Ömrün kılcal zamanlarına dair bir serzeniş: Yolun Gölgesi

Öykü, geçip giden günlerin tozunu, gölgesini, tortusunu silkeleyemez; büyüklü küçüklü yenilgilerimizin ve kayıplarımızın telafi defteri olabilir ancak. O defte­re kayıtlar düşeriz, hatırlamak ya da içimizdeki hesabı sonsuza kadar kapatmak için. Telafi kayba ilişkindir hep, az olanın, kaybolanın, yitirilenin ardından göste­rilen bir niyet, cılız bir uğraş, keşke’siz bir çabadır. Telafi, bütünlemeler gibidir, geçen geçmiştir sınıfı. Bir kere kırık not alınmıştır, o kırık, fay hattı gibi uzanır ömrün zamanlarına. Her yenilgide o fay harekete geçer, hatırlatır kendini. Ama belki de yenilgidir insanı insan eden. Yenen, ‘insan’ dediğimiz ütopyanın ülkesine ait değildir, yenilene daha çok yakışır, yaklaşır o ülke. Öykü o ülkenin kimi za­man dili, kimi zaman feneri, kimilerine göre bayrağı, kimilerine göre bitli piyadesi, bazen delisi, bazen ermişi, ama her halükârda o ülkenin yüzü suyu hürmetine dönen dünyanın tersine gidiştir. Göğsünü rüzgâra, yüzünü akıntıya gere gere, telafisizliğin telafisini yaratma uğraşının her seferinde yenilmesinin kaydıdır. Behçet Çelik de telafisiz acıların yaşandığı günlerde bir telafi defteri tutmuş. Bir hesabı kapatmak ya da açmak için değil, bir acıyı bir yere koymak, ona ora­dan bakmak için. Acıya taraf olmak değil, onu sahiplenmek için muhakkak. Yolun Gölgesi, mesafesiz anlatımıyla ne çok benzemiş memleke­te. Bir tarafta yabancılaşma, taşlaşma, donma, diğer tarafta yangın, ölüm sıcağı, yersizlik yurtsuzluk. Behçet Çelik yola çıkmış, varılacak yerin hiç ama hiç görünmediği günlerde, yo­lun gölgesini düşürmüş bütün öykülerine. Şehrin Bütün So­kakları’nı dolaşmış, Dirlik Kaybı’nı görmüş, Dil Azabı’nı yaşa­mış, sonunda Yolun Gölgesi’ne sığınmış, orada Derinin Altı’na inerek Başka Bir Yerin Yüzeyi’ne tutunmaya çalışmış. Ve bütün ahvalimizi yaşamış, anlatmış. Kitabı, “Sahi böyle olmuştu, bu da olmuştu,” duygusuyla okurken, yolda olmanın göçebeliği, yabanlığı, üşümesi ruhumuzu sarsa da, yazarın, “Hele bir va­ralım, dengimizi, bohçamızı çözelim, pılımızı pırtımızı saçalım, ayaklarımızı pabuçlarımızdan çıkartıp uzatalım; bir süre daha gövdeden kopmuş kertenkele kuyruğu gibi titreyeceğimizi bilsek de, sonrasında bütün sarsıntılar diner nasılsa…” diyen sesi yanı başımızda.

Öykü, ömürlerimizin değil geçip giden günlerimizin tanığı. Ömürler roman olur, günler öyküdür ancak. Kentin hayatları­mızda zonklayan ağrısı, hırıltısı her giden günle arttıkça ve bize kendi sesimizi unutturdukça, öykü insanı işaret eder. ‘Bakın, burada!’ der, ‘Burada ve bu durumda, anlattığım gibi.’ İnsanın binlerce hali, her gün önünden geçip gittiğimiz ve görmediği­miz her hali öykü olur, şaşırtır. Bilemediğimiz, anlayamadığı­mız, tanımadığımız kendimiz bir öyküyle geçer oturur karşı­mıza. Öykü insana dokunmaktır, hem de en kestirmesinden, yalınından. “Hayatın nefes nefese telaşı, koşturmacasından sıyrıl, gel otur şuraya,” demez, o telaşın kendisidir öykü. Dingin sularda yüzmez, kaynayan, fokurdayan kazanda bir batar bir çıkar. Tıpkı insan gibi. Aklına değil, kalbine yakındır insanın. Ya­zana da okuyana da şifa değildir, itirazdır sadece. Hasta eden, ateşli bir itiraz. Öykü kalmak değildir, gitmektir her seferinde. Uzun bir kalış yakışmaz öyküye, gitmelerin övgüsüdür. Behçet Çelik bu ülkenin en iyi öykücülerinden biri. Yeni kitabı Yolun Gölgesi’nde gitmeleri ya da gidememeleri yazmış; kendinden ya da başkasından, hayattan, yurdundan gitmeleri…

Son yıllarda-günlerde hepimizde bir gitme-gidememe hali hakim. Göçertiliyoruz; iyilik duygusundan, gelecek umudun­dan, geçmiş bilgisinden ve şimdi’den göçertiliyoruz! Bedeni burada, ruh gitmiş kimilerimizin ya da bedeni gitmiş ama ruhu burada; henüz! Kendi vatanımızda sürgün gibiyiz. Parçalarımı­zı toplayamıyoruz. Tuttuğumuz şey eriyor, dağılıyor, elimizde kalıyor. Rüyayla gerçek, akılla delilik, yaşamla ölüm arasın­da bir yerde, bir toplu akıl tutulmasının seyrinde, buz gibi bir mantığın esir aldığı bir duygu karmaşmasında çıldıran kendi­mizi seyre dalmış gibiyiz. Behçet Çelik’in anlattığı tam da bun­lar, biziz. Dirlik Kaybı adlı öyküsünde, “Yangının içinde kalma­mış, bakarken, gördükleriyle yanmıştı,” derken bizi, topluca bir ülkeyi anlatıyor. “… içinden bir şeyler sökülmüştü. Ya da içi üze­rine çökmüş, içindekiler yanmış, küle dönmüştü.” Travmaların, açmazların, nevrozların kitlesel halini yaşarken, Behçet Çelik öyküleri yaşananlara tercüme olmak bir yana, nereye varaca­ğını bilmediğimiz ama bizi kendimizden götürdüğünü inceden inceye sezdiğimiz yolların yoldaşı oluyor. Dolan ve ‘aniden’ ta­şan kendimizin içinden geçen, hayalinden ya da geleceğinden geçen tüm yolları yalınayak yürümüş bir yazarla karşılaşıyo­ruz kitapta. Biz’e en çok uzaklaştığımız günlerde, biz’in bütün halleri seriliyor önümüze. Kentte kaybolan neşe ve huzur, ıssız sahiller, yanan sokaklar, Sur’da kıstırılan insanlık, evlerde kay­bolan dirlik, anlamını yitiren ‘Barış’ sözcüğü, kesilen kol… Biz’i anlatan öyküler bunlar. Yolun sonunda, başındaki kendimize dönemeyeceğimizi bilmenin yorgunluğu, dehşet karşısında kalakalma hali, korkunun en üst noktasında mecalsizlikten ötürü korkusuzluk haline geçiş, tüm bunlar olurken arsız bir yaşama gayretinin küçülttüğü insanlık. “Sanki mümkünmüş, olabilirmiş gibi çekip almaya çalışıyordu dirliğini göçtüğü yer­den.” Mümkün mü?

Behçet Çelik’in kitabı oluşturan on dört öyküsünü okurken, “Sahi ne yaşadık biz böyle?” sorusu yankılanıyor insanın bey­ninde. “Sahi ne yaşadık?” Yazar öyküleriyle ayna tutmuyor, fotoğraf çekmiyor, olanı anlatmadan olanı yaşatıyor. Hâlâ canlı, dipdiri olayların duygusunu anlatıyor ve biz o duyguları yaşatan olayları yeniden yaşıyoruz. Yazar, apaçık hatırlatıyor, kayıt tutuyor. Olayların değil duyguların, olan bitenin yarattığı değişimin defterini tutuyor. Kitap dışarlıklı bir şey, basılmak, okunmak için yazılır. Defter kişiseldir, basılma, yayılma amacı olmadığından içerliklidir. Behçet Çelik öyküleri de dışın kay­bını değil, için kaybını hatırlatıyor. “Bize ne oldu?”yu sormuyor, duygusunu yaşatıyor.

“Şehrin Bütün Sokaklarını” adlı öyküsünde Sur’a götürüyor okuru. Çoğumuzun evlerinde televizyon karşısında çayını yudumlarken izlediği olayları, bu kez keskin nişancıların bek­lediği daracık sokak aralarında, sırtımızdan soğuk terler akar­ken ve nefes almayı unutmuşken yaşıyoruz. İşin kötüsü “Elimi tut, gidiyoruz.” diyen yazarın elini tuttuğumuzda gideceğimiz yeri bilmiyoruz. Tekinsizlik, tehlike, tarumar olmuş sokaklar, ensemizdeki ölüm bize Sur’da olduğumuzu fısıldıyor. Aylarca süren sokağa çıkma yasağıyla evlerinde hapsolan çocukların günbegün soluşunu, her an ölme tehlikesini, topluca düşman ilan edilmenin o bir başınalık duygusunu, hepsini, ‘izlemiyo­ruz’, yaşıyoruz bu kez. Ve “günlerdir yıkılmış binalarla dolu rüyalardan” korkarak uyanıyoruz. İlmek ilmek ördüğümüzü sandığımız, zirveye koyup nice rezilliklere katlandığımız kutsal ve biricik ve çok özel ve çok önemli hayatlarımızın “Hebû Tune Bû” (anlamını bir Kürt arkadaşa, komşuya sormak zor olmasa gerek) olduğunu öğreniyoruz. Varlığımızı ispatlayamadığımız gibi, yokluğumuzun da kayda geçmeyeceğini bilmenin ölümün ötesinde bir hiçlik olduğunu öğreniyoruz ilk defa. Ve o zaman belki de Roboski geliyor aklımıza. O katırlar sırtında uzanan, dağlar dolanan ölüm kervanındaki cansız bedenlerden biri­nin yakını gibi, dirimizi olamamışsa da, ölümüzü kurtarmanın utanç verici sevincini yaşıyoruz. Dilsiz kalıyoruz. Behçet Çelik “Dil Azabı” adlı öyküsünde, yine dilsizliği değil ama duygusunu anlatır: “Onun sözleriyse dumanların, barutların, yıkılan duvar­ların, yere inen binaların tozu toprağı içinde kalıyordu, bunların arasından zar zor birkaçını seçebiliyordum, onlardan da kan sızıyordu, sızdığı yerde katılaşıyor, günlerce kalıyor, kuruyor­du sokakta bekleyen bedenlerin üzerinde, hep beraber çürü­yorduk.” Çürümenin de kelimeleri olur. Çürümenin dipsizliği kelimelerin seslerini, tınılarını yutar. Onlar başka kelimelerdir artık. “Yakasım geldi hepsini, bir çare olacağını, bu dili unutaca­ğımı bilsem, en azından bazı kelimeleri, içine postallarla daldık­ları evlerin duvarlarına, camlarına, aynalarına yazdıklarını, on­lardan başlayıp bir ucundan, hiç değilse dillerini alıp başlarına çalacağımı bilsem.”

Yolun Gölgesi’ni oluşturan öykülerde, Behçet Çelik’in diğer kitaplarında da olduğu gibi, nedenler yoktur; haller/durum­lar vardır. Belki de nedenlerin öneminin kalmadığı günlerden geçtiğimiz, sonuçların boşaltıcı, çürütücü, ezici etkisinin ne­denler üzerine düşünecek takat bırakmadığı içindir. Çelişki­lerin, takip edildiğinde nedenlere götürecek olgular olduğu düşünüldüğünde, aslında yazar hal’leri anlatırken nedenler­le ilgilenmek yerine çelişkileri açık eder; böylelikle nedenler üzerine düşünme sürecini de okurun düşünsel etkinliğine bırakır. Kitaba adını veren ilk öyküde yaptığı tam da budur;

“Birkaç saniye bile sürmedi gökten gelen adaletin verdiği huzur, göğün eşit pay etmesinin ne anlamı vardı, yerde herkesin giysi­si, barınağı, yurdu, ocağı başkayken; bazıları için sırtını rüzgâra çevirip korunmak mümkün, bazıları için geldikleri yöne dönmek asla mümkün değilken.”

Yolun Gölgesi’ni oluşturan öykülerde öfke yoktur. İnsanlığın gelmiş geçmiş tüm acılarına dair ince bir kederin karıştığı, “Bütün bu yaşananlar, yaşadıklarımız geçici” bilgisine, “Bir kü­çük insan varmış…” duygusunun eşlik ettiği, ancak tüm insan­lık ailesine ait olanın erişebileceği bir yükseklikten, olan biteni anlatma hali hakimdir. Güncelin yakıcı sorunları, yoran tüke­ten telaşları, hiçlik duygusu, boşalmalar, yüklenmeler ve tüm o yaşama uğraşları arasında insanlığın çocukluk çağından beri bildiği görme ve anlatma biçimleri de, en saf halleriyle metinlerde yerini alır. Yazar aslında hayatı dinlemektedir. Ve hayatın bir ritmi, sesi, müziği vardır. İnsan, müziğin yaratıcı­sıdır ama müziğin insan üzerinde yarattıkları da yazının ko­nusudur. İşte tam da bu noktada hayatı dinleyen edebiyatçı, kelimelerin müziğini yaratır. Ona bir can ve ruh bahşederek, öyküsünü oluşturur. “… çekiyor, itiyorlar birbirlerini, iç içe geçer gibiyken uzaklaşıyor, sokulurken özlüyorlar, art arda, kerelerce, üst üste, yan yana. Bir olmuyorlar, birlikte başka bir şeye dö­nüşmüyorlar, bu gelgitlerle birbirlerini var ediyorlar.” Sesin de sessizliğin de bir varlık olarak kabulünde, bu olguların birbi­rini itmesi, yutması, kapsaması, kırması, alt etmesi sürecinde ortaya çıkan müzik, görsel alanda dansa benzetilir yazar ta­rafından. Hayat, sadece etrafımızda olan bitenler değil, aynı zamanda bunların müziği, dansı ve ritmidir de. Geriye kalacak olan da, biz değil bütün hepsi tarafından belirlenir belki de.

Yaşıyoruz. Umut ederek, hayal kurarak, ama olacağı bilme­den, kestiremeden. Behçet Çelik’in bir kahramanı bu durumu, “Şehrin Bütün Sokaklarını” adlı öyküde, “Soğukkanlılık değil, başka bir şeydi, yola düşmüş olmak, dönmenin imkânsızlığı bel­ki de,” şeklinde tanımlar. Olan, sahiden tam da budur. Bu tek cümle, kitabın bütün atmosferini belirlemektedir. Yolun Göl­gesi, umutla, düşlerin sınırsız heyecanının abarttığı hayallerle çıkılan bir yolu tanımlamaz. Son çıkışı kaçırılmış, geri dönü­lemez, nereye varacağı bilinemeyen, kestirilemeyen bir yolu anlatır gibidir. Bu nedenle bu yolun heyecanından, değil göl­gesinden bahsedilebilir ancak. Bu yolda değişeceğimiz kesin­dir, yola girilmiştir bir kere. Hayat bizi bir kavşaktan bu sapağa döndürmüştür, nasıl olduğu da pek bilinememiştir. “Bize bir şey olacak” duygusu, tekinsiz gölgeler, koyulu açıklı karaltı­lar yolun ufkunda bekler gibidir. Toplumsal halimizin resmidir tüm öykülerde çizilen. Yolun Gölgesi dilimize, kelimelerimize, hayatlarımıza, rüyalarımıza düşmüştür.

Onca ölüm karşısında şokla girilen dehşet duygusu ve panik ardından yaşadığımız “soğukkanlılığı” anlatmış Behçet Çelik yeni kitabı Yolun Gölgesi’nde.

 

Sennur Sezer şiirinde emek: Bir sözle kuruldu dünya…

1963 yılında Sosyal Adalet Dergisi’nde daha 20’sinde genç bir şair olan Sennur Sezer’in “Soyut” başlıklı bir şiiri yayınlanır:
Bir kadının mavide salınır ayaklarıve çocuğu doyurmaz oluverir ağlamak Açlık en bayat yemek sofralarınızdan ırakTarlalar başak başak borçlara sararırUzar büyük şehirler fabrikalar kurtulmak Fildişi kuleleriniz daha sarsılmadı mı bu ne denli uyumakBüyük yankı uyandıran bu şiir, Hüseyin Cöntürk ile Asım Bezirci arasında bir tartışmaya da yol açar. Cöntürk’e göre “şiirden çok enikonu bir makale” söz konusudur, “Borçlu çiftçilerden, açlıktan söz açmayıp da maviden, kadın ayaklarından söz açanlar” haşlanmaktadır.1 Bezirci’ye göre bu tespit doğru değildir; aksine, şairin kendisi “yoksul bir ananın tatlı düşleriyle acı gerçek arasındaki çelişik yaşantısını” belirtmektedir.2 Ancak Cöntürk çok kızmıştır Sennur Sezer’e: “Ben olsam Sezer yerine, borçlu çiftçilerin, açların şiirini kendim yazardım, başkaları yazmıyor diye kınamazdım… Ama söyleyeyim ki öyle konularda güzel şiirler yazmak çok güçtür”. Sezer, yüzünü kara çıkarır Cöntürk’ün. Hem bu konularda, hem de güzel şiirler yazar. Fildişi kulelerinde olanları sarsmaktan da geri durmaz hiç!Babası Devlet Demiryolları’nda çalıştırılırken işçi ücreti ödenirken memur sayılanlardan”dır; Fazla çalışmaya zorunlu ama örgütlenmesi yasaklı olanlardan”. 16 yaşında Taşkızak Tersanesi’nde ikmal ve muhasebe memuru olarak başlayan işçilik yaşamını, emekli oluncaya kadar düzeltmen ve yazar olarak sürdürür. Taşkızak Tersanesi işyeri sendikası için de koşturmuştur Sezer, Türkiye Yazarlar Sendikası için de. Eylem, grev ve direniş alanlarında işçilerle buluşan öyle çok fotoğrafı, bu alanlara öyle çok yakışan şiirleri vardır ki Sezer’in, Gıda-İş Sendikası’nın anısına bir Öykü-Şiir yarışması düzenlemesi tesadüf değildir. Örgütlenmesi yasaklı olanların şairidir Sennur Sezer; yasakları aşarak örgütlenenlerin şiirini yazar!…“Bir sözle kuruldu dünya / Hep o sözü aradım ve buldum: Emek” diye başlar, Hangi Kan şiiri. Sabah Türküsünde bir sabahın üç kapısı varsa göğe, biri emektir. İşte bu yüzden işçinin özellikle de kadın işçinin gündelik yaşamı, sorunları, özlemleri ve mücadelelerini şiirinin merkezine koyar Sennur Sezer; Çalışan bir kadının, bir kadın işçinin günlüğü sayılabilir şiirlerim” diyerek anlatır şiirini. Hadi benim gülüm uyanÖnce çayı koy ateşeÇaylanalımAllanalım, yollanalım fabrikanın yolunaBöyle başlar bir işçinin günü Sezer’in şiirinde. Aynı ağırlığı duyar omuzlarında hamallarSuya hasret topraklarda Nasırlı ellerin acısı eşitVe kerpetenler, tornavidalarEş avuçlarda sıkılır sekiz saat”4 Mesai biter, eve varılır, kadın işçinin ikinci mesaisi başlar… Ben gönülsüz çiçekleri severim Kolay yemekleri, bulgur, tarhana ve yumurta Durmadan değişen bir sofrada Yenilen tek yemek alın teri”5 Ve gün biter…Aceledir sevişmeler tek odalardaYarı giyinikliğinde kadınların Kaçış kaçıştırDönüşüverişinden çocukların”6

Sezer’in şiirinin en güçlü yönlerinden biri, emekçinin yaşamını ve mücadelesini bütünlüğü içinde resmetmesidir. Bir sözle kurulmuştur dünya ve o söz dünyayı değiştirecek güçtedir; emek aynı zamanda başka bir dünyanın müjdecisidir. Ancak emek ve emekçiler, hiçbir zaman soyut bir kategori değildir. Emekçinin gününü “sıcak bir çay” ile başlatır Sezer; sahiden de öyledir! İşte tam da bu yüzden tüm sıradanlığı ve tüm muhteşemliği ile ete kemiğe bürünür emek Sezer’in şiirinde…Emeğin yok sayılmasına, hor görülmesine ve yabancılaşmaya karşı bir başkaldırıdır Sezer’in şiiri. İmgesel zenginlik ve derinlik içinde yeniden var olur emek. Zeytin Türküsünde bir buruşuk zeytin tanesinde koca bir dünya serilir önümüze; Günaydında böğürtlen üzerinden anlatılır emeğin hikâyesi; işe giden kadın işçi, yalnızlığa sarar bebesini. Annem ve Kuşlar, içimizi ne çok acıtır; yokluk ve yoksulluğa dair ne çok şey söyler! Türkiye işçi sınıfı tarihinin izdüşümlerini taşır Sezer’in dizeleri. Osmanlı tarihine döner, tersane ve tramvay grevini anımsatır Sezer7, Türkiye işçi sınıfının kırdan kente, tarımdan sanayiye göçünün izini sürer8. Zonguldak’ta maden işçilerinin 1965 grevini anlatır2; yolu gurbete düşen işçiler de konuk olur dizelerine; grevdeki öncü bir işçi hedef alınıp işçinin yedi yaşındaki oğlu vurulduğunda zulmün tanığıdır Sezer10. Tam da vurulduğu yerde yeniden ayağa kalkar işçiler; Kemal Türkler’in son sözlerini tarihe Sennur Sezer not düşer11. İşçilerin örselenen sağlığını, iş cinayetlerini her daim işler şiirlerinde; “İzi Kalsın” kitabında fotoğrafların altına sıralanan dizeler, emekçilerin ve ülkenin yakın dönem tarihine şahitlik eder. Sezer’in şiiri emeğin tüm acılarını yüklenirken; umudunu ve direncini de söyler! 12 Haziran 1943’te doğmuştur Sennur Sezer; şiirleri umudun ve direncin izini sürer!

1 Hüseyin Contürk, 1963, “’Soyut’ Şiiri Üstüne Bir Tartışma”, Dost Dergisi, Ekim 1963.

2 Asım Bezirci, 1963, “Okudukça ‘Soyut’”, Dönem Dergisi, Aralık 1963.

3 “Günaydın” şiirinden.

4 “Dur ve Düşün” şiirinden.

5 “Aralıkta Bir Akşam” şiirinden.

6 “Gecekondu” şiirinden.

7 “Hangi Kan” şiirinden.

8 “Soyut” şiiri.

9 “Kara Türkü” şiirinden.

10 “Pazar Yerinde Bir Öğle Üstü” şiirinden.

11 “Kemal Türklerin Son Sözleridir” şiiri.

Amedspor kazanacak!..

Amedspor, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgenin takımı olarak her zaman devletin, medyanın ve gittiği deplasmanlarda ırkçı taraftarların hedefinde. Yeşil sahada ter dökmenin yanında, bir de sürekli olarak ön yargılarla, ayrımcılıkla ve ırkçılıkla mücadele ediyorlar.

MEHMET ÖZYAZANLAR

İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen ve Amed Sportif Faaliyetler Kulübü’nün 2015-2016 sezonundaki lig ve kupa macerasını konu alan “Yeşil Kırmızı” isimli belgesel, devletin cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere reva gördüğü ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici tavrın bir özeti adeta… Devlet, bugün de olduğu gibi Kürtlerin varlığına her zaman tahammülsüzdü. Gelmiş geçmiş bütün iktidarlar, Kürtleri Türkleştirmeyi temel görev olarak belleyip işe inkarla başladılar. İnkar ederek bir gerçeklikten kurtulmanın mümkün olmadığını anladıklarında ise baskıyla, yasakla, sansürle, manipülasyonla, yalanla, işkenceyle, cinayetle, katliamla, açık/örtülü savaşla Kürtleri “hizaya sokmayı” denediler… Aradan geçen yaklaşık 100 yılda, bunca can kaybına, yaralanmaya, sakat kalmaya, sosyal ve ekonomik yıkıma karşın devlet hala Kürtlerle barış içinde bir arada yaşamayı hayata geçirecek formülü bulabilmiş değil!.. Devlet, savaş politikasında ısrar ettikçe ne yazık ki çatışmalar ve kan durmuyor… Oysa benzer sorun yaşayan pek çok ülkede taraflar, savaşın bir çözüm olmadığını anlayıp diyaloga, müzakereye yönelerek can kayıplarını durdurmayı ve geleceğe umutla bakmayı başardı… Tabii bunun için her şeyden önce barışın, özgürlük ve eşitlikle birlikte insanlığın en değerli toplumsal varlığı ve ideali olduğunu özümsemek ya da en azından bilmek lazım. Barış, özgürlük, eşitlik yoksa elbette mutlu, huzurlu bir hayat da yoktur…

Amedspor, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgenin takımı olarak her zaman devletin, medyanın ve gittiği deplasmanlarda ırkçı taraftarların hedefinde. Yeşil sahada ter dökmenin yanında, bir de sürekli olarak ön yargılarla, ayrımcılıkla ve ırkçılıkla mücadele ediyorlar.

Aslında daha önce takımın ismi Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor iken de, gerek devletin ve medyanın bakışı, gerekse deplasmanlarda gördükleri muamele şimdikinden pek farklı değildi. Ancak “Yeşil Kırmızı”da dile getirildiği gibi, Amedspor adını aldıktan sonra hem takıma yönelik ön yargılı bakış, hem de ırkçı saldırılar daha da yoğunlaştı…

Kulüp, adını Amedspor, renklerini ise yeşil-kırmızı olarak değiştirmek istediğini belirttiği anda federasyon zorluk çıkarmaya başlıyor. “İkisi birden olmaz” diyorlar… “Ya Amedspor adını alabilirsiniz ya da sadece renklerini yeşil-kırmızı yapabilirsiniz…”

Filmde, takımın maruz kaldığı ayrımcılıklar bizzat bunları yaşayan futbolcular ve yöneticiler tarafından dile getiriliyor… Rakip takım oyuncularının ve taraftarlarının insanlık adına utanç verici davranışlarından, yaklaşımlarından örnekler o kadar çok ki… Maçlar başlamadan önce bütün futbolcuların birbirine ve hakemlere başarı dilediği seremonilerde el sıkmayan rakip futbolcular mı istersiniz, gittikleri deplasmanlarda otellerini, lokantalarını Amedspor’a kapatanlar mı istersiniz, sosyal medyada kulübe yönelik linç çağrıları yapanlar mı istersiniz? Ayrımcılığın, dışlayıcılığın her türlüsü mevcut… Tribünlerden yükselen nefret, düşmanlık saçan cinsiyetçi küfürler, ırkçı slogan ve tezahüratlar ise artık neredeyse Amedspor maçlarının olmazsa olmazı durumunda… Amedspor’un Kürt olmayan futbolcuları da, insanın etnik kimliğinden ötürü tacize, saldırıya uğramasının dehşetini yaşıyorlar. Amedspor formasını giymek, ırkçı güruhun hedefi olmak için yeterli.

Uyanışın temsilcisi

Futbolun kitleler üzerindeki uyutucu etkisini bilen devlet bir zamanlar Diyarbakırspor’u kullanarak Kürtleri kendi politikalarına yedeklemeye çalışmıştı. Yönetim kurulu ağırlıklı olarak devlet memurlarından oluşan Diyarbakırspor’a her şekilde destek çıkılıyor, elde edilecek sportif başarılar üzerinden de bölge insanını “tavlamak” hedefleniyordu. Kuruluşundan itibaren yaklaşık 40 sene boyunca profesyonel liglerde varlığını sürdüren ve bu süreçte tam 11 sezon en üst ligde boy göstermeyi başaran Diyarbakırspor, devletin desteğini çekmesinden sonra tam anlamıyla baş aşağı yol almaya başladı ve amatör kümeye kadar düştü. Diyarbakırspor, dramatik bir serüvenle çöküşe sürüklenirken, Büyükşehir Belediyesi’nin bünyesinde kurulan Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, kentin yüksek futbol potansiyelinin farklı anlayıştaki temsilcisi olarak adından söz ettirmeye başlıyordu.

Diyarbakırspor, devletin Kürtleri futbol aracılığıyla uyutup asimilasyoncu politikalara eklemleme misyonu yüklediği bir çeşit proje takımıyken, Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor yani şimdiki adıyla Amedspor, tam tersine kitlelerin barış, özgürlük, eşitlik talepleriyle ortaya koydukları uyanışı temsil eden bir takım oldu.

Ancak bu talepleri seslendirmek, “vatan haini” ve “terörist” şeklinde yaftalanmayı göze almak demekti. Nitekim, hemen hemen her gittikleri deplasmanda sözel ve fiziksel saldırıya uğradılar. Memleketimizde barış istemenin bir bedeli vardı ne de olsa…

Bir yandan devletin/Futbol Federasyonu’nun verdiği cezalar, bir yandan medyanın (özellikle de deplasmana gittikleri ilçe ya da kentlerdeki yerel medyanın) kışkırtmaları ve bir yandan da tribünleri dolduran ırkçı taraftarların çoğu zaman fiziksel tacizle/saldırıyla sonuçlanan nefret ve düşmanlık histerisi… Hepsi de, Amedspor’u büyük ve sonu gelmez bir baskı altına sokup pes ettirmenin ve yürüdükleri yoldan döndürmeye/vazgeçirmeye zorlamanın rezilce yöntemleriydi…

Federasyonun, kulübe bir sezonda kestiği ve çoğu, “futbola siyaseti alet etme” gerekçeli toplam 405 bin lira para cezası… Oysa Amedspor, önceki senelerde onca kışkırtmaya rağmen “en centilmen takım” ödülü alıyordu.

Ayrıca geçtiğimiz sezon Futbol Federasyonu uydurma bir bahaneyle Amedspor’un 3 puanını silince takım, play off maçlarına yükselme fırsatını yitirdi… Takımın en etkili oyuncularından Deniz Naki, “Çocuklar Ölmesin Maça Gelsin” diye tweet atınca federasyondan 12 maçlık rekor ceza aldı… Ayrıca polis, tweetin atıldığı bilgisayarı bulmak bahanesiyle gözdağı verircesine kulübü bastı… Mesaj açıktı: “Ayağınızı denk alın!..” “Çocuklar Ölmesin” demek, savaş politikasını içselleştirmiş bir devlet için suç işlemek anlamına geliyordu kuşkusuz…

Barış isteyen sloganı futbola siyaset sokma olarak kabul edip ağır şekilde cezalandıran federasyon, Türk bayraklı, asker selamlı, mehter marşlı provokasyonları; küfürlü, ırkçı tezahüratları nedense hiçbir zaman futbolun içine siyaset sokmak şeklinde algılamadı…

Filmde de görüldüğü gibi Amedspor “uyanış” geleneğinin temsilcisi olarak, tüm engellemelere, cezalarla caydırma girişimlerine, taciz ve saldırılara rağmen futboldaki direnişini ve onurlu mücadelesini sürdürüyor.

İnsanlıktan ödün yok

Amedspor’a atılan goller asker selamıyla, Amedspor karşısında alınan galibiyetler “Ne Mutlu Türküm Diyene” böğürmeleri ve Türk bayraklarıyla kutlandı. Özellikle deplasmanlarda, sahada iki takımdan öte sanki iki düşünce biçimi, iki bakış açısı karşı karşıya geliyordu. Tabii tribünler de her zaman işin içindeydi. Bir tarafta savaşın bitmesini, barışın hayata geçirilmesini ve ölümlerin durmasını isteyenler, diğer tarafta Kürt lafını duydukları anda tüyleri diken diken olan, ölmeyi, öldürmeyi kutsayan kan sevici ırkçılar… Kürtlerin varlığını bir türlü kabullen(e)meyen devletin, kimin yanında saf tuttuğunu ve kimi kollayıp kayırdığını söylemeye gerek var mı?

Filmde, geçen sene Ankaragücü deplasmanında Amedsporlu yöneticilerin, tribünde ırkçı insan müsveddelerince öldüresiye darp edilmesi de yer alıyor. Polisler, yanı başlarında yaşanan bu olay karşısında uzunca bir süre kıllarını bile kıpırdatmıyor. Ancak darp gerçekleştikten, yani her şey olup bittikten sonra, “İsviçre polisi” kibarlığıyla devreye giriyor polis…

Linç girişimi bir yana, Amedsporluların canını daha çok acıtan, gözaltına alınan ve aralarında Ankaragücü yöneticisinin de bulunduğu tüm faillerin 6 saat içinde serbest bırakılması oluyor…

Filmde ırkçı taraftarların, Amedspor’a yönelik nefreti, linci “vatanseverlik” kılıfıyla meşru kılmaya çalışmaları dikkat çekiyor. Bir sahnede bu taraftarların, lince göz yummaları beklentisiyle polislere, “Bize dokunmayın, her şeyi vatanımızı çok sevdiğimiz için yapıyoruz” dediği duyuluyor…

Yine filmde görüyoruz ki kolda, Kürtçe “özgürlük” yazan bir dövme ya da yeşil-kırmızı renklerdeki bir bileklik bile futbolcuların linççilerin hedefi haline gelmesi için yeterli…

Film boyunca tanıklık ettiğimiz olaylar/gelişmeler, mevcut toplumsal ortamda Amedspor’un hem saha içinde hem de saha dışında ne kadar kapsamlı ve zorlu bir mücadele vermek zorunda olduğunu gösteriyor.

Bütün olumsuzluklara ve bunca hoyratlıklara rağmen Amedspor, insanlığa yakışan yeni bir futbol kültürü yaratma hedefini eksilmeyen bir inançla korurken, hayatı barışla, özgürlükle, eşitlikle taçlandırma mücadelesini de azim ve kararlılıkla sürdürüyor… Yöneticisiyle, futbolcusuyla, taraftarıyla her fırsatta, tasarladıkları başka bir dünyanın ipuçlarını ortaya koyuyorlar. Vicdan ve duyarlılık, bu yeni dünyanın başat ve asla ödün verilemeyecek değerlerinden… Filmde bunun lafta kalmadığını gösteren bir olaya da tanık oluyoruz.

Kendilerine saldırmak üzere sahaya atlayıp koşmaya başlayan, ancak bu sırada rahatsızlık geçirip yere yığılan Karagümrüklü bir taraftara Amedspor’un doktoru Hakan Tekin ilkyardımda bulunuyor ve bu taraftarın hayatını kurtarıyor… İnsan hayatından daha değerli hiçbir şey olamayacağına inanan ve bu bakış açısı doğrultusunda her fırsatta “barış” talebini seslendirenler, elbette kendilerini düşman olarak gören birisine bile yardım ederler. Son derece doğal ve insani bu davranış, ancak hayatı kinle, nefretle, savaşla, ölümle anlamlandırmaya koşullanmış insanlık düşmanları tarafından yadırganabilir… Hakan Tekin bu duyarlılığıyla Dünya Fair Play Ödülü’ne aday gösteriliyor…

Amedspor’un rakipleri çok. Ön yargılar, ırkçılık ve zorbalık da bunlar arasında. Mücadele çetin geçse de eninde sonunda Amedspor kazanacak ve barışa, özgürlüğe, eşitliğe, insanca yaşama inananların yüzü gülecek!..

Haziran 2017: Sennur Sezer Yeni e’de

Yeni e’nin Haziran sayısının kapağında okuru Sennur Sezer, karşılıyor. “Ehvenişer” dosyası, edebiyat, sanat ve kültür yazılar, öyküler, şiirlerle dolu Yeni e’nin 8. sayısı, bayilerdeki yerini aldı.

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Yeni e’nin Haziran sayısının kapağında, yine Solmaz Aksoy imzalı bir resim var. Üzerinde Sennur Sezer’in Akşam Türküsü’nden şu dizeleri: “Dünyaya saldığım türkü / Sular aktıkça durulur / Bozuk yapılar yıkılır / Çürür sarı yaprak gibi / Hadi kendini yen hadi kendini“.

Derginin ilk sayfalarında Sennur Sezer şiiriyle ilgili iki inceleme ve Adnan Özyalçıner’in “Sennur’la konuşmalar” yazısı bulunuyor. “Sennur Sezer şiirinde emek” üstbaşlıklı yazının yazarı Onur Bakır, Sezer şiirinde emeğin ve emekçilerin izini sürmeye devam edecek. Nilüfer Altunkaya’nın yazısı ise Sennur Sezer şiirinde kadınlara dair.

Dosya: ehvenişer

Yeni e’nin sunusu, Aksoy’un kapaktaki resmine göndermeyle “Bir adım öne” başlığını taşıyor. Derginin ehvenişer konulu dosyası “Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir” diyen Aydın Çubukçu’nun yazısıyla başlıyor. Dosyada Hakkı Özdal, Dağhan Irak, Çağdaş Günerbüyük yazılarıyla yer alıyor.

Edebiyat tartışmaları

Ayşegül Tözeren’in başlığında “Öykü kafaya düşen elma mıdır?” diye soran yazısı, Hece Öykü dergisinin öykü soruşturması dolayısıyla muhafazakâr yazarların edebiyat algısını tartışıyor.

Zeki Coşkun’un Orhan Kemal’in Murtaza’sı ve hayattaki paralelliklerine değinen yazısı, Asya Tipi Demokrasi kavramını da tartışmaya dahil ediyor.

Melike Belkıs Aydın, Mehmet Erte ile bir söyleşi yaptı. Kürt Ermeni masalları Aşiq û Maşûq‘u Hüner Aydın, Behçet Çelik’in Yolun Gölgesi kitabını Sibel Öz yazdı.

Yeni kitapların yanında Nihat Ateş’in A. Kadir ve Kadir Yüksel’in Bekir Yıldız yazıları da derginin sayfalarında. Gülce Başer’in şiirin dönemlerini incelediği yazılarının sonuncusu küçük İskender hakkında.

Sinemadan evrime

İki sinema yazısından Ekinsu Devrim Danış imzalı olanı, klasik işçi filmlerinden İşçi Sınıfı Cennete Gider hakkında. Ben Senin Zencin Değilim belgeseline dair bir yazı da, Mithat Fabian Sözmen imzasını taşıyor.

Sadık Aytekin’in Paylaşmalar’ı Viyana ile devam ediyor.

Yeni bir kitabı çıkan Catharine MacKinnon’ın kadın politikalarına katkısı, Gülcan Kılıç Karaca’nın yazısında ele alınıyor.

Evrimsel psikolojinin mitleri hakkındaki, Ulaş Başar Gezgin’in bu alandaki yazılarının sonuncusu, Neo-liberal Genetik kitabı üzerine.

Öyküler ve şiirler

Dergide şiirleri yayımlanan şairler, Sennur Sezer, baht, Gülsüm Cengiz, Levent Karataş, Altay Ömer Erdoğan, Yaprak Damla Yıldırım, Önder Karataş, Ziya Boz, Zeliha Cenkci, Çağın Özbilgi, Asım Gönen, Salih Çınar Han, Can Acer.

Münire Çalışkan Tuğ, Mehmet Sürücü, Mesut Akatay, Önder Birol Bıyık ve Ercan Koç’un öykülerinin yanı sıra, Fahri Erdinç’in bir öyküsü, el yazısıyla yaptığı düzeltmelerle yayımlanıyor.

Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy dergide çizimleriyle yer alıyor.

Catharine A. MacKinnon: Kelebek etkisinde kadın politikaları

Cinsellik çoğunlukla kadına karşı bir aşağılama aracı olan ve kadının erkeğe karşı eşitsizliğinde çoklukla önemsenmeyen bir faktördür. Peki kadınların cinselliği bu koşullardan azade midir? Kadınlar cinselliği nasıl, nereden öğrenir?

GÜLCAN KILIÇ KARACA

Amerikalı hukukçu ve feminist aktivist Catharine A. MacKinnon’ın Nisan ayında çıkan kitabı Butterfly Politics’in tanıtımı ile ilgili Londra’da London School of Economics (LSE) üniversitesinde 18 Mayıs’ta bir etkinlik gerçekleşti. İngilizce feminist literatürde en çok atıfta bulunulan düşünürlerden biri olan MacKinnon’ın bu eseri daha önceki çalışmalarının bir özeti niteliğinde olsa da kitapta, yıllardır üzerinde çalıştığı bazı davaları, konuşmaları okuyucuyla ilk kez buluşturmayı hedefliyor. Kitapla ilgili en önemli yenilik ise kendi ifadesiyle “40 yıllı aşkındır yapmış olduğu akademik ve pratik çalışmalarını nihayet teorize etmiş olması”. MacKinnon, bu teorik altyapıyı Konrad Lorenz’in 1972’de yaptığı bir konuşmasının başlığı olan “Brezilya’da kanat çırpan bir kelebek Texas’ta bir fırtınaya sebep olabilir mi?” sorusuna evet yanıtını vermesiyle başlayan, literatüre “kelebek etkisi” olarak geçen ve geliştirilerek kaos teorisine dönüşen fikirleri, karşılaştığı davalar ve sonuçları üzerinden hukuka uyguluyor. Burada kelebek etkisi tabiriyle anlatılmak istenen, kaotik sistemlerde gerçekleşen çok küçük değişikliklerin bile çok büyük değişikliklere yol açabileceği düşüncesidir. Kullandığımız yeni bir kavram, yeni bir ifade, yeni bir eylem ve düşünüş biçimi, politik istikrarsızlık ortamında yaşadığımız şu günlerde büyük toplumsal değişikliklerin önünü açabilir.

MacKinnon’ın hukukta asıl olarak çalıştığı konular, tecavüz, cinsel taciz, fuhuş, kürtaj ve pornografidir. Bu yazıda Londra’da gerçekleşen ve benim de katılma fırsatı bulduğum bu etkinlikte yapılan tartışmaları ve MacKinnon’ın son kitabı olan Butterfly Politics de dahil olmak üzere yazarın bu zamana kadar hukuk ve cinsellik üzerine söylediklerini özetlemeyi ve incelemeyi amaçlıyorum.

Tecavüz: hukukta rıza ne anlama gelir? Cinsellik tecavüz müdür?

Pek çok hukuk sisteminde, tecavüz zorlama ile ve kadının rızası olmadan yapılan bir cinsel ilişki olarak tanımlanır. Bu tanıma göre cinsel ilişkide, rızanın anlamı birinin bunu başlatıp ötekinin bu duruma razı olmasıdır. Oysa cinselliğin belli bir tarafının girişiminden bağımsız olarak –ki kadınların cinselliği başlatması ataerkil toplumda genellikle kabul görmez- tarafların ortaklığı ve etkileşimi ile gerçekleşmesi gerekmez mi? Bu anlamda hukuktaki rıza kavramının kendisi başlı başına cinsellik anlayışımızın altında yatan temel bir eşitsizliğe işaret eder. Çünkü cinsellikte rızanın aranıyor oluşu, anlam itibariyle hiyerarşik bir duruma işaret eder. Eğer tecavüzü rızanın olmamasıyla tanımlıyorsak, cinselliği en temelinde ortaklığın ve eşitliğin olmadığı bir ilişki biçimi olarak tasavvur ediyoruz demektir. Bu anlamda, tecavüzü seksten ayıran nokta zorlamanın seviyesidir. Yani cinselliği ve özellikle kadının cinselliği yaşayışı, hukukun bu tanımına göre tecavüzdür. Tecavüzü kriminal yapan ise erkeklerin kadınlara ne yaptığı ve kadınların ne deneyimlediğidir. MacKinnon cinsellikte, fuhuşta ve her türlü cinsel temasta rıza meselesini sorguladıktan sonra şunu sorar: Eşit olmayan koşullarda sıradan görüneni sert olandan ayırmak mümkün müdür? Ya da içinde yaşadığımız eşit olmayan koşullarda kadının rıza göstermesi ifadesi ne anlama gelir?1 Kadınlar sadece erkek egemen düzende erkeklerin kendilerinden daha üstün olduğu algısıyla ya da ilişkilerini devam ettirmek için bile erkeğin seks teklifine evet diyebilirler ya da pornografide, popüler kültürde ve hayatın her alanında eril cinsel organlarla ve onun algısıyla kuşatılmış bir cinsellik algımız olduğu için bu cinselliği erotikleştirebilirler. Bu durumda kadının rıza göstermesini bu eşitsiz, ataerkil sistemde sağlıklı bir şekilde ölçmek mümkün olmayabilir. Ona göre bir cinsel ilişkide kadının rıza göstermesi ve ya zorlamanın olmaması erkek ile özgür ve eşit koşullarda cinsel ilişki yaşadığını göstermez. Hatta cinsel ilişkiyi istediğini bile göstermez.

MacKinnon savlarını cinsel taciz davalarından örnekler vererek güçlendirir. Cinsel taciz, genel olarak hukukta ‘kadının, erkeğin cinsel isteğini reddedecek durumda olmadığı anlarda istenmeyen bir davranış’ olarak tanımlanır. Peki kadın hangi durumlarda erkeğin cinsel isteğini reddedebilecek durumundadır? Hiyerarşik ilişkiler içerisinde; iş yerlerinde, eğitim kurumlarında kadınlar gerçekten erkeğin taciz ettiği durumlarda özgürce hayır deme, istemediğini belirtme koşullara sahipler mi? Hepsinden daha önemlisi, özel alanlar olarak tanımlanan evlerde kadının hayır demesi gerçeklikte ne kadar karşılık bulur? Kadınlar sözel ya da fiziksel şiddete maruz kaldıklarında bile evi terk edecek durumda değilken ve pek çok ülkenin hukuk sisteminde yasal olarak yeterince desteklenmiyorken, bu cinsel isteği reddedecek gücü nereden alabilirler? MacKinnon pek çok kere gündeme getirdiği cinsel taciz davalarının bazı örneklerine son kitabında da yer verir ve genel olarak, fiziksel zorlamanın tecavüz vakalarına kıyasla daha düşük düzeyde yaşandığı cinsel taciz vakalarının, kazanılma oranlarının düşüklüğünden bahseder. Ona göre bu gerçeklik cinselliğin pek çok devlet nezdinde tecavüz olarak yaşandığı fikrinden kaynaklanır. Yani tacizde zorlamanın ‘az’ olmasından kaynaklı kadınların zor bir hukuksal süreçle karşı karşıya bırakılması günlük ve sıradan olan cinselliğin içinde halihazırda şiddetin varlığının ön kabulünden gelir. Oysa yaralanmaya ya da işkenceye varan bir tecavüz davasının kazanılma ihtimali daha yüksektir. Bütün bunlar MacKinnon’ın söylediklerini ispatlar niteliktedir. Yani devlet kadınların sıradan cinsel ilişkide tecavüze uğradığını kabul eder. Sadece bunun şiddeti çok arttığında kadını mağdur olarak görür. Ancak yine de pek çok tecavüz davası özellikle aile içi tecavüz davaları kanıt yetersizliğinden düşmektedir. Aile içi tecavüzlerde çok daha güçlü dayanaklar istenmesi erkek egemen hukuka göre tecavüzün bir başkası ile yani tanımadık biri ile olduğu fikrine dayanır. Ancak araştırmalar gösteriyor ki kadınlar çok büyük bir oranda tanıdıkları birilerinin tecavüzüne uğramaktadır. Bu durum da erkek bakış açısına göre daha az can yakmaktadır. Tanıdık birinin tecavüz etmesi erkek zihniyete göre hiç tanımadığın birinden daha iyidir. Oysa çoğu kez kadınlar tanıdıkları ve güvendikleri biri tarafından tecavüze uğradıklarında daha fazla sarsıldığını ifade etmişlerdir. MacKinnon’a göre bir tecavüz davasında delil bulmakta zorlanmak normal cinsellik algınızın zora dayandığının ispatıdır.2 Bu anlamda, böylesi hukuk sistemine sahip devletlere göre, kadının aktif olarak yer aldığı ve mutabakata dayanarak gerçekleşen bir cinsellik hiçbir zaman söz konusu değildir.

Bu yüzden MacKinnon devletlerin yaşanan her tecavüzün, her cinsel tacizin ve her türlü ayrımcılığın parçası olduğunu ifade eder. “Kadınlara karşı gerçekleşen her türlü ayrımcılıkta devletler aktif olarak suç ortağıdır” der. Buna örnek olarak; polisin ev içi suçlarla ilgilenmemesi, pornografinin özgürlük adı altında yaygınlığı, korunması ve şiddete maruz kaldıkları için partnerlerini öldüren kadınlara yönelik savunma hakkının verilmemesi gibi genel olarak cinsiyete bağlı şiddete ilişkin örnekler verir.3

Tam da bu sebeplerden dolayı kadınlar ancak çok büyük bir olay ile karşılaştıklarında hukuka başvurur. Yüzleşmeye olan inançsızlık, kanıtlananın yükü, yasal varsayımların anlamı, ihlal edene hiçbir yaptırımın olmayışı kadınların cinsel şiddete maruz kaldığında sessizleşmesine sebep olur. Yani hukuk, erkeklik değerleri ile inşa edilen eşitsizliğe dayanmakta, mağdurun zarar görmesini çok da umursamamaktadır. Yine bu yüzden ayrımcılık hukukta sistematik bir durum olarak değil; bireyler nezdinde münferit vakalar olarak ele alınır. MacKinnon bu noktada daha eşit bir hukuk sistemi için tecavüz, taciz, fuhuş ile ilgili yasalarda, yasanın rıza değil ‘eşitsizlik’ koşullarını tanıması önerir. MacKinnon bununla şunu demek ister: Kadınlar doğduğu andan itibaren bu eşitsiz ve adaletsiz koşulların içinde kendini bulur. Böylesi bir toplumda kadınların bir seçim alternatifinin olmadığını, dolayısıyla rıza gösterip göstermemelerinin sorgulanmasının anlamsız olduğunu vurgular. Londra’da gerçekleşen toplantıda kendisine yöneltilen bir soruda durumu daha açık hale getirmek için şöyle bir örnek verdi: “Kötü koşullarda çalışıp, hak ettiğini alamayan, kötü ve adaletsiz koşullarda yaşayan bir işçiyi düşünün. Bu kişi için ‘ama maaşını alıyorsun’ ‘çalışmaya rıza gösteriyorsun’ gibi anlamsız bir eleştiri olabilir mi? Cinsellikte rıza meselesinde de bu böyledir. Biz bu adaletsiz ve eşit olmayan koşullar içinde çok fazla seçenek sunulmadan doğuyoruz zaten.” Rıza meselesi bu anlamıyla sadece cinsellikte değil pek çok alanda sorgulanmıştır. Örneğin Marx 1844 El Yazmaları’nda, kapitalist sistem içerisinde sömürü koşullarına rağmen emeğini satmak zorunda bırakılan işçi sınıfının bu koşullara rıza göstermesini ilk sorgulayan kişilerden biri olmuştur.

MacKinnon cinsellikle ilgili yaygın kanının temelde şiddet içerdiğini anlatmak için, Butterfly Politics’de tecavüzcüler konusunda yapılan araştırmalardan bahseder. Buna göre; tecavüzcülerin pek çoğu tecavüz ettikleri için değil, yakalandıkları için yanlış yaptıklarını düşünürler. Çoğu kez diğer erkeklerin de kendilerine bakış açısı böyledir. Tecavüzcülerin cezaevinde olma sebepleri, çoğu erkeğin her gün yaptığı şeyden sadece biraz farklıdır. Zaten araştırmalar tecavüzcülerin çoğunun normal psikolojiye sahip olduğunu gösterir.4

Bu gerekçelerden dolayı MacKinnon tecavüzün hukukta yasal olarak işkence kavramı içerisinde ele alınmasını talep etmiştir. MacKinnon bunu ilk kez 1993 yılında uluslararası toplumun eski Yugoslavya’daki iç savaş sürecinde faşist Sırbistan yönetiminde Boşnaklara karşı gerçekleştirilen kitlesel tecavüz olaylarıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemde önermiştir. MacKinnon burada tecavüzün soykırım için nasıl bir silah olarak kullanabileceğini görmüş, uluslararası işkence tanımı ile tecavüz tanımını karşılaştırıp “neden işkence cinsiyet temelinde -örneğin tecavüz, küfür ve pornografi biçiminde- insan hakları ihlali olarak görülmüyor?” diye sormuştur. Çünkü işkencenin ‘genel olarak kabul edilen’ tanımında işkence yapmanın amacı, bir rejime meydan okuyan ve bu yüzden “siyasi” olarak görülenleri “kontrol etmek, sindirmek veya ortadan kaldırmak” olduğu belirtilir ona göre bu tanım aynı zamanda tecavüzün tanımıdır. MacKinnon işkence örnekleri olarak bazı aile içi şiddet ve tecavüz örnekleri göstererek “Tüm bunlar Şili’de bir hücrede ya da Türkiye’de gözaltı merkezlerinde değil Nebraska’da evlerde ya da Los Angeles’ta porno stüdyo odalarında gerçekleşti” der. Ve MacKinnon’a göre bu durum bir çifte standartı yansıtmaktadır: Cinsiyete bağlı yaşanan bu şiddet çoğu kez insan hakları ihlali olarak görülmez, siyasi olarak tanımlanmaz oysa kadına yönelik tüm şiddet biçimleri son derece politiktir. Bu anlamda MacKinnon çoğunlukla evde kadını kontrol etmek, sindirmek için gerçekleşen bu şiddetin sistematik ve politik olduğunu, işkencenin tanımıyla paralellikleri bulunduğunu vurgular. “Ancak devletler nezdinde ‘sadece’ tecavüze uğramanın işkenceye uğrayan ile aynı zarara yol açmadığı düşünüldüğü için tecavüz işkence olarak yorumlanmaz” der. Bunun altında yatan sebep ise yine kadınların işkenceye rıza gösterdiğinin düşünülmesidir. Oysa tecavüz rastgele ya da bireysel değildir. Sistematik ve grup temellidir. Ancak MacKinnon’ın işkence olarak kabul ettirmeye çalıştıkları sadece tecavüz değil; kadına karşı yapılan her aile içi şiddet, insan kaçakçılığı ve pornografi de bu başlıkta yer almalıdır. Tecavüzün işkence ile aynı kategoride alınmasının tecavüzün asıl olarak cinsiyet eşitsizliğine dayandığı gerçeğini manipüle edici bir etkisi olabileceği ya da bazı vakalarda bu kavramların iç içe geçeceği gerekçesi ile MacKinnon’ın bu önerisine feminist strateji açısından da karşı çıkan pek çok feminist bulunmaktadır.5

Pornografi teori tecavüz pratiktir’

MacKinnon neredeyse hayatı boyunca, pornografi karşıtı mücadelede hem aktivist hem teorisyen olarak yer almıştır. Ona göre, kadının metalaştığı, aşağılandığı, tecavüze ve her türlü şiddete uğradığı pornografinin toplumdaki etkisi tecavüz olarak ortaya çıkar. Only Words adlı kitabında MacKinnon pornografiyi sadece soyut bir kavram olarak değil, eylemsel düzeyde sonuçları olan sistematik bir yapı olarak ele alır.6 Kadınların vajinalarına veya vücutlarının bazı bölgelerine çeşitli şeyler sokulup, kadınlar bağlanıp dövülürken; ya da saçından tutulup boğazlarına kadar siyahlara ait – bir stereotip olan – kocaman penisler sokulurken veya pornografik film çekimleri sırasında kadınlar kendilerine uygulanan şiddeti birebir deneyimlediklerinde hiçbir sansür uygulanmaz ve hatta zaman zaman ölür, tecavüze uğrarken bu meseleyi sadece kafamızda gerçekleşen soyut bir şey olarak ya da bir ifade özgürlüğü alanı olarak tartışamayız. MacKinnon’a göre bu olsa olsa nefret suçu özgürlüğüdür. Yine porno videolarındaki oyuncuların 18 yaşından büyük olması tecavüz içeren pornografiyi meşrulaştırmaz.

Bu anlamda radikal bir feminist olan MacKinnon liberallerle büyük bir kavga içerisindedir. Çünkü pornografinin yasaklanması ya da sansüre uğraması liberal dünyada fikir ve eylem özgürlüğünün karşıtı olarak algılanır. Cinsellik insanlığın tarihinden beri mağaralarda, resimde, sanatta daha pek çok alanda bir gerçeklik olarak vardı. Ancak bugünkü haliyle kadının, metalaştığı, aşağılandığı, son derece hiyerarşik bir yapıya sahip olan ve kapitalist sistem içerisinde büyük bir pay edinen pornografinin bugünkü durumunu kazanmasında özellikle internet kullanımının yaygınlaşmasının ve popüler kültürün etkisi büyüktür. (Pornografi her gün milyon dolarların kazanıldığı en büyük sektörlerden biridir. Örneğin pornogrofi siteleri Twitter, Netlix ve Amazon’un toplamından daha fazla ziyaretçi sayısına sahiptir. Ve 2006 yılında tüm ülkelerin toplam yıllık porno geliri 97.06 milyar dolardır.7) Bu noktada MacKinnon’ın fikirleri muhafazakârlarınkinden ayrışır. Onun karşı çıktığı, -her ne kadar sanatsal olan ile pornografik olanı ayırmanın güç olduğunu belirtse de8– erotik ya da sanatsal olana değil; tamamen şiddet kültürüne dayalı olan pornografiyedir. Yani pornografi bugün pek çok liberalin ifade ettiği gibi ne özgürleşmenin sembolüdür ne de insanların cinselliklerini renklendirmek için yapılan fanteziler bütünüdür.

İkinci olarak ona göre, pornografi cinselliğin erkek -ve çoğunlukla beyaz erkek- gözünden görülen halidir. Bu tarz bir pornografi sekste ‘olması gerekene’ dair yanlış cinsiyetçi kalıp yargılar doğurur. MacKinnon’a göre “bazı erkekler bu tarz bir seks algısı ile uyuşmadığını belirtebilir ya da bunu reddeden bir söylemde bulunabilir ancak belirtilmesi gereken pornografinin yalnızca mevcut erkek egemen sistemi beslediği değil erkeklik ve seks ile ilgili onu yeniden şekillendirdiğidir. Bu şekilde iktidar ve güç ilişkilerine dayalı, kadınların erkeklere yapması için verdiği sözler bütünü olan, asıl olarak erkek için hazırlanan ve kadını hedef alıp onu metalaştıran, çarpık bir algımız olur cinselliğe dair.”9

MacKinnon’ın ifade ettiği bu çarpık cinsellik algısını en çok çocuklar üzerinde görebiliriz. Örneğin geçen yıl İngiltere’de çocuklarla yapılan bir araştırmaya göre10 oğlan çocuklarının % 53’ü porno sitelerde gördüklerinin gerçek sevişmenin tasviri olduğunu belirtmiştir. Kız çocuklarının ise % 39’u gördüklerini gerçekçi bulduklarını, bu çocukların % 41’ı merak ettiği için porno sitelerine baktıklarını ifade etmiştir. Deneyimleri sorulduğunda ise %27’si şok olduğunu, %24’ü kafasının karıştığını, %23’ü ise iğrendiğini söylemiştir. Yine aynı şekilde oğlan çocuklarının %7’si kız çocuklarının ise %77’si pornografinin rıza kavramını anlamalarına yardımcı olmadığını belirtir.

Çocukların pornoya ulaşma yaşının çok düştüğü günümüzde (pek çok ülkede ortalama 11 olduğu söylenmektedir), pornografinin çocuklar üzerindeki tek olumsuz etkisi çarpık ve hiyerarşik bir cinsellik öğrenmeleri değil; fakat aynı zamanda kendilerinin de birçok kez kurban haline gelmeleridir. Örneğin her gün internetteki arama motorlarında binlerce kez çocuk pornosu aranmakta, izlenmekte ve çocuklar dünyanın dört bir yanında bu videolarda kullanılmaktalar.

MacKinnon pornografide de, fuhuşta da rıza meselesini sorgular ve bu hususta yine aynı argümanı, yani pornografide ya da fuhuşta kadının rızasının anlaşılmasına olanak tanıyacak eşitlikçi bir toplumda yaşamadığımızı, ifade eder. Bu yüzden fuhuşta fuhuş yapan kadınların değil ‘pezevenk lobilerinin’ ve müşterilerin cezalandırılması gerektiğini söyler. Çünkü ona göre kadınların fuhuş yapmasının asıl sebebi bu eşitsiz düzendir. 1999’da fuhuş ile ilgili hukuk sistemini MacKinnon’ın görüşleri doğrultusunda değiştiren İsveç’te fuhuşun sıfıra yaklaşması MacKinnon’ın bu değerlendirmesinin önemini ortaya koyar.

Pornografi üzerinden ırkçılığın erotikleştirilmesi

Pek çok porno sitesinde Latin, Asyalı, siyah gibi porno kategorileri bulunmakta ve bu kategoriler altında neredeyse tüm porno filmlerde bu kadınlara dair aynı basmakalıp yargılar, ırkçılıkla beslenerek yeniden ve yeniden üretilmektedir: Örneğin porno sitelerinde siyah ve Latin kadınların cinsellik konusunda doyumsuz olduğu, Asyalı kadınların erkeğin güvenini kazandıktan sonra ‘erkeği’ için yapacaklarının sınırının olmadığı, yani aptal ve ‘kullanılabilir’ olduğu, yine aynı şekilde siyah kadınların orospu ve sekse her an istekli olduğu gibi pek basmakalıbın yeniden inşa edildiği; cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın iç içe geçtiği başlıklar bulunmakta. Pornografideki bu durum eşitsizliğin sınıf, ırk, yaş, coğrafya gibi dinamiklere göre değişebileceğini göstermesi açısından son derece önemlidir.

Hukukla nihai çözüme ulaşabilir miyiz? Bazı eleştiriler

Yaptığı pek çok çalışma ile radikal ve cüretkâr çıkışları MacKinnon’ı tüm dünyada, özellikle kadın hakları savunucuları arasında; akademide ve kitleler nezdinde en çok tartışılan isimlerden biri yapmıştır. Kendisine verilen yaygın destekle birlikte, pek çok eleştiri de bulunmaktadır. Öncelikle MacKinnon’ın her türlü heteroseksüel ilişkiyi tecavüz olarak görmesiyle eleştirenler ya da cinsiyet eşitliğinin gerçekleşene kadar kadınların tecavüze uğrayıp erkeklerin fantezileri için öldürüleceğini düşünenler bulunuyor. Oysa MacKinnon, tam olarak bahsettiği hukuk yoluyla ulaşılabilecek ideal bir aşama değildir. Örneğin Guardian’da yayımlanan bir röportajında11 eşitsiz koşullarda gerçekleşen cinsel ilişkilerde hep sorunlar olacağını söyler. Örneğin siyah ve beyaz insanların arkadaşlıklarında olan ırkçılık gibi. Ancak MacKinnon şunu da ekler: “Cinsel eşitsizliğin reddedilmediği bazı ilişkilerde insanlar büyük çabalar harcayarak bir yola varıyorlar. Ancak bu yine de bu eşitsizliği ortadan kaldırmıyor.”

Diğer bir eleştiri ise MacKinnon’ın hukuk sisteminden çok büyük beklentilerinin olması ve asıl mücadele alanı olan sokağı yer yer es geçtiği şeklindedir. Londra’da gerçekleşen konuşmasında bu eleştiriye yer verdi ve hukukun kendisinden bir değişim beklemediğini belirtti. Hukukun ölen birini ya da tecavüze uğrayan birini geri getiremeyeceğini ya da hukuk yasalarının değişmesi ile doğrudan eşit bir topluma ulaşılamayacağını, ancak kadınlara hukuksal olarak güçlü bir destek sunan sistemlerde kadınların haklarının varlığı konusunda uzun vadede hukukun değişim getirebileceğini ifade etti. Şu ana kadınlar ezildiklerinin, sömürüldüklerinin farkında bile olmayabilir veya bu sömürüye karşı direnişin açıktan bir yasal tabanını görmeyebilir. Hukuk, bu anlamda uzun sürede işlevseldir. Yani MacKinnon hukukta yapılacak değişikliklerin kadınların mücadele etmesi için bir araca dönüştürebileceği fikrinde. Zaten konuşmasının sonunu yine kelebek etkisinde gerçekleşebilecek büyük dönüşümlere bağladı ve bu yüzden büyük mücadelemizi sürdürmemiz gerektiği vurgusuyla bitirdi.

Kadınlar cinselliği nasıl deneyimliyor?

MacKinnon’a göre kadının cinselliği bizi sosyal olarak tanımlayan en önemli çekirdektir. Cinsellik çoğunlukla kadına karşı bir aşağılama aracı olan ve kadının erkeğe karşı eşitsizliğinde çoklukla önemsenmeyen bir faktördür.12 Bu bağlamda cinsellik, insanda biyolojik bir unsur olarak var olsa da onun nasıl deneyimleneceği sosyal ortamda belirlenir. Yani insanın sahip olduğu pek çok şey gibi cinsellik de öğrenilen, toplum tarafından öğretilen, içerisinde kurgusallığı da barındıran kültürel ve sosyal yönleri olan bir şeydir. Peki kadınların cinselliği bu koşullardan azade midir? Kadınlar cinselliği nasıl, nereden öğrenir? Ataerkil düzende seks erkeğin kadına yaptığı bir şey olarak öğretilir. Bu yüzden sevişmeyi başlatanlar çoğunlukla erkeklerdir. Kadınlar ise cinselliği, erkeğin günlük zihinsel inşasında deneyimlerler. Bu zihinsel inşa ise erkek egemen toplumun değerleri ile ve kadına karşı her türlü ayrımcı eylemlerle doludur. Yani bugün bazı liberal toplumlarda, kadının görece kendini daha rahat ifade ettiği ve hakları anlamında daha iyi bir yerde olduğu ülkelerde çeşitli farklılıklar olsa da, özellikle muhafazakâr toplumlarda cinsellik kadınlara karşı bir iktidar aracı olarak kullanılır. Günlük hayat içerisinde kadınların erken yaşlardan itibaren maruz kaldığı cinsiyet ayrımcılığı ve cinsel taciz bunun ilk inşasıdır. Yine, kadının bedeni üzerinden yapılan her türlü ayrımcı söylemin altında da cinsellikle birleşen bir iktidar vardır. Erkek, cinsellik üzerinden kadın üzerinde iktidar sahibi olandır.

MacKinnon’ın eril cinsellik ve rıza meselelerine dair sorgulamaları feminist literatürde çok önemli bir yere sahip ve son derece ufuk açıcıdır. Ancak MacKinnon’a yönelik benim de kişisel olarak katıldığım temel bir eleştiri bulunmaktadır ki bu, MacKinnon’ın her koşulda kadınların söylemini yok saymaya varan bir reddediş tutumu sergilemesidir. Yani cinsellik ile ilgili kadının söylediği neredeyse her ‘evet’i geçersiz bir evet olarak yani hayır olarak yorumlayarak kadınların kendi sözünü söylemesine izin vermeyen, tersinden kadını domine eden bu yaklaşım bizi kadınların edilgen olduğu gibi yanlış bir sonuca vardırabilir. Oysa eril cinselliğe rağmen, kadınlar kendi arzularını, taleplerini ifade etmek konusunda feminist bir yöntem olan bilinç yükseltmenin de yardımıyla gündelik hayatta büyük bir mücadele içindeler. Yani hemen tüm kadınların farklı düzey ve eylem biçimleriyle de olsa kendi bedenlerinde hak sahibi olmak ya da isteklerini ve taleplerini dile getirmek için günlük bir kavganın içerisinde olduklarını gözden kaçırmamak gerekir.

Türkiye’ye dair birkaç söz…

Yapılan en büyük alan araştırmalarından biri olan, 2008 yılında Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün yaptığı ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet’ araştırmasında Doğu Karadeniz’de (Ordu, Giresun, Rize, Trabzon) saha araştırmacısı olarak görev almıştım.13 Araştırma için her bölgeye gönderilen farklı ekipler vardı. Üç ay köy köy, ilçe ilçe gezerek hanedeki kadınlarla görüşmeler gerçekleştiriyorduk. Araştırmaya katılmadan önce hem kadına yönelik şiddetin ne olduğunu anlamamız hem de ailelere ya da kadınlara dair herhangi bir kalıp yargımız (örneğin köyde şiddetin çok çıkacağı, okumuş ya da iyi işlere sahip kişilerde az çıkacağı gibi önsavlar içeren) olmaması için bir eğitim programına katılmıştık. Ben bu eğitime zorunlu olduğu için katılmış olsam da kendim için gereksiz görmüştüm. Çünkü herhangi bir araştırma sonucunun beni şaşırtacağını düşünmüyordum. Ancak alandan döndükten ve yüzlerce kadınla yapılan görüşmeden sonra Türkiye’de pek çok kişinin tecavüz ürünü olduğu fikrine kapılmıştım. Görüşmelerde şiddete ama özellikle cinsel şiddete maruz kalan kadın sayısı o kadar yüksekti ki! Oysa görüşmeyi yapmadan yarım saat, bir saat önce, hakkında konuştuğu adamla birlikte çay içmiş, köylerinden, işlerinden, yaşamlarından konuşmuştuk. Yani bu saha araştırmasında tam da MacKinnon’ın dediği gibi şiddet uygulayanların, tecavüzcülerin düşündüğümüz gibi şeytanlaşmış bir profilleri yoktu; hemen hepsi çok ‘normal’ görünüyordu. Özellikle cinsel şiddet hikâyeleri bitmek bilmiyordu. Oysa Türkiye genelinde Doğu Karadeniz, en iyi 4. bölge çıkmıştı. Görüşmeleri kadınlarla yalnız olarak yapıyorduk. Erkekler kadınla bizi yalnız bırakmak istemediğinde ise kadın sağlığını da muayene etmek durumunda kalabileceğimizi söyleyip uzaklaşmalarını sağlıyorduk. Kadınlarla görüşmeden önce kimlik bilgilerinin bizim için önemli olmadığını, araştırma yapıp mahalleden ayrılacağımızı söylüyorduk. Yerleşkede geçici olmamız ve kadınlara güven veren tavrımız kadınların daha açık olmasını sağlamasına rağmen hepsinin her konuda açık olduğunu düşünmemiştim. Ancak buna rağmen benim kişisel olarak yaptığım görüşmelerin sonuçları korkunçtu. Hiç düşünmediğim kadar ensest vakasıyla karşılaştım. Kadınların çok büyük bir oranının cinsellik olarak yaşadıkları tecavüz ve şiddet içeriyordu. Kadınların pek çoğu kocalarının porno videolarında gördükleri kendilerinden talep ettiğini ifade ediyordu. Ancak bazı kadınlar tam da MacKinnon’ın tarif ettiği gibi görünüşte rıza içerisinde deneyimliyordu tüm bunları. Örneğin pek çoğu cinselliğin kocalarına karşı görevleri olduğunu sanıyor, istemeden de olsa cinsel ilişki yaşamanın normal olduğunu düşünüyorlardı. Bazıları erkeğe arkasını dönen kadının cehennemde yanacağını, Allah katında iyi karşılanmayacağını düşünüyor, yaşadıklarını normalleştiriyordu. Kimisi ise ‘dışarıya’ gitmesin, başka kadınlarla birlikte olmasın diye erkek ne zaman talep ederse cinsel ilişki yaşıyordu.

Yani MacKinnon’ın yıllara dayanan ve alandan beslenen fikirleri, benim de kişisel olarak alanda karşılaştığım gerçekliğe tekabül ediyordu. Ancak benim Türkiye deneyimimde de gözlemlediğim MacKinnon’ın yeterince dikkat çekmediğini düşündüğüm bir nokta var: Kadınların tüm bu adaletsiz koşullara rağmen günlük hayatlarında geliştirdikleri direniş biçimleri. Ben hem bu saha araştırmasında hem de sonrasında kadınların var olanı parçalamaya, değiştirmeye kendi lehlerine çevirmeye karşı mücadeleleri karşısında hep bir hayranlık duydum. MacKinnon’ın çalışmalarında eksik olarak gördüğüm en önemli unsur da bu. Yani her ne kadar kadının mağduriyeti bir gerçek olsa da kadınlar bu mağduriyeti çoğu yerde değiştirecek güce, enerjiye sahipler. MacKinnon yapmış olduğu çalışmalarda her türlü cinsel şiddetin yaygınlığını ve sistematikliğini güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu noktada hukuka cinsel suçlar ile ilgili maddelerde cinsiyet eşitsizliği kavramını dahil etmenin, hukuku bu açıdan bakmaya zorlamanın, kadınlara yeni mücadele alanları doğuracağına elbette inanıyorum. Ancak ben cinsiyet eşitsizliği kavramının bir ‘suç-ceza’ ikileminde çözüleceğini düşünmüyorum. Bu anlamda erkekleri kriminalleştirmeden değiştirmeğe ve kazanmaya yönelik çabaları ve paylaşımları çok önemsiyorum.

Kaynakça

MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

MacKinnon, Catharine (1993). Only Words. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

MacKinnon, Catharine (1989). Toward a feminist theory of the state. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

https://www.amherst.edu/media/view/239137/original/rape%2Bas%2Btorture.pdf

https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middles

1  MacKinnon A. Catharina (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

2  MacKinnon, Catharine (1989). Toward a feminist theory of the state. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

3  MacKinnon, Catharine (2006). Are women human?: and other international dialogues. Cambridge, Massachusetts: Belknap Press of Harvard University Press. MacKinnon’dan yapılan alıntıların çeviri ve kısaltmaları, bana ait.

4  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

5  https://www.amherst.edu/media/view/239137/original/rape%2Bas%2Btorture.pdf

6  MacKinnon, Catharine (1993). Only Words Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

7  http://www.familysafemedia.com/pornography_statistics.html

8  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

9  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

10  https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middlesex-university-study

11 https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middlesex-university-study

12  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

13   http://www.hips.hacettepe.edu.tr/pdf/TKAA2008-AnaRapor.pdf

Müfettiş Murtaza: Asya Tipi Demokrasi

Kenan Evren sahneye çıkmadan, bir diktatör olarak hayatımıza el atmadan yaklaşık 30 yıl önce bile Türkiye toplumu Murtaza adıyla tanıyordu onu. Yunanistan mübadili Murtaza Adana’da bir çırçır fabrikasında kantarcıdır, sonra mahalle bekçisi olur. Halkın şikâyeti üstüne atılır, gece bekçisi olur. 1930’lardan 1950’lere uzanan dönemde iki – üç aşamada izleriz “vazifesinin arslanı” Murtaza’nın serüvenlerini.

ZEKİ COŞKUN

Otorite gösterisine hemen her yerde, hemen her zaman parodi eşlik eder. Güç ve şiddetle “düzen ve itaat” arayışı, çoğu kez kahkaha suikastına uğrar. Ama sesli, ama sessiz.

Günümüz Türkiyesi’nin temel harcını karanlardan darbeci general Kenan Evren, bir diktatörden çok hep aşina olduğumuz birisi gibi görünmüştür: Hötzötçü ama pek de hükmü olmayan “amir”.

Klasik militer/laisist Kemalizm’e tam da onun tarihi boyunca “tehlike” olarak görüp karşısına aldığı din/mukaddesatı dahil ediyordu Evren. Resmi ideolojiye yeni bir melezleme getiriyordu. Ama onun ağzından çıkan “Atatürk” sözü de, “ayet – hadis”ler de bu kavramları sahiplenen çevrelere inandırıcı, çağırıcı, ikna edici görünmüyordu. (Nadir Nadi’nin Ben Atatürkçü Değilim kitabı, Cumhuriyet gazetesinin 10 gün kapatılmasına yol açan İlhan Selçuk’un Kemalizm ideolojisi muz mudur? yazısı anımsanabilir.)

Darbe ekibi kendisine Milli Güvenlik Konseyi dese de halk arasındaki adı “Beşi bir yerde”ydi. Üniformalar içindeki toplantı ve mitinglerinin ardından “zort” çekilmiyordu evet ama sağda solda fısıltılı kahkalar eksilmiyordu.

Örneğin Kemalist çevreler için darbenin başındaki generalin adı Kainat Paşa’ydı. Çünkü Atatürk’ün mirası Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu kapattırmış “öztürkçe”yi gözden çıkarmıştı. Evren değil, Kainat olmalıydı adı. Ya da sözlerine tutarlılık ve tumturak katma amacıyla sıkça kullandığı kavramdan dolayı Netekim Paşa’ydı. Askeri okuldaki lakabı “Zottirik”ten dolayı Mustafa Kâmil Zorti adıyla mizah karakterine dönüşecekti.

***

Emeklilik sonrası yağlıboyaya vurmuştu kendini. ABD gezisinde Picasso’nun Cezayirli Kadınlar tablosunun yere göğe konamamasına şaşırmıştı. İddialıydı: “Buraya bir siyah fırça vurmuş, yanına yuvarlak yapmış. Burada da bir siyah, aralar beyaz. Burada bir siyah, arada yuvarlaklar. Baktım, baktım, dedim ki, ben Türkiye‘ye gittiğim zaman resme başlayacağım. Ben de yaparım bunu.

1997’de Ankara’da kimliği açıklanmayan bir müteahhidin 600 milyon liraya satın aldığı Hamamda Kızlar adlı resmini bir gazetedeki “bayram hamamları” fotoğrafından kopyaladığı ortaya çıkınca “ne yapsaydım yani, kızları hamama götürüp, öyle mi resim yapsaydım?” diyecekti. Zamanında “Asmayalım da besleyelim mi?” dediği gibi.

Ertesi yıl Cumhuriyet Balosu’nda açık arttırmaya çıkarılan Atatürk tablosu 105 milyara satılacak ve “yaşayan en pahalı Türk ressamı” ünvanını kazanacaktı. Kendisi bunun “ikinci en yüksek fiyatlı satış” olduğunu, alıcısını açıklamadığı başka bir resminin daha yüksek fiyatla satıldığını söylüyordu. Sonradan ortaya çıktı, Kültür Bakanlığı Resim Heykel Müzesi’ne aldığı Begonvilli Duvar resmi için Evren’e tam 300 milyar ödemişti.

2001’de işadamı Halis Toprak’ın 1.3 milyar ödediği Sigara İçen İhtiyar ise Fikret Otyam’a ait fotoğraftan kopyalanmıştı. Otyam 1 TL sembolik tazminat davası açtı, kazandı.

Sonrası malum: Batık işadamı ve şirketlerin koleksiyonlarındaki Evren resimleri izleyen yıllarda TMSF tarafından satışa çıkarıldı, en kabadayısı 1000-500 TL’ye zar zor gitti. Çoğu elde kaldı.

Piyasa büyüsü bozulmuştu.

O kadar ki 2009’a gelindiğinde yargılanmasından falan söz ediliyordu. “Eğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırlarsa, o zaman hiç yargılanmaya da gerek yok, ben intihar ederim,” diyecekti.

İmzasını taşıyan 12 Eylül bildirgesi dahil her adımda olduğu gibi intihar da bir laf, bir jestten ibaretti. O fevkalade tantanalı 12 Eylül yargılamasının da aynı şekilde bir parodi-jest olarak kaldığını söylemeye gerek yok, tabii ki.

Evren’in ardındaki mümtaz şahsiyet(ler)

Aleni diktatörlüğüne, “hiç elim titremedi” diye böbürlenerek imzaladığı idamlara, infazlara, tüm ülkeyi hapishaneye çevirmesine karşın Evren, korku/dehşetten çok aşinalık duygusuyla, hafifsemeyle karşılanıyordu.

Aşinaydı, Evren sahneye çıkmadan, bir diktatör olarak hayatımıza el atmadan yaklaşık 30 yıl önce bile Türkiye toplumu Murtaza adıyla tanıyordu onu. Yunanistan mübadili Murtaza Adana’da bir çırçır fabrikasında kantarcıdır, sonra mahalle bekçisi olur. Halkın şikâyeti üstüne atılır, gece bekçisi olur. 1930’lardan 1950’lere uzanan dönemde iki – üç aşamada izleriz “vazifesinin arslanı” Murtaza’nın serüvenlerini.

Orhan Kemal, Adana’daki notlarından İstanbul’da ilk tefrika deneyimini 1952’de Murtaza’yla gerçekleştirir. Aynı yıl kitaplaşır Murtaza. 14 yıl sonra öyküyü yeniden kaleme alır ve hacmini iki katına çıkartarak romanlaştırır 1968’de. Ardından sahneye uyarlar. 1970’de yurt dışına çıkarken Murtaza’nın ikinci cildine başlamıştır. Ne yazık ki tamamlayamadan aramızdan ayrılır.

Yukarıda Allah, Ankara’da Devlet hem de Hükümet, burada da Murtaza’ydı! … Görmüştü kurs, almıştı çok sıkı terbiye amirlerinden. Sonra sakınmazdı gözünü vazife bir sırasında budaktan bile! … Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti … Bu harap evler kalabalığından ibaret mahalleyle birlikte şu çamurlu sokakların ötesinden geçen ana caddeyi, anacaddenin iki yanındaki dev apartmanlarla konak yavrularını, kapı önlerindeki özel arabaları beklemek, bütün bunlara göz dikmiş ‘muzır vatandaşlar’ı kollamak görevini vermişti ona. Bir an bile dalga geçemezdi. Aksi halde aksardı işler, bozulurdu memleketin disiplini.

Her şeyden önce düzen ve disiplin. Evladını bile tanımaz bu yolda.

***

Orhan Kemal’in ifadesiyle “Murtaza, komik bir tip olmakla birlikte, soytarı” değildir.

İçinde yaşadığı toplumla her an zıtlaşan, bitmez tükenmez çelişmelere düşen bir adam için toplum kalın bir çizgiyle kabaca ikiye ayrılmıştır; varlıklılar, yoksullar. Varlıklılar, Allahın sevgili kullarıdır. Varlığa kavuşabilmek için zamanında kana kana çalışmış, ter dökmüşlerdir. Onun için saygıya değerdirler. Gece yarılarına kadar gülüp söylemeğe, çalıp çığırmaya, kumarın çeşidini oynamağa, diledikleri içkileri içmeğe hakları vardır. Yoksullara gelince… Onlar saygı değer değillerdir. Gece yarılarına dek gülüp söylemek, kumar oynamak, içki içmek, hatta sokaklarda dolaşmaya hakları yoktur. Çünkü zamanında varlıklılar gibi kana kana çalışıp ter dökerek kazanmamış, tembellik etmiş, kaytarmışlardır. Birbirini kesen çamurlu, daracık sokaklardaki derme çatma evlerinde berbat bir yaşamı sürdürüyorlarsa, bu, tembelliklerinden dolayıdır, Cenab-ı Allah’ın sevgili kulu payesine yükselememektendir. Onun için bu pis, lanetli kalabalığa acımamak, onları sevmemek gerekir. Bunlar görülürlerse, ki çamurlara saplanmışlardır, bir tekme atılmalıdır.

Murtaza varlıklı kattan kendisi için hiçbir şey beklemez. İstediği, yurt ölçüsünde ‘kurs’lar açıp, bütün yurttaşları bu kurslardan geçirip, varlıklı yurttaşlar hâline getirmektir.

Amirlerinin gözünde yerli / Türk tipi ve tersinden Don Kişot, Murtaza’nın yukarıda ana hatlarıyla verilen insana, çevresine yaklaşımında özellikle yoksullara ilişkin görüşleri dikkat çekici: 12 Eylül’ü önceleyen 24 Ocak 1980 kararlarının müellifi, bilahare başbakan ve de Evren’in halefi cumhurbaşkanı “Tonton” Özal’ın görüşleriyle bire bir aynı değil mi? Elbette Evren’inkiyle de…

Bu noktada Evren portresinin ardında kendini hissettiren Murtaza’nın hemen yanıbaşında diğer mümtaz şahsiyet çıkıyor karşımıza: Kudret Yanardağ. Nam-ı diğer Müfettişler Müfettişi ya da Üçkâğıtçı!

***

Orhan Kemal’in Adana’dan tanıdığı ve 1952’de yazıp kapattığı Murtaza’yı yeniden keşfinin biraz da Müfettişler Müfettişi (1966) sayesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kez 1960’larda, Ankara yakınlarında küçük bir Orta Anadolu kentindeyiz. Edası, kalıbı, her şeyiyle “devlet / iktidar mensubuyum” diyen ama kimliği, vazifesi hakkında asla renk vermeyen yabancının gece vakti teftiş havasında apansız şaraphaneye dalması, kentte bomba efekti yaratır.

Valisi, emniyet müdürü, belediye başkanıyla tüm idari ve mülki erkân; otelcisi, müteahhidi, kâtibi, odacısı, arabacısı hemen herkes meçhul -ve kesin görevli- müfettişin, onun şahsında devlet/iktidar burcunun girdabına girmiştir anında. Eşler, metresler dahil… Herkes bir yandan açığını örtme derdindedir, bir yandan da günahı (parasal olarak miktarı münasibi) her neyse seve seve verip, devlet eli/gücüyle rakibini ekarte etme yarışındadır. Devlet dersinden geçip, onun sayesinde “öteki”ni yenme çabası, girdabın etkisini daha da derinleştirir.

Devlet gücü ve korkusunun her zaman kaçaklara yol açtığının, yasaların somutta yasa dışılıkla yürüdüğünün bilincindeki “profesyonel” tokatçının -muhataplarının gözünde müfettişler müfettişinin- kimseden bir şey talep etmesi gerekmez. Çünkü herkes kendi açığını, kaçağını bilmektedir!

Dışarıdan ortaokul bitirme sınavına gittiği Orta Anadolu’da “müfettiş” olarak karşılanmasıyla, sıradan nüfus memurluğu sırasında iş takipçilerin onu “ipten adam alan Kudret Beğ”leştirmesiyle başlayan serüven, devletli rolünde tokatçılığı onun için meslek haline getirir. Orhan Kemal, yaşanmış eğlenceli bir olaydan1 hareketle kaleme aldığı Müfettişler Müfettişi’ni 1965’te tefrika eder, ertesi yıl kitaplaştırır.

Yazarın, Kudret Yanardağ ve şebeke ortaklarıyla muhataplarının (bürokrat, eşraf, esnaf) Murtaza’nın tersinden ve reel izdüşümü olduğunu fark etmesi kuvvetle muhtemel. Çevresindekilerin yoğun itirazlarına karşın 1952’de yayımlanan Murtaza’yı yeniden yazıp 1968’de noktalar. Kitap 1969’da oyunla eşzamanlı olarak piyasaya çıkar. Aynı yıl Müfettişler Müfettişi’nin devamı Üçkâğıtçı yine Cumhuriyet’te tefrika edilir. Ve yeniden Murtaza: 1950 sonrası, bu kez bir bankanın gece bekçisi olarak karşımızdadır.

Demokrat” dönemi Murtaza’sını ne yazık ki tamamlayamadı Orhan Kemal.

Olmaya devlet…”

Vatandaşın yatıp kalkma saatinden tuvalete gitmesi dahil her şeyi “düzen – disiplin”e sokmaya uğraşan Murtaza’yı Evren’in devlet başkanlığı döneminin kılavuzu olarak okuyabiliriz. Devletli görünümü ve rolünün insanlarda yarattığı kesif korku ve tam teslimiyeti mizah yönüyle ele alan Müfettişler Müfettişi ve Üç Kâğıtçı ise Evren’i “en pahalı ressam” yapan tarihsel parodinin gündelik hali diyebiliriz.

Murtaza da, Müfettişler Müfettişi de ne salt kurgu ürünüdür, ne de kendi kendilerine ortaya çıkmışlardır.

Marx’ın Haziran 1853’te Engels’e mektubunda Fransız seyyah Dr. Bernier’in kitabına atfen Türkiye dahil “Doğu’daki bütün olayların temelini toprakta özel mülkiyetin yokluğunda aramalı. İşte Doğu cennetinin gerçek anahtarı” satırları, “Doğu’da devlet her şeydir”e uzanıyordu.

Mektup yüz yıl sonra Karl Wittfogel tarafından yeniden keşfedildi, “Oriental Despotizm” olarak yeniden yorumlandı. Müfettişler Müfettişi’nin zuhur ettiği sıralardaysa Türkiye aydın çevreleri tam da bunlar ekseninde Asya Tipi Üretim kavramı üzerinde Osmanlı’dan Cumhuriyete devlet ve toplum yapısını tartışıyordu. Sencer Divitçioğlu Asya Tipi Üretim Tarzı ve Azgelişmiş Ülkeler’i 1966’da, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu’nu 1967’de yayımlamıştı. Kemal Tahir’in edebiyat yapıtından çok, bu görüşler doğrultusunda tarih tezi gibi konumlanan Devlet Ana romanının da yine 1967’de yayımlandığını anımsayalım.

Orhan Kemal’se iri laflardan, devlet efsanesini yeniden üretmekten kaçınır. Gündelik, sıradan, yanı başımızda yaşananlardan, yaşayanlardan hareketle, olanca canlılığıyla ortaya koyar “Doğu cennetinin gerçek anahtarı”nı: Kişi(ler)de vücut bulmuş devlet dehşetini ve parodisini.

***

Murtaza’yla Müfettişler Müfettişi / Üçkâğıtçı Kudret Yanardağ’a bugünü anlama kılavuzu olarak bakmak üzere yola çıkmıştım. İyi bir keşif olacağını düşünüyordum bunun. Ön okumalar sırasında Işık Öğütçü’nün “Murtaza 2’de babamın bize anlattığı kadarıyla, Müfettişler Müfettişi ve Üçkâğıtçı’nın kahramanı milletvekili Kudret Yanardağ ile Murtaza’yı Ankara’da, Meclis’te karşı karşıya getirecekti” satırlarını okuyunca, duraksadım… Ve şu an eminim, Hanımın Çiftliği’nden Kabak Hafız da yer alırdı o mecliste!

Oradan da Asya Tipi Demokrasi’ye uzanırız.

1Ece Ayhan, Çorum Alaca’da kaymakamken birkaç günlüğüne İstanbul kaçamağı yapar. Savcıya, tahrirat kâtibine “arayıp soran olursa işi çıktı Ankara’ya gitti,” demelerini söyler. Hemen ertesi sabah bir yabancı gelip kaymakamı sorar. “Ayhan Bey’in yakın arkadaşı,” olduğunu söylese de tam kaymakamın makamını terk ettiği sıra gelen kerliferli adamın teftiş için orada olduğundan herkes emindir. Yedirir, içirir ağırlarlar.

Kaymakamlık konağı ve konutunu mesken tutan müfettiş, yetkililerden kasaba hakkına bilgi alır, her şeyi soruşturur. Pazartesi sabahı İstanbul’dan dönen kaymakamı ilgililer kasaba girişinde jiple karşılayıp durumu haber verirler. “Ulan Ayhan, aylarca kasabada kalırsın bir Allahın kulu gelmez, üç günlüğüne kaçak bir İstanbul yaparsın müfettiş damlar… Benimki de şans mı?” diye kendisine kızarak, tedirgin kaymakamlığa girip kapıyı tıklatır. İçeriden gelen tok “Giriniz!” sesiyle kapıyı açıp selam vererek durumu anlatmak üzere masasında oturan “müfettiş”e baktığında, şaşakalır. Arkadaşlarının “Meccani” (parasız, bedavacı) lakabını taktığı, ileride “naif ressam” olarak da tanınacak Fahir Aksoy’dur karşısındaki. (Bkz: Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi, Cem Yayınları s. 383-389.)

Ehven de olsa şerre itibar edenin…

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir.

AYDIN ÇUBUKÇU

Biri hırsız, diğeri dinsiz, beriki ırkçı, öteki yalancı… Seçmek zorundasın… İşte ehvenişer.

(twitter vecizesi  )

Dünya işleri kendi hallerince yürürken, ola ki Osmanlının kanun uygulayıcılarını müşkül durumda bırakacak mecralara dökülür diye, Mecelle, İslami hukukun “kenarından dolaşma” kanalları aramıştır, bazen. Şeriat ile “Batı Medeniyeti”, öteki dünya ile gündelik hayat, akla ve hukuka uygun bir yerde buluşturulmaya çalışılırken, esnek ve hatta gevşek yorumlara kapı açılmıştır. Bir yanda bütün azameti ve dehşetiyle ilahi kanunlar, diğer yanda kıpır kıpır neşesiyle, cilvesiyle, üçkâğıtçılığı, hırsı ve kıskançlığıyla sahici hayat… Birincisi mümkün olduğunca dizginleri sıkı tutmaya çalışacak, diğeri kendi bildiği gibi akıp gitmeye çalışacak… Sürekli zor tercihler yapmak zorunda kalan insancık, hem hayatını sürdürmek hem de ahretini kaybetmemek için elverişli patikalar bulmak zorundadır. Mecelle buna yardımcı olmaya çalışır. Madem ki, “dinimiz kolaylıklar dinidir”, çelişkiler içinde kıvrılarak ilerlemenin de pek çok yolu olmalıdır. Mesela, “İki fesat tearuz ettiğinde ehaffı irtikab ile a’zamının çaresine bakılır,” denmiştir ki, “İki fesat aynı anda ortaya çıktığında hafif olanı alınıp, büyüğünün -herhalde sonra- çaresine bakılır,” anlamına gelir.

Her bir kural, geniş kapsamlı genellemeler halinde kurulmuştur ve hayatın farklı alanlarında ortaya çıkabilecek farklı nitelikteki sorunların çözümünde yol gösterici rolü üstlenebilir. Örneğin, “iki fesat” problemine şöyle bir örnek verilmiş: “Zalim olan yöneticiye başkaldırmak, onun yaptığı zulümden daha kötü sonuçlara yol açacaksa, ona itaat etmek suretiyle, hafif olana katlanarak daha büyük zararların meydana gelmesi önlenmiş olur.” Ama aynı kural imamların, müezzinlerin, din hocalarının hizmetleri karşılığında para almasını yasaklayan dinsel kuralları, ya da faizi haram kılan ama bir türlü önüne geçemeyen emirleri de “uygun” yollardan aşmaya hizmet eder. Din görevlilerinin bedava hizmete pek gönüllü olmamaları, gitgide hafız yetiştirecek, cenaze kaldıracak eleman bulma sıkıntısına yol açıyorsa ki bu hafif fesattır ve ortadan kaldırılmasıyla büyük fesat önlenir! İkisinden biri tercih edilecektir; ya din hizmeti verenlere para verilecek, ya da ahali din hizmeti alamayacak! Veya faizin dince haram, ama ekonomik hayat bakımından zaruri olduğu hallerde ne yapılacak? Faizi alan veren kendi günahıyla baş başa bırakılacak, bu küçük olandır, ama büyük bela def edilecek, yani ekonominin işlemesi sağlanacaktır!

Mecelle, medenileştirilmeye çalışılan İslam hukukunun güncel problemlere çözüm arayan mantığı diyebileceğimiz bir başvuru kaynağıdır. Osmanlının Batılılaşma eğilimine girdiği zamanların ürünüdür. “İlk Medeni Kanunumuz” diye anılır. Şeriatla dünya arasında birbirini fazla rahatsız etmeyen bir ilişki kurmaya çalışmıştır. İnsan denilen acayip mahlûkun ipe sapa gelmez oyunbazlığıyla baş edebilecek kadar ayrıntılı ilahi kanunlar icat etmek kimsenin kudretinde olmadığı için, çetrefil ve bol çelişkili durumlarda kadı efendilerin karara ulaşmasını kolaylaştırmak amacıyla düzenlenmiş kuralları içeren kara kaplı, odur işte. Hayatın gerçekleriyle dinin kuralları arasında yollar bulmaya, ilahi yasalara uyuluyormuş gibi yapmanın mantıksal açıklamasını geliştirmeye çalışır. Çünkü göklerin kanunları, yeryüzünün bunca karmaşasını, insanın cinliklerini, ahmaklıklarını, zavallılıklarını ya da kahramanlıklarını, saflığını, iyiliğini, zekâsını hep birden ve bir anda hareket eder halde hesap edememiştir. Bu arada zaman akmış, dünya değişmiş, yüce yasaların bir hal için çizdiği çizgi, öbür hal tarafından bozulmuş, aynı kural aynı anda hem geçerli hem geçersiz olabilmiş, bir suçun nasıl cezalandırılacağının birden fazla cevabı bulunabilmişti. İşte Mecelle, adaletin hassas terazisini bu dünya ile öteki dünya arasında dengede tutmak için çalışıyordu. Çünkü bu denge bir kez kayarsa, yönetenler, en önemli dayanaklarından birini elden kaçırır, egemenliğin ayarı da bozulurdu.

Ve aslında yönetilenler de, yani dinin yanı sıra, devletin ve her türden zorba hâkimiyetin karşısında aciz kalan ve buna bir gerekçe arayan herkes, boyun eğmesinin kabul edilebilir olduğuna inanmak istiyordu. Kötülüksüz, belasız bir hayat hayal edemeyen kullar için, kötülükler ve belalar arasında seçim yapmayı kurala bağlamak, boyun eğmeye ve kendini bu yüzden teselli edebilmeye yasal ve ahlaki zemin hazırlamak demektir. Mecelle’nin kimi maddelerinde ifadesini bulan hukukun özü budur.

Aslında bu görevi üstlenmiş bir sürü başka toplumsal kurum vardır. Gelenekler, töreler, okul, atasözleri ve medya… Hepsi, kötülüğe razı olmaya ve kaçınılmaz kabul etmeye, “cana geleceğine mala gelsin”, “beterinden saklasın”, “buna da şükür”, “yetmedi ama n’apalım, yine de evet” diyerek teselli bulmaya çoktan hazırlamıştır bizi.

İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşan, yiğitliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu kabul eden, bütün bunları politika haline yükselten bir kültür içinde, şerlerin tümüne birden karşı çıkmak, kötünün iyisini seçerek boyun eğmeyi değil, kötülüğü kökten değiştirerek özgürleşmeyi yeğlemek mümkün mü?

Kötüleri ayıklayarak iyisini seçmek, gerçekte insanın tercihi değildir. Doğamıza uygun olan, kötüyü kökten ve bütün biçimleriyle reddetmektir. “Ehveni şerreyn”, yani iki şerrin iyisi, kurbanı kendi hakkındaki hükmün onaycılarından biri haline getirir. Demokratik bir edayla ve masal diliyle ona da sorulur: Kırk satır mı istersin, kırk katır mı? Katırlara bağlanarak ve her biri bir yöne koşturularak mı parçalansın bedenin, yoksa her biri bir yerini kırk kere kesip kıran kırk satırın altında mı doğranmak istersin?

Sonucu asla değiştirmeyecek olan bu seçim, belki ve ancak paramparça olma sürecindeki acının farklı dereceleri düşünülerek yapılabilir.

Kurtuluşun kendi kollarında, kafasında, eyleminde olduğunu bilinçle kavramış hiç kimse, şerler arasında tercih yapmaya mahkûm edilemez.

Önemli olan, “kötülerin iyisi” yerine, “kötü olmayan” için kararlı ve ısrarlı olabilmektir.

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir. Egemen sınıf politikalarının temel stratejisi böylece özetlenebilir. Yalnızca kendilerinin çıkarına olan, ama aralarında az-çok renk ya da koku farkı bulunan seçeneklerden ibaret bir “seçim listesi” sunmak ve her halükârda kazanmak!

Yazıya başlık olarak kurduğumuz cümleyi tamamlayabiliriz: Ehven de olsa şerre itibar edenin, hali haraptır!

Yeni e’den: Sırça köşkler

Yok muydu saraylardan başka oturacak yer / dillere destan olmuş koca Bizans’ta?” diye sorar Bertolt Brecht’in okumuş işçisi… Bizans’ın Büyük Sarayı’ndan geriye taban mozaiklerinin küçük bir bölümü kaldı bugüne. Tekfur Sarayı’nın duvarları ise zor ayakta duruyor.

O koca koca imparatorların adını hatırlayan yok. Topkapı’nın, Dolmabahçe’nin, Yıldız Şale’nin duvarları sağlam, eşyaları da…

Ya onları yaptıranlar?

Bakmayın siz o “neo” öntakısıyla gezinenlere, ocak kurup tuhaf kıyafetlerle gösteriş soyunanlara ve dahi “sultan”dan hediyelik eşya satanlara.

Tarih hükmünü verdi çoktan. “Ey ulu hükümdar, saray ve köşkler yaptırma, / kara toprak altında senin evin hazırdır. / Yüksek, geniş ve süslü sarayın burada kalacak, / sen de inleyerek, karanlık toprak evde yatacaksın” yazıyor “Mutluluk Veren Bilgi” kitabı Kutadgu Bilig’de.

Fanilik mi sadece kastedilen? “Devlet”e dair bir kitap bu, “devletlü” olmaya dair.

Hiçbir saray sahibini koruyamadı ki!

Chagall’ın unutulmaz resmindeki gibi; o ihtişamlı Rus çarlarının koca sarayları Rus işçisinin bir hamlesiyle yerle yeksan olmadı mı?

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız” diyen Sabahattin Ali’nin öğüdünü nasıl unuturuz?

Sahi ne oldu o eski saraylara?

Solmaz Aksoy kapağımızdaki resminin adına “Saray Diye Bir Şey Yok” diyor.

Yoktur!

***

Mayıstır; bahar geldi, doğa uyandı. İlkyaza yürüyoruz. Tarihin bütün kiraz mevsimlerinin hatırasıyla. Mayıs Komün’dür, 1 Mayıs’lardır, Hıdırellez’dir.

Hüzündür ve umuttur.

Ve elbet idamları protesto için cuntanın başbakanı Nihat Erim’e yakılan ve ozanın uğruna hapis yattığı Mahzuni Şerif türküsüdür:

“Köşkün sarayın yıkılsın

Erim Erim eriyesin…”

Asi kızlara kafa karıştıran hikâyeler

Önce baştan başlayalım; “asi kız” denince ne anlıyoruz? Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, adının hakkını veren bir kitap olamamış. Daha çok aldığı fonların hakkını vermeye çalışan bir proje kitabı olduğu anlaşılıyor.

SEVİNÇ KOÇAK

Dünden bugüne, cinsiyetçi klişelere maruz kalan kız çocukları, prenses olma hayalleriyle büyütülüyor hâlâ. Sindirella, Pamuk Prenses, Rapunzel… Uzun saçlı, kabarık elbiseli, zayıf, ince belli, hokka burunlu ve kurtarılmak için bir prense ihtiyaç duyan prensesler. Bunların kitapları kadar kıyafetleri, aksesuarları da pazarlanıyor ve ciddi bir rağbet görüyor. Erkek egemen sistemin kadın algısının en kaba yansımasıyla masallarda, çizgi filmlerde tanışıyoruz önce. Sonra onları yıkmakla mücadele ediyoruz ömür boyu.

Çocuk edebiyatı ve sineması, bu klişelerin alternatifini üreten işler de barındırıyor elbette. Alternatif işler, özellikle son yıllarda yaygınlaşmaya başladı ve bu, toplumsal cinsiyet rollerinin erken yaşlarda kırılabilmesi açısından umut verici. Ama hâkim anlayışı ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Yapılan alternatif üretimlerin içinde bile cinsiyetçi yaklaşımlar çıkıyor karşımıza. Alışıldık biçimsel algının dışında bir prenses olan Fiona bile, yine alışıldık biçimsel algının dışındaki Shrek tarafından kurtarılıyor mesela. Güzellik ve yakışıklılık algısını kıran bir hikâyede, kadın erkek arasındaki kurtarılma ve kurtarıcı bekleme ilişkisi yeniden üretiliyor.

Oysa gerçek hayat, tüm cinsiyetçi dayatmaların karşısında, toplumsal ve bireysel alanda mücadele etmiş çok sayıda kadının büyüleyici hikâyesiyle dolu. Gerçek kadınların gerçek hikâyeleri, kız çocuklarının öz güçlerini keşfederek kendi yollarını bulabilmeleri açısından oldukça önemli bir kılavuz niteliği taşıyor.

Kurtarılmayı bekleyen prenses hikâyelerinin karşısında, ezber bozan “asi” kızların gerçek hikâyeleri anlatıldıkça, özenerek taktıkları plastik taçları kaldırıp atan kız çocuklarının, hayallerinin peşinden gitmiş ve başarmış kadınları rol model alması yaygınlaşacaktır.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, bu iddiayı taşıyan kitaplardan biri. Bu yazının niyeti, iddiası bu olan kitabının içeriğinin buna uygun olup olmadığı sorusuna yanıt aramak.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, Hep Kitap’tan çıktı. İki kadın yazarı var: Elena Favilli ve Francesca Cavallo. Kitap bir anda, büyük bir reklam kampanyasıyla bütün dünyada yaygınlaştı. Kitabın kendisinden önce övgü yazılarıyla karşılaştık. İlk baskısını Mart ayında yapan kitabın, şu sıralar 21. baskısı raflarda.

Kitapta tek sayfalık 100 kadın hikâyesi yer alıyor. Her kadının çizimi de yapılmış. Çizimler oldukça başarılı. Gelelim öykülere…

Önce baştan başlayalım; “asi kız” denince ne anlıyoruz? Asi; isyan eden, baş kaldıran anlamına geldiğine göre, erkek egemen sistemin koruyucusu, kadın mücadelesinin karşısında yer almış kadınlar sırf cinsiyetlerinden dolayı “asi” kategorisinde değerlendirilebilir mi?

Kitap, bu sorunun cevabı konusunda kafa karıştırıyor. Kitabın içinde, toplumsal ve bireysel mücadeleleriyle erkek egemen sistemin karşısında yer almış kadınlarla, sistemin savunucusu ve sürdürücüsü çok sayıda kadın yan yana ve hepsi de asi kız… Kadın mücadelesinin önemli isimleri ise yer bulamamış. Belirli bir sayıyla sınırlandırma zorunluluğu, bir seçimi koşulluyor elbette. Ama kitap için yapılan seçim hiç adil olmamış.

Kitabın sayfaları arasında biraz dolaşarak, asi kızlarla tanışmaya başlayalım…

Kitabın daha ilk sayfalarında ünlü manken Alek Wek çıkıyor karşımıza. Oldukça yoksul bir ailenin kızı Alek, parkta otururken bir ajans sahibinin kendisini keşfetmesiyle hayatı değişiyor. “Bir gün parktayken, ünlü bir mankenlik ajansından bir yetenek avcısı geldi Alek’in yanına. Alek’i manken olarak işe almak istedi. Annesi buna önce karşı çıktı. Fakat ajans temsilcisi çok ısrar edince annesi kabul etmek zorunda kaldı.” Bu satırlar, yoksul bir siyahi ailenin güzel kızının, ailesine çok para teklif ederek keşfeden ajans sahibine büyük paralar kazandıracak ünlü bir mankene dönüşümünü anlatıyor. Bu hikâyeyi okuyan bir kız çocuğunun çıkarması gereken sonuç ne olabilir düşünelim: Yeterince güzel olabilirsem, çok para kazanıp, dünyaca ünlü biri olabilirim! Alek’i asi yapan nedir?

Son derece zorlama, sistemin yarattığı güzellik algısının temsili olan bir mankenin “yırtma” hikâyesi üzerinden kız çocuklarının çıkartması gereken sonuç ne olmalı? Dizilerde oynayıp ünlü olmanın yollarını aramak mı mesela?

Sayfaları çevirince, Arjantin’den asi kız olarak Eva Peron çıkıyor karşımıza. Oysa Eva Peron, diktatör kocası Juan Peron’un faşizan politikalarını halka şirin göstermek için yaratılmış bir projeden ibarettir. Eva, bir yardım kuruluşu kurarak devletin kaynaklarını rahatça kullandı. Bu yardım kuruluşuna bağışta bulunmayan iş adamlarına kocası tarafından müdahale edildi. Elbette bu kuruluşun gelir-giderlerinin incelenmesi yasaktı. Arjantin borç batağındayken, halkı manipüle etmek için Eva eliyle yoksullara para, yiyecek, ilaç dağıtıp, çocuklar için yardım kampanyaları düzenlendi. Bütün bunlar zaten devlet tarafından karşılanması gereken ihtiyaçlardı. Eva Peron, diktatör kocasının politikalarını yumuşak gösteren bir vitrin oluşturdu. Arjantin’de Peronizmin sesi olan Eva asi kız olarak kitapta yer alırken, sesi olmayanların sesi olarak bilinen Mercedes Sosa yer alamamış.

Hırs, iktidar, taht kavgalarını asilik olarak tanımlayabilir miyiz? İktidara geçmek için kocasını tutuklatıp hapse attıran Büyük Katerina, kitabın asi kızlarından birisi. Tahtı ele geçirdikten sonra ilk olarak kendisine uygun muhteşem bir taç yapılmasını emreden bir asi kız! “Katerina’nın muhteşem tacının yapılması iki ay sürdü! 4.936 elmas ve 75 inciyle kaplanmıştı, tepesinde kocaman bir yakut olan, altın ve gümüş karışımlı bir taçtı.”

Rus tarihindeki taht kavgası ve iktidar hırsının simgesi Çariçe II. Katerina da bir asi kızmış mesela. Demek ki asi kız tacı, tahtı reddetmez. Aksine elde etmek için türlü entrikalar yapabilir.

Savaşta ölen kocasının yerine geçerek “isyancıları” bastıran Japon imparatoriçesi Jingü da kitabın asi kızlarından. Asi isyancıları bastıran imparatoriçeden daha asi kim olabilir ki?

Adaylığı sırasında kadın hakları savunucusu olarak lanse edilen ama gerçekte kadın ve aile politikalarındaki gerici tavrıyla bilinen Hillary Clinton da kitabın asi kızlarından. Amerika’nın Ortadoğu politikalarında eli olan, zorbalığın savunucularından Hillary, “zorbaların karşısında adalet için savaşmanın en iyi yolunun siyasete girmek,” olduğuna karar vermiş.

Hillary Clinton asi kız olduğuna göre, işçilere karşı acımasız tavrı ve muhafazakârlığıyla bilinen Margaret Thatcher neden olmasın? Sendikaların grev yapmalarına engel olduğu için Demir Leydi lakabını alan bir asi kız. “Bazen insanlar kabul etmediği bir takım kararları alması için baskı yapmaya çalıştılar, ancak asla boyun eğmedi.” Bu cümlede hak mücadelesi veren işçilerin taleplerinden bahsediliyor belli ki. “İlkokul çocuklarına dağıtılan ücretsiz sütü kaldırdığında, halk onun bu yaptığını beğenmedi.” Halk onun bu yaptığını beğenmeli miydi?

Ve elbette, Michelle Obama da bir asi kız. Başarısı, Birleşik Devletler Başkanı olmak isteyen kocasını desteklemek, kampanyasına yardım etmek ve sonuçta ilk Afro-Amerikan first lady olmak. Sevgili okur: Kocan devlet başkanı olursa, edindiği statüden kaynaklı asi kız olabilirsin.

Kitabın asi kızlarına bakınca, Türkiye’nin asi kızları Tansu Çiller, Semra Özal, Meral Akşener olabilir rahatlıkla.

Kraliçe, imparatoriçe, first lady ve devlet başkanlarının dışında asi kızlar da yer alıyor.

Ruth Harkness’in kitapta yer alma sebebi; Çin’den yavru bir pandayı Amerika’daki bir hayvanat bahçesine getirmiş olmak. Yabani hayvanları doğal ortamlarından kopartıp, seyirlik amaçlı köleleştirmek de asi kız tavrı demek ki. Üstelik de kocasının hayalini gerçekleştirmek için.

Aynı kitapta primatolog Jane Goodall da bir asi kız. Afrika’da uzun süre şempanzelerle yaşayan ve hayvanların doğal ortamlarından kopartılmaması için mücadele eden bir başka kadın. Maria Sibylla Merian da böcekleri doğal ortamında inceleyebilmek için Güney Amerika’ya giden bir doğa bilimci. Bu kitabı okuyan küçük kız çocuğu ne düşünmeli? Hayvanlarla ilişkiyi ne üzerinden kurmalı?

Jamaikalı Kraliçe Maroon’ların Nanny, Afrikalı “atalarına” sahip çıkıyor, “atalarını” rüyasında görüyor. Söz konusu olan asi kızların hikâyeleri olduğunda, dildeki cinsiyetçi kelimeleri de ayrıştırmak gerekmiyor mu?

Millo Castro Zaldarrıaga, küçük yaşta müzik yapmaya başlamış bir davulcu ve başarı ölçütü olarak “bir Amerikan başkanının doğum günü partisinde bile” davul çalması gösteriliyor. Bu durumda, Ak Saray’da bir davete katılan müzisyenler asi oluyorsa, reddedenleri ne olarak tanımlamak gerekir?

Virginia Wolf, yazmayı ve kocasını çok seven depresif bir kadına indirgenmiş. Gerçek bir asi kız olan Virginia; hepimizin bildiği kendine ait bir oda yerine, kendine ait bir depresyona sıkıştırılmış.

Kitabın önsözünde diyor ki; “Artık elinize bu kitabı aldığınıza göre, tek hissettiğimiz birlikte kurmakta olduğumuz dünyaya karşı umut ve heyecan olmalı. Ne kadar büyük hayallerin olabileceğini, ne kadar uzağa gidebileceğini cinsiyetinin belirlemediği bir dünya. Her birimizin büyük bir güvenle, ‘Özgürüm’ diyebileceği bir dünya.” Ama bunu diyen kitabın içinde, özgürüm diyebileceğimiz bir dünya için mücadele eden kadınlarla, bunun karşısında olanlar yan yana yer alıyor.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, adının hakkını veren bir kitap olamamış. Daha çok aldığı fonların hakkını vermeye çalışan bir proje kitabı olduğu anlaşılıyor. Kadın mücadelesi yüzyıllardır bedel ödeyerek, durmaksızın devam ediyor. İki kutbu olan dünyada, kadınlar arasında da kutuplar var. Bu mücadelede, Frida ile Thatcher aynı kutupta yer almıyor. Ama ne tuhaftır ki, aynı başlık altında aynı kitapta sunuluyor.

Bu kitap iyi bir örnek olamasa da, kendisine dayatılanları reddederek hayallerinin peşinden gitmiş kadınların yaşam öyküleri, özgürleşme pratiğimizin ortak hafızasını oluşturuyor. Biz asi kızlara düşen; allanıp pullanarak anlatılanlara kanmayıp, kendi hikâyelerimize sahip çıkmak, çoğaltmak, anlatmak…

Kağıt korkusu

Matbaadan önce, el yazısı güzel olan köleler çoğaltırdı kitapları. Şairler, yazarlar okumuş insanları bir araya toplayıp yazdıklarını önce onlara okur, gelen eleştiriler üzerine gözden geçirdikleri eserlerini düzelterek dolaşıma sokarlardı. Kitabın yazımını sipariş veren kişinin bütün bu süreçleri beklemesi gerekirdi.

Elinde parşömen yapacak malzeme olmadığında manastır sakinleri daha önce yazılmış parşömenleri çakıyla kazıyarak üzerine dini metinleri yazıyordu. Günümüz teknolojisinde kazınmış yazıyı okuma olanakları çok geniş elbette. “Palimpsestus” adı verilen bu metinleri, uzman kişilerin bir takım tekniklerle okuması olası. Tüy kalemin sivri ucundan kalan iz, kazınsa da parşömende varlığını sürdürüyor.

Tahribatlar, yangınlar, sel ve depremler, kıyımlarla ya da zamanla kitaplar tarihin izinde kaybolup gitti. 1. yüzyılda yaşayan Vergilius’un Aeneis destanının M.S. 4-5. yüzyılda bulunan bir kopyası bu zenginliği temsil ediyor neyse ki.

Bilginin çoğaltılması ve kamuya yayılmasında matbaanın payını yadsımak olası değil. Matbaa, yazılı esere ulaşmakta, zaman ve emek olarak kolaylık sağladığı gibi, ekonomik olarak da ciddi etkilerde bulundu kuşkusuz.

“Onca yüzyıldan sonra
İskenderiye’ye geldi Dante
İskenderiye kitaplığının yakılması nedeniyle
yas defterine
yazmak için düşüncesini.
Büyük bir inançla şunları yazdı deftere:
Cehennemimin varlığının gereğini
ispat edebilmekten mutluyum!
Bir kez olsa bile söylenmiş sözü
Yok edebilecek ateş hiçbir yerde bulunmaz.”

Yüzbinlerce cilt kitabın bir araya getirildiği rivayet edilir İskenderiye Kütüphanesi’nde. Trajan Petrovski “İskenderiye’ye Geldi Dante” adlı şiirinde zamanın yangınından miras kalan sözün gücünü paylaşmış bizimle; kazara çıkan bir yangının değil, bilerek yakılan bir kütüphanenin şiiridir.

Büyük İskender’in ölümünden sonra tahta geçen Ptolemaios’un emriyle İskenderiye’de büyük bir kütüphane ve müze kuruldu. İlerleyen zamanda rasathane, botanik bahçesi, hayvan ve bitkilerden birer örnekle zenginleştirilen müzenin yanı sıra büyüyen kütüphane Helenistik kültürün temelinin atıldığı bir çekim merkezi halinde geldi.

Eukleides (Öklid), kütüphanede büyük bir matematik okulu kurdu ve geometri eğitiminin temelini oluşturan “Elementler” adlı kitabı hazırladı.

Apollonios da matematik okulunun bir diğer önemli adını oluşturdu kütüphanede. Elips ve parabolleri inceleyen Apollonios çalışmalarıyla gelecek zamana ışık tuttu.

Arkhimedes, Mekanik Okulu’nu kurdu ve “Arkhimedes Burgusu”nu buldu. Daire alanını hesaplamada kullanılan “pi” sayısını bulan kişi olarak da İskenderiye Kütüphanesi’nin tarihe kazandırdığı adlardan biri oldu.

Herofilos, kadavraları incelemenin yanı sıra beyin, sinir sistemi ve nabız üzerine çalıştı.
Baş kütüphaneci Eratosthenes’in dünya ve güneş üzerine yaptığı çalışmalar İskenderiye Kütüphanesi’nin bir okul olarak faaliyet göstermesinde, bilim insanları için bir çekim merkezi oluşturmasında etkili oldu.

Rivayet odur ki, M.Ö. 47 yılında Sezar’ın kuşatması sırasında kütüphane zarar gördü, eserlerin birçoğu yağmalandı; kurtarılan kimi eserler Paganizmi yaydıkları gerekçesiyle, Hristiyan inancına göre, yok edildi; geriye kalan ne varsa şehrin hamamında yakıldı.

Kese kâğıdı kanunu

Abdulhamit’in 2. Meşrutiyet’e kadar süren onlarca yıllık sansür ve yasaklarını hızla geçerek Cumhuriyet’in ilk yıllarına, 1 Kasım 1928’e gelelim. 1353 sayılı yasayla çıkartılan Harf Devrimi sadece iki ay süre içerisinde tatbik edildi. 1 Ocak 1929 itibariyle, yeni harflerle yazılmayan bütün kitapların satışı yasaklandı. Durum böyle olunca, birçok yayınevinin Harf Devrimi’nden önce yayınladığı kitaplar ellerinde kaldı.
Darüşşafaka Cemiyeti’ne ait Osmanbey Matbaası kitaplardan bir kısmını elinden çıkardıysa da bir kısmını 8 yıl süresince deposunda tuttu, çünkü içlerinde çok sayıda Kur’an vardı. Cemiyet, 1937 yılında deposunda ne var ne yok hurda kâğıt olarak satmaya karar verdi; hamura dönüştürülmeleri koşuluyla Galata’daki kâğıt komisyoncusu Kerope’ye sattı.

Kâğıt hamuruna dönüştürülmek ve İstanbul piyasasında kullanılmamak üzere taahhütname imzalayan Kerope, Darüşşafaka Cemiyeti’nden aldığı kâğıtları kese kâğıtçı Mihran’a sattı. Mihran da işi gereği aldığı kâğıtları kese kâğıdı yaparak piyasaya sürdü.
Beyazıt esnaflarından Azakzade Tevfik Bey, Mihran’dan 15 çuval kese kâğıdı alarak İstanbul Müftülüğü’nün yolunu tuttu. Kur’an sayfalarından yapılan kese kâğıtlarını çuvallarla yığdı müftülüğün önüne.

Mürekkepbalığı adlı yazı kültür dergisinin 5-6. sayısından, Burçin Aydoğdu’dan aktarmaya devam edip İstanbul Müftülüğü ile Okutma Kurumu arasındaki yazışmaya göz atalım:
“… ambarlarında mevcut tonlarca Kur’an-ı Kerim sahifelerini kise kâğıdı yapılmak üzere ufak bir bedel mukabilinde piyasaya satmış olması, birçok vatandaş tarafından esefle görülüp ve karşılaşılan bu kise kâğıtlarından bir numunesi ilişik olarak takdim kılınmıştır.”
Durum anlaşılıp Kur’an-ı Kerim sayfalarından kese kâğıdı yapıldığı ortaya çıkınca devlet bu işe el attı. Gidişatı engellemek için kanun çıkarmaya karar verdi ve gazetelere ilan etti. “Matbualara Eşya Sarılmaması Hakkında Kanun” Dahiliye Encümeni tarafından “Yazılı ve Basılı Kâğıtların Kese Kâğıdı Olarak Kullanılmamasına Dair Kanun” yeniden düzenledi. Adalet Encümeni kanunun 1. maddesinde kapsamı değiştirdi ve hatta daralttı. Günlük gazeteler bu yasak kapsamına alınmadıysa da kanun yanlış yorumlandı; kamu görevlileri, yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, gazete de dergilerden yapılan kese kâğıtlarını topladı. Dönem gazetelerine verilen ilanlar, belediyenin zabıtaya gönderdiği tamimler neticesinde durum anlaşıldı, “gazete ve mecmua kâğıtlarından kese kâğıdı yapılabileceği” açığa kavuştu.

2007 yılında “Uygulama İmkânı Kalmamış Bazı Kanunların Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun”un gündeme aldığı hiç uygulanmayan 118 kanundan biri olan “Yazılı ve Basılı Kâğıtların Kese Kâğıdı Olarak Kullanılmamasına Dair Kanun”un da uygulanabilirliğini ve güncelliğini yitirdiği gerekçesiyle TBMM tarafından kaldırıldı.

Cemiyet-i Edebiye değil otopark

Stefanos Karateodori Paşa ve İroklis Vasiadis’in başını çektiği toplantıya 14 Aralık 1861’de 33 Rum ileri geleni de katılır. İstiklal Caddesi’ndeki Bonmarşe Mağazası’nın karşısında yer alan Sala Gazinosu’nda Dersaadet Rum Cemiyet-i Edebiyesi kurulur. Cemiyetin tüzüğüne geçen öncelikli hedefi, “yazılı ve sözlü olarak edebi alanda çalışmalar yapmak, halka açık konferanslar düzenlemek ve Cemiyet’le aynı ismi taşıyan bir dergi yayınlamaktır.” Halka açık toplantılarda güzel, akıcı ve anlaşılır konuşmalar yapan Cemiyet üyeleri ilgi çeken bilgileri paylaştıkları için Cemiyet çekim merkezi haline gelir. 1871’de bir nizamname yayınlayan Cemiyet filolojik ve eğitim çalışmalarına ek olarak “eğitimin ve bilimin geliştirilmesi ve bunların Şark’a yayılması” için harekete geçti. Arzu edilen bağışlar fazlasıyla aktığı için cemiyet Rumların eğitim bakanlığı olarak anılır hale geldi.
1870’teki meşhur Pera yangını Cemiyet binasını da kül etti; finansal desteğinden dolayı, 1500 ciltlik kitabının yanmasına rağmen, sıkıntıya neden olmadı. Rum Galata bankerleri ve Atina Üniversitesi’nin katkılarıyla Balıkpazarı Topçular Sokak’taki arsanın üstüne 1872’de temeli atılan bina, 16 ay sonra, 11 Mayıs 1873’te, Osmanlı Maarif Nazırı Sadullah Bey’in de katılımıyla, faaliyete geçti. Yeni bina büyük kütüphanesi, toplantı ve konferans salonlarıyla Cemiyet’in tüm ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikteydi.

Patrikhane’nin 1881’de eğitime el atması ve bağışların azalmasıyla Cemiyet eğitim alanından çekilerek filoloji ve edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Yukarıda da bahsedildiği gibi, Cemiyet-i Edebiye aynı zamanda, 1863 ile 1922 yılları arasında yayınlanan derginin de adıdır.

Arkeoloji, tıp, halk bilimi, dil, tarih, fizik, biyoloji ve eğitimle birlikte Helen kültürü ve edebiyatına dair makalelerin yayınlandığı dergi, 1922’ye kadar üç yıllık aralık dışında 59 yıl yayın hayatını sürdürdü. 1881-1884 yılları arası derginin yayınına ara verdiği yıllardır; malum, meşhur, şüpheci, sansürde sınır tanımayan II. Abdülhamit’ten dergi de payına düşeni aldı kuşkusuz.

İktidar İttihatçılara geçince, cemiyeti sürprizler bekledi. 1911 yılında yapılan tebligatla 400 bin kuruşluk vergi borcu çıkarıldı Cemiyet’e. 1 Mart 1874’ten başlamak üzere 1911 yılına kadar hiç ödenmemiş emlak vergisi tutarı aslında hızla bozulan Türk-Rum ilişkilerinin bir göstergesidir. Dönemin Rum Patriği III. Yoakim araya girerek, hükümete bir savunma dilekçesi sundu. Yoğun uğraşlar sonucu borç silindi ama çentik duvara atılmıştı bir kere.
Dünya çalkantılı ve savaştadır; cemiyetin gelirleri ve bağışları eriyerek asgari düzeye indi. Bu arada, savaş nedeniyle boşaltılarak askeri amaçla kullanılan Merkez Rum Kız Lisesi’ne kapıları açan Cemiyetin Mütareke yıllarında yaptığı siyasi yatırımlar sonunu hazırladı. Cemiyete o yıllarda başkanlık eden Minas Afthenopulos, Rumların 500 yıldır beklediği kurtarıcı ve kahraman olduğunu açıkladığı Venizelos’u 1919’da cemiyetin onursal başkanı ilan etti. Geçmiş yıllarda kendinden bilim ve edebiyat alanında söz ettiren cemiyet Venizelos propagandasıyla milliyetçi bir çizgiye savruldu. Savaşın ardından cemiyet yöneticileri, binayı boşaltarak İstanbul’u terk etti. Cemiyet kapatıldı.

Hani bunun ilk sahibi

Terkedilmiş malları sahiplerine paylaştırmak üzere Lozan’da kurulan Karma Komisyon’un kararları bir işe yaramadı. “Hiçbir üyesinin İstanbul’da olmadığı” iddiasıyla “sahipsiz mülk” olarak bina hazineye devredildi. Binaya Cumhuriyet Halk Fırkası yerleşti ama İstiklal Caddesi’ne sapa kaldığı için Çocuk Esirgeme Kurumu’na devretti. Bir süre Kızılay yerleşti binaya, sonra da Beyoğlu Sulh Ceza Hakimliği. Çituri Biraderler 1941 yılında binayı Milli Emlak’tan satın aldı; ama 1955 yılına kadar sürdü binanın tahliyesi. 6-7 Eylül Pogromu’nda boş binaya giren yağmacılar, elleri boş dönmesinler diye binanın borularını, demirlerini sökerek yağmaladılar. 1965 yılında Kıbrıs meselesinden dolayı Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı Çipuri Biraderler. Tamamen yıkılan binanın enkazı kaldırıldı ve otopark olarak işletildi nihayet.

Yanıtsız sorular ya da kayıp kütüphane

Cemiyetin arşiv ve kitaplığının kamyonlara yüklenerek Ankara’ya görüldüğünü, Hacı Bayram Camii’nin avlusunda kaderine terk edildiğini iddia ediyor kimi kaynaklar. Türk Dil Kurumu’ndan Türk Tarih Kurumu’na kadar aslan payını alıp envantere işledikleri rivayet ediliyor. Sevag Beşiktaşlıyan, Agos’taki yazısında, Emre Ertani’nin Sait Çetinoğlu ile yaptığı söyleşiden yola çıkarak, sorular soruyor ve yazının yazılmasına neden olan makalesinin sonunda cemiyetin arşivi ve kütüphanesi hakkında bazı bilgiler veriyor:
“Ayhan Aktar’ın işaretiyle Niyazi Berkes’in anılarından oluşan Unutulan Yıllar kitabında rastlıyoruz. Berkes, 1933’ün ilkbaharında çalıştığı Halkevleri’nin bodrumunda duran ‘İstanbul’un işgal yıllarında faaliyet gösteren gizli bir Rum örgütü’ne ait kitaplıktan bizzat Mustafa Kemal’in emriyle Ankara getirilen sandıklar dolusu kitaptan bahsediyor. Yine Mustafa Kemal’in emriyle, Cumhuriyet’in 10. yılı için Halkevleri’nde bir kütüphane oluşturmak için bu sandıklar dolusu kitabın tasnifi görevi Berkes’e verilmiş. Dağılmış kitapların yapraklarını tek tek bulup yeniden ciltlettirmek için ayırmak gibi uzun ve yorucu bir görevi, insanüstü bir çabayla 6 ayda bitiren Berkes, kitaplar üzerine çalıştıkça, ‘bu kitaplığın, bir Halkevi kitaplığı olamayacak düzeyde olduğunu gördüğünü’ söylüyor. ‘Yunanca, Latinceden Arapçaya kadar çoğu yüksek bilim, sanat ve felsefe yapıtlarından oluşan binlerce kitaptan’ bahsediyor Berkes ve ‘bunların eninde sonunda başka bir yere taşınacağını’ bilse de, esas hedefi olan kitapların tam kaydını çıkarmayı başardığını söylüyor.

Bu bilgiler sonucunda, kritik nokta, 1951’de Halkevleri kapatıldığında, Halkevleri’nde bulunan kütüphaneye ve kayıt listesinin ne olduğunu bilenlere ulaşmak. Zira Çetinoğlu’nun Kültür ve Turizm Bakanlığı’na 20 Eylül 2011 tarihinde arşivin nerede olduğuna dair yaptığı resmi başvuruya yanıt olarak, Bakanlık’ın arşive ne olduğuna dair bilgi olmadığı belirterek, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yönlendirmesi, devletin ipiyle bu arşivin bulunamayacağını gösteriyor.”

“Üstün ırk”ın yangın tutkusu

Önce halkı bilinçlendirmek gerekiyor, evet. Aksi durumda zor kullanmaya, tehditle gönüllü kılmaya kolluk kuvvetleri var zaten. İlkin Marksistler, sonra Yahudiler, barış yanlıları, sosyal demokrat yazarlara kadar uzanan bir liste; derken Opera Meydanı önünde toplanıp kitapları ateşe verme töreni. Halk oylamasının sonucunda iktidara gelen Hitler, “Alman değerlerine karşı çıkanlara hayır!” kampanyasını başlatmak için uzun süre beklemedi. Alman Nasyonal Sosyalist Öğrenciler Birliği, Hitler’den aldığı meşaleyle komiteler kurup faaliyete başladı hemen. “Alman edebiyatıyla kimliği arasında bir çukur açıldığı” iddia ediliyordu ki, bu çukur kabul edilebilir gibi değildi. Nihayetinde “Yahudi, Yahudi gibi düşünür; Almanca yazsa da yalan söyler.” Yalanı kökten silmek istediklerini belirten öğrenciler, milli kimliklerini de önemsediklerini ilan ettiler. Alman dilinin arılığını korumak için istek duyan öğrenciler, kapasite sahibi de olmak istiyordu nitekim.

“Alman değerlerine karşı gelenler için 12 öneri”nin son maddesi de öncekiler gibi kırmızı, gotik harflerle yazılmıştı: “İstiyoruz ki, fakülteler Alman kimliğinin mabedi ve onun tüm gücüyle patlayıp saldırıya geçeceği yer olsunlar.” Komiteler birlieşip kütüphanelere akın etti. Tasnif ettikleri kitapları ayıkladılar bir bir. Tehdit ve korku iklimi kitapçıları işbirliği yapmaya zorladı elbette. Kütüphaneciler için durum farklı değildi: “Kara listede bulunan bütün kitapları kütüphanemden çıkartacağıma ve onları kimseye vermeyeceğime ant içiyorum. Bu eserlerin başkalarına verilmesinin kanun tarafından suç uyarılmış bulunuyorum.” 10 Mayıs 1933’te Opera Meydanı’nda toplanan kalabalık büyük bir gurur ve haşmetle kitapları yakmaya başladı. Seçilen birkaç sembolik kitap ateşe atılmadan önce ilgili kişi kalabalığın önüne çıkarak kısa bir konuşma yaptı:

“Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky’nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.”
“Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud’un yazmalarını ateşe veriyorum.”
“Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr’in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.”

Muhalefet edecek her kesimi korkutmak için bütün olanaklarını kullanan Hitler iktidarı zorbalığın ateşini körüklemek için kitapları seçmişti. Yüze yakın yazarın kitapları, Almanya’nın çeşitli yerlerinde o gece küle döndü. Bu istismar aynı zamanda bilim insanları tarafından Aryen ırkının üstün ırk olarak ilan edilmesinin zeminini de hazırlamış oldu.

Ordu yönetime el koydu

Hitler’in Almanya’daki icraatları nice devlet adamına ilham oldu kuşkusuz. 12 Eylül 1980 askeri cuntanın 39 ton gazete, dergi ve kitabı yakarak yok ettiği TBMM arşivlerinde yerini alıyor. Adalet Bakanlığı’nın sunduğu verilere göre akıbeti bilinmemekle beraber 40 ton yayın da yok edilmek üzere depolarda bekletildi bir zaman. 927 yayın yasaklandı. Basın ve yayın özgürlüğünü kısıtlamak için 151 yasa çıkarıldı.

Süreklilik esastır. Gezi’ye toma, biber gazı, kolluk kuvvetleriyle giren devlet, parktaki her şeyi olduğu gibi kütüphanedeki kitapları da bir kamyona doldurarak olay yerinden uzaklaştı. TYS Genel Başkanı Mustafa Köz izini sürdüğü kitapları İnönü Stadı’nın yanında Gezi’den toplanmış çadırlar, elbiseler, ilkyardım malzemeleriyle birlikte oluşturulan bir çöp dağında buldu ama geri almak için çabaları sonuçsuz kaldı. Zabıtanın da katıldığı bu yağmanın izini süren şair ve avukat Cihat Duman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bir dilekçeyle başvurarak kitapların akıbetini sordu; yine dilekçeyle aldığı yanıtta belediyenin herhangi bir yerden kitap almadığı yazıyordu.

“Kitap bombadan daha tehlikeli”

Ahmet Şık, İmamın Ordusu adlı kitabı basılmadan tutuklandı. Dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan konuyla ilgili Strasbourg’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde yaptığı açıklamada “Bazı kitaplar var bombadan etkilidir. Bomba kullanmak suçtur, bombanın yapılacağı maddeleri kullanmak da suçtur. Bomba ihbarı gelmişse, güvenlik güçleri bunları toplamaz mı?” dedi.

Başbakan Erdoğan 2011 Haziran ortalarında, bir televizyon programına katıldı. Ruşen Çakır’ın “Geçenlerde Nedim Şener’i ziyarete gittim. Kendisi benim yakın arkadaşımdır. Çok güvendiğim kefil olduğum bir arkadaşımdır. Ahmet Şık da öyle. Sizin Strasbourg’ta yaptığınız kitap bomba benzetmesi kendilerini çok rahatsız etmiş; beni de rahatsız etti. Bunu bir açar mısınız? Kitap yazmak nasıl terör olur?” sorusuna Erdoğan, “Daha ilerde inşallah beyefendi ile bir araya gelirsek… Yani öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” demekle yetindi.

Avesta Yayınları’nın Diyarbakır’daki deposuna 2016 yılının Haziran ayında düzenlenen molotoflu saldırıda, binden fazla kitabın yakılması, yakın dönemde tanık olduğumuz bir başka hadise olarak kayıtlara geçti.

Mesele değil sakıncalı hurda

10 yıl süreyle 120 sayı yayın hayatına devam eden Mesele dergisi internet üzerinden yayın yapmaya karar vererek, “farklı bir düzeyde yayıncılık yapmaya” başladı. Arşiv için ayırdıkları sayılardan geriye kalan dergileri, daha önce yaptıkları gibi, geri dönüşüme satması için bir hurdacıyla anlaştılar. Hurdacı, Mesele dergisinden aldıklarını geri dönüşüme satacak, karşılık olarak da derginin taşınma işlerini üstlenecekti.
Mesele dergilerini geri dönüşüme satmak için götüren hurdacı beklenmedik bir yanıtla karşılaştı. Geri dönüşüm şirketi “sakıncalı kâğıt” diyerek Mesele dergilerini hurdacıdan satın almadı. Gündüz vardiyasının işkilli olduğunu düşünen hurdacı elindeki dergileri aynı günün gece vardiyasına satmak için girişimde bulunduysa da aynı yanıtla karşılaştı. Elindeki dergilerde devlet ve hükümet aleyhinde şeyler yazıyordu ve “sakıncalı hurda”ydı.
Bir okulun deposundan iki ton okul kitabı alan hurdacı, Mesele dergileriyle okuldan aldığı kitapları birbirinin içine katıp geri dönüşüm şirketine fark ettirmeden ancak çıkarabilmiş elindekileri.

Yazı ve kâğıt her zaman, Çin Kültür Devrimi sonrasındaki “Kehanet Gecesi” hariç değil, endişe yarattı. Kimi zaman gereksiz görünüp parşömenlerden kazındı, kimi zaman ateşe atılarak yok edilmek istendi. Yazının ve kâğıdın uysallaşması için sayısız yasal düzenlemeye gidilmesiyle yetinmeyen iktidarlar, bombadan daha tehlikeli olduğunu açıkladı. Durumdan vazife çıkaran işgüzar memurlar ise uygulamada bir adım önde oldu daima. Mesele dergisi örneğinde olduğu gibi “sakıncalı hurda” varsayıp imha etmeleri durumunda “devlet karşıtı sayfaların” alttan alta kendini okutacağını düşündüler belki de.
Sen nelere kadirsin Palimpsestus.