürüttüğü Papirüs dergisi, tam anlamıyla bir dönüm noktasıdır bende. Şiiri anlamak ve bırakmak arasında gidip geliyordum. Birçok dergiden saçma ve gereksiz nedenlerle negatif dönüşler aldım. Papirüs dergisi su alan kayığı kurtardı. Şiir olduğunu düşündüğüm ilk şiirim orada yayımlandı. Melez Yağmur. Bir bakıma çok uzak bir dönem değil. Yine de düşünsel açıdan bugün daha berrak bir yorum yapabilirim. Kanonik ve bildiğiyle yetinen çevreler için elbette bir değişiklik olmamıştır. Oysa bu kısa aralık yaşamı bile değiştirmişken şiiri değiştirmemesi mümkün mü? 2000’li yıllarda yazılan şiirin ağırlığı daha bir ortaya çıkmaya başladı. Deneysel, somut, görsel şiir şu an şiirin sesini her haliyle hem etkinleştirip hem de yeniliyor. Atıl durumda olan imge, çehresini sorguluyor aynaya bakarken. Aynı sesi tekrarlamaktan sıkılmış durumda. Bunun gibi ayrıntılar şiirin hanesine güzel dönüşlerdir.

Devamını Oku

Emrullah Alp: Şiir yazmayı direniş olarak görüyorum

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiir gönderimim bir yayınevinin (Tilki Kitap) Küçük İskender, Yılmaz Erdoğan, Cezmi Ersöz gibi jüriler tarafından seçilen 500 şiirin yayınlanacağı bir kitap için olmuştu. Gönderdiğim yıllar 2011-12 yıllarıydı şiir ortamlarına vakıf değildim. Şimdi ise var olan bilgimle kıyaslama safhasında olduğumu düşünmüyorum.

  • Peki, şiirinizin kaynakları ve gelenek mefhumuna ilişkin fikirleriniz?

Şiirin kaynağı yine şiirdir. Mevsimleri şiir olarak gören, sokakları, anneleri, kedileri, renkleri şiir olarak ayıran, direnişte, kavgada şiiri arayan birisi için şiirin kaynağı şiirdir. Ama bunlarla birlikte benim şiirimin kaynağı an’lar olmuştur. Zamanın tutanakları olarak görüyorum şiirleri. “Yaşadığın döneme tanıklık etmeli yazdıkların,” diyorum kendi kendime kalemi her elime aldığımda. Baskıcı bir dönemin içerisinde şiir yazmayı direniş olarak gördüğüm için belki de böyle. Belki başka bir zamanda olsam böyle düşünmezdim.

Devamını Oku

Enver Ali Akova: Öyküleme tekniklerini şiirde kullanmayı seviyorum

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiirlerim geçtiğimiz Temmuz ayında, Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nün açıklanması vesilesiyle Varlık Dergisi’nde yayımlandı. Edebiyat merakım daha çok yakın çevremle olan ilişkilerim ve kendi çalışmalarım üzerinden ilerledi. Ancak şunu söyleyebilirim ki yazmaya başladığımdan beri şiir ortamında çok sert değişimler veya iniş çıkışlar gözlemlemedim. Bu sebeple benim için değişen bir şiir ortamından bahsedemem.

Devamını Oku

Meryem Coşkunca: şair kadınlar kendilerine bir yaşam alanı oluşturdu

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

Hayal dergisinin Genç Dize bölümünde yayımlandı. Nisan-Mayıs-Haziran sayısı 2013 tarihi idi. Yayımladığım dönemde üniversite 3. sınıftaydım.  Ankara’ya sık sık kaçıp kitapçılarda dergileri takip etme şansım oluyordu. Lacivert, Akatalpa, Akköy, Eliz Edebiyat, Mühür, Hayal ve Varlık dergilerini takip ediyordum. Aklıma gelenler bunlar oldu şuan. Kitap alma şansım pek olmuyordu. Şimdilerde ise hem kitaplara rahatlıkla ulaşabiliyorum hem de dergileri takip ediyorum elimden geldiğince. Öğrenciyken (2010 – 2014) dergilere, fanzinlere ulaşmak orada bir şeyler yayımlamak zordu bir kere. Zaman bu kadar hızlı ilerlemiyordu. Aylarca beklediğimi hatırlıyorum yolladığım bir şiire dönüt gelsin diye ki çoğu zaman gelmezdi olumlu veya olumsuz. Son dönemde herkes kendi alanını oluşturuyor bir şekilde ve kendi şiirlerini kolaylıkla yayımlıyor. Sosyal medya artık merkezi bir yer bu alanı oluşturmak için. Kolaylıkla takip edebiliyoruz ne olup bittiğini. Fikir edinebiliyoruz hemen her dergi hakkında ama şaşırmamak elde değil. Dört beş sene öncesi ve şimdiye bakıyorum. Çağ çok hızlı. Üretim çok hızlı- tüketim mi deseydim-.. Bir dergide gördüğüm isim aynı ay farklı dergide de şiir yayımlamış mesela ya da her ay düzenli olarak aynı dergide şiir yayımlıyor insanlar. Aynı isimleri sürekli görmezdim ben önceden. Beklerdim. Bekleyiş güzel gelirdi, heyecanlı idi. Aramak, didiklemek iyi gelir insana, insanı yeniler ama teknoloji müsaade etmiyor buna pek. Tadı kalmıyor bir şeyin göz önüne konulunca ya da göze sokulunca.

Devamını Oku

Miray Çakıroğlu: kimsenin artık şiiri ciddiye aldığını sanmıyorum

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiirimi 2013 yılında Sözgelimi Fanzin’de yayımladım. Öykü Yitimi. Büyülü gerçekçiliğin edebiyatta ne yaptığı, hayata nasıl müdahale ettiği üzerine düşündüğüm bir zamanın verimi. İlk şiirim yayımlandığında bir süredir evirip çevirdiğim dosyam da hazırdı. Bu ilk şiirle dosyanın kitaba dönüşmesi arasında çok az bir zaman var. Alışılanın aksine, kitaptan önce şiirimi dergilerde denemedim. Bunu iyi bir şeymiş gibi söylemiyorum; tam tersine dergileri, üretimlerinin nesneleri olan sayfa, sayı, dosyaların ötesinde edebiyatın toplumsallığını da üreten, kendi içinde kapalı ama birbiriyle ilişkili odacıklar olarak düşünüyorum. Böyle bir toplumsallığın hep özendiğim bir yanı var. Öte yandan, şiir benim için kolektif bir şey olmadı hiç. Şiirini sesli okumak isteyen biri değilim. Böyle dediğime göre dönemin şiir ortamının en göbeğinde olmadığım kesin. Ama iyi takipçiyim. Beş yıl öncesinden bahsediyoruz. Bir yandan çok uzak bir geçmiş değil, bir yandan arada çok şey geçti gibi. Sanırım dergiciliğin, fanzinciliğin heyecanını sürdürdüğü bir zamandı. Basılı sayfalara şiirin geleneksel nesnel teknolojisi diyelim, arada bu bağlar biraz daha çözülmüş olabilir. Şiirin teknolojilerin yine de nesnel olduğundan şüphem yok ama bunlar sayfa araları, kitapçı sergileri değil artık sanırım.

Devamını Oku

Yeni e, ‘Bitmeyen Savaş’ı anlatıyor..

İkincisi yaşanana kadar “Büyük Harp” ya da “Cihan Harbi” olarak anılan I. Dünya Savaşı, sona erişinin 100. yıldönümünde Yeni e’de anlatılıyor.

Kasım sayısında dosya başlığını “Bitmeyen Savaş” olarak belirleyen dergideki “Yüz Yıllık Savaş” başlıklı yazısında Aydın Çubukçu, “I. Dünya Savaşı’nın 100. yılında, onunla başlayan ve süren yeni bir 100 Yıl Savaşları içinde sürükleniyoruz” diyerek, ‘Dünya Savaşı’nı kavram olarak tartışıyor. Benzer bir sorgulamayı Osmanlı/Türkiye eksenli olarak yapan Foti Benlisoy, savaşın 100. yıldönümünde “safını belirlemenin” önemine vurgu yaparken “şehitlik kültü” ve güncel politik yansımalarını da değerlendiriyor.

Devamını Oku

Yüz yıllık savaş

Bruegel, 30 Yıl Savaşları’nın öyküleriyle büyüdü. Yaşadığı dünya 100 Yıl Savaşları’nın işaretlerini veren sayısız çatışmayla doluydu. Görünüşte, Protestanlarla Katolikler savaşıyordu, ya da İngilizlerle Fransızlar… Krallar, hanedanlar, feodal efendiler, irili ufaklı yüzlerce savaş içinde hepsi birbirine girmişti. Bruegel görünüşe aldanmadı. Bir afiş, bir bildiri olarak kabul edebileceğimiz gravürünü, Para Keseleriyle Kasaların Savaşı olarak adlandırdı. 1570 yılında basılan bu gravürün altına Felemenk dilinde “Bütün bu savaş ve kavga, hepsi para ve mal için” yazmıştı.

100 Yıl Savaşları gerçekte 116 yıl sürdü. İngiltere onu bitirdikten iki yıl sonra, Güller Savaşı denilen ve 30 yıl süren bir iç savaşın yangınına düştü. Yüzlerce yıl boyunca İngiltere, Fransa, Habsburglar, İspanya, Hollanda, irili ufaklı prenslikler, krallar, kral olmak isteyenler aralarındaki uzun kısa, büyük küçük savaşlarla Avrupa’ya nefes aldırmadı. Fransız Devrimi’nden sonra, “Devrim Savaşları” adıyla Fransa Avrupa’nın fethine çıktı. Ardından, Napolyon Dünya İmparatoru olarak Devrim Savaşları’nı sürdürme hayaline kapıldı. “Napolyon Savaşları” başladı. Bütün bu savaşlar boyunca, Avrupa’nın diğer devletleri kendi aralarında Fransa’ya sonra da bizzat Napolyon’a karşı ittifaklar kurdular.

Devamını Oku