‘Bitcoin ne emtia ne de para, yeni türde bir varlık’

Son zamanlarda Bitcoin adını sık sık duyuyoruz. Kimileri için geleceğin para birimi, kimileri için bir yatırım aracı, kimilerine göreyse bunların çok ötesinde siyasal, ekonomik ve toplumsal birtakım gelişmelere yol açabilecek teknolojik bir gelişme… Ama her şeyden önce genelde kripto para birimlerinin, özelde ise Bitcoin’in ne olduğuna ilişkin kafa karışıklarının giderilmesine ihtiyaç var.

Biz de bu konuda merak ettiklerimizi, daha önce Gezi sonrası dayanışma süreçlerinden ve 10danSonra ve HAYIR Meclisleri gibi topluluklardan tanıdığımız, son birkaç aydır ise ‘kriptom.com’ için @firatimo mahlasıyla çeşitli yazılar yazan Fırat Seymen’e sorduk.

Merhaba Fırat. Son günlerde herkes Bitcoin’i konuşuyor. Nedir bu Bitcoin?

Bitcoin fenomen bir konu oldu, haklısın. Özetin özeti bir tanımlama yapacak olursak Bitcoin dijital bir protokol. Aynı internet ya da e-posta teknolojisi gibi. Aynı bu teknolojiler gibi kamuya ait ve kimsenin malı ya da özel mülkü değil aslında. Yani bir devlet ya da otorite tarafından üretilmiyor, piyasaya sürülmüyor, sürülemiyor. Matematiksel bazı formüllere ve yazılımlara bağlı kalarak, bu gerekleri yerine getiren herkes tarafından üretilebilen varlıklar.

Temel olarak Bitcoin’in özelliklerini şöyle sıralayabilirim: Bitcoin kişiler arası (P2P) teknolojiyi kullanan ve merkezi bir otorite veya banka olmadan çalışan bir para birimi. İşlemlerin yönetimi ve Bitcoinlerin dağıtımı toplu olarak ağ tarafından idare ediliyor. Bitcoin açık kaynaklı; tasarımı halka açık, kimse Bitcoin’e sahip değil ve onu kontrol edemiyor ve herkes bu ağa katılabiliyor. Temel olarak işlevi, yaptığı şeyin niteliği ise değeri dijital olarak depolaması ve bunu global olarak gönderip alabilmenize olanak sağlaması. Yani bu noktada banka gibi bir kurumun aracılığını da ortadan kaldırıyor. Bu görevi teknoloji sayesinde aracısız çözüyor. Birçok ekonomist şu anda Bitcoin’i ne bir emtia ne de bir para olarak görüyor. Bitcoin daha ziyade bunların her ikisinin niteliklerini bünyesinde barındıran yeni türde bir varlık aslında, internet çağının sonucu olan yeni bir varlık.

Yani somutlamam gerekirse… Şunu düşünün, bu parayı/varlığı bir devlet üretmiyor, aksine gerekleri yerine getiren her insan üretebiliyor. Soy metaller gibi kısıtlı sayıda olduğu için gün geçtikçe değerleniyor ve böylelikle varlıklarınızı korumak için oldukça iyi bir değer deposu işlevi görüyor, bu bakımdan da altın gibi bir emtia niteliği de var ama bir altını ya da başka konvansiyonel bir finansal varlığı yanınızda taşımak, onu barındırmak derdinden de oldukça azade. Dünyanın öbür ucuna bir tıkla, rahatlıkla gönderebiliyorsunuz.

Nasıl üretiliyor? Rastgele üretiliyorsa değerini nasıl koruyor?

Rastgele değil. Birçok kişi bu konuda yanılgıya düşüyor. Belirli kurallar var. Bitcoin ortaya çıkarılırken koyulmuş kurallar bunlar ve değiştirilemiyor. Örneğin toplam Bitcoin sayısı 21 milyon adet ile sınırlı. 21 milyon +1 adet olamaz. 2140 senesine kadar bu üretim devam edecek. Tüm bu üretim matematiksel denklemlere ve hesaplara bağlı. Bu bakımdan geleneksel paralara ya da varlıklara göre daha açık ve şeffaf da denebilir. Siz bugün yaşadığınız ülkenin ne kadar para bastığını biliyor musunuz? Ya da dünyada ne kadar altın rezervi olduğunu? Bunlar hep tahmini oluyor. İşte Bitcoin’de durum bunun tam tersi. Her şey açık, şeffaf ve net. Bu özellikleriyle örnek bir finansal varlık aslında. Dünyanın gördüğü en şeffaf, izlenebilir, değeri hesaplanabilir varlık.

Peki bu Bitcoin nasıl bir teknolojiye dayanıyor? Blockchain’den de bahseder misin biraz?

En önemli kısım belki de bu. Yani dayandığı altyapı. Blockchain yani Türkçe ifade etmek gerekirse blok zinciri denen bir altyapı üzerinde çalışıyor Bitcoin. Bu bir tür veritabanı. Ama oldukça gelişkin ve demokratik yapıda bir veri tabanı diyebiliriz. Demokratikliği şöyle tanımlayabiliriz. Standart veri tabanı ya da finansal yapılar bu güne kadar hep merkezi yapılarda düşünüldü ve organize edildi. Fakat blok zincirinde bu durum tam tersi şekilde işliyor. Yani veriler dağıtık veri tabanlarında tutuluyor. Bu hem güveni azaltan insan faktörünü (çünkü burada zimmete para geçirme, manipülasyon ve görevi kötüye kullanma durumları ortaya çıkıyor) matematiğe ve dolayısıyla bilime indirgemek demek. Hem de oldukça güvenli ve demokratik bir yapı demek. Merkezi dağıtınca, gücü de dağıtmış oluyorsunuz. Yani veriler tek bir yerde tutulmadığından ve eşgüdümlü olduklarından verideki tutarsızlık hemen tespit edilebiliyor. Bu bakımdan blok zinciri teknolojisi devrimsel nitelikte denebilir. Sadece finansal varlıklar açısından değil başka alanlarda da oldukça çığır açıcı rotalara göz kırpıyor.

Ne gibi yani? Nasıl şeylerden söz ediyorsun, nasıl bir rota bu bahsettiğin?

Yani şöyle düşünün bu teknoloji sadece finansal varlıklarla ya da Bitcoin ile sınırlı değil. Yarın nüfus kayıtlarımız, oylamalar, ‘şeylerin interneti’ vb. uygulamalar da rahatlıkla bu teknoloji üzerinden yapılabilir. Daha şeffaf ve demokratik imkânlar yaratılabilir. Metaların üretim süreçlerinin takibi, sağlık, gıda güvenliği gibi birçok alanda kullanılabilir. Verili sistemlerinden çok daha güvenli bir yapı kurulabilir. Çağımızda en çok yokluğu hissedilen şey güven kavramı. Şimdi üretim araçlarındaki bu gelişim ve internet ile yazılım alanındaki gelişmeler bu açığı kapamak için muazzam bir imkân sunuyor. Yani daha örgütlü, iyi işleyen yapılar, daha düzgün regüle edilen süreçler. Belki şu an kulağa bilim kurgu gibi geliyor olabilir, ama blok zinciri bunu kolayca yapmamızı sağlayabilir. Bir sosyalist olarak bu durum beni çok heyecanlandırıyor. Sosyalistler, teorik düzeyde bunları yüz yılı aşkın zamandır zaten topluma söylüyor. Üretici güçlerdeki değişim, dolayısıyla üretim araçlarındaki değişim ve gelişim bu süreçlerin niteliğini de değiştirecektir. Düşünsenize robotik bir teknoloji gelişirken emeğin verili niteliğinin değişmesi ve üzerine de böylesi açık, demokratik imkânların birlikte uygulanabilmesi, bunlar insanlık için muazzam fırsatlar.

Enteresan bir projeksiyon ama ben tekrar verili yapıya dönmek istiyorum. Bir kurum olmadan tüm bunlar nasıl yapılıyor? Paranın tarihi hep bir devletle ya da otoriteyle var oldu malum…
Ortada hiçbir kurum yok denemez, kurumlar var tabii ki ama bunlar belirleyici otoriteler değil. Bugün Bitcoin’in gelişimi ve bazı idari süreçlerinin takibi için kurulmuş bir Blockchain Vakfı var. Vakıf kâr amacı gütmeyen bir kuruluş ve merkezi Lüksemburg’da. Amacı Bitcoin’i ve temel aldığı teknolojileri yaygınlaştırmak, topluluğu desteklemek vs. Bunun dışında da Bitcoin, temel olarak ona sahip çıkan bir topluluğa dayanıyor ve oradan güç alıyor. Bu topluluk internetin açtığı imkânları anlayan çoğunluğu beyaz yakalı ya da genç bir nesilden oluşuyor. Ve bu topluluk gün geçtikçe yayılıyor.

Bir sosyalist olarak seni heyecanlandırdığını söyledin… Peki genel anlamda sosyalistlerden doğru mesele nasıl görülebilir, ne dersin?

Aslında ortaya çıkış dönemi Amerika’daki banka krizinin peşi sıra gerçekleşmiş bir şey. Yani önce ev kredisi sebepli bir kriz ardından da bankalar krizi patlak verince Amerika’daki birçok insan ekonomik olarak mağdur oluyor. Tam da böyle bir ortamda ortaya çıkmış bir şey Bitcoin. Satoshi Nakamoto adında bir kişi tarafından ortaya atılmış bir teoriye dayanıyor. Satoshi Nakamoto kimliğini gizli tutan bir kişi, belki birkaç kişi. Bunu bilmiyoruz ama kimliğini gizli tutmasının Bitcoin’e olumlu etki ettiğini düşünenlerdenim. Yani Bitcoin bugün anonim bir dijital varlıksa, bu hiçbir ismin onun kurumsal kimliğinin önüne geçmemesinden de kaynaklanıyor. Bu bakımdan geliştiricilerin çok akıllı, titiz, para teorisine hâkim, demokratik, sol ve özgürlükçü değerlere sahip insanlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten ortaya çıkışı da bankalar ve kredi krizlerinin yarattığı etkiye bir tepki olması niteliği taşıyor. Düşünsenize böyle dijital varlıklar geliştikçe bizim anlamadığımız onlarca iş çeviren ve bunları kapalı kapılar ardında yapan bankalara ihtiyaç duymayacağız.

Başka örnekler de var. Örneğin Venezuela, Yunanistan ve bazı Afrika ülkelerindeki ekonomik krizlerde insanlar varlıklarını Bitcoin’e aktararak devalüasyondan kurtuldular. Ayrıca bazı batan bankaların mevduatlarının üzerine çöreklenmelerinin de önüne geçtiler. Bu muazzam bir nitelik. Türkiye’de de benzer krizler olmuştu 2000’lerin başında ve birçok insan birikimlerini kaybetti. Tüm bunları da işin içine katarsanız ben kişisel olarak imkânım olsa banka yerine böyle bir değer depolama sistemini tercih ederdim. Bu tercihin de finans kapitale ciddi zararlar verebilecek bir tercih olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yüzden de sürekli Bitcoin hakkında olumsuz konuşuyorlar. Fakat bazı uzmanların da dediği gibi pandoranın kutusu açıldı, bundan sonra Bitcoin ve blok zinciri teknolojileri hep var olacaklar, bir yere de gitmeyecekler. Şu an verilen tepkileri biraz primitif buluyorum, makine kırıcılığından nitelik bakımından farkı yok bunların. Ortaya çıkan teknoloji muazzam çığır açıcı nitelikte, bunu yadsımanın bir anlamı yok. Sadece zaman kaybı olacaktır. Aslolan onu doğru bir güzergâha oturtmakta.

Sen bu seviyede bir güven duyuyorsun yani bu gelişmelere?

Kesinlikle duyuyorum. Düşünsenize ilk internet ortaya çıktığında onun ne işlere yarayacağını aklımız almamıştı. Mesela ilk e-posta hesabımı açtığımda acaba bana kim e-posta gönderir ki tam olarak nasıl işime yarayacak diye düşünmüştüm. Bugün bu teknolojiler olmadan yaşanabileceğini düşünemiyoruz bile. Birçok şeyi inanılmaz derece de basitleştirdiler. Benzeri bir şeyi blok zinciri teknolojisinden de bekliyorum diyebilirim.

Nasıl etkiler bunlar somutlayabilir misin?

Örneğin herkes Bitcoin’i konuşuyor ama başkaca gelişkin blok zinciri teknolojileri var. Mesela Ethereum. Ethereum bir yazılım platformu ve blok zinciri veri tabanı üzerinde çalışıyor. Yaptığı şey akıllı sözleşmeler denen yazılımlarla birçok süreci kolaylaştırmak. Örneğin Ethereum sayesinde dağıtık veri tabanı üzerinden bir seçim organize edebilirsiniz. Ve bunu yaparken operasyonel maliyetiniz neredeyse binde bir oranda azalabilir, güvenilirliği ise tersine yükselecektir. Bu muazzam bir fırsat. Mesela bu örnekte doğaya daha az zarar verip, verimlilik ve akılcılıkla şeffaf ve demokratik süreçler işletebilirsiniz.

Ya da yine Ethereum kullanarak kimsenin mülkü olmayan bir otomasyona bağlı çalışan otomobiller yapabilir ve bunu sadece bir yazılımla çağırıp binebilirsiniz. Özel mülkiyet yerine paylaşımlı mülkiyet ya da kamu mülkiyeti yapısı organize edebilirsiniz. Ya da mesela akıllı yollar, akıllı arabalar, birbirine bağlı cihazlar, ‘şeylerin interneti’ dediğimiz ve makineların birbirleriyle konuşmasını sağlayan süreçler bu teknolojiler üzerinden işletilebilir. Biraz uçuk geliyor olabilir ama bu bahsettiklerim şu anda bu gelişmelerle mümkün hale gelmiş durumda. Nasıl tavır alınırsa alınsın bu gerçeklere sırt dönülerek alınması ciddi bir hata olacaktır.

Bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz Fırat…

Blok zinciri gibi gelişmelerle ilgileniyor olmanıza ben de çok sevindim. Ben teşekkür ederim.

İki ütopya arası bir devrim

Bir kralın kafasının kesildiği ilk burjuva devrimini 1649’da İngilizler yaptı. Bir başka kralın kafasının giyotinle koparılacağı Fransız Devrimi’nden 140 yıl önce, I. Charles, parlamenter cumhuriyet ya da en azından meşrutiyet peşinde olanlar tarafından, uzun savaşlar ve ara çözümler sürecinin sonunda tahtından indirildi ve kafası kesildi. Çoğu savaş, özellikle iç savaşlar, savaşa katılan kitlelerin aslında ne için savaştıklarını bilmedikleri gerçeklerden doğar. Kılıcını kuşanan din ya da “doğru mezhep” adına kavgaya girer. Birçok durumda olduğu gibi, burada da görünüşle gerçek birbirinden oldukça uzaktı ve on binlerce insanın kanına mal olan savaşın gerçek nedeninin anlaşılması için her şeyin tamamlanıp bitmesi gerekiyordu.

Dış görünüşü bir mezhepler kavgası olan İngiliz İç Savaşı, hiç kuşku yok ki, aslında yeni yükselmeye başlayan burjuvazi ile iktidarı ve ekonomiyi bir cendere gibi sıkıştıran toprak aristokrasisi arasında bir savaştı. Parlamento ile kral arasında bir savaş olduğunu söylemek, gerçeğe biraz daha yaklaştırır bizi; ama yine de sonuçları bakamından liberal burjuva karakteri açıktır ve bu bir sınıf kavgasıdır.

Marksizm, sermayenin herhangi bir üretim aracı olmanın ötesinde, bir toplumsal ilişki olduğunu göstermişti. Ekonomi politikçiler, üretim sürecinin içinde, sayılarla, kaynaklarla ve kullanım biçimleriyle uğraşırken, Marx sermayenin insana dair yönüyle ilgilendi. Sermayeyle birlikte yalnızca sömürülerek birikmiş emeği değil, toplumsal ilişkilerin tümünün değişimini ve onun içindeki insanı gördü. Tek tek burjuvaların ne yaptığıyla değil, bir bütün olarak sınıfın tarihsel etkisiyle ilgilendi. Bu durumda herhangi bir sanatçının, siyasetçinin, bilim insanının bizzat kendisi bir burjuva olmasa bile, doğmuş bulunan büyük toplamsal değişim ortamında tarihin gidiş yönünde hareket etmeye zorunlu olduğunu gösterdi. Burjuva devriminin tipik örneği sayılan Fransız Devrimi, yaygın olarak Aydınlanma filozoflarının etkisiyle gerçekleşmiş olarak kabul edilir. Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire gibi düşünürlerin adları anılmadan devrim anlatılamaz gibidir. İngiliz Devrimi hakkında bu kadar keskin konuşulmaz. Devrim, Cromwell’ın adıyla anılır ve onun eseri sayılır. Düşünürler, sanatçılar, şairler bu devrimin tarihinde, Fransız Devrimi’nde olduğu kadar iddialı anılmazlar.

Her şey olup bittikten sonra, kimi insanların, olayların öncesinde ortaya çıkmış olmasının bunları yaratan ya da bildiren kişiler olduğunu söylemek kolaydır. Basit nedensellik aklı içinden bakıldığında, önce gelenin sonrakinin nedeni olduğunu söyleyen kalıba uygun olarak düşünürüz bunu. Oysa bir de şöyle bakmak mümkün: olayların gerçekleştiği büyük ilişkiler ve etkileşimler atmosferini düşünürüz, böylece birlikte olup biten her şeyin, birbirlerinin nedeni ya da sonucu değil, aynı zaman ve mekân koşullarında birlikte ortaya çıktıklarını, birinin diğerinin içinden ya da ona karşıt olarak doğduğunu görürüz. O zaman, biri neden diğeri sonuç gibi görünen kişilerin ve olayların, aslında aynı toprağın ürünü olarak belki eşzamanlı değil ama aynı iklim içinde birlikte ortaya çıktıklarını anlarız. Önce çimlerin yeşerip papatyaların açması, sonra güllerin gelmesi gibi… Düşünürler ve sanatçılarla yaşadıkları çağın devrimleri arasındaki ilişki de bundan ibarettir. Devrimin önünde gidenlerin çağdaşı oldukları düşünürleri okumuş, incelemiş, etkilenmiş olup olmamaları durumu değiştirmez. Hepsini birden belli bir biçimde düşünmeye ya da davranmaya yönlendiren genel maddi koşullar belirleyicidir.

Devrimin habercileri ve aynaları

Sermayenin gelişmesinin yol açtığı toplumsal değişim, herhangi birinin burjuva olup olmamasından bağımsız olarak düşünce ve davranışlarını etkileyebilir. Birilerinin, feodal soylu olduğu halde bir burjuva gibi düşünmesi, bir emekçi olduğu halde soyluların siyasetini benimsemesi şaşırtıcı değildir. Sarayda yaşayıp kulübedeymiş gibi düşünenlerin ortaya çıkması, Marx’ın, bilinci maddi koşulların belirlediği yolundaki kuralını bozmaz. O bunu genel olarak ve toplumlar için söylemiştir, sivri akıllı bireyler için değil.

İngiliz Devrimi’nin, yaşadığı zamanın sonrasını düşünen akıllıları içinde, Francis Bacon en ilginç kişiliklerden biridir. Bacon, düşünceleri ve idealleri ile hayatı arasında derin uçurumlar bulunan özelliği ile şaşırtıcı çelişkiler karmaşası gibidir. Ama zaten yaşadığı dönem her yönüyle olağanüstü ve akla sığmaz çelişkilerle doludur. Rüşvetçiliğini, makam düşkünlüğünü, muhbirliğini, el etek öpüşlerini bir yana bırakalım, bilgin ve filozof olarak, skolâstik düşüncenin temellerine karşı en etkili saldırılardan birinin yaratıcısıdır. Kurucusu olduğu tümevarım yöntemi, yalnızca düşünme biçimi hakkında bir tartışma ve Aristo’ya dayandırılan dogmalara karşı bir tutum değildir; tarihsel olarak son derece önemli bir dönüm noktasında, bilginin göklerden veya kilise babalarından değil, doğanın içinden deney ve gözlemle geleceği düşüncesine dayanan bir mantık yoludur. Bilgiyi, yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya inşa etmeyi önermiş olmasının, çağının aşağıdan gelen toplumsal değişim canlılığıyla paralel gittiğini söyleyebiliriz. Büyük bir felsefi sistem kurmamış olmasına karşın, sonrakiler için yeni bir yol açmış, kendi deyimiyle, “bir çan çalmış”, “diğer zeki insanları toplanmaya” çağırmıştır. Yaşadığı dönemi eskimiş olarak tanımlıyor, özellikle skolâstik felsefeyi “bilmediği doğayı yorumlamaktan ibaret” görüyordu. Aristo’nun Organon adlı temel eserine dayanan eski felsefeye karşı kendi eserine Yeni Organon adını vermişti. Bu yeni düşünme yöntemi, Aristocu felsefe okullarının mantığına karşıttı. Temel farklılığını ise, “benim önerdiğim bilimin amacı, hareket halindeki doğaya egemen olmaktır” sözleriyle açıklamıştı. Ayrıca dinler arasındaki ayrılıkları anlamsız bulmuş, bir tür laik eğitimi savunmuştu. Skolâstiğin temel dogmalarını ve papalığın direktiflerini yıkılması gereken idoller olarak tanımlamış, bunları sınıflandırmış ve bilimsel bilginin önünde engeller olarak nitelemişti. Bütün bu temel görüşler, yaşadığı dönemin sancılı özelliklerini yansıtıyordu. Bir yandan “dinler savaşı” yüzünden Avrupa cehenneme dönmüş, aynı zamanda gelişmeye başlayan kapitalizm, bilimin teknik ve sanayi için kullanılmasını ihtiyaç olarak dayatmaya başlamıştı. Ütopik eseri, tamamlanmamış New Atlantis, farklı bilim dallarında araştırmalar yapan bilim insanlarının örgütlü ve birbirini destekleyen çalışmalarını ayrıntılarıyla anlatır. Onun hayalindeki ülkede, bilim insanları, aslında toplumdan “kurtulmuş” vaziyette, geleceği hazırlarlar. Bacon’ın çağdaşı olan ütopyacılar genellikle toplumsal yaşam için bir eleştiri ve öneri geliştirmişlerdi; Bacon’ın ütopyası ise, örneğin çağdaşı Campanella’nın komünist ütopyasından tamamen farklı olarak, yalnızca bilim için bir ütopyadır. Eğer yazmayı tamamlayabilseydi, mutluluk düşü, bilge ve adil kralın yönetiminin sınırlarını aşamayacaktı. Her haliyle bir “egemen sınıf aydını” olan Bacon’ın ütopyasında, ezen ve ezilen insanlar ayrımı yoktur, çünkü onun düşünce dünyasında bu ilişki de doğanın değiştirilmez özelliklerinden biridir. Tanrı’yı bilimin dışına atmış, ancak kralı toplumun başından atacak bir hayale sahip olamamıştır.

Çağdaşı Shakespeare ise, eserlerinin birçoğunda, değişik coğrafyalardan kralları ve çevrelerini anlatırken hepsine katlanılmaz trajedileri layık görmüştür. Hiçbir eserinde herhangi bir krallığın iyi, adil ya da dürüst olabileceğine dair en küçük bir ima bile yoktur. İyi insanlar elbette vardır, ama onlar ya hakkı yenmiş kişilerdir, ya da iktidar dışındadırlar. İktidar demek komplo, ikiyüzlülük, sahtekârlık, hırs, cinayet, hırsızlık ya da rüşvet demektir. Baba Hamlet’in hayaleti sarayın karanlık kuytularında oğluyla konuşurken, cehennemde azap içinde olduğunu söyler:

Ben babanın ruhuyum senin ve bir süre için
Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye,
Gündüzleri ateşler içinde kalmaya,
Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar. (William Shakespeare, Hamlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları.)

Bir kralın, günahların bedelini ödemek için cehenneme atılmış olması, aynı eserinde, Marcellus’a Danimarka için söylettiği “krallıkta bir şeyler çürümüş” lafıyla birlikte düşünülürse dönemin İngiltere’sine kalıp gibi oturmaktadır. Çürüyen ve kokuşan krallıkların yıkılmaya mahkûm olduklarına inanıyordu ve kendi çağında, kendi ülkesinde yıkılışın en şiddetlisine tanık oldu.

Çağın çarkının eski olan her şeyi öğüterek döndüğünün bir başka tanığı Thomas Hobbes’tur.

Hobbes, materyalizm konusunda Bacon’dan daha radikaldi. Bütün evrenin maddeden ibaret olduğunu ve ancak maddenin hareketiyle açıklanabileceğini düşünüyordu. Hareket ise, mekaniğin yasalarına göre işlemekteydi ve tanrı, melek, ruh denilen şeylerin hepsi hayal ürünüydü; bunlar bilimin değil, yalnızca ilahiyatın konusu olabilirdi. Dünyanın döndüğünü söylemekle başı belaya girmiş olan Galilei ile yüz yüze görüşmüş, özellikle matematik ve astronomi konusundaki görüşlerinden etkilenmişti. İngiltere’de ise, özellikle kilise çevrelerinden gelen sert eleştiri ve karalamaların hedefi olmuş, devrimin en dağdağalı günlerinde Fransa’ya kaçmıştı. Büyük olasılıkla, bu hengâme içinde insanlar ve devlet üzerinde düşünmeye başladı. Cromwell iktidar olup I. Charles’ın kafası kesildiğinde Fransa’ya kaçtı. Ancak II. Charles monarşiyi yeniden kurduğunda, eskiden kendisine matematik dersleri verdiği yeni kralın himayesinde yeniden itibar kazandı. Öte yandan devrimin sonuçlarını tasfiye etmeye memur olan Avam Kamarası 1666’da ateizme karşı yasa tasarısı hazırlayınca Hobbes yeniden korkuya kapıldı. Yasa tasarısını hazırlayan komite, onun Leviathan adlı eserini de incelemeye alınca, artık seksenli yaşlarına gelen Hobbes tanrıtanımaz yazılarını yaktı. Leviathan adlı yapıtın akılcı ve dini toplumsal hayat dışına atan özellikleri, devlete tanıdığı olağanüstü güç sayesinde “kabul edilebilir” görülünce, yeniden İngiliz Hükümetine sığınması kolaylaştı. Thomas Hobbes felsefede materyalizmi benimserken, siyasette monarşiyi desteklemiş ve kitabına, her şeye egemen olan devletin simgesi olarak Tevrat’ta geçen bir canavarın, Leviathan’ın adını vermişti. Bu eserinde, insan tarihinin kökeninde şiddet ve yalanın bulunduğunu ileri sürüyor ve toplumsal durumu “herkesin herkesle mücadelesi” olarak tanımlıyordu. “Homo homini lupus” (İnsan, insanın kurdudur) sözü, gerçi yaşadığı siyasal ortamı tam olarak ifade etse de, bundan çıkardığı sonuç, canavar gibi güçlü bir devletin her şeye egemen olmasının zorunluluğu olmuştu. Ancak onunla birlikte “ilahi devlet” ya da “tanrının krallığı” kavramı da son buldu.

Fransız Aydınlanma düşünürleri üzerinde büyük etkisi olmuş İngiliz düşünür John Locke da bu dönemin filozoflarındandır.

Düşünce özgürlüğü kavramını ileri sürmesi ve insan yaşamını akla göre düzenlemeyi önermesi bakımından, Avrupa’daki aydınlanma ve Akıl Çağı’nın kurucusu olarak kabul edilir. İnsan zihninin doğuştan bir boş levha, “Tabula Rasa” olduğunu söyleyen Locke, Bacon ve Hobbes gibi bilginin kökeninde deneyi görmüştü. Politik olarak, geleneklerden ve tepeden gelen otoritenin her biçiminden kurtulmak gerektiğini, akla uygun olmayan hiçbir yasanın ve yönetim biçiminin kabul edilemeyeceğini savunmuştu. Burjuva liberalizminin, doğal din anlayışının ve din dışı, akılcı eğitimin öncüsüydü. Bu özellikleriyle, Jean Jacques Rousseau ve Thomas Hobbes’la birlikte İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin düşünsel temellerini kurmuştur. Ona göre, her yönetim otoritesini yönettiği insanların rızasına borçludur. Bu kabullenme, zorbalıkla ya da aldatmayla değil, özgür irade ile ortaya çıkmalıdır. Locke insan haklarını, yaşam, özgürlük ve mülkiyet kavramlarıyla ilişkili görmüştü. Bu üç temel hak, doğaldır, yok edilemez, sınırlanamaz! Bir insanın özgürlüğünün, bir başka insana zarar vereceği yerde sona ereceğini kabul eden temel liberal görüş de ona aittir. Güçler ayrılığı ilkesi de Locke’a aittir. Yargılama ve cezalandırma yargı gücüne, yasaları yapma seçilmiş parlamentoya, yasamanın koyduğu “akla uygun” yasaları uygulama görevi de yürütmeye aittir.

Her şeyden önce, mutlak krallığın “bütün gücü elinde tutan” egemenliğine karşı olan bu görüşler, onun “Tabula Rasa” kavramıyla da ilintilidir. Hıristiyanlık, bebeklerin doğuştan günahkâr olduğunu öğütlerken, o doğuştan hak ve hürriyetlere sahip ama zihni bomboş, suç ve günahı tanımayan bir başka bebek tasavvur etmektedir. Locke’ın ilkeleri hem Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde hem Fransız Devrimi’nde ve 1688’de İngiltere’de kralın yetkilerinin bir kısmının parlamentoya aktarılmasıyla sonuçlanan politik değişimde de karşılığını bulmuştur.

Kaybedilen, bulunan, bir kez daha kaybedilen cennet

Dönemin en etkili şairlerinden John Milton’un başyapıtının adı Kayıp Cennet’ti (Türkçede, Pegasus Yayınevi tarafından yayımlanmış bir çevirisi vardır). Adı Shakespeare’le birlikte en büyük şairler arasında sayılan Milton, İngiltere’nin iç savaş sürecinde cumhuriyetçi kanatta yer almış, 1649’da İngiliz Kralı I. Charles’ın idamından iki ay sonra yeni cumhuriyette Yabancı Diller Sekreteri olarak diplomatlık görevi üstlenmişti. Şiirlerini Yunanca, Latince, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, Fransızca, İspanyolca dillerinde yazıyor; İbranice, Aramice ve Süryanice biliyordu. Âdem’le Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini anlattığı Kayıp Cennet adlı uzun lirik şiirinde, Âdem ile Havva’yı insanlık tarihinin ilk başkaldırısını gerçekleştirenler ve Şeytanı da liberal bir isyancı olarak yorumlamıştı. Çağdaşlarının değerlendirmesiyle, “Tanrı’nın adaleti konusunda ateşli bir tartışma” özelliği taşıyan şiir, katı ve zalim bir tanrı portresi çizerken, Şeytan’ı kendi kaderini eline almaya çalışan bir devrimci kimliğine sokmuştu. Şeytan, Locke okumuş bir cumhuriyetçi gibi, “özgür tercih”, “rıza”,  “halkoyu” gibi kavramlar kullanır ve “Cennette kul olacağıma Cehennemde kral olurum” der.

Milton şiirinde kendi siyasal ve felsefi düşüncelerini de bir propagandacı gibi sergiler. “Akıl kendi evrenini yaratır, cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir” sözü bunlardan biridir ve zamanın beklentilerine uygundur.

Ezilenlerin ütopyası

Milton insanlığın kaybettiği cenneti düşünüp oraya yeniden dönüşün hayallerini kurarken, aynı yıllarda, bir başka cesur adam, yeryüzü cennetini kurmak için kolları sıvamıştır. Yoksul ve topraksız köylülerle birlikte, modern anarşizmi ve tarım sosyalizmini haber veren ilk pratik örneği hayata geçirmeye çalışan Winstanley, kamusal mülkiyet olarak ilan edilmiş topraklar üze-rinde Diggers (Kazıcılar) hareketini başlatır. (Bu bölüm için, Bülent Somay’ın Sosyalizm ve Sosyal Mücadeleler Ansiklopedisinde yer alan “Gerrard Winstanley: Asılan Kralın Ardından Ütopya” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.)

Winstanley’e göre, insanın hayatta kalmasının ve gelişmesinin ilk koşulu, toprakla ve doğayla özgür ilişki kurmasıydı. Londra’da St George’s Tepesini işgal edip toprağı kazmaya ve ekmeye başladıklarında Winstanley bu eylemi şöyle açıklıyordu; “Yapmaya kalktığımız iş şudur; Georges Tepesini ve çevresindeki kullanılmayan toprakları kazacağız, tahıl ekip ekmeğimizi birlikte, alnımızın teriyle yiyeceğiz.”

Kazıcı hareketi fiilen topraklara el koyup işlemeye başladıktan sonra hızla sayıları ve el koydukları toprak miktarı arttı. Yerel toprak sahiplerinin ısrarlı şikâyetleri üzerine nihayet cumhuriyet hükümeti konuyu incelemeye aldı. Devrimin ikinci adamı sayılan Fairfax bizzat bölgeye gelerek, Kazıcılarla görüşmüş, ama harekette “hükümete karşı bir tehlike” görmemiş, şikâyetçi toprak sahiplerine de mahkeme kapısını göstermişti. Ancak feodal toprak sahipleri, Kazıcılara karşı fiziki saldırılar ve kundaklamalar örgütlemeye başlayınca mahkemeler duruma müdahale etmişler, yargılama boyunca kendilerine konuşma hakkı verilmeyen Kazıcılar, “karışıklık yaratan radikal bir grup” olarak suçlu ilan edilmişler, ele geçirdikleri topraklar üzerinden zorla çıkarılmışlardır.

Winstanley’in manifestosu bir ütopya ilanı olarak sayılabilir. Ancak amaç ve eylemin karakteri açıktır: Yeryüzü cennetini, eşitlik ve kardeşlik toplumunu kurmak! Onun “ütopyası” Bacon’ınki gibi hayali bir Peru’nun bilinmeyen bir bölgesinde, diğer pek çok ütopya yazarının hayalindeki gibi kayıp bir adada ya da batmış bir kıtada değil, ayağını bastığı Britanya toprakları üzerinde kurulacaktır. Devrimin önderi olan Cromwell’e hitaben kaleme aldığı bir metinde, iktidarın basit el değiştirilmesiyle yetinmeyip, yasaların kökten değiştirilmesini ister. Toprakta ortak mülkiyet önerir. Bu talep, kazma, kürek, saban, tırpan vs. gibi bireysel üretim araçlarını, kadınları ve çocukları kapsamaz! Para ve ticaret kalkacaktır, “Herhangi biri ihtiyaç duyduğu herhangi bir şeyi bir depodan alacaktır.” Yöneticiler her yıl yeniden seçilecek ancak tembeller ve çalışmayanlar seçilemeyecektir. Çocuklar da tıpkı toplumun kendi yöneticilerini seçtikleri gibi babalarını kendileri seçeceklerdir. Evlilik resmi biri kurum olmaktan çıkacak, herkes sevdiğiyle birlikte olacaktır. Tecavüzün cezası ölümdür!

Kazıcılar işledikleri topraklardan çıkarılıp, mülkiyet sahiplerine iade edildikten sonra hareket söndü. Ancak Winstanley’in broşürü uzun yıllar okunmaya ve taraftar bulmaya devam etti. Cumhuriyetin yıkılıp krallığın yeniden hâkim olmasından sonra da piyasadan çekildi.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İngiliz Devrimi, Bacon ütopyası ile Winstanley ütopyası arasında bir cümledir. Bir yanda, eskisine benzemeyen bir biçimde egemenliklerini sürdürmeyi isteyen, kendilerine göre yeni bir dünya yaratma peşindeki sınıflarla, eskinin tümüyle, özellikle de temel mülkiyet ilişkileri bakımından yıkılıp yepyeni bir dünya kurmak isteyen en alttakiler arasında bir mücadeleyi de içermiştir. Cromwell kısa süreli iktidarında kralcı aristokrasiye karşı olduğu kadar alttan gelen yoksulların baskısına da acımasızca cevap vermiş, bu arada İrlanda ve İskoçya’ya saldırmış, Hobbs’un zihnini açan bir “canavar devlet” örneği yaratmıştır.

İster egemen sınıflar içinden çıksın, isterse en alttan gelsin aydınlar, sanatçılar, düşünürler, toplumsal değişim atmosferinin barometreleridir. Ürünlerinin radikal niteliği, etkilerinin yaygınlığı, havanın ne yönden ve hangi şiddette eseceğini gösterir. Bacon, Shakespeare, Hobbs, Locke, Milton ya da Winstanley, çok farklı sosyal sınıflardan gelip çok farklı türden eserler vermiş olmalarına karşın, hep aynı haberi vermişlerdir: Değişmekte olan bir dünyada yaşıyoruz!

Rönesans’ta, Fransız Devrimi’nde, İngiliz ve Amerikan devrimlerinde de hep aynı şey olmuştur: Fırtınayı gören aydınlardan bir bölümü, yelkenini şişirip daha uzak ufuklara gidebilecekleri devrim denizlerine açılmışlar, bir diğer bölümü sağlam olduğuna inandıkları bir liman bulup demir atmaya çalışmışlardır. Öyleyse her devrim, düşünsel alanda, iki farklı aydın grubunun ütopyaları arasındaki mücadele biçiminde de okunabilir; çünkü sınıflar mücadelesinin karmaşık bütünü içinde bir de bu yön var. Ama sonuçta devrimin karakterini, belki de bu ütopyalardan hiç haberleri olmayan kitlelerin kendi gerçekleri uğruna mücadelelerinin zaferi ya da yenilgisi belirler.

Edebiyatta TOKİ’leşme: Çok satar kitsch romanlar

Son yıllarda katıldığım fuarlarda hiç tanımadığım yazarların önünde uzayan okur kuyrukları ilgimi çekiyordu. Yazarları da, yazdıkları kitapları da merak etmeye başlamıştım. Birkaçının ismini sorup not defterime kaydettim. Sonrasında, kitapları yayına hazırlayan yayınevlerinin internet sitelerine baktığım zaman, uzayan kuyrukları gördüğümde hissettiğim tuhafsama, bu kez hayrete dönüşmüştü. Yazarlarını hiç tanımadığımız çoksatarlar ilk baskısında dahi otuz bin basılıyordu ve her biri yaklaşık yüz bin okura ulaşıyordu.

Romanda konsept danışmanı var, serim yok

Böylelikle, Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı adlı romanını okumaya başladım. Kapağında romanın adı olan Dost Kayığı, başlık altı olarak “gerçek bir dostluğun bitiş hikâyesi…” yazılıydı. Kapakta görsel unsur olarak, kâğıttan bir kayık ve yazarın kendisinin vesikalık fotoğrafı yer alıyordu. Yazarın vesikalık fotoğrafının yanına da bir ayna yapıştırılmıştı. Kitabın ilk sayfalarındaki mütevazılık boca edilmiş teşekkür metni ile yazarın kendi fotoğrafını ön kapağa yerleştirmiş olması da “kitabın konsepti”ndeki ilk çelişki olarak dikkati çekiyordu. Kitabın konsepti ifadesini kullanmamın nedeni, teşekkür yazısında kitabın konsept danışmanından söz ediliyor oluşu… Reklam ve pazarlama sektöründe yer alan konsept danışmanlığı edebiyat ve sanatta pek karşılaştığımız bir görev tanımı değil. Çünkü edebiyat metnini pazarlanacak bir ürün
olarak görmek, yazmanın anlamını baştan bozan bir zehir…

Dost Kayığı isimli romanda serim bölümüne gerek duyulmamış.
Onun yerine karakterler, metnin en başına kişiler başlığı altında sıralanmışlar. Romanda karakterler hikâyenin akışı içinde ortaya çıkmıyor, daha roman başlamadan karakterler okuyanın kucağına düşüveriyor. Başka bir deyişle, okuyanın karakterlerle ilişkisi yazar tarafından baştan belirlenmiş, romanda boşluklara yer yok. Karakterler tanıtılırken de, erkek karakterler ayrı başlıklar altında tanıtılırken, kadın karakterlerinin üçünün aynı başlık altında tanıtılması da dikkat çekici… Belli ki erkekler baş karakter, kadınlar yan karakter olmak “zorunda.”

Kitap çok sayıda bölüme ayrılmış ve bölümlerin başlarında, içinde ayna geçen alıntılara yer verilmiş. Çoğunluğu ünlü yazar ve düşünürlere ait olan bu alıntıların hangi kitaplardan alındığına ilişkin bir açıklama yer almıyor. Kaynakları belirsiz olan alıntılar, metafor olarak seçilen ayna kavramını beslemek için yerleştirilmiş. Ancak metaforlar metinle yüzeysel bir ilişki kurduğundan, okuru bir yerden başka bir yere götürmekten uzak.

Ucuz edebiyat: Para harcatsa da zaman harcatmıyor

Romanın başlığı Dost Kayığı, dost kazığı deyimiyle “dâhiyane” bir çağrışımsal ilişki kurmuş. Ana karakter Mustafa’nın arkadaşı Can’la ilişkisi ve onun tarafından suistimal edilmesi anlatılıyor. Metin “kitsch” tanımının yakın karşılığını oluştururken, “kötü edebiyat” tanımından çok, “ucuz edebiyat” ifadesine denk düşüyor. Çünkü Levent Şentürk’ün kitsch tanımındaki gibi, para harcatsa da, düşünmeye sorgulamaya sevk etmediği için zaman harcatmıyor.

Kitapta karakterler kalıp biçiminde sunulurken, edebiyatın özünü oluşturan iç çatışmalardan uzak, vıcık vıcık bir duygusallıkla kurulan ve derinlik taşımayan metin, dil bilgisi açısından da özensiz. Oysa tashih bölümünde altı kişinin ismi geçiyor. Altı kişinin altısı da cümle içinde geçen tırnak işaretli iç cümlelerin sonuna nokta getirilmemesi gerektiğinden habersiz! Türkçe dil bilgisi kuralına göre, bulunma hâl (durum) eki olan “-de” her zaman birleşik yazılır. Romanda bu kurala da dikkat edilmemiş. Örneğin, 33. sayfada “Biz de çay da kıymetli” yazılmış. “Bizde çay da kıymetli” olarak yazılmış olması gerekirdi. Romanda Gökdemir çoğunlukla sade ve yalın olarak nitelendirilemeyecek, kuru cümlelere yer verirken, “janjanlı”, uzun cümleler kurmaya çalıştığındaysa dili dolanmış: “Türk sinemalarının dışında, yoldan geçen taksiye el edip durdurabileceğimiz tek şehirde olmamızın verdiği avantajla boş bir taksiyi çeviriyoruz.”

Edebiyatın TOKİ’leşmesi

Romanda, karakterlerin sunumunun yer aldığı serim bölümünün bulunmaması, aktarılmak istenen dostluk hikâyesini de sakatlıyor ve sürekli, “Her şeyi içimde bulabilirsin, bütün dertleri içime attım çünkü,” cümlesinde taşınan “bir dertten” söz ediliyor. Ancak bu kadar büyük derdin ne olduğunu okur pek anlayamıyor, ama metin boyunca okura kitabı satın alırken karşılığını peşin olarak ödediği duygusallık vaadinin karşılığı boca ediliyor. Ana karakter hüzün, dert gömleğini giymiş, metin boyunca endam ediyor. Alımlı görünüyor, ancak sağlam bir hikâye ve estetik derinlik bulunmadığı için içi boş… Roman boyunca şöyle cümlelerle karşılaşılıyor:

“Her gözyaşı bir yağmur değil midir aslında?”

Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı isimli romanının neden otuz bin gibi bir baskı adediyle piyasaya sürüldüğüne ilişkin fikir yürütmeye başladığımızda bir kez daha kitsch ölçütlerine bakılması gerekir. Edebi eser yoruma açıktır, ancak kitsch okurun zihninde bildiklerini, ön yargılarını tekrar üretime sokar. Bir başka deyişle kitsch, “isteneni verir.” Tüketim kültürünün arz talep ilişkisine göbekten bağlıdır. Okuyanı düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirmez. Yaşar Kemal’in bir eleştiri metninde yazdığı gibi, “Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar.” Tam da bunun için, vasatizmden beslenen kitsch, egemenin elinde kültürel bir aygıt olarak bulunuyor. Hem okurun aklında bilindik ön yargıları tekrar üretiyor, hem yerlerini sağlamlaştırıyor, hem de bu ön yargılar üzerinden siyasi propaganda yapılmasının zeminini hazırlıyor. Örneğin mağduriyet üzerinden propaganda yapılırken, kitsch romanların stratejisine paralel bir zemin yaratılıyor. Dert belli değil, ama herkes dertli… Kitsche yöneltilen sosyolojik eleştirilerin odağında bu psikolojik ayartma yatıyor. Kitsch üreticilerinin iddia ettiği gibi, ürünlerine yöneltilen eleştiri yüksek edebiyat ya da yüksek sanat düzleminde yapılmıyor. Fergana Kocadoru’nun kitsche ilişkin makalesinde ifade ettiği gibi, kitsch bir psikolojik manipülasyondan ibaret. İnsanların yaşam alanlarında parklara, bahçelere ihtiyacı varken, o parkları yıkıp caddelere dikilen sentetik ağaçlar gibi kitsch romanlar… İnsanların tüketim kültürü içinde yaşamlarını sorgulamaları gerekirken, kitsch edebiyat hazır duygusallık paketleri sunuyor. Buna edebiyatın TOKİ’leşmesi de diyebiliriz.

Mimari alanda TOKİ’leşmenin gerekçesi halka ucuz barınak temini olarak sunulurken, edebiyatın TOKİ’leri olarak ifade edilebilecek çok satar kitsch metinlere ilişkin “halk bundan anlıyor, halk bunu seviyor” biçiminde savunular da bulunuluyor. Oysa halk edebiyatı ile çok satar kitsch metinler, ardında yatan düşünce sistematiği açısından herhangi bir yakınlık taşımıyor. Halk edebiyatında yazar ve üreten arasındaki sınır ortadan kalkmıştır. Dost Kayığı adlı romanda bu sınır ihlali, okura kitabın son iki sayfasına kendi hikâyesini yazması için bırakılarak ve kitabın bir bölümünün ayna aksi olarak basılıp, okurun ayna tutup okumasını teşvik ederek, taklit edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu taklit, metnin içeriğinin yansıması olmadığı gibi, okurla kurulmaya çalışılan ilişkiyi derinleştirememiş, performans sahicilikten uzak yüzeysel kalmıştır.

Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?

Halk edebiyatı, Köroğlu’nun Bolu Beyi’ne meydan okumasıdır. Ancak halka yönelik edebiyat yapıyormuş gibi yapan bu metinler, iktidar her ne ise onu destekleyen argümanların kitaplarında propagandasını yaparlar. Propaganda ve suni bir duygusallıkla çevrili ajitasyondan mürekkep metinler, halk edebiyatında olduğu gibi bireyin özünde yer alan erdemleri uyandırmaktan çok, çelişkiden uzak olarak, acı, sevinç gibi duyguların hazır paketler biçiminde sunulmasından ötürü duygusal körlüğe yol açarlar ve düzenden hem beslenir, hem de düzeni desteklerler. Yani, Ersin Berk’in Adorno’dan aktardığı ifadesiyle, bilinç ve buyruk arasında bir değişime yol açarlar.

Çok satar kitsch metinlerinin ilgi çekmesinin bir nedeni de pornografiye benzer biçimde anlık haz yaratabilmelidir, okur duygusal manipülasyon sonucu bir karaktere karşı anında öfke ya da hüzün duyabilir, ama aynı hızla da okuduğu hikâyeden uzaklaşıp, kendi dünyasına dönebilir. Kitsch metinler okurları başka dünyalara davet etmez. Hatta başka dünyaların ihtimalini yok etmeye çalışırlar. Daha da kötüsü, ucuz edebiyat, kalıp duygu ve düşünceleri pazarlamasıyla edebiyatta bir değer kaybına neden olur. Ardından, tehlikeli bir soru kalır geriye:
“Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?”
Gülümseyin, çektim.

Soysal Ekinci yeniden

Mecit Ünal, eşim Birsen, Soysal ve ben…

Soysal’la birlikte olduğum bu son hayat karesi 1994 yılının Eylül ayına aittir. Eylül’ün dördüydü, akşam vaktiydi ve Mis Sokak’ta, Akademi Cafe’nin önündeki bir masanın etrafındaydık.

O cafenin önünde o gün o vakitte oturma sebebimiz Soysal’ı hem içine düştüğü sıkıntılardan hem de bodrum katındaki evinin bunaltıcı havasından uzaklaştırmak amaçlıydı. Ne var ki hiçbir sonuç alamıyorduk. Soysal, suskunluğu âdeta zırh edinmişti kendine. İki saat içinde sadece bir cümle konuştuğunu anımsıyorum.

Biri Yitik İki Ülke kitabının ardındaki fotoğrafta olduğu gibi dalıp gitti iç ülkesinin derinliklerine. Onu hiçbirimiz zorlamadık ortak sohbetin bir üyesi olması için. Hatta kendi haline bırakmak üzerinde gizli bir ittifaka vardık. O ise iç ülkesinin derinliklerinde kendini yeniden bulmak sınırını çoktan geçmiş, ulaştığı menzilde kaybolmak kararındaymış meğerse. Bunu biz bir gün sonrasının gazete ve televizyon haberlerinden öğrenecektik.

Öyle de oldu. Akşam birlikte oturduğumuz, can sıkıntısını anlamaya çalıştığımız, dalgınlığından tedirginlik duyduğumuz,çay bardağını tutuşundan, etrafa bakışından anlamlar edinmeye çabaladığımız arkadaşımız; günün uyandığımız sabahında artık başka bir mekânda ve bambaşka bir zamanın akışı içindeydi.

Soysal’la ilgili bu hazin son anımın tazelenmesinin nedeni onun bize, bu topluma, Türkiye’ye en güzel armağanı olan şiirlerinin yeniden basılmış olmasıdır.

Soysal Ekinci’nin şiirlerinin toplu basımı ilk kez 1995 yılında Toplumsal Dönüşüm yayınevi tarafından yapılmıştı. Aynı yayınevi bu kitabın ikinci baskısını da muhtemelen 1996 yılında gerçekleştirmişti. Manos Kitabevi, tam yirmi bir yıl aradan sonra Soysal Ekinci’nin bütün şiirlerini Biri Yitik İki Ülke – Bütün Şiirleri adıyla yeniden basmış bulunuyor. Bu yeni baskı vesile-
siyle onun şiirlerini baştan sona bir kez daha okudum.

“Anla işte tanrısal rubalar giyinip sana sığındım kurşun yağmurlarından kaçarak; ölümün haki yüzüne bürünmüş titrek zamanlar uçup giderken korkuların esrik başları üzerinden.”

Yüzünü aradığı kadına seslenen bu dizeler onun bireysel duygularıyla toplumsal mecradaki serüveninin birbirine de denli karışmışlığını olduğu kadar, şiirinin beslendiği kaynakları işaret etmesi bakımından da önemlidir.

“Başkaldırı zamanıdır şimdi bütün bir halkın değişmez sanılan kendi kaderine. Uzat elini, kan ve ateş deneylerinden geçerek sana dönüşmüş bir Promete’yim ben de.”

“Zerresine kâretmiyor hasretimin haritasını bedenimle binlerce kez çizdiğim bu demirler dünyası, bu hücre.”

“Havada yağmur, havada sürüp gidecek bir ıslaklığın gittikçe
belirginleşen karartıları var, ve içimdeki dağyolunun Doğu’ya
çıkan bütün güzergahlarında taze kankokuları taşıyan şiddetli
bir rüzgarın çarpmalarıyla titreşen ölümün intikam dikenleri
ufuklarıma renk veren güllere batar.”

“Ey geceleri düşlerime yalnız elleriyle gelen kadın.
Ey düşlerime akan dalgaları mavi gömlek, etekleri yeşil nehir.
Ey sonsuz karışımıyla yüreğimin bunaltısı şehir; geleceği bana bağışla”

Bütün bu alıntılardan muradım şu: Soysal Ekinci’nin üç kitaptan oluşan (Biri Yitik İki Ülke, Çağrı, Yıkıntılar Altında) şiir toplamının bütün kodları, tematik yönelimleri, kullandığı şiir teknikleri ve anlatım tarzının ipuçları “Düşsel Sorgu” şiirinde yer alıyor. Şöyle de söyleyebilirim: “Düşsel Sorgu” Soysal Ekinci şiiri için bir çerçevedir. Bu şiirden gidilerek Ekinci şiiri anlaşılabir ya da Ekinci’nin şiirini anlamak için “Düşsel Sorgu”dan yola çıkılmalıdır. İki alıntı daha yapmak istiyorum:

“Açılır nahırları değnekten geçirilen ağılların mayıstan yanmış ağır kalas kapıları. Bir sirk cambazının maharetiyle sallayarak elindeki kabuğu soyulmuş budaksız kayın değneğini, çisil yağmur altında arsız arsız gülümseyen bir küçük çoban; sık ağaçlar arasında hızla yerdeğiştiren inatçı serçeler gibi, toparlar, irinleri sırtlarına vurmuş bitkin boğaları.”

“Ben çocukluğumun başıboş kırlarında, bilirim, adımbaşı rastlanan kınakı taşların dibinde hangi otların yeşerdiğini. Kayatütünleri, böğürtlenler, yerüzümü ve ormandaki yaban çileğinin yerini bilirim. Dikenli kayalıklarda yabanhaşhaşı; ancak Temmuz’da patlatır yeşil kabuğunu.”

Alıntılardan doğru söylersem Ekinci şiirinin beslendiği ana kaynakları şöyle sıralayabilirim: 12 Eylül öncesi toplumsal mücadele, halkların kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleri, mücadele içindeki bireyin kişisel duyguları ve şairin çocukluk ve ergenlik yıllarına tekabül eden kırsal hayat dekorları.

Ekinci şiirinde Güney Afrikalı siyahların eşitlik ve adalet mücadeleleri ile Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi başlı başına birer konu olarak anlatılır. Fakat bu her iki halkın mücadelesi Türkiye’deki toplumsal mücadele ile olduğu kadar şairin söyleyici görevini yüklediği kişinin bireysel duygulanımları, bireysel yaşantısı ile de iç içe verilir.

Mesela Zindi’ye seslendiği uzun şiirinde Ekinci, Afrika ile ilgili tarihsel bir arka plana yaslanmakla birlikte, Türkiye’de hapis yatan bir şairin hapishane günlerinin ayrıntılarını da yansıtır.

Bu durum ise bize Ekinci şiirinde tarihsel ve toplumsal olgularla günlük yaşantıların ustalıkla harmanladığı ve bu durumun Ekinci şiirinin belirgin bir özelliği olduğunu göstermektedir.

Ekinci’nin uzun cümleyi şiirselliği sağlamak adına bir teknik olarak kullandığını söyleyebilirim. Sözcük seçiminde itinalı olduğu da bir gerçek. Fakat yer yer onun şiirsel ezgiyi ezen ifadelerine de rastlayacaktır okuyucu. İşte birkaç örnek:
“Barış yılı 1986 diye kazdım”

“kanları kusmuk etti o güzel ağızlarınızda / ağızlarınızda kusmuk oldu şöven şarkılar”

“Bazan geviş getiren bir mandanın umarsızlığındayım”

Fakat böylesi ifadeler onun bir nehrin akışını andıran söylemi içinde çok fazla yer tutmaz..

Epik ile liriğin bileşiminden oluşan bir söylem üzerinden ses verir Soysal Ekinci’nin şiiri. Hakkı Zariç’in ifadesiyle “uzun soluklu ve yüksek sesli şiirleri”nin hiçbir dizesinde şiirin soluğu seslenişteki coşku ve hiddetin gerisine düşmez.

Onun bütün şiirlerine ateşi yüksek ama ince ve içten bir söyleyişin akışı ve ahengi egemendir.

Toplantı çılgınlığı

Hep aynı manzaraya maruz kaldığım

Gün nihayet ağarır.

Akın ederler işe- herkes kendininkine:

Bazısı merkez komiteye…

Bazısı komite büroya…

Bazısı polit büroya…

Bazısı büroya…

Kapıdaki görevliyi geçer geçmez

Kağıttan bir yağmur.

İçlerinden en mühim,

Ellisini seçip

Koşarlar toplantıya.

Uzatıp kafayı sorarsın:

Falanca bir baksa bana, hı?

Sabahtan beri buradayım…”

Yoldaş Ivan Ivanoviç toplantıda

A ve B bürosunu ortaklaştırmada.”

Bitmez tükenmez merdivenler.

Yandık” dersin içinden.

Ve duyarsın bir kez daha:

Şimdi git sonra gel”

Lanet olsun böyle işe!

Bölemem! Önemli!

İlçe kooperatif birliğine alınacak bir şişe mürekkep

Konuşuluyor toplantıda.”

Dolaşırsın bir saat orda burada:

Ne bir buyur eden olur

Ne bir selam veren.

Duvarda bir afiş çarpar gözüne:

22 yaş altı herkes gençlik toplantısına!”

Gün biterken bir kez daha,

Soluk soluğa, sürünerek

Tırmanırsın yedi katlı binanın en tepesine. Sorarsın:

Yoldaş Ivan Ivanoviç geldi mi?”

Yok – ABCDEF komitesi

Toplantısında”

İşte o zaman bir hışımla,

Ağzıma ne gelirse sayıp

Bir volkan nasıl patlarsa öyle

Dalmışım toplantının ortasına.

O da ne!

Yarım insanlar oturuyor içeride!

Donup kalıyorum öylece.

Neler oluyor burada!

Nerede bu insanların diğer yarıları?”

Çığlık çığlığa bağırıyorum:

Cinayet!

Katliam!

Aklımı oynatacağım.

Sekreter ise gayet sakin açıklama yapıyor:

Pardon ama,

aynı anda iki toplantıda olmak zorundalar.

Günde 20 toplantı.

Napalım, mecburen

bölünüyoruz ikiye

-belden yukarımız burada

geri kalanımız başka yerde –

Uyku mu tutar bunun üzerine!

Gel de uyu hadi…

Nihayet sabaha karşı,

Girmişim mutlu bir rüyanın koynuna:

Ah, tek bir toplantı,

Bir karar toplantısı,

Bütün toplantıları kaldırma toplantısı”

(Çeviren: Sevi Emek Önder)

 

Yeşil sahalardan Spartaküs’e selam!

İlk baskısı 2009 yılında çıkan ve Metin Kurt’un kendi ağzından hayat hikayesini ve mücadelesini anlattığı “Gladyatör” isimli kitap, genişletilmiş baskısıyla yeniden kitapseverlere ve futbolseverlere sunuldu… 2012’de hayatını kaybeden Metin Kurt’un anılarını, “Futbol Arenalarında Bir İsyanın Hikayesi” alt başlığıyla derleyip kaleme alan ise yakın arkadaşlarından Vecdi Çıracıoğlu… Kitabın, basıldığı yıl Abdullah Baştürk İşçi Edebiyat Ödülü’nü kazandığını da hatırlatalım…

Metin Kurt için, “Aklı, bilinç düzeyi ve düşünceleri göz önüne alındığında, kuşkusuz Türkiye spor tarihinin en özel kişiliğiydi” demek yanlış olmaz. Ama sadece düşünceleriyle değil, futbolculuğuyla da “sıra dışı” nitelemesini sonuna kadar hak eden bir kişiydi Metin Kurt…

Sınıf/emek bilincine erişmiş nadir sporculardan birisi olmanın yanı sıra, teknik anlamda da yıldız kategorisinde yer alacak özellikleriyle, futbola “emek” ve “emekçi” odaklı bakanlar için gerçek bir efsaneydi…

Futbolculuk ve teknik direktörlük yaptığı zamanlardan, futbola daha mesafeli kaldığı hayatının son dönemine kadar, sporun ve sporcuların sorunları üzerine kafa patlatmaktan ve bunlara çözüm aramaktan hiç vazgeçmedi…

Metin Kurt’un futbolculuk yetenekleri ve becerileri öylesine üst düzeydeydi ki, pek çok kulüp aykırı düşünceleri yüzünden sorun yaşayacağını bilse bile transfer mevsiminde onu kadrosuna katabilmek için yoğun çaba göstermişti.

Kitapta aktarılan anılar ve anekdotlar bize, Metin Kurt’un çocukluk yıllarından, hayatının son dönemine kadar olan süreçte yaşadığı dönüm noktalarıyla ilgili bilgiler veriyor… Bu dönüm noktaları da ağırlıklı olarak sorgulama, bilinçlenme ve mücadele aşamalarından oluşuyor…

Boşluk hissine karşı arayış

Metin Kurt, geçim sıkıntısı çeken ailesine yardımcı olabilmek için Beyoğlu Erkek Lisesi’nin ikinci sınıfına giderken futbolcu olmayı kafasına koyar. Bu andan itibaren kendi mantığı ve bilgisi çerçevesinde oluşturduğu yoğun bireysel çalışma programıyla futbolculuğa doğru ilk adımlarını atar. Okuldaki beden eğitimi dersi öğretmenleriyle, Beyoğlu Yeniçarşı takımının idarecileri bu süreçte, çalışması için top vererek Metin Kurt’a yardımcı olurlar…

İlk futbolculuk deneyimi ise 3. Amatör Küme’de İÜSK çatısı altında (İstanbul Üniversitesi Spor Kulübü) gerçekleşir. Sezon boyunca ortaya koyduğu başarılı performans diğer İstanbul kulüplerinin dikkatini çeker… 1963 yılında 3 bin lira karşılığında Profesyonel Mahalli Lig’de mücadele eden Alibeyköy Adalet takımına transfer olur…

İlk futbolculuk dönemlerinde kendisine yapılan haksızlıklara ağlayarak tepki gösterirken, bilinç düzeyinin yükselmesiyle birlikte tepkisinin niteliği de yavaş yavaş değişmeye başlar. Haksızlıkları sindiremeyen, inanmadığı, ikna olmadığı şeyleri asla kabullenmeyen, itaat ve biat etmek nedir bilmeyen isyankar kişiliği ile her bulunduğu ortamda dikkat çeker…

Altay’da 17 yaşında toy bir futbolcuyken, Beşiktaş ile oynadıkları Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında takımdaki deneyimli bir futbolcunun kandırmasıyla doping çirkefliğine bulaşır. O yaşta henüz, dopingin bir futbolcunun başına ne denli büyük belalar açabileceğinin farkında değildir…

Altay’dan PTT’ye transfer olur ve PTT’de top koştururken Tunus karşısında ilk kez A Milli formayı giyer. Milli takıma, Ankara’dan çağrılan tek oyuncu olmasına karşın, yine de yeterince mutlu değildir.

Bu dönemde içindeki amansız boşluk hissini sorgular ve sıkıntısına çözüm bulabilmek umuduyla dini kitapları inceler, ama aradığını bulamaz ve bu kitaplarla ilgilenmeyi bırakır…

PTT takımının malzemecisi Aydoğan ona Victor Hugo’nun “Sefiller” romanını hediye ettiğinde ilk kez okulda okuduklarının dışında bir kitapla tanışır… Aydoğan, çok kitap okuyan birisidir ve Metin Kurt’un birlikte en çok zaman geçirdiği arkadaşıdır. Malzemeci Aydoğan ile yaptıkları uzun sohbetler sayesinde bilinçlenme yolundaki ilk adımlarını atar…

Kendisine aldığı ilk kitabın ismi ise “Fazilet Mücadelesi”dir. Yazarı, ABD başkanlarından John Fitzgerald Kennedy’dir. O kitapta okuduğu “Doğru bildiğini söyle, mutlaka kazanırsın” cümlesinden çok etkilenir. Öyle ki bu cümleyi okuduktan sonra kitabı elinden bırakır. Çünkü isyankar ruhunu besleyen sözü keşfetmiştir!.. Ve kısa süre içinde kulübün, kirli ilişkilere bulaştığı bilinen ve bu nedenle hiç kimsenin sevmediği genel kaptanına karşı başkaldırısını gerçekleştirir. Bu, futbolculuğa başladıktan sonraki ilk başkaldırısıdır. Teknik direktör ve yöneticiler bu davranışını hiç hoş karşılamazlar ve kadro dışı bırakılır. Metin Kurt pes etmez. Futbolcular arasında kapalı oylama yapılmasını önerir. Eğer arkadaşları kadro dışı bırakılmasını onaylarsa bu kararı kabul edeceğini söyler. Oylamadan takımda kalması sonucu çıkar. Bu sonuçtan yöneticiler de memnundur. Çünkü o, takımın as oyuncusudur ve yöneticiler takımın çıkarını riske atmayı göze alamazlar…

Aydınlanma ve örgütlenme

Ankara’daki futbolculuk döneminde futbolun diğer kirli yüzü olan şikeyle de tanışır. Doping ve şikeyle ilgili tanıklıkları sonucunda zihninde, profesyonel futbolun aslında ne kadar yoz bir organizasyon olduğu algısı giderek ağır basmaya başlar. Diğer yandan futbolcuların transfer ayında birer mal gibi alınıp satılmasını da içine sindiremez ve bunu da sorgular. Kafasında yanıt veremediği sorular günden güne çoğalmaktadır. Bir yandan da sorulara yanıt bulmak umuduyla her fırsatta kitap okumayı sürdürür.

Yıldız futbolcu olduğu için insanların gözünde kahraman gibi görünmekten rahatsızdır. İnsanların, gerçek kahramanların 68 kuşağının devrimci gençlik önderleri olduğunu anlamalarını ister.

70’lerin başında Veysel Atayman’ın verdiği kitaplar sayesinde aydınlanma felsefesi gibi konularda da birikim oluşturmaya başlar. Hegel ve Marx’ı da o dönemde okur.

Tanık olduğu haksızlıklar, çeşitli katliamlar ve işkencelerin yanı sıra Kızıldere katliamı ve arkasından Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamıyla sosyalizm düşüncesine daha sıkı sarılır.

68’in değişim rüzgarları memleket futbolunda da etkisini gösterir. İlk kez 1970 yılının sonlarında, tamamen kulüplerin çıkarlarını korumaya yönelik olarak hazırlanmış profesyonellik talimatnamesinin bağlayıcı hükümlerinin değiştirilmesi ve kulüplerin futbolcuları sigorta kapsamından çıkarma hazırlığı yapmalarına karşı Profesyonel Futbolcular Sendikası greve gidecekleri açıklamasını yapar. Bu ilk grev kıvılcımı futbolcular arasında heyecan yaratır. O güne kadar sendikayla aralarında pek yakın ilişki olmasa da futbolcular, Metin Kurt’un öncülüğünde grevi desteklemeye hazır olduklarını bildirirler. Ancak sendika kararlı bir tutum gösteremediğinden grev gerçekleşmediği gibi, konu sürüncemede bırakılır…

İzmir’de milli takımın Polonya’yı 1-0 yendiği maçın ardından coşkulu kutlamalar sırasında yoksul görünümlü bir gencin, hatıra olarak ayakkabısının bağını istemesini hayatının dönüm noktalarından birisi olarak kabul eder Metin Kurt. Futbolun yoksul insanlar üzerindeki “uyutucu” etkisini o genç üzerinde somut bir şekilde görmüştür çünkü.

1972 yılındaki kongre sonucunda, kendisi gibi birkaç faal futbolcu arkadaşıyla birlikte Profesyonel Futbolcular Sendikası’nın yönetimini ele alırlar. Sendika o güne kadar aidat toplamak dışında futbolcular adına hiçbir faaliyette bulunmamıştır. Kafalarında; sakatlık sebebiyle sahalardan uzak kalan futbolculara maaş bağlamak, sakat oyuncuları tekrar muayene ettirmek, kulüpleri tarafından cezalandırıldıkları için sözleşmedeki maaşlarının altında para alan futbolculara yardım etmek ve profesyonel futbolcu sözleşmelerinin en çok 2 yıllık olmasını sağlamak için girişimlerde bulunmak gibi tasarılar vardır.

Transfer adı altında futbolcuların, kendi düşünceleri ve istekleri hiç dikkate alınmadan kulüpler arasında birer mal gibi alınıp satılmasına karşı, futbolcu haklarını gündeme getirir. Yöneticiler ile futbolcular arasındaki ilişkinin, efendi ile köle arasındaki ilişkiyi andırdığını belirterek, futbolcuların ekonomik ve demokratik haklarını kullanabilecekleri özgür bir ortam oluşturulmasının zorunluluğuna vurgu yapar…

Metin Kurt’un verdiği mücadeleden yaklaşık 25 yıl sonra Belçikalı oyuncu Bosman, bonservis bedelini gerekçe göstererek başka bir kulübe transfer olmasını engelleyen kulübüne karşı başlattığı hukuk mücadelesini kazanarak adeta bir milat yarattı. Avrupa Adalet Divanı’nın dava sonucunda verdiği, “Avrupa Birliği vatandaşı futbolculara, sözleşmelerinin bitiminde, bonservis bedeli gibi kısıtlamalarla transfer engeli konulamaz” kararıyla futbolcular, kendi istedikleri takıma transfer olmak gibi en önemli haklarından birisine kavuştular.

1973 yılında Atletico Madrid ile oynanan maç öncesinde Metin Kurt, İspanyol gazetecilere yaptığı açıklamada, sporcuların sendikalaşmasının öneminden ve gerekliliğinden söz eder. Bu, sendikalaşma konusunda basın aracılığıyla verdiği ilk mesajdır.

Ödün vermez bir direnişçi

Aynı yıl Galatasaray ile sözleşmesi biter. Kendisi gibi sözleşmesi biten 6 arkadaşı daha vardır kulüpte. Kulübün, futbolcularla hiç konuşmadan herkese aynı parayı vererek sözleşmeleri uzatma girişimini adaletsiz bularak protesto eder ve sakal bırakmaya başlar…

Metin Kurt’un talebi, ödenecek transfer ve prim miktarlarının futbolcuların ortaya koyduğu emekle orantılı bir şekilde belirlenmesidir. Bu talepleri yüzünden kulüp başkanı Mustafa Pekin ile ters düşünce kadro dışı bırakılır…

Profesyonel Futbolcular Sendikası, Metin Kurt’un affedilmesini ister. Oysa o mücadeleyi sonuna kadar sürdürmekte kararlıdır ve affedilmek onun için yenilmek anlamına geliyordur.

Bu gelişmenin ardından kendisinin yanında yer alan birkaç arkadaşıyla birlikte sendikadan ayrılıp Amatör Sporcular Derneği’ni (ASD) kurarlar.

Kendisi hakkında basın aracılığıyla oluşturulan olumsuz imaja karşılık, kulübüyle bir sorunun bulunmadığını, amacının Türkiye’deki tüm profesyonel futbolcuları tek taraflı olarak bağlayan yönetmeliklere karşı mücadele etmek olduğunu ve yönetmelikleri değiştirme mücadelesini de ödün vermeden kararlılıkla sürdüreceğini belirtir.

Futbolu bıraktıktan sonra 1981 yılında Sportmence dergisini çıkarmaya başlar. Ama Sportmence sadece 10 sayı çıkar ve kapanır. Dergiyle ilgili hedeflerini, beklentilerini ilk sayıda kaleme aldığı manifesto ile açıklar…

Galatasaray’dayken futbolcuların prim alacağıyla ilgili olarak sorduğu soruya, Genel Kaptan Turgan Ece, “komünistlik” yaptığı suçlamasıyla yanıt verir. Bunun üzerine diğer takım arkadaşlarıyla birlikte bir sonraki idmana yarım saat geç çıkma kararı alırlar. Turgan Ece, futbolcuların bu küçük çaplı direnişine pabuç bırakmayacağını göstermek ve direnişi desteklemelerinden çekindiği diğer futbolculara gözdağı vermek adına başta Metin Kurt olmak üzere takımın 5 as oyuncusunu kadro dışı bırakır. Yöneticiler sürecin devamında diğer futbolcuları ikna ederek kendi yanlarına çekmeyi başarırlar. Bu olayla birlikte Metin Kurt’un Galatasaray defteri kapanır…

Birlikte başkaldırdıkları takım arkadaşları yöneticilerden özür dileme karşılığında affedilirlerken, Metin Kurt hiçbir zaman ne özür diler ne de geri adım atar. Çünkü o, yaptıklarının doğru olduğuna sonuna kadar inanır…

‘Kapitalist düzenin sporu asla masum olamaz’

Galatasaray’dan sonraki durağı Kayserispor’dur. Fakat futbolcuları tabandan örgütleme umuduyla gittiği Kayserispor’da da durum değişmez ve kısa bir süre sonra orada da kadro dışı bırakılır. Çünkü yöneticilerin spora bakışı ve futbolculardan beklentileri ile onun bakışı ve görev anlayışı tamamen birbirine zıttır…

Futbolculuk hayatını noktalamasının ardından, Sivasspor ve Kayserispor’daki antrenörlük maceraları da yöneticilerle yaşadığı sorunlar yüzünden birkaç ayda sonlanır…

Metin Kurt, kapitalist düzenin sporunun asla masum olamayacağı düşüncesindedir. Sporun, endüstriyelleşmeye paralel olarak günden güne insani değerlerden uzaklaşıp yozlaşması, bu düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Sporda fanatik taraftar olmak, patronlardan yana olmaktır” sözüyle spora taraftarlık penceresinden bakışını özetlerken, “Atılan her gol emekçilerin kalesine girer” lafıyla da günümüzdeki mevcut spor anlayışının hangi ideolojiye hizmet ettiğini net bir şekilde ortaya koymuştur…

Gladyatör”, Metin Kurt gibi hayatını, spor emekçilerinin özgürlük mücadelesine ve her koşulda hakkını arayan, yöneticilerin kölesi olmayan bir sporcu tipinin yaratılmasına adayarak ülkenin spor tarihine damgasını vuran bir kişiliğin yeni kuşaklar tarafından tanınmasını sağlamak açısından büyük önem taşıyan bir kitap…

Ocak 2018 sayısı çıktı!

Yeni e Mart sayısında “tarihin sonunun sonu”nu sorguluyor

Yelda Eroğlu’nun televizyon dizi ve programlarından girip Batı ve Türkiye edebiyatından gayet ikna edici örneklerle ortaya koyuverdiği bir gerçekle başlıyor Yeni e’nin Mart sayısı: Güvenliği özgürlüğe tercih etme tercihinin işareti geçen ay yaşanan ‘soy ağacı sorgulama’ çılgınlığından kaynaklanmıştır! ‘Soy sop kundağı’ başlıklı bu ilk yazıdan sonra bu kez Sarya Tunç’un çok çarpıcı bir heykelin hikâyesine de yer verdiği, ‘Boşluk: Kadının savaştaki yeri’ yazısı ve Şeref Bilsel’in Murat Belge’nin çok tartışılan kitabı ‘Şairaneden Şiirsele’ hakkındaki özellikle finalindeki Ülkü Tamer şiirine söz getirişi ile dikkat çeken ‘Şairaneden Şiirsele, modern bir tezkire’ başlıklı eleştirisi dergide yer buluyor.

Yeni e’nin dosya konusu ise ‘Tarihin sonu’nun sonu! “Geçmiş, bugün ve gelecek arasında maddi bağlantılar kurmak ve en önemlisi bir bütün olarak tarihi sınıf mücadeleleri açısından anlamak ve anlatmak, soy-sop tarihçiliğinden tümüyle farklı bir iştir. Buradan egemen sınıflar için propaganda malzemesi çıkmaz…” Aydın Çubukçu’nun bu tespitinin de yer aldığı, ‘Panta Rei’ başlıklı yazısı ile açılan dosyaya Nuray Sancar, ‘Her şeyin son bulduğu yerde başlayan’ başlıklı yazısıyla katılıyor. Napolyon’un Hegel’e oyunu ile başlayan yazı dosyaya da adını veren ‘Tarihin sonu’ tezinin sahibi Fukuyama’ya kadar uzanıyor: “Fukuyama’nın ‘insan evriminin son noktası’ dediği kapitalist demokrasi Aristo ve Platon’un kafa yorduğu, parçaların ‘Bir’e nasıl tabi kılınacağı meselesini tartışma düzeyine, itaatin arkaik referanslarına; sürünün çığlığından gönenme hırsına geri dönmüştür.” Dosyada Tanıl Bora ile Hakkı Özdal’ın yaptığı ‘Yeni’ ile kast edilen daha çok ‘eski’dir başlıklı röportaj ve Göksel Aymaz’ın ‘Güzel başlangıca mutlu bir son’ başlıklı yazıları yer alıyor.

Ümit Buget’in ‘AKM’yi yıkmanın Mana’sı ne?’; Erman Ata Uncu’nun İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in hayatına odaklanan ‘The Crown’ dizisine ilişkin ‘Kraliyet’in röntgeni’; Mahir Ergun’un ‘bize uzak ama yakın’ Afrika’da Zimbabve’yi ve devrimci şair Nyamubaya’yı anlattığı ‘Afrika uzak değil’; Adem Erkoçak’ın Aziz Nesin’in ‘Zübük’ romanı ile romandan uyarlanan filme dair eleştirisi ‘Zübük: Romanı, filmi, gerçeği’; Nazlı Toprak’ın siyah şarkıcı Nina Simone’ye dair ‘Birazdan söylenecek: Nina Simone’ yazısı, Ekinsu Devrim Danış’ın Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi ‘Sevgisiz’le ilgili incelemesi, Şenay Aydemir’in ‘faşizmin birden bire ortaya çıkmadığını’ anlatan ‘Babylon Berlin’ dizisine dair aynı başlıklı yazısı, Nurgül Özlü’nün Halil İbrahim Bahar şiirini incelediği ‘İncelikler ve öncelikler’ yazısı dergideki diğer yazılar.

Yeni e’nin yeni sayısında ayrıca Evfrosini Manta-Lazarou, Hicran Aslan, Oya Uysal, Arife Kalender, Freedom Nyamubaya, Yaprak Damla Yıldırım, Süreyya Aylin Antmen, Fatoş Avcısoyu Ruso,
Maria Siakalli, Lale Alatlı, Hülya Deniz Ünal’in şiirleri ve Adnan Özyalçıner, Zeynep Sönmez, Önder Şit, Melike Belkıs Aydın, Truman Capote öykülerine yer verilmiş.

Bu sayının çizerleri ise Berna Yangın, Esin Erdem, Janset Akyıldız, Esra Enis ve Atilla Atala.

Robinson Crusoe’nun Das Kapital macerası

Buradan gelişmiş kapitalist ülkelere gidip oradaki insan ilişkilerini gözlemleyenlerin dönüşte anlatmaya çalıştıkları ‘farklar’ için neredeyse kalıplaşmış cümleler vardır: “Komşuluk diye bir şey yok mesela…”, “Kimsenin kimseye hayrı olmaz orada”, “Bir bardak su istesen veren çıkmaz” vb. Daha çok ‘gâvur’un ‘bencilliği’ fikri etrafında bir durum tespiti yapma gayretidir bu. Ancak söz konusu olan ‘gâvurun bencilliği’ değildir elbette. Kapitalizmin bir toplum modeli olarak aristokrasiye ve kiliseye, ‘tebaa’ ve ‘cemaat’ olmaya karşı uzun mücadeleler sonucunda ulaştığı ‘birey için toplum’ modelidir bizimkileri böylesine çarpan!

Burjuvazi, kapitalizmin yükselişi sırasında kurulmakta olan yeni üretim ilişkileri ile birlikte; yasal, kurumsal, kültürel tüm mekanizmalarını da üretme ve güçlendirme mücadelesi de vermiştir. Bu mücadelenin merkez ülkesi İngiltere’de öne çıkan figürlerden biri de tüccar, iktisatçı, siyasetçi, gazeteci (ülkesindeki ilk) ve edebiyatçı Daniel Defoe’dur. İngiliz kilisesinin hayatı düzenleme konusundaki otoritesinden kurtulmak gerektiğini savunan bir mum imalatçısının oğlu olarak doğan

Defoe, on parmağında on marifet kimliği ile Rönesans’la birlikte ideal model olarak ortaya çıkan iyi eğitimli, farklı alanlarda çalışabilen, ‘özgür’ burjuva bireyi örneğidir.

Siyasi alanda kral yanlısı Torylerle parlamentonun üstünlüğünü savunan Whigler arasındaki mücadelede ‘git-gel’li biraz da şaibeli bir rol oynayarak sivrilir. Ancak tüm bu meziyetlerine ve etkinliğine rağmen -ya da belki de onlara sahip olmanın kaçınılmaz sonucu yüzünden- ticarette 13 kez iflas eder! Sonunda da kendisini bir okyanus ortasında bir kara parçasına kapatır: Umutsuzluk Adası’na!

Bu hayali adada kahramanı Robinson Crusoe’ya (ilk yayın tarihi 1719’dur) yeni bir hayat kurarken aynı zamanda burjuva iktisatçılarının kapitalizmin işleyiş yasalarını açıklamaya çalışırken başvuracakları bir ‘kahraman’ da yaratmıştır. Defoe’nun hayat hikâyesinin aktardığımız ve aktarmadığımız bölümlerinde Robinson Crusoe’yu yazmasının tesadüfi olmadığını gösteren çok fazla işaret bulunuyor.

Marx’ın adaya çıkışı

Peki Karl Marx, Crusoe’nin (Defoe’nun) “Şubat ortasından Nisan ortasına ve Ağustos ortasından Ekim ortasına kadar yağmurlu, Nisan ortasından Ağustos ortasına ve Ekim ortasından Şubat ortasına kadar kuru” bu adasında ne arar?

Marx’ın ‘Umutsuzluk Adası’na bir bilet almasının nedeni, 1843’ten itibaren ‘peşlerine düştüğü’ burjuva iktisadının ‘babaları’, özellikle de Adam Smith ve David Ricardo’dur. Smith’in Ulusların Zenginliği kitabından etkilenerek iktisat üzerine çalışmaya başlayan Ricardo, Robinson Crusoe’den 98 yıl sonra (1817’de) yayınladığı, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri adlı kitabında -Marx’ın deyimiyle- ‘Robinsonvari hikâye’ olarak bir balıkçıyla bir avcının balık ve av hayvanını değiş tokuş etmesini anlatır. Hatta bu alışverişi söz konusu avcı ve balıkçı “1817’de Londra Borsası’nda işlem yapıyorlarmış gibi”, ‘insan doğasının gereği’ böyle yapmak imiş gibi açıklar. Marx bu açıklamaları Kapital’i yazmaya başlamadan çok önce ‘dar burjuva ufuklar içine hapsolmak’la eleştirir. Konu Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) ve öncesinde de Grundrisse’den (Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma-1857) itibaren üretimin başlıkları arasında yer alır. Nihayet Kapital’in 1867’de yayınlanan ilk cildinin ‘Meta ve Para’ başlıklı ilk kısmında da tartışmayı hatırlatıp, “Robinson Crusoe denemesi, ekonomi politikçiler için gözde bir tema olduğundan, Robinson’a, adasında bir göz atalım” diyerek bu talihsiz deniz kazazedesinin gemiden kurtardığı ve kendi ürettiği az sayıda eşyası ile kurduğu ilişkiyi inceler. Bölümün başlığı ‘Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı’dır.

Kilisenin ‘cemaati’ ve krallığın ‘tebaası’ olmaya karşı mücadele eden burjuvazinin iktisatçıları, bireyin ‘doğası’ gereği olduğunu iddia ettikleri kapitalist toplum dışında bütün toplumsal modelleri ‘despotik ve bağnaz’ olarak görür. Kapitalist gelişmenin (girişte sözünü ettiğimiz şekilde tarihsel olarak daha ‘geride’ki ülkelerde yaşayanları şaşırtan) ‘bireyci toplum’ modeli ise burjuvaziye göre ‘insanın haklarını gerçekten kullanabileceği’ tek modeldir.

Robinson’un sırları…

Tüm bu açıklamalara karşı öfkesini Kapital’in satırları arasında sık sık okuruna hissettiren Marx, Robinson’un adasının altını üstüne getirir. Ve ‘burjuva ideolojisi’nin izlerini kolayca önünüze seriverir. Kapitalizm dışı modellerin tamamını aynı sepete atıp ‘yağmacı’ olarak değerlendiren burjuva iktisatçısı hiçbir balıkçının ya da avcının sınırlı üretim kapasitesini artırmak için başkalarıyla işbirliği yapmak zorunda olduğu gerçeğini doğru açıklayamaz. Onların açıklaması, işbirliğinin ‘özel mülkiyet hakkı’ üzerinden kurulmasıdır. Felsefenin Sefaleti’ndeki (1847) ifadeyle söylersek, “Onlar için ancak iki tür kurum vardır: Yapay ve doğal. Feodalizmin kurumları yapay kurumlar, burjuvazininkiler ise doğal kurumlardır. Bu durumlarıyla kendileri gibi iki tür din kuran tanrıbilimcilere benziyorlar. Kendilerinin olmayan her din insan icadı, kendilerininki ise tanrıdan çıkma.

Robinson’un burjuva iktisatçılara oldukça romantik görünen doğaya meydan okuyan güçlü bireyciliği Marx’ın kaleminde ilk kez bir fırtınaya tutulup savrulur. Karl Marx henüz gençlik yıllarında iktisat çalışmalarına başlamasına yol açan ‘aydınlatıcı’ olaylardan biri olan Alman orman köylülerinin emeğine göz diken yeni yasal düzenlemelerden beri biriktirdiklerini ortaya döküverir.

Meta üretimi sırasında ortaya çıkan emek-değeri anlayamayan, üretim sürecini değil üretilenin dağıtımını (piyasaya sürülmesini) merkeze alan burjuva iktisadı ile hesaplaşır. Ama eğlenmeyi de ihmal etmez: “Genel faaliyeti içinde, eğer bir iş ötekisinden daha fazla yer tutuyorsa, bu, amaç edinilen yarara ulaşmak için yenilmesi gerekli güçlüğün az ya da çok olmasına dayanır. Dostumuz Robinson, bunu, çok geçmeden deneyimleriyle öğrenir ve batan gemiden bir saat, kayıt defteri, mürekkep ve kalem kurtararak halis bir İngiliz olarak derhal muhasebe tutmaya koyulur…1

Defoe kendisinin defalarca batmasına engel olamayan muhasebe defterlerini kaçıp saklandığı Robinson’un adasında bile ortalığa saçıvermekten kendini alıkoyamamıştır!

‘Defter tutma’ konusu Kapital’in ikinci cildinde bu kez kendi başına bir madde olarak karşımıza çıkar. Marx bu faaliyetin nasıl ‘kapitalistin üretken işlevlerinin yanısıra’ gittiğini ve içiçe geçtiğini açıklar.

Bir isim benzerliği…

Marx, kapitalizmin ‘güçlü bireyi’nin neler çevirdiğini anlatmaya devam ederken yine birinci ciltte, bu kez “Normal İşgünü İçin Savaşım Emek-Zamanı Yasasıyla Zorunlu Sınırlandırma İngiliz Fabrika Yasaları, 1833’ten 1864’e” başlıklı bölümde bir kez daha Robinson Crusoe ve Cuma’dan bahis açar.

1848 yazının 5 Ağustos gününde İngiltere İçişleri Bakanı Sir George Grey, işyeri denetmenlerine gönderdiği bir genelge ile “genç işçilerin, yasada öngörülenden daha uzun süre fiilen çalıştırıldıklarına inandırıcı nedenler bulunmadıkça, yasa metnine uyulmadığı ya da bunların vardiya ile çalıştırıldıkları konusunda fabrika sahipleri aleyhine rapor verilmemesini” tavsiye eder. Kapitalistler ter ve kanla yükselen imparatorluklarında çocuk işçi emeğini sömürürken en küçük bir ‘tersliğe’ bile tahammül gösteremeyecek durumdadır.

Robinson uşağı Cuma’yı yargılıyor

Denetmenler, yasanın uygulanmasını genelgeyle engellemeye çalışan bakan beyin bu tavsiyesini pek dikkate almaz. Ancak sonuçta şikâyet edilenin geleceği yer mahkemedir. Karşılarına çıkarıldıkları yargıçlar ise kendileri… Ya da Marx’ın deyişiyle Robinson, uşağı Cuma’yı yargılamaktadır!

Pamuk ipliği imalatçısı Eskrigge, fabrikasında uygulamak istediği vardiya planını denetmene kabul ettiremez. Ancak ısrarcı da olmaz. Birkaç ay sonra Robinson adında başka bir pamuk iplikçisi –Marx ondan ‘eğer bu adam Robinson’un uşağı Cuma değilse bile herhalde Eskrigge’nin bir akrabası olmalı’ diye söz eder- Eskrigge’nin vardiya planının aynısını uygulamakla suçlanarak mahkemeye çıkarılır. Mahkemenin dört yargıcının üçü tıpkı Robinson gibi pamuk ipliği fabrikatörüdür. Üstelik başlarındaki kişi de davaya konu olan vardiya sisteminin ilk uygulayıcısı bay Eskrigge’dir!

Robinson beraat ettirilir ve Eskrigge ona tanıdığı bu ‘hak’tan hemen kendisi de faydalanır!

Marx, böylece Robinson’u kullanarak devam eden hesaplaşmasında İngiliz kapitalizminin ‘ipekli kumaş üzerinde çalışacak ellerin ancak hafif kıvrak çocuk elleri olması gerektiği’ gibi iddialarla 11 yaşındaki çocukların çalışma sürelerinin nasıl artırıldığını anlatır. İşçilerin tepkisi karşısında mecburen çıkarılan ve pek çok durumda uygulanmayan yasaların bile burjuvazinin ‘özgürlüğüne engel olduğu için’ nasıl delik deşik edildiğini uzun uzun örnekler vererek açıklar.

Yunan trajedilerinden, İskandinav efsanelerine, Latince deyişlerden Dante’nin cehennemine, İncil ve Tevrat’tan Hint mitolojisine kadar bütün bir insanlık birikimi üzerinde taşlar arasında kendine yol bularak ilerleyen su gibi akar gider Kapital. Ve bunların hepsine yeni anlamlar yükler bu ilerleyişi sırasında.

Dünya edebiyatının belki ‘gücüyle’ değil ama popülerliği ile öne çıkan Robinson Crusoe macerası da Marx’ın alaycı diliyle burjuva ekonomi politiğinin körlüklerini teşhir için Kapital’deki yerini almıştır.

1Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Sol Yayınları, 1986, s. 92.

Anlatılan senin öykündür!

Şapkacı Mary Anne Walkley’in öyküsünün Kapital’de yer alışının nedeni neydi? Ya da orada anlatılan öykü sadece İngiltere’ye ve o günkü koşullarına özgü yaşanmış bir olay mıydı? Yoksa bu ve benzer öyküleri bugün vahşi sömürü çarkına kapılmış dünyanın herhangi bir kapitalist ülkesinde de görmek olanaklı mıdır? Sonraki gelişmeler bütün bu soruların yanıtlarını herkesin anlayabileceği bir biçimde verdi. Ama önce gelin Kapital’deki öyküyü alıntıyı biraz uzatmak pahasına yeniden okuyalım.

1863 Haziran’ının son haftasında, Londra’daki bütün günlük gazeteler ‘sansasyonel’ bir başlık altında bir haber yayınladılar: ‘Aşırı çalışmanın neden olduğu ölüm.’ Haber, çok saygı değer bir giysi firmasında çalışan ve Elise tatlı adıyla bir hanımefendi tarafından sömürülen 20 yaşındaki şapkacı Mary Anne Walkley’in ölümü ile ilgiliydi. Sık sık yinelenen o eski öykü bir kez daha anlatılıyordu. Bu kız, ortalama 16.5 saat, işlerin hızlı gittiği mevsimde ise aralıksız 30 saat çalışıyor, azalan emek-gücü, arasıra, likör, şarap ya da kahve ile takviye ediliyordu. Şimdi ise mevsimin en hızlı zamanıydı. Yeni ithal edilmiş Gal Prensesi onuruna verilecek baloda soylu hanımların giyecekleri süslüpüslü tuvaletlerin gözaçıp kapayana kadar hazırlanması gerekiyordu. Mary Anne Walkley, 60 kızla birlikte hiç aralıksız 26.5 saat çalışmıştı; 30 kız bir odada oturmuşlardı ve odanın havası ancak bunların 1/3’ine yetecek kadardı. Gece, yatak odasının tahtalarla bölünmüş havasız bölmelerinde ikişer ikişer yatıyorlardı. Ve bu da, Londra’nın en iyi modaeviydi. Mary Anne Walkley, cuma günü hastalandı ve elindeki işi bitiremediği için Madam Elise’yi şaşkın bırakıp pazar günü öldü. Ancak ölümünden sonra çağrılan Dr. Bay Keys, jüri önünde dosdoğru tanıklık etti ve şunları söyledi: ‘Mary Anne Walkley, çok kalabalık bir odada uzun saatler çalışması ve çok küçük ve havasız bir yatak odasında bulunması nedeniyle ölmüştür.’” (Kapital 1. Cilt 268-69, Sol Yayınları)

Bu öykünün benzerlerini Türkiye’de, Bangladeş’te, Pakistan’da ya da dünyanın başka herhangi bir ülkesinde bugün de görmek olanaklıdır. 2005 Aralık ayında Bursa’da Özay Tekstil’de kaçmamaları için üzerleri kilitlenen beş kadın işçinin yanarak feci şekilde öldüğünü hatırlamak bile çok şey anlatmıyor mu? Ya Güney Afrika’da kurşunlanan madenciler! Günde 12-16 saat çalıştırılan, hatta dışarı çıkamasınlar diye üzerlerine kapılar kilitlenen kadın ve erkek işçiler tarihin derinliklerinde kalmadı. Kapitalizmin merkez ülkelerinde ise işler biraz daha farklı yaşanıyor. En modern makineler karşısında günde 12-16 saat değil, 8 saat çalışmalarına karşın ağır çalışma koşullarından dolayı meslek hastalıklarına yakalanan işçilerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyor. Çünkü her geçen gün biraz daha mükemmelleşen makinalar ve onların kapitalist kullanım biçimi işçiden artı-değeri adeta onun tüm fiziki ve ruhsal gücünü son damlasına kadar soyarak alıyor. Örneğin artık bir otomobil bir dakikanın altında bir sürede üretilebiliyor. Marx o keskin ileri görüşlülüğü ile daha o zaman şunları yazmıştı:

Fizikçi, fiziksel olguları, ya en tipik biçimde oldukları, bozucu etkilerden en uzak bulundukları yerlerde gözlemler, ya da olanaklıysa, olayın en normal biçimde geçmesini sağlayacak koşullar altında deneyler yapar. Ben, bu yapıtta, kapitalist üretim tarzını ve bu tarza tekabül eden üretim ve değişim koşullarını inceleyeceğim. Bugüne kadar, İngiltere, bunların klasik yurdu olmuştur. Teorik düşüncelerimin gelişmesi içinde, İngiltere’nin başlıca örnek olarak gösterilmesinin nedeni işte budur. Ancak eğer Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silker, ya da iyimser bir biçimde Almanya’da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa, ona açıkça şunu söylemeliyim: ‘De te fabula narratur!’ / Bu öyküde senin sözün ediliyor (Horatius).” (Almanca birinci baskıya önsöz, Sol Yayınları)

Marx bu satırları yazdığında Fransa ve Almanya kapitalist sanayileşmenin girdabına kapılmışlar, diğer Avrupa ülkeleri de bu yolu tutmuşlardı. “İngiliz tahtının dış ülkelerdeki temsilcileri, Almanya’da, Fransa’da, kısacası Kıta Avrupası’nın bütün uygar devletlerinde, sermaye ile emek arasındaki mevcut ilişkilerde köklü bir değişikliğin İngiltere’deki kadar apaçık ve kaçınılmaz olduğunu uzun uzun anlatmaktadırlar.” Marx bu ülkelere İngilizlerin Mavi Kitap’ından alıntı yaparak Amerika Birleşik Devletleri’ni de eklemektedir. Kapitalist gelişme yoluna giren hemen her ülkede işçi sınıfı benzer sömürü ve çalışma koşullarına mahkum edilmiştir.

Avrupa’nın büyük ülkelerinde, ABD’de ve biraz gecikerek de olsa Japonya’da kapitalist gelişme baş döndürücü bir hızla gerçekleşti. Ama kapitalist gelişme kendi mezar kazıcılarını da geliştirmekten, onları sanayinin orduları olarak disipline sokmaktan geri duramazdı. Modern sanayi ve sanayi burjuvazisi gelişirken, modern sanayi proleteryası da gelişmiş ve güçlenmişti. Kapital, kapitalizmin işleyiş mekanizmalarını tüm açıklığı ile ortaya koymuş, Marx’ın burada ulaştığı sonuçlar başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde işçi sınıfı hareketinin temel ilkeleri haline gelmişti. Çeşitli uluslardan işçi sınıfı Engels’in deyimi ile “varılan bu sonuçlarda kendi durumunun ve özlemlerinin en uygun ifadesini” bulmuştu. Kapital kapitalist üretimin tüm sırlarını ortaya koyarak, gereksindiği düşünsel silahını proletaryanın eline vermişti.

Bugün inkârcılık epeyce yaygınlaşmış olsa da, doğrusu uluslararası işçi sınıfı bu okuldan iyi geçti ve geleceğin temsilcisi ve yeni bir dünyanın kurucusu olacaklarının tüm kanıtlarını ortaya koydu. Manifesto’nun çağrısı “bütün ülkelerin işçileri birleşin” olmuştu. İlk uyananlar birleştiler ve 1. Enternasyonal’i kurdular. İlk işçi iktidarını yaratanlar “göğü fethetmeye çıkan” Paris Komünarları oldu. İşçiler 1. Enternasyonal tarihsel görevini tamamladığında ve işçi hareketi daha fazla yaygınlaştığında 2. Enternasyonal’i kurdular. Artık işçilerin ileri kesimleri ülkeleri, dinleri, renkleri farklı da olsa tek bir sınıfın üyeleri olduklarını daha fazla fark ediyorlardı.

Öyle ki, kapitalist gelişmenin boy verdiği hemen hemen her ülkede, her renkten, her dinden, her ulustan kadın ve erkek işçiler kendilerini uluslararası işçi sınıfının bir parçası olarak kabul ettiler ve kendi ortak davaları, yani kapitalizmi mezara gömme mücadelesini yükseltiler. 8 saatlik iş gününü, kadın emekçilerin haklarını, 1 Mayıs’ı bu mücadeleler içinde kazandılar. Hiç kuşkusuz bu mücadelelerin zirvesi 1917 büyük Ekim Devrimi oldu. Devrim sonrası kurulan 3. Enternasyonal artık uluslararası işçi sınıfının ortak davasının mücadele örgütüydü. İşçi sınıfı sadece iktidarı almakla kalmamış, sömürüsüz bir dünyanın inşasına da başlamıştı. Üstelik onların bayrağının altında toplananlar sadece işçiler değildi. Sömürgelerin, bağımlı ülkelerin halkları da emperyalizme ve kapitalizme karşı işçilerin açtığı bayrağın etrafında mücadele etme yoluna girmişlerdi. İşçi sınıfının kurtuluşunun bir avuç sömürücü dışında tüm insanlığın kurtuluşu olduğu düşüncesi ve eylemi gerçekten ete kemiğe bürünmeye başlamıştı.

Kurulan sosyalist devletin ve onun yarattığı uygarlığın yıkılması elbette uluslararası işçi hareketi ve sosyalizm için ağır bir yenilgi oldu. Ama tarih ve işçi hareketi düz bir çizgide ilerlemiyor, duraklamalar, geriye çekilmeler ve atılım bu hareketin özellikleri arasında yer alıyordu. Bu yenilgi kapitalizmin kısmen dizginlenmiş tüm çelişkilerinin açığa çıkmasına neden oldu.

ABD’de, Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da, Yunanistan’da, Türkiye’de, Güney Kore’de, Rusya’da, Asya ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinde işçiler tek merkezden çıkmış gibi hemen hemen benzer saldırıların hedefi oldular. Uluslararası sermaye kendini kısıtlayan tüm engellerden kurtulmuş, gemi azıya almıştı.

Özelleştirmeler, kazanılmış sosyal hakların gaspedilmesi, örgütsüzleştirme, düşük ücret dayatmaları, esnek çalışma, eğitimin ve sağlığın sermayenin ve piyasanın insafına terkedilmesi, iş güvencesinin kaldırılması, taşeronlaştırma gibi saldırılar dünyayı baştan başa dolaştı. Açıkçası artık benzer olan sadece sömürü koşulları değil, aynı zamanda çalışma ve yaşam koşullarıydı. Sermaye adeta ‘madem ki sömürü koşullarınız benzer, o halde yaşam koşullarınız da benzer olmalı’ diyordu. Bu durumda çeşitli uluslardan, dinlerden, mezheplerden, renklerden kadın ve erkek işçiler yeniden, geçmişte kazandıklarını geri almak için mücadelenin yolunu tuttular. Öykü hep aynıydı ve özü hiç değişmiyordu.

Ancak şu gerçek de apaçık ortaya çıkmıştı. Kapitalist-emperyalist sistemin ulaştığı gelişme derecesi ABD’deki işçi ile Avrupa’nın her hangi bir ülkesindeki, ya da Türkiye’deki işçileri dev tekellerin üretim hatlarında bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlamış, üretimin toplumsal karakterinin uluslararası boyutunu güçlendirmişti. Artık bir ülkedeki fabrikada patlayan uzun süreli bir grev ya da direniş tüm üretim zincirini etkiliyor, ya da ulaşım ve hizmet sektöründeki eylemler tüm hayatı ve üretimi doğrudan etkiliyor ve durduruyordu.

Geçmişte işçilerin benzer koşullarda aynı biçimde sömürülmeleri onların enternasyonal dayanışmalarına temel olmuş, işçilerin vatanı yoktur ilkesi buradan ortaya çıkmıştı. Ama bugünün üretim koşulları onları pek çok sektörde aynı sermaye grubunun üretim zincirinin halkaları olarak birbirine bağlıyor ve enternasyonal dayanışma ve birliğe daha güçlü bir zemin ve temel kazandırıyor.

Elbette farklı “değerlendirmeler” de var! Sermayenin ideologları ve malzemelerini buradan alan çeşitli kişi ve akımlar artık işçi sınıfının niteliğinin değiştiğini, hatta işçi sınıfı diye bir sınıfın olmadığını, dolayısıyla işçi sınıfının tarihsel görevi diye bir şeyin olmadığını ileri sürebiliyorlar. Onlar gerçeklere gözlerini kapayarak sınıf da yok, onun öyküsü de yok diyorlar. Onlara burada ayrıca yanıtlamak gerekmiyor. Ama dünyanın herhangi bir ülkesinde patlayan güçlü bir işçi eylemi görmesini bilen herkese neyin ne olduğunu anlatıyor, hayallerle gerçekleri birbirinden ayırıyor, onların ayaklarının yere basmasını sağlıyor.

Kapitalizm çok istemesine rağmen işçinin iş gücünü sömürmeden artı-değer elde etmenin, varlığını sürdürmenin bir yolunu henüz bulamadı. Üretimde robotlar biraz daha fazla kullanılıyor, onlarla birlikte robotları yapan işçilerin sayısı da artıyor. Zaten kapitalizmin tarihi bir yanıyla makineleşmenin ilerlemesinin tarihi değil mi? Bu süreç devam ediyor, eski iş kolları ve sektörler ortadan kalkarken yeni iş kolları ve sektörler, tabii onlarla birlikte işçiler de gelişiyor.

Her türlü nitelikli emek sermayenin sömürü çarkının içine çekiliyor ve ücretlilik sisteminin sıradan bir parçası haline geliyor. Böylece işçilerin sömürüden kurtuluş mücadelesi diğer tüm sömürülen ve ezilenlerin kurtuluş mücadelesine doğru evriliyor, işçi sorunu tüm insanlığın sorunu olamaya doğru genişliyor.

Ama bütün bu gelişmelere gözlerini kapayıp, artık işçi sınıfının değiştiği türden tespit ve tahlillere, işçi sınıfı hareketinin Marx’ın kendi çalışmasına ilişkin yapılan eleştirilere verdiği yanıtı vermesi ve yoluna devam etmesi gerekiyor. Bunu da hatırlatarak yazıyı bitirelim:

Bilimsel eleştiriye dayanan her görüşü memnunlukla karşılarım. Kamuoyu denilen şeyin hiçbir zaman ödün vermediğim önyargılarına gelince, önceden olduğu gibi, şimdi de büyük Floransalı’nın özdeyişini benimsiyorum: ‘Segui il tuo corso, e lascia dir le genti’ / ‘Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler!’” (Dante, İlâhi Komedya, “Araf”, 5. Şarkı. Kapital, Almanca birinci baskıya Önsöz, Sol Yayınları)

Evet bu öykü yeni sayfalarla devam ediyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde işçiler bu öykünün farklı sayfalarını yazmaya devam ediyorlar. Sayfalar tamamlanıp, sıkıca ciltlendiğinde tüm dünya yeni bir güne uyanacak ve tarih artık gerçekten özgür insanların eylemleriyle bambaşka bir biçimde yazılmaya başlanacak.

Nolite te bastardes carborundorum*

Margaret Atwood’un Türkçe’ye Damızlık Kızın Öyküsü olarak çevrilen kitabı The Handmaid’s Tale, 1985’te basıldığından beri hep en çok satanlar listelerinde yerini aldı ve pek çok tartışmayı tetikledi. Feminist distopya olarak kategorize edilen eserin yazılmasında, kendisinin defalarca ifade ettiği gibi, Atwood’un şahit olduğu siyasal sürecin etkisi büyüktür. Zira eserin yazıldığı dönemde ABD’nin en saldırgan liderlerinden biri olan ve Sovyetlere karşı sert bir politika izleyen Ronald Reagan damgasını vurmuştu. Bilindiği gibi Reagan, yapabildiği her yerde, örneğin Latin Amerika ülkelerinde, Afrika’da ve Orta Asya’da antikomünist mücadeleyi desteklemek için, Sovyet karşıtı militarist gruplara para ve lojistik destek vermiş, ajanlık ağlarını örgütlemiştir. Amerika’da Cumhuriyetçi lider Reagan rüzgarı eserken, İngiltere’de Margaret Thatcher onunla işbirliği içindeydi. Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerin yıkılması, İngiltere’de sosyal devletin sonlandırılması, neoliberal politikaların çok hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi, hemen tüm kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ve tüm ilerici sendikal hareketlerin tırpanlanması Thatcher’ın başbakanlığında gerçekleşti. “Demir Leydi” olarak bilinen Thatcher’ın başbakan olduğu yıllar İngiltere’de kadın hareketinin en güçlü dönemiydi. Buna rağmen Thatcher, bu harekete destek sunmak bir yana, kadınların eşit işe eşit ücret ve ücretsiz kürtaj hakkı gibi tüm taleplerine kulak tıkamıştır. Örneğin hayatı boyunca iş sahibi bir kadın olmasına rağmen Sovyetler’e gidip kadınların çalışabilmesi için inşa edilen kreşleri gördüğünde üzüntü içinde olduğunu belirtiyordu, çünkü ona göre kadın evde oturup çocuklarını büyütmeliydi. Kendisinden ev kadını olarak bahseden Fransız gazetesine “gurur duyarım” diyerek cevap vermiştir. Yani, erkek egemen hiçbir yapıya, hiçbir söyleme dokunmamış, ancak sınıf mücadelesini bitirmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bugün hâlâ İngiliz emekçilerinin tüm hak kayıplarının en büyük sebebi olarak Thatcher görülür.

Kısaca eser, 80’lerin sonu ve ortası ile Sovyetlerin de güç kaybedip nihayet yıkılması ile kapitalizmin muhafazakâr partiler önderliğinde inanılmaz parlatıldığı, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının iddia edildiği bir dönemde yazıldı. Ekonomide serbest ticareti ve özelleştirmeyi savunan bu akımın aynı dönemdeki Türkiye temsilcisi Turgut Özal olmuştur. Tüm bu liderlerin ortak özelliği, hepsinin kadın düşmanı politikalara imzalar atmış olmasıdır. Ancak Atwood’un tanıklık ettiği tarihsel süreç bununla da sınırlı değildir. Örneğin kadınların yaşamına kara bir kâbus gibi çöken İran devrimini ve toplumun gerçekleşmekte olan değişimi zamanla nasıl içselleştirdiğini görmüştür. Yine aynı dönemde, ABD’de muhafazakâr aktivist Phyllis Schlafly’nin, Eşit Haklar Tasarısı’na (Equal Rights Amendment – ERA) karşı kampanyası etkin oldu. Bu kampanya boyunca kullanılan ifadeler ve talepler bugün ABD’de Cumhuriyetçilerin kadın politikası konusundaki söylemlerinin temelini oluşturur. Kampanyanın temelinde kürtaj karşıtlığı olmasına rağmen, Schlafly bununla yetinmemiş, kürtajın tecavüz dahil her koşulda reddedilmesi uğruna, “Evlenmeyi kabul eden kadınlar cinselliği kabul etmiş sayılır, bu yüzden tecavüz sayılmaz” ifadelerini kullanmıştır. Yine Doğu Avrupa ve Almanya deneyimleri, 1960 ve 1970’lerdeki ikinci dalga feminizminin aşırı muhafazakâr Amerikan toplumu ile kavga içerisinde olması da Atwood’u etkilemiştir.

Bu anlamda kitap, Soğuk Savaş sebebiyle sürekli gündemde olan nükleer bomba korkusu, dönemin en büyük tartışmalarından olan çevre sorunları ve kısırlık gibi konuları işleyerek kendi tarihsel sürecini yansıtır. Eser belirtildiği gibi her dönem çok okunanlar içerisinde oldu, ancak kitabın ve kitaptan uyarlanarak bu yılın nisan ayında gösterime giren dizinin kazandığı popülerlik, büyük ölçüde Donald Trump gibi tacizci, kadın düşmanı ve gerici bir ismin ABD başkanı olarak aday gösterilmesine ve seçilmesine dayanıyor. Örneğin Trump’a karşı şubat ayındaki gösterilere katılan binlerce kadın, Atwood’un kitabına gönderme yapan onlarca döviz taşıdı; internette kitaptan esinlenen paylaşımları dolaşıma soktu.

Atwood’un da senaryo ekibi içinde bulunduğu dizinin en az kitap kadar ses getirmesinde şimdiye kadar bizleri hayal kırıklığına uğratmayan, son derece başarılı kurgulanmış ve bazı ayrıntılar dışında kitaba sadık kalarak ilerleyen senaryonun etkisi büyük oldu. Dizi, daha şimdiden kimi eleştirmenler ve birçok izleyici tarafından dram türünde 2017’nin en başarılı dizilerinden biri olarak değerlendiriliyor. Ancak tıpkı kitabın yazıldığı dönemde olduğu gibi, içinde bulunduğumuz dönemde dünyadaki sağ yönelim ve insanların buna yönelik kaygılarının da, yani dizide yaşananların gerçek bir ihtimal olarak görülmesinin de bu başarıda etkili olduğu söylenebilir. Zira Trump ile beraber ABD’nin pek çok eyaletinde kadın düşmanı politikalar yükselişe geçti. Cumhuriyetçi partinin Oklahoma milletvekili Justin Humphrey’in, “Kadınların sanki onların kendi vücuduymuş gibi hissetmelerini anlıyorum. Oysa ben bunu (fetüsü), kadının yalnızca ev sahipliği yaptığı ayrı bir unsur olarak görüyorum” sözleri ile, kadının kürtaj öncesi erkekten izin almasını şart koşan yasa önerisini desteklemesi durumun vahameti için verilebilecek küçük bir örnek.

Distopya değil, gerçeğimiz!
Kitabın yazıldığı dönemde olduğu gibi dizi sonrasında da güncel kadın politikaları ve eserin kurgusu arasındaki benzerlikler üzerine onlarca makale yazıldı. Bu makalelerin pek çoğunda The Handmaid’s Tale’in hayalî bir distopya değil dünyanın dört bir yanında yaşamakta olduğumuz bir gerçeklik olduğu vurgulanıyor. Örneğin dizinin ilk bölümünde kaçmaya çalışırken Offred ve ailesine karşı yapılan saldırı bugün ülkelerinden yaşam olanağı olmadığı için göçmek zorunda kalan ve kaçış yollarında ölen insanları; dizide damızlık kızların sadece taşıyıcı anne, yani döl yatağı olarak kullanılıp doğurdukları çocukları yönetici ve üst sınıftan olan kişilere vermesi, bugün dünyanın pek çok yerinde gerçekleşen çocuk alım satımını akla getiriyor. Örneğin, 2005’te Çinli bir gazeteci ülkesinde çocukların yetimhanelerden satın alınarak ya da kaçırılarak evlat edinildiğini, çocuklara ise nereden geldikleri konusunda yalan söylendiğini ortaya çıkardı. Tarihte de örneği var bu durumun: Hitler döneminde Ari ırk görünümlü sarışın 200 bine yakın Polonyalı çocuğun kaçırılıp Almanlaştırıldığı biliniyor. Dizide verilen aile içi tecavüz rahatsız edici olsa da, hiç de gerçekdışı değil. 1993’e kadar ABD’de aile içi tecavüz yasada suç olarak tanımlanmıyordu ve ABD’deki 13 eyalette hâlâ aile içi tecavüz diğer kişiler tarafından yapılan tecavüzden ayrı olarak değerlendiriliyor. Ayrıca, aile içi tecavüz ile ilgili hiçbir yasa bulunmayan ülkeler bulunuyor. Dizide doğum oranlarının insanın tetiklediği ekolojik felaketler nedeniyle dramatik şekilde düştüğünü görüyoruz. ABD’de ise 2017, kısırlık değil ama kadınların ekonomik kaygıları sebebiyle tarihin en düşük doğum oranının yaşandığı yıl. Yine taşıyıcı annelik ve kadın bedeninin sömürüsü de bir o kadar gerçek. Bugün Kamboçya, Hindistan gibi taşıyıcı anneliğin yasal olmadığı ülkelerin kadınları, gelişmiş ülkelerde çocuk isteyen aileler tarafından sömürülüyorlar. Dizide kadınların mülkiyet edinmesinin tamamen yasaklanması ise 1974 yılında çıkarılan Eşit Kredi Fırsatı (Equal Credit Opportunity) yasasına kadar ABD’de kadınların kendi adlarına kredi çekmelerinin yasak olması ya da dünya özel mülkiyetinin tümünün yalnızca yüzde birinin kadınların elinde olması ile bağlantılandırılıyor. (Suudi Arabistan’da ise kadınların mülkiyet edinmesi tamamen yasak.) Lezbiyen olan Ofglen’in orgazm olmasının engellenmesi için sünnet edilmesi, bugün ABD’de bile az sayıda da olsa gerçekleşen, Afrika’da oldukça yaygın olan kadın sünnetinin ve kadın cinselliğini baskılayan İslam ülkelerindeki uygulamaların bir yansıması… Dizide insanlar mahkemeye bile çıkarılmadan idam ediliyor; buna mukabil, Washington Post’un bildirdiğine göre, ABD’de 2017 yılında 339 kişi polis tarafından öldürüldü ve bunların 23’ünün üzerinde herhangi bir silah bile yoktu. Dünya üzerinde her yıl binlerce insan devletler tarafından, silahsız oldukları halde öldürülüyor. Dizide protesto sırasında insanların vurulması ise 1970’de Kent State’de öğrencilerin barışçıl eylemleri sırasında öldürülmesi ve polisin Ferguson’dan Standing Rock’a kadar yoğun şiddet uygulaması gibi birçok olaya gönderme olarak okunabilir. Dizide kadınların kendi isimlerinin unutturulup “sahiplerinin” isimleri ile çağrılmaları (Offred; Fred’in, ya da Ofdaniel; Daniel’ın gibi) dünyada evlilik sonrası soyadı uygulamalarının bir benzeri. Kadınların eğitim-öğretim haklarının ellerinden alınması ise Suudi Arabistan gibi ülkelerde kadınların okumak için aile erkeklerinden birinin iznini alması gerekmesi ve yine pek çok kız çocuğunun erken evlilik veya ekonomik sebeplerle okuyamamasına örnek. Damızlık kızların kıyafeti ile Katolik rahibelerin kıyafetleri ya da İslam ülkelerindeki çarşaf arasında benzerlik bulunuyor. Dizideki gibi duvara asılıp günlerce bekletilmese de, hâlâ Kuzey Kore, Suudi Arabistan, İran ve Somali’de idamlar kamusal alanda gerçekleştiriliyor. Ve bunun yanında, herhangi bir isyan, cinsel suç ya da ahlaki kuralın çiğnenmesinin ölümle cezalandırılması, manipülasyon sonucu gerçekle yalanın birbirine karışması, hükümetlerin terörist saldırılar bahanesiyle özgürlükleri sınırlandırması, doğum kontrolünü sınırlandırmak için yapılan girişimler… Dizide olanlar ile gerçek hayatta yaşananlar arasında pek çok örnek verilebilir. Elbette Gilead toplumunun her haliyle vücut bulduğu bir ülke yok ancak belirtildiği gibi farklı yerlerde de olsa bu örneklerin dünyanın bir yerlerinde görmek gerçekten kaygı verici. Atwood, 1986’da New York Times ile yaptığı röportajda, “Böyle bir şey yazmak çılgınlık olur diye düşünüp üç yıl yazmayı erteledim. Sonra iki şey oldu ve ben uydurduğum bu hikayelerin aşağı yukarı içinde bulunduğumuz dönemde gerçekleştiğini fark ettim. Hiç şüphe yok ki, kitap yayınlandığından beri bu fikirlerin çok daha fazlası gerçeğe dönüştü.” diyor. Bu anlamda, Atwood’un eseri, pek çok feminist yazarın ifade ettiği gibi iktidarların kendi güçlerini sürdürebilmek için kadın bedeninin kontrol etmelerinin distopik bir örneğidir. Ancak kadın bedeni-biyolojisi üzerinde iktidar kurmak için, Damızlık Kızın Öyküsü’nde olduğu gibi totaliter bir devlete belki de ihtiyaç duyulmayabilir.

Kadın bedeni ve biyopolitik – biyoetik tartışmalar
The Handmaid’s Tale’de fundamentalist Hristiyan gruba darbeyi yaptıran asıl sebep, ekolojik sorunlar sebebiyle kısırlığın artması ve nüfusun, özellikle de üst sınıf nüfusun tehlikeye girmesi. Yani temelde yapılan, kadın bedeninin tahakküm altına alınması ile iktidarın kurulması. Atwood dizinin gündeme gelmesi ile yukarda bahsedilen New York Times gazetesinde kaleme aldığı makalesinde “Kadınların ve bebeklerin kontrol edilmesi bu gezegen üzerindeki tüm baskıcı rejimlerin özelliğidir” diyor. Gerçekten de birçok durumda devletler, kendi iktidarlarını yaratmayı ve sürdürmeyi, beden üzerinde kurdukları iktidar ve kontrol ile başarmışlardır. Yani beden, iktidar mücadelesinin verildiği ilk mikro alandır. Bu kontrolü, Fransız filozof Michael Foucault “biyopolitik” olarak adlandırır. Ancak Foucault, bu kavramı özellikle modern ulus devletlerinin yeni iktidar biçimi olarak görür. Çünkü 18. yüzyıl ulus hareketleri ile birlikte devletler nüfusun kendisini bir güç olarak algılamaya başlamış, kendi ‘öz’ milletini oluşturmak istemiş, bu güç üzerinde iktidarını korumak için kişilerin bedenlerine müdahale etme ihtiyacı duymuşlardır. Bu müdahale politiktir ve doğum yapmak ya da yapmamak ile ilgili tüm teşvik ve kısıtlamalardan, (mesela doğum yapan kadına maaş, madalya vs. verilmesi ya da Çin’de olduğu gibi fazla doğumun cezalandırılması) bedenin düzenlenmesine ve yönetimine, ne kadar çocuk doğrulacağından, doğumun tamamen tıbbileştirilerek hamileliğin ve doğumun kendisinin hastalık olarak görülmesi ile kadının bedeni üzerinde kendisinin değil bir “üst akıl” olan doktorun söz sahibi olmasına, kişilerin bedenlerinde yaşadığı her türlü yabancılaşmadan, nüfus ve aile planlaması, nüfusun mekânsal dağılımı ve hızı ile ölüme dair tüm politikaları kapsar.

Gilead Cumhuriyeti, tam da “yaşamın” kendisinin iktidarın bir nesnesi haline gelmesi sebebiyle bu tartışmaları ateşledi. Çünkü bu toplulukta kadınlar arasında bir hiyerarşi olsa da (damızlık kızlar, teyzeler, komutan eşleri, seks işçileri, hizmetliler ve hiçbir şekilde “fayda” sağlanamayacağı için kimyasal atık temizleme alanlarına gönderilen kadınlar gibi) kadınların kendi bedenleri üzerinde hiçbir hakları yok. Aksine devletin mülkiyeti olarak görülüyorlar.

Dizinin yayınından sonra, ABD’nin farklı kentlerinde kürtajı kısıtlayan yasayı protesto etmek eden kadınlar, The Handmaid’s Tale’deki karakterler gibi kırmızı elbiseler ve beyaz şapkalar giyerek yürüdü ve epey gündem oldu. Çünkü Trump’ın seçilir seçilmez yaptığı ilk işlerden biri kürtaj sağlayan örgütlere maddi desteği kesmek oldu. Buradan alınan cesaretle pek çok eyalette kürtaj düzenlemeleri yapılmak istendi. Trump da hemen tüm Cumhuriyetçiler gibi kürtaj konusunda fetüsü anneden bağımsız yaşayan bir varlık olarak gören ve kürtajı destekleyen “seçim-yanlısı” (pro-choice) konumunda değil, “yaşam-yanlısı” (pro-life) denilen çizgide oldu. Trump bu konuda Reagan geleneğinden gelen tutumunu şu sözlerle ifade etti: “Bu konudaki tutumum değişmedi. Ronald Reagan gibi ben de, istisnalar olmak kaydıyla ‘yaşam’ taraftarıyım.” ABD’deki bu seçim yanlısı-yaşam yanlısı çatışmasının temelinde biyoetik tartışmalar söz konusudur. Bu bakış açısı, fetüsü bağımsız bir varlık olarak kabul eder ve zaman zaman anneden daha değerli görür. Örneğin Melih Gökçek’in tecavüz sonucu kürtaj ile ilgili “Tecavüz edeni getir, cezasını ver. Ama karındaki çocuğun suçu ne? Onu da devlet alır, büyütür çocuğun haberi bile olmaz. Çocuğun yaşama hakkını nasıl alırsınız elinden” demişti. Bu ifade tam da bu bakış açısını yansıtır.

Dizide zaten var olan kısırlık sebebiyle, kürtaj gündem bile edilmiyor. Ancak yukarda belirtilen kürtaj karşıtları fetüsü “henüz doğmamış hasta” kategorisinde ele alıp anneden üstün tutan bir bakış açısına sahip. Yani doğum öncesi ve sonrası süreçlerle ilgili asıl belirleyici kişinin annenin olmadığı görüşü söz konusu. Örneğin dizide, tecavüz ettiği için değil fakat hamile bir damızlık kıza tecavüz ettiği için, bir erkek taşlanarak öldürülür. Hatta doğurduğu çocuğunu kimseye vermek istemeyen Janine’nin, intihar girişiminde bulunduğu ve bebeğin hayatını tehlikeye soktuğu için taşlanarak öldürülmesi talep edilir. Her açıdan, kadınların değil bebeklerin ön planda tutulduğu bir bakış açısı hakim.

Gilead’de cinsellik her anlamda “yararlı” kamusal amaçlar altında düzenlenmiştir. Örneğin damızlık kızlar, ”seremoni” olarak adlandırdıkları tecavüz sonucu komutanlardan hamile kalırlar. Bu tecavüze komutan eşi de, damızlık kızı iki bacağının arasına alıp, ellerinden tutarak, tecavüze uğrayan sanki kendisiymiş gibi eşlik eder. Damızlık kızlar hamile kalır da doğurursa, çocuk kısa bir süre sonra kendisinden alınır ve komutan ve eşine verilir. Damızlık kızlar doğum yapar yapmaz, tekrar çocuk üretimi için başka bir ailenin yanına gönderilir. Yani bu kadınlar, bebek yapma makinaları olarak görülürler. Dizi ile ilgili biyoetik tartışmalar tam da bu noktada başlar. Çünkü çok değil, 50 yıl öncesine kadar insan vücudunun parçalanamayan bir bütün olduğu yönünde kadim kabullerimiz vardı. Son yıllarda ise bedenin fragmanlaşması, yani başka bedenler için kullanılacak parçalar haline dönüşmesi, son derece olağan bir hal aldı. Laboratuvar ortamında üreme, sperm ve yumurta nakli ile taşıyıcı annelik de bu sürecin bir parçası olarak devam ediyor. Dizide yaşanan bu durum, günümüzdeki taşıyıcı annelikten tecavüz sonucu, baskı ile yapılıyor olması ve ticari bir unsur olmaması yönleri ile ayrılır. Ancak yine dizi, taşıyıcı anneliğin tekrar gündeme gelmesine sebep oldu. Taşıyıcı annelik ucuz olduğu için başta Asya ülkeleri olmak üzere, dünya ölçeğinde hızla yaygınlaşan ve beraberinde pek çok etik tartışmayı da doğuran bir konu. Örneğin, Üreme Tıbbı İçin Amerikan Topluluğu “2004-2006 yılları içerisinde taşıyıcı annelikte % 30 artış olduğunu, (2006’da gerçekleşen doğum sayısı 1059) ancak buna rağmen bu sektörün uzmanları, taşıyıcı annelik ile yapılan pek çok doğumun kayıt altına alınmadığı için gerçek sayının bundan çok daha yüksek olduğunu ifade ediyor. Yine 2014’teki New York Times’ta Rudy Rupak tarafından yayınlanmış bir yazıda “kısırlık ve taşıyıcı annelik ile ilgili pek çok trajedi ve dalavere dönüyor çünkü işin içinde para var.” ifadesiyle bu sektörde yaşanan sömürüye dikkat çekiliyor. Bu sömürünün örneği, medyaya yansıyan onlarca vaka bulunuyor. Örneğin bir dönem tüm dünyada haber olan Gammy bebek, sosyal medyada yürüyen kampanya sayesinde duyuldu. Gammy, Avusturalyalı biyolojik anne babası tarafından Down sendromlu olduğu için istenmemiş, Taylandlı taşıyıcı annesine bırakılmıştı. Gammy’nin ikizi ise sağlıklıydı ve aile sadece sağlıklı bebeği alıp kaçmıştı.

Tam da bu yüzden taşıyıcı annelik günümüzde kadın bedeninin, doğumun ve doğacak bebeğin alınır satılır bir meta haline getirilmesi demektir. Çünkü kadın kendisini bir rahim ortamı olarak görerek bedenine yabancılaşır. Ayrıca özellikle yumurtanın başka bir kadından alınmasıyla gerçekleşen döllenmelerde taşıyıcı anne çocuğun biyolojik annesi olmadığı ve çoğunlukla da yoksul bir kadın olduğu için hukuksal olarak hiçbir hakkı bulunmuyor. Bu tür çalışma, kadının 10 ay boyunca tüm 24 saatini alması itibariyle kadını tam anlamıyla kendi emeği ve bedenine yabancılaştıran, kadın bedenini metalaştıran bir uygulama. Ticari taşıyıcı anneliğin 2002 yılında yasallaştığı Hindistan’da, ülkenin en fakir eyaletlerinden biri olan Gujarat eyaletinde, alkol sigara ve uyuşturucu alımının düşük olması (yani “sağlıklı” kadınların çokluğu) ve ABD’ye göre çok daha ucuz olması sebebiyle dünyanın her yerinden daha fazla alıcı bu bölgeye gelmiştir. Bu anlamda taşıyıcı annelik insanların metalaşmasının en mükemmel örneği olarak kölelerin açık arttırmayla en yüksek fiyat verene satıldığı Amerikan kölelik sistemine benzetilmiştir. Köleler hukuken bir mülkün tüm özelliklerini barındırırlar, aynen bir mülk gibi başkasına transfer edilebilir, atanabilir, miras bırakılabilir veya borca karşı teminat olarak verilebilirlerdi. Bu sistemde köle kadınlar da taşıyıcı anne muamelesi görürlerdi. Kendilerinin ve çocuklarının sahibi olan köle sahiplerine doğurdukları çocuklar üzerinde hiçbir hakları yoktu.

Sonuç olarak The Handmaid’s Tale, mesele kadın ve cinsel yönelimler olduğunda patriarkanın varabileceği uç noktayı göstermesi açısından son derece çarpıcıdır. Yazarı eleştirenlerce en çok tekrarlanan iddia, muhafazakârları ve dinin kendisini hedef aldığı şeklinde. Ancak belirtildiği gibi, Atwood’un tanıklık ettiği süreçlerde kadın düşmanı politikaların hemen hepsi muhafazakârlar tarafından uygulanmıştır. Ona göre bu tesadüf değildir. Din konusunda ise, kitabın dinlerle ilgili herhangi bir karşı duruşunun olmadığını ancak dinin erkekler tarafından kadın bedeninin kontrolü için kullanılmaya açık olduğunu belirtmiştir. Karakterlerin tamamı modern bir yaşam sürerken birdenbire bu konuma düşer. Bu geçiş de pek çok kişi tarafından abartılı ve hızlı bulunsa da dizinin “Late” isimli bölümünde gösterildiği gibi bu duruma sebep olan şey sessizlik ve kabulleniştir. Bu yüzden Offred’den önceki damızlık kızın duvara kazıdığı gibi: Alçakların zorbalığına müsaade etmeyelim!