Catharine A. MacKinnon: Kelebek etkisinde kadın politikaları

Cinsellik çoğunlukla kadına karşı bir aşağılama aracı olan ve kadının erkeğe karşı eşitsizliğinde çoklukla önemsenmeyen bir faktördür. Peki kadınların cinselliği bu koşullardan azade midir? Kadınlar cinselliği nasıl, nereden öğrenir?

GÜLCAN KILIÇ KARACA

Amerikalı hukukçu ve feminist aktivist Catharine A. MacKinnon’ın Nisan ayında çıkan kitabı Butterfly Politics’in tanıtımı ile ilgili Londra’da London School of Economics (LSE) üniversitesinde 18 Mayıs’ta bir etkinlik gerçekleşti. İngilizce feminist literatürde en çok atıfta bulunulan düşünürlerden biri olan MacKinnon’ın bu eseri daha önceki çalışmalarının bir özeti niteliğinde olsa da kitapta, yıllardır üzerinde çalıştığı bazı davaları, konuşmaları okuyucuyla ilk kez buluşturmayı hedefliyor. Kitapla ilgili en önemli yenilik ise kendi ifadesiyle “40 yıllı aşkındır yapmış olduğu akademik ve pratik çalışmalarını nihayet teorize etmiş olması”. MacKinnon, bu teorik altyapıyı Konrad Lorenz’in 1972’de yaptığı bir konuşmasının başlığı olan “Brezilya’da kanat çırpan bir kelebek Texas’ta bir fırtınaya sebep olabilir mi?” sorusuna evet yanıtını vermesiyle başlayan, literatüre “kelebek etkisi” olarak geçen ve geliştirilerek kaos teorisine dönüşen fikirleri, karşılaştığı davalar ve sonuçları üzerinden hukuka uyguluyor. Burada kelebek etkisi tabiriyle anlatılmak istenen, kaotik sistemlerde gerçekleşen çok küçük değişikliklerin bile çok büyük değişikliklere yol açabileceği düşüncesidir. Kullandığımız yeni bir kavram, yeni bir ifade, yeni bir eylem ve düşünüş biçimi, politik istikrarsızlık ortamında yaşadığımız şu günlerde büyük toplumsal değişikliklerin önünü açabilir.

MacKinnon’ın hukukta asıl olarak çalıştığı konular, tecavüz, cinsel taciz, fuhuş, kürtaj ve pornografidir. Bu yazıda Londra’da gerçekleşen ve benim de katılma fırsatı bulduğum bu etkinlikte yapılan tartışmaları ve MacKinnon’ın son kitabı olan Butterfly Politics de dahil olmak üzere yazarın bu zamana kadar hukuk ve cinsellik üzerine söylediklerini özetlemeyi ve incelemeyi amaçlıyorum.

Tecavüz: hukukta rıza ne anlama gelir? Cinsellik tecavüz müdür?

Pek çok hukuk sisteminde, tecavüz zorlama ile ve kadının rızası olmadan yapılan bir cinsel ilişki olarak tanımlanır. Bu tanıma göre cinsel ilişkide, rızanın anlamı birinin bunu başlatıp ötekinin bu duruma razı olmasıdır. Oysa cinselliğin belli bir tarafının girişiminden bağımsız olarak –ki kadınların cinselliği başlatması ataerkil toplumda genellikle kabul görmez- tarafların ortaklığı ve etkileşimi ile gerçekleşmesi gerekmez mi? Bu anlamda hukuktaki rıza kavramının kendisi başlı başına cinsellik anlayışımızın altında yatan temel bir eşitsizliğe işaret eder. Çünkü cinsellikte rızanın aranıyor oluşu, anlam itibariyle hiyerarşik bir duruma işaret eder. Eğer tecavüzü rızanın olmamasıyla tanımlıyorsak, cinselliği en temelinde ortaklığın ve eşitliğin olmadığı bir ilişki biçimi olarak tasavvur ediyoruz demektir. Bu anlamda, tecavüzü seksten ayıran nokta zorlamanın seviyesidir. Yani cinselliği ve özellikle kadının cinselliği yaşayışı, hukukun bu tanımına göre tecavüzdür. Tecavüzü kriminal yapan ise erkeklerin kadınlara ne yaptığı ve kadınların ne deneyimlediğidir. MacKinnon cinsellikte, fuhuşta ve her türlü cinsel temasta rıza meselesini sorguladıktan sonra şunu sorar: Eşit olmayan koşullarda sıradan görüneni sert olandan ayırmak mümkün müdür? Ya da içinde yaşadığımız eşit olmayan koşullarda kadının rıza göstermesi ifadesi ne anlama gelir?1 Kadınlar sadece erkek egemen düzende erkeklerin kendilerinden daha üstün olduğu algısıyla ya da ilişkilerini devam ettirmek için bile erkeğin seks teklifine evet diyebilirler ya da pornografide, popüler kültürde ve hayatın her alanında eril cinsel organlarla ve onun algısıyla kuşatılmış bir cinsellik algımız olduğu için bu cinselliği erotikleştirebilirler. Bu durumda kadının rıza göstermesini bu eşitsiz, ataerkil sistemde sağlıklı bir şekilde ölçmek mümkün olmayabilir. Ona göre bir cinsel ilişkide kadının rıza göstermesi ve ya zorlamanın olmaması erkek ile özgür ve eşit koşullarda cinsel ilişki yaşadığını göstermez. Hatta cinsel ilişkiyi istediğini bile göstermez.

MacKinnon savlarını cinsel taciz davalarından örnekler vererek güçlendirir. Cinsel taciz, genel olarak hukukta ‘kadının, erkeğin cinsel isteğini reddedecek durumda olmadığı anlarda istenmeyen bir davranış’ olarak tanımlanır. Peki kadın hangi durumlarda erkeğin cinsel isteğini reddedebilecek durumundadır? Hiyerarşik ilişkiler içerisinde; iş yerlerinde, eğitim kurumlarında kadınlar gerçekten erkeğin taciz ettiği durumlarda özgürce hayır deme, istemediğini belirtme koşullara sahipler mi? Hepsinden daha önemlisi, özel alanlar olarak tanımlanan evlerde kadının hayır demesi gerçeklikte ne kadar karşılık bulur? Kadınlar sözel ya da fiziksel şiddete maruz kaldıklarında bile evi terk edecek durumda değilken ve pek çok ülkenin hukuk sisteminde yasal olarak yeterince desteklenmiyorken, bu cinsel isteği reddedecek gücü nereden alabilirler? MacKinnon pek çok kere gündeme getirdiği cinsel taciz davalarının bazı örneklerine son kitabında da yer verir ve genel olarak, fiziksel zorlamanın tecavüz vakalarına kıyasla daha düşük düzeyde yaşandığı cinsel taciz vakalarının, kazanılma oranlarının düşüklüğünden bahseder. Ona göre bu gerçeklik cinselliğin pek çok devlet nezdinde tecavüz olarak yaşandığı fikrinden kaynaklanır. Yani tacizde zorlamanın ‘az’ olmasından kaynaklı kadınların zor bir hukuksal süreçle karşı karşıya bırakılması günlük ve sıradan olan cinselliğin içinde halihazırda şiddetin varlığının ön kabulünden gelir. Oysa yaralanmaya ya da işkenceye varan bir tecavüz davasının kazanılma ihtimali daha yüksektir. Bütün bunlar MacKinnon’ın söylediklerini ispatlar niteliktedir. Yani devlet kadınların sıradan cinsel ilişkide tecavüze uğradığını kabul eder. Sadece bunun şiddeti çok arttığında kadını mağdur olarak görür. Ancak yine de pek çok tecavüz davası özellikle aile içi tecavüz davaları kanıt yetersizliğinden düşmektedir. Aile içi tecavüzlerde çok daha güçlü dayanaklar istenmesi erkek egemen hukuka göre tecavüzün bir başkası ile yani tanımadık biri ile olduğu fikrine dayanır. Ancak araştırmalar gösteriyor ki kadınlar çok büyük bir oranda tanıdıkları birilerinin tecavüzüne uğramaktadır. Bu durum da erkek bakış açısına göre daha az can yakmaktadır. Tanıdık birinin tecavüz etmesi erkek zihniyete göre hiç tanımadığın birinden daha iyidir. Oysa çoğu kez kadınlar tanıdıkları ve güvendikleri biri tarafından tecavüze uğradıklarında daha fazla sarsıldığını ifade etmişlerdir. MacKinnon’a göre bir tecavüz davasında delil bulmakta zorlanmak normal cinsellik algınızın zora dayandığının ispatıdır.2 Bu anlamda, böylesi hukuk sistemine sahip devletlere göre, kadının aktif olarak yer aldığı ve mutabakata dayanarak gerçekleşen bir cinsellik hiçbir zaman söz konusu değildir.

Bu yüzden MacKinnon devletlerin yaşanan her tecavüzün, her cinsel tacizin ve her türlü ayrımcılığın parçası olduğunu ifade eder. “Kadınlara karşı gerçekleşen her türlü ayrımcılıkta devletler aktif olarak suç ortağıdır” der. Buna örnek olarak; polisin ev içi suçlarla ilgilenmemesi, pornografinin özgürlük adı altında yaygınlığı, korunması ve şiddete maruz kaldıkları için partnerlerini öldüren kadınlara yönelik savunma hakkının verilmemesi gibi genel olarak cinsiyete bağlı şiddete ilişkin örnekler verir.3

Tam da bu sebeplerden dolayı kadınlar ancak çok büyük bir olay ile karşılaştıklarında hukuka başvurur. Yüzleşmeye olan inançsızlık, kanıtlananın yükü, yasal varsayımların anlamı, ihlal edene hiçbir yaptırımın olmayışı kadınların cinsel şiddete maruz kaldığında sessizleşmesine sebep olur. Yani hukuk, erkeklik değerleri ile inşa edilen eşitsizliğe dayanmakta, mağdurun zarar görmesini çok da umursamamaktadır. Yine bu yüzden ayrımcılık hukukta sistematik bir durum olarak değil; bireyler nezdinde münferit vakalar olarak ele alınır. MacKinnon bu noktada daha eşit bir hukuk sistemi için tecavüz, taciz, fuhuş ile ilgili yasalarda, yasanın rıza değil ‘eşitsizlik’ koşullarını tanıması önerir. MacKinnon bununla şunu demek ister: Kadınlar doğduğu andan itibaren bu eşitsiz ve adaletsiz koşulların içinde kendini bulur. Böylesi bir toplumda kadınların bir seçim alternatifinin olmadığını, dolayısıyla rıza gösterip göstermemelerinin sorgulanmasının anlamsız olduğunu vurgular. Londra’da gerçekleşen toplantıda kendisine yöneltilen bir soruda durumu daha açık hale getirmek için şöyle bir örnek verdi: “Kötü koşullarda çalışıp, hak ettiğini alamayan, kötü ve adaletsiz koşullarda yaşayan bir işçiyi düşünün. Bu kişi için ‘ama maaşını alıyorsun’ ‘çalışmaya rıza gösteriyorsun’ gibi anlamsız bir eleştiri olabilir mi? Cinsellikte rıza meselesinde de bu böyledir. Biz bu adaletsiz ve eşit olmayan koşullar içinde çok fazla seçenek sunulmadan doğuyoruz zaten.” Rıza meselesi bu anlamıyla sadece cinsellikte değil pek çok alanda sorgulanmıştır. Örneğin Marx 1844 El Yazmaları’nda, kapitalist sistem içerisinde sömürü koşullarına rağmen emeğini satmak zorunda bırakılan işçi sınıfının bu koşullara rıza göstermesini ilk sorgulayan kişilerden biri olmuştur.

MacKinnon cinsellikle ilgili yaygın kanının temelde şiddet içerdiğini anlatmak için, Butterfly Politics’de tecavüzcüler konusunda yapılan araştırmalardan bahseder. Buna göre; tecavüzcülerin pek çoğu tecavüz ettikleri için değil, yakalandıkları için yanlış yaptıklarını düşünürler. Çoğu kez diğer erkeklerin de kendilerine bakış açısı böyledir. Tecavüzcülerin cezaevinde olma sebepleri, çoğu erkeğin her gün yaptığı şeyden sadece biraz farklıdır. Zaten araştırmalar tecavüzcülerin çoğunun normal psikolojiye sahip olduğunu gösterir.4

Bu gerekçelerden dolayı MacKinnon tecavüzün hukukta yasal olarak işkence kavramı içerisinde ele alınmasını talep etmiştir. MacKinnon bunu ilk kez 1993 yılında uluslararası toplumun eski Yugoslavya’daki iç savaş sürecinde faşist Sırbistan yönetiminde Boşnaklara karşı gerçekleştirilen kitlesel tecavüz olaylarıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemde önermiştir. MacKinnon burada tecavüzün soykırım için nasıl bir silah olarak kullanabileceğini görmüş, uluslararası işkence tanımı ile tecavüz tanımını karşılaştırıp “neden işkence cinsiyet temelinde -örneğin tecavüz, küfür ve pornografi biçiminde- insan hakları ihlali olarak görülmüyor?” diye sormuştur. Çünkü işkencenin ‘genel olarak kabul edilen’ tanımında işkence yapmanın amacı, bir rejime meydan okuyan ve bu yüzden “siyasi” olarak görülenleri “kontrol etmek, sindirmek veya ortadan kaldırmak” olduğu belirtilir ona göre bu tanım aynı zamanda tecavüzün tanımıdır. MacKinnon işkence örnekleri olarak bazı aile içi şiddet ve tecavüz örnekleri göstererek “Tüm bunlar Şili’de bir hücrede ya da Türkiye’de gözaltı merkezlerinde değil Nebraska’da evlerde ya da Los Angeles’ta porno stüdyo odalarında gerçekleşti” der. Ve MacKinnon’a göre bu durum bir çifte standartı yansıtmaktadır: Cinsiyete bağlı yaşanan bu şiddet çoğu kez insan hakları ihlali olarak görülmez, siyasi olarak tanımlanmaz oysa kadına yönelik tüm şiddet biçimleri son derece politiktir. Bu anlamda MacKinnon çoğunlukla evde kadını kontrol etmek, sindirmek için gerçekleşen bu şiddetin sistematik ve politik olduğunu, işkencenin tanımıyla paralellikleri bulunduğunu vurgular. “Ancak devletler nezdinde ‘sadece’ tecavüze uğramanın işkenceye uğrayan ile aynı zarara yol açmadığı düşünüldüğü için tecavüz işkence olarak yorumlanmaz” der. Bunun altında yatan sebep ise yine kadınların işkenceye rıza gösterdiğinin düşünülmesidir. Oysa tecavüz rastgele ya da bireysel değildir. Sistematik ve grup temellidir. Ancak MacKinnon’ın işkence olarak kabul ettirmeye çalıştıkları sadece tecavüz değil; kadına karşı yapılan her aile içi şiddet, insan kaçakçılığı ve pornografi de bu başlıkta yer almalıdır. Tecavüzün işkence ile aynı kategoride alınmasının tecavüzün asıl olarak cinsiyet eşitsizliğine dayandığı gerçeğini manipüle edici bir etkisi olabileceği ya da bazı vakalarda bu kavramların iç içe geçeceği gerekçesi ile MacKinnon’ın bu önerisine feminist strateji açısından da karşı çıkan pek çok feminist bulunmaktadır.5

Pornografi teori tecavüz pratiktir’

MacKinnon neredeyse hayatı boyunca, pornografi karşıtı mücadelede hem aktivist hem teorisyen olarak yer almıştır. Ona göre, kadının metalaştığı, aşağılandığı, tecavüze ve her türlü şiddete uğradığı pornografinin toplumdaki etkisi tecavüz olarak ortaya çıkar. Only Words adlı kitabında MacKinnon pornografiyi sadece soyut bir kavram olarak değil, eylemsel düzeyde sonuçları olan sistematik bir yapı olarak ele alır.6 Kadınların vajinalarına veya vücutlarının bazı bölgelerine çeşitli şeyler sokulup, kadınlar bağlanıp dövülürken; ya da saçından tutulup boğazlarına kadar siyahlara ait – bir stereotip olan – kocaman penisler sokulurken veya pornografik film çekimleri sırasında kadınlar kendilerine uygulanan şiddeti birebir deneyimlediklerinde hiçbir sansür uygulanmaz ve hatta zaman zaman ölür, tecavüze uğrarken bu meseleyi sadece kafamızda gerçekleşen soyut bir şey olarak ya da bir ifade özgürlüğü alanı olarak tartışamayız. MacKinnon’a göre bu olsa olsa nefret suçu özgürlüğüdür. Yine porno videolarındaki oyuncuların 18 yaşından büyük olması tecavüz içeren pornografiyi meşrulaştırmaz.

Bu anlamda radikal bir feminist olan MacKinnon liberallerle büyük bir kavga içerisindedir. Çünkü pornografinin yasaklanması ya da sansüre uğraması liberal dünyada fikir ve eylem özgürlüğünün karşıtı olarak algılanır. Cinsellik insanlığın tarihinden beri mağaralarda, resimde, sanatta daha pek çok alanda bir gerçeklik olarak vardı. Ancak bugünkü haliyle kadının, metalaştığı, aşağılandığı, son derece hiyerarşik bir yapıya sahip olan ve kapitalist sistem içerisinde büyük bir pay edinen pornografinin bugünkü durumunu kazanmasında özellikle internet kullanımının yaygınlaşmasının ve popüler kültürün etkisi büyüktür. (Pornografi her gün milyon dolarların kazanıldığı en büyük sektörlerden biridir. Örneğin pornogrofi siteleri Twitter, Netlix ve Amazon’un toplamından daha fazla ziyaretçi sayısına sahiptir. Ve 2006 yılında tüm ülkelerin toplam yıllık porno geliri 97.06 milyar dolardır.7) Bu noktada MacKinnon’ın fikirleri muhafazakârlarınkinden ayrışır. Onun karşı çıktığı, -her ne kadar sanatsal olan ile pornografik olanı ayırmanın güç olduğunu belirtse de8– erotik ya da sanatsal olana değil; tamamen şiddet kültürüne dayalı olan pornografiyedir. Yani pornografi bugün pek çok liberalin ifade ettiği gibi ne özgürleşmenin sembolüdür ne de insanların cinselliklerini renklendirmek için yapılan fanteziler bütünüdür.

İkinci olarak ona göre, pornografi cinselliğin erkek -ve çoğunlukla beyaz erkek- gözünden görülen halidir. Bu tarz bir pornografi sekste ‘olması gerekene’ dair yanlış cinsiyetçi kalıp yargılar doğurur. MacKinnon’a göre “bazı erkekler bu tarz bir seks algısı ile uyuşmadığını belirtebilir ya da bunu reddeden bir söylemde bulunabilir ancak belirtilmesi gereken pornografinin yalnızca mevcut erkek egemen sistemi beslediği değil erkeklik ve seks ile ilgili onu yeniden şekillendirdiğidir. Bu şekilde iktidar ve güç ilişkilerine dayalı, kadınların erkeklere yapması için verdiği sözler bütünü olan, asıl olarak erkek için hazırlanan ve kadını hedef alıp onu metalaştıran, çarpık bir algımız olur cinselliğe dair.”9

MacKinnon’ın ifade ettiği bu çarpık cinsellik algısını en çok çocuklar üzerinde görebiliriz. Örneğin geçen yıl İngiltere’de çocuklarla yapılan bir araştırmaya göre10 oğlan çocuklarının % 53’ü porno sitelerde gördüklerinin gerçek sevişmenin tasviri olduğunu belirtmiştir. Kız çocuklarının ise % 39’u gördüklerini gerçekçi bulduklarını, bu çocukların % 41’ı merak ettiği için porno sitelerine baktıklarını ifade etmiştir. Deneyimleri sorulduğunda ise %27’si şok olduğunu, %24’ü kafasının karıştığını, %23’ü ise iğrendiğini söylemiştir. Yine aynı şekilde oğlan çocuklarının %7’si kız çocuklarının ise %77’si pornografinin rıza kavramını anlamalarına yardımcı olmadığını belirtir.

Çocukların pornoya ulaşma yaşının çok düştüğü günümüzde (pek çok ülkede ortalama 11 olduğu söylenmektedir), pornografinin çocuklar üzerindeki tek olumsuz etkisi çarpık ve hiyerarşik bir cinsellik öğrenmeleri değil; fakat aynı zamanda kendilerinin de birçok kez kurban haline gelmeleridir. Örneğin her gün internetteki arama motorlarında binlerce kez çocuk pornosu aranmakta, izlenmekte ve çocuklar dünyanın dört bir yanında bu videolarda kullanılmaktalar.

MacKinnon pornografide de, fuhuşta da rıza meselesini sorgular ve bu hususta yine aynı argümanı, yani pornografide ya da fuhuşta kadının rızasının anlaşılmasına olanak tanıyacak eşitlikçi bir toplumda yaşamadığımızı, ifade eder. Bu yüzden fuhuşta fuhuş yapan kadınların değil ‘pezevenk lobilerinin’ ve müşterilerin cezalandırılması gerektiğini söyler. Çünkü ona göre kadınların fuhuş yapmasının asıl sebebi bu eşitsiz düzendir. 1999’da fuhuş ile ilgili hukuk sistemini MacKinnon’ın görüşleri doğrultusunda değiştiren İsveç’te fuhuşun sıfıra yaklaşması MacKinnon’ın bu değerlendirmesinin önemini ortaya koyar.

Pornografi üzerinden ırkçılığın erotikleştirilmesi

Pek çok porno sitesinde Latin, Asyalı, siyah gibi porno kategorileri bulunmakta ve bu kategoriler altında neredeyse tüm porno filmlerde bu kadınlara dair aynı basmakalıp yargılar, ırkçılıkla beslenerek yeniden ve yeniden üretilmektedir: Örneğin porno sitelerinde siyah ve Latin kadınların cinsellik konusunda doyumsuz olduğu, Asyalı kadınların erkeğin güvenini kazandıktan sonra ‘erkeği’ için yapacaklarının sınırının olmadığı, yani aptal ve ‘kullanılabilir’ olduğu, yine aynı şekilde siyah kadınların orospu ve sekse her an istekli olduğu gibi pek basmakalıbın yeniden inşa edildiği; cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın iç içe geçtiği başlıklar bulunmakta. Pornografideki bu durum eşitsizliğin sınıf, ırk, yaş, coğrafya gibi dinamiklere göre değişebileceğini göstermesi açısından son derece önemlidir.

Hukukla nihai çözüme ulaşabilir miyiz? Bazı eleştiriler

Yaptığı pek çok çalışma ile radikal ve cüretkâr çıkışları MacKinnon’ı tüm dünyada, özellikle kadın hakları savunucuları arasında; akademide ve kitleler nezdinde en çok tartışılan isimlerden biri yapmıştır. Kendisine verilen yaygın destekle birlikte, pek çok eleştiri de bulunmaktadır. Öncelikle MacKinnon’ın her türlü heteroseksüel ilişkiyi tecavüz olarak görmesiyle eleştirenler ya da cinsiyet eşitliğinin gerçekleşene kadar kadınların tecavüze uğrayıp erkeklerin fantezileri için öldürüleceğini düşünenler bulunuyor. Oysa MacKinnon, tam olarak bahsettiği hukuk yoluyla ulaşılabilecek ideal bir aşama değildir. Örneğin Guardian’da yayımlanan bir röportajında11 eşitsiz koşullarda gerçekleşen cinsel ilişkilerde hep sorunlar olacağını söyler. Örneğin siyah ve beyaz insanların arkadaşlıklarında olan ırkçılık gibi. Ancak MacKinnon şunu da ekler: “Cinsel eşitsizliğin reddedilmediği bazı ilişkilerde insanlar büyük çabalar harcayarak bir yola varıyorlar. Ancak bu yine de bu eşitsizliği ortadan kaldırmıyor.”

Diğer bir eleştiri ise MacKinnon’ın hukuk sisteminden çok büyük beklentilerinin olması ve asıl mücadele alanı olan sokağı yer yer es geçtiği şeklindedir. Londra’da gerçekleşen konuşmasında bu eleştiriye yer verdi ve hukukun kendisinden bir değişim beklemediğini belirtti. Hukukun ölen birini ya da tecavüze uğrayan birini geri getiremeyeceğini ya da hukuk yasalarının değişmesi ile doğrudan eşit bir topluma ulaşılamayacağını, ancak kadınlara hukuksal olarak güçlü bir destek sunan sistemlerde kadınların haklarının varlığı konusunda uzun vadede hukukun değişim getirebileceğini ifade etti. Şu ana kadınlar ezildiklerinin, sömürüldüklerinin farkında bile olmayabilir veya bu sömürüye karşı direnişin açıktan bir yasal tabanını görmeyebilir. Hukuk, bu anlamda uzun sürede işlevseldir. Yani MacKinnon hukukta yapılacak değişikliklerin kadınların mücadele etmesi için bir araca dönüştürebileceği fikrinde. Zaten konuşmasının sonunu yine kelebek etkisinde gerçekleşebilecek büyük dönüşümlere bağladı ve bu yüzden büyük mücadelemizi sürdürmemiz gerektiği vurgusuyla bitirdi.

Kadınlar cinselliği nasıl deneyimliyor?

MacKinnon’a göre kadının cinselliği bizi sosyal olarak tanımlayan en önemli çekirdektir. Cinsellik çoğunlukla kadına karşı bir aşağılama aracı olan ve kadının erkeğe karşı eşitsizliğinde çoklukla önemsenmeyen bir faktördür.12 Bu bağlamda cinsellik, insanda biyolojik bir unsur olarak var olsa da onun nasıl deneyimleneceği sosyal ortamda belirlenir. Yani insanın sahip olduğu pek çok şey gibi cinsellik de öğrenilen, toplum tarafından öğretilen, içerisinde kurgusallığı da barındıran kültürel ve sosyal yönleri olan bir şeydir. Peki kadınların cinselliği bu koşullardan azade midir? Kadınlar cinselliği nasıl, nereden öğrenir? Ataerkil düzende seks erkeğin kadına yaptığı bir şey olarak öğretilir. Bu yüzden sevişmeyi başlatanlar çoğunlukla erkeklerdir. Kadınlar ise cinselliği, erkeğin günlük zihinsel inşasında deneyimlerler. Bu zihinsel inşa ise erkek egemen toplumun değerleri ile ve kadına karşı her türlü ayrımcı eylemlerle doludur. Yani bugün bazı liberal toplumlarda, kadının görece kendini daha rahat ifade ettiği ve hakları anlamında daha iyi bir yerde olduğu ülkelerde çeşitli farklılıklar olsa da, özellikle muhafazakâr toplumlarda cinsellik kadınlara karşı bir iktidar aracı olarak kullanılır. Günlük hayat içerisinde kadınların erken yaşlardan itibaren maruz kaldığı cinsiyet ayrımcılığı ve cinsel taciz bunun ilk inşasıdır. Yine, kadının bedeni üzerinden yapılan her türlü ayrımcı söylemin altında da cinsellikle birleşen bir iktidar vardır. Erkek, cinsellik üzerinden kadın üzerinde iktidar sahibi olandır.

MacKinnon’ın eril cinsellik ve rıza meselelerine dair sorgulamaları feminist literatürde çok önemli bir yere sahip ve son derece ufuk açıcıdır. Ancak MacKinnon’a yönelik benim de kişisel olarak katıldığım temel bir eleştiri bulunmaktadır ki bu, MacKinnon’ın her koşulda kadınların söylemini yok saymaya varan bir reddediş tutumu sergilemesidir. Yani cinsellik ile ilgili kadının söylediği neredeyse her ‘evet’i geçersiz bir evet olarak yani hayır olarak yorumlayarak kadınların kendi sözünü söylemesine izin vermeyen, tersinden kadını domine eden bu yaklaşım bizi kadınların edilgen olduğu gibi yanlış bir sonuca vardırabilir. Oysa eril cinselliğe rağmen, kadınlar kendi arzularını, taleplerini ifade etmek konusunda feminist bir yöntem olan bilinç yükseltmenin de yardımıyla gündelik hayatta büyük bir mücadele içindeler. Yani hemen tüm kadınların farklı düzey ve eylem biçimleriyle de olsa kendi bedenlerinde hak sahibi olmak ya da isteklerini ve taleplerini dile getirmek için günlük bir kavganın içerisinde olduklarını gözden kaçırmamak gerekir.

Türkiye’ye dair birkaç söz…

Yapılan en büyük alan araştırmalarından biri olan, 2008 yılında Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün yaptığı ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet’ araştırmasında Doğu Karadeniz’de (Ordu, Giresun, Rize, Trabzon) saha araştırmacısı olarak görev almıştım.13 Araştırma için her bölgeye gönderilen farklı ekipler vardı. Üç ay köy köy, ilçe ilçe gezerek hanedeki kadınlarla görüşmeler gerçekleştiriyorduk. Araştırmaya katılmadan önce hem kadına yönelik şiddetin ne olduğunu anlamamız hem de ailelere ya da kadınlara dair herhangi bir kalıp yargımız (örneğin köyde şiddetin çok çıkacağı, okumuş ya da iyi işlere sahip kişilerde az çıkacağı gibi önsavlar içeren) olmaması için bir eğitim programına katılmıştık. Ben bu eğitime zorunlu olduğu için katılmış olsam da kendim için gereksiz görmüştüm. Çünkü herhangi bir araştırma sonucunun beni şaşırtacağını düşünmüyordum. Ancak alandan döndükten ve yüzlerce kadınla yapılan görüşmeden sonra Türkiye’de pek çok kişinin tecavüz ürünü olduğu fikrine kapılmıştım. Görüşmelerde şiddete ama özellikle cinsel şiddete maruz kalan kadın sayısı o kadar yüksekti ki! Oysa görüşmeyi yapmadan yarım saat, bir saat önce, hakkında konuştuğu adamla birlikte çay içmiş, köylerinden, işlerinden, yaşamlarından konuşmuştuk. Yani bu saha araştırmasında tam da MacKinnon’ın dediği gibi şiddet uygulayanların, tecavüzcülerin düşündüğümüz gibi şeytanlaşmış bir profilleri yoktu; hemen hepsi çok ‘normal’ görünüyordu. Özellikle cinsel şiddet hikâyeleri bitmek bilmiyordu. Oysa Türkiye genelinde Doğu Karadeniz, en iyi 4. bölge çıkmıştı. Görüşmeleri kadınlarla yalnız olarak yapıyorduk. Erkekler kadınla bizi yalnız bırakmak istemediğinde ise kadın sağlığını da muayene etmek durumunda kalabileceğimizi söyleyip uzaklaşmalarını sağlıyorduk. Kadınlarla görüşmeden önce kimlik bilgilerinin bizim için önemli olmadığını, araştırma yapıp mahalleden ayrılacağımızı söylüyorduk. Yerleşkede geçici olmamız ve kadınlara güven veren tavrımız kadınların daha açık olmasını sağlamasına rağmen hepsinin her konuda açık olduğunu düşünmemiştim. Ancak buna rağmen benim kişisel olarak yaptığım görüşmelerin sonuçları korkunçtu. Hiç düşünmediğim kadar ensest vakasıyla karşılaştım. Kadınların çok büyük bir oranının cinsellik olarak yaşadıkları tecavüz ve şiddet içeriyordu. Kadınların pek çoğu kocalarının porno videolarında gördükleri kendilerinden talep ettiğini ifade ediyordu. Ancak bazı kadınlar tam da MacKinnon’ın tarif ettiği gibi görünüşte rıza içerisinde deneyimliyordu tüm bunları. Örneğin pek çoğu cinselliğin kocalarına karşı görevleri olduğunu sanıyor, istemeden de olsa cinsel ilişki yaşamanın normal olduğunu düşünüyorlardı. Bazıları erkeğe arkasını dönen kadının cehennemde yanacağını, Allah katında iyi karşılanmayacağını düşünüyor, yaşadıklarını normalleştiriyordu. Kimisi ise ‘dışarıya’ gitmesin, başka kadınlarla birlikte olmasın diye erkek ne zaman talep ederse cinsel ilişki yaşıyordu.

Yani MacKinnon’ın yıllara dayanan ve alandan beslenen fikirleri, benim de kişisel olarak alanda karşılaştığım gerçekliğe tekabül ediyordu. Ancak benim Türkiye deneyimimde de gözlemlediğim MacKinnon’ın yeterince dikkat çekmediğini düşündüğüm bir nokta var: Kadınların tüm bu adaletsiz koşullara rağmen günlük hayatlarında geliştirdikleri direniş biçimleri. Ben hem bu saha araştırmasında hem de sonrasında kadınların var olanı parçalamaya, değiştirmeye kendi lehlerine çevirmeye karşı mücadeleleri karşısında hep bir hayranlık duydum. MacKinnon’ın çalışmalarında eksik olarak gördüğüm en önemli unsur da bu. Yani her ne kadar kadının mağduriyeti bir gerçek olsa da kadınlar bu mağduriyeti çoğu yerde değiştirecek güce, enerjiye sahipler. MacKinnon yapmış olduğu çalışmalarda her türlü cinsel şiddetin yaygınlığını ve sistematikliğini güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu noktada hukuka cinsel suçlar ile ilgili maddelerde cinsiyet eşitsizliği kavramını dahil etmenin, hukuku bu açıdan bakmaya zorlamanın, kadınlara yeni mücadele alanları doğuracağına elbette inanıyorum. Ancak ben cinsiyet eşitsizliği kavramının bir ‘suç-ceza’ ikileminde çözüleceğini düşünmüyorum. Bu anlamda erkekleri kriminalleştirmeden değiştirmeğe ve kazanmaya yönelik çabaları ve paylaşımları çok önemsiyorum.

Kaynakça

MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

MacKinnon, Catharine (1993). Only Words. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

MacKinnon, Catharine (1989). Toward a feminist theory of the state. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

https://www.amherst.edu/media/view/239137/original/rape%2Bas%2Btorture.pdf

https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middles

1  MacKinnon A. Catharina (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

2  MacKinnon, Catharine (1989). Toward a feminist theory of the state. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

3  MacKinnon, Catharine (2006). Are women human?: and other international dialogues. Cambridge, Massachusetts: Belknap Press of Harvard University Press. MacKinnon’dan yapılan alıntıların çeviri ve kısaltmaları, bana ait.

4  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

5  https://www.amherst.edu/media/view/239137/original/rape%2Bas%2Btorture.pdf

6  MacKinnon, Catharine (1993). Only Words Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press

7  http://www.familysafemedia.com/pornography_statistics.html

8  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

9  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

10  https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middlesex-university-study

11 https://www.theguardian.com/culture/2016/jun/15/majority-boys-online-pornography-realistic-middlesex-university-study

12  MacKinnon, Catharine (2017) Butterfly Politics: The Belknap Press of Harvard University Press

13   http://www.hips.hacettepe.edu.tr/pdf/TKAA2008-AnaRapor.pdf

Müfettiş Murtaza: Asya Tipi Demokrasi

Kenan Evren sahneye çıkmadan, bir diktatör olarak hayatımıza el atmadan yaklaşık 30 yıl önce bile Türkiye toplumu Murtaza adıyla tanıyordu onu. Yunanistan mübadili Murtaza Adana’da bir çırçır fabrikasında kantarcıdır, sonra mahalle bekçisi olur. Halkın şikâyeti üstüne atılır, gece bekçisi olur. 1930’lardan 1950’lere uzanan dönemde iki – üç aşamada izleriz “vazifesinin arslanı” Murtaza’nın serüvenlerini.

ZEKİ COŞKUN

Otorite gösterisine hemen her yerde, hemen her zaman parodi eşlik eder. Güç ve şiddetle “düzen ve itaat” arayışı, çoğu kez kahkaha suikastına uğrar. Ama sesli, ama sessiz.

Günümüz Türkiyesi’nin temel harcını karanlardan darbeci general Kenan Evren, bir diktatörden çok hep aşina olduğumuz birisi gibi görünmüştür: Hötzötçü ama pek de hükmü olmayan “amir”.

Klasik militer/laisist Kemalizm’e tam da onun tarihi boyunca “tehlike” olarak görüp karşısına aldığı din/mukaddesatı dahil ediyordu Evren. Resmi ideolojiye yeni bir melezleme getiriyordu. Ama onun ağzından çıkan “Atatürk” sözü de, “ayet – hadis”ler de bu kavramları sahiplenen çevrelere inandırıcı, çağırıcı, ikna edici görünmüyordu. (Nadir Nadi’nin Ben Atatürkçü Değilim kitabı, Cumhuriyet gazetesinin 10 gün kapatılmasına yol açan İlhan Selçuk’un Kemalizm ideolojisi muz mudur? yazısı anımsanabilir.)

Darbe ekibi kendisine Milli Güvenlik Konseyi dese de halk arasındaki adı “Beşi bir yerde”ydi. Üniformalar içindeki toplantı ve mitinglerinin ardından “zort” çekilmiyordu evet ama sağda solda fısıltılı kahkalar eksilmiyordu.

Örneğin Kemalist çevreler için darbenin başındaki generalin adı Kainat Paşa’ydı. Çünkü Atatürk’ün mirası Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu kapattırmış “öztürkçe”yi gözden çıkarmıştı. Evren değil, Kainat olmalıydı adı. Ya da sözlerine tutarlılık ve tumturak katma amacıyla sıkça kullandığı kavramdan dolayı Netekim Paşa’ydı. Askeri okuldaki lakabı “Zottirik”ten dolayı Mustafa Kâmil Zorti adıyla mizah karakterine dönüşecekti.

***

Emeklilik sonrası yağlıboyaya vurmuştu kendini. ABD gezisinde Picasso’nun Cezayirli Kadınlar tablosunun yere göğe konamamasına şaşırmıştı. İddialıydı: “Buraya bir siyah fırça vurmuş, yanına yuvarlak yapmış. Burada da bir siyah, aralar beyaz. Burada bir siyah, arada yuvarlaklar. Baktım, baktım, dedim ki, ben Türkiye‘ye gittiğim zaman resme başlayacağım. Ben de yaparım bunu.

1997’de Ankara’da kimliği açıklanmayan bir müteahhidin 600 milyon liraya satın aldığı Hamamda Kızlar adlı resmini bir gazetedeki “bayram hamamları” fotoğrafından kopyaladığı ortaya çıkınca “ne yapsaydım yani, kızları hamama götürüp, öyle mi resim yapsaydım?” diyecekti. Zamanında “Asmayalım da besleyelim mi?” dediği gibi.

Ertesi yıl Cumhuriyet Balosu’nda açık arttırmaya çıkarılan Atatürk tablosu 105 milyara satılacak ve “yaşayan en pahalı Türk ressamı” ünvanını kazanacaktı. Kendisi bunun “ikinci en yüksek fiyatlı satış” olduğunu, alıcısını açıklamadığı başka bir resminin daha yüksek fiyatla satıldığını söylüyordu. Sonradan ortaya çıktı, Kültür Bakanlığı Resim Heykel Müzesi’ne aldığı Begonvilli Duvar resmi için Evren’e tam 300 milyar ödemişti.

2001’de işadamı Halis Toprak’ın 1.3 milyar ödediği Sigara İçen İhtiyar ise Fikret Otyam’a ait fotoğraftan kopyalanmıştı. Otyam 1 TL sembolik tazminat davası açtı, kazandı.

Sonrası malum: Batık işadamı ve şirketlerin koleksiyonlarındaki Evren resimleri izleyen yıllarda TMSF tarafından satışa çıkarıldı, en kabadayısı 1000-500 TL’ye zar zor gitti. Çoğu elde kaldı.

Piyasa büyüsü bozulmuştu.

O kadar ki 2009’a gelindiğinde yargılanmasından falan söz ediliyordu. “Eğer halk ‘evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırlarsa, o zaman hiç yargılanmaya da gerek yok, ben intihar ederim,” diyecekti.

İmzasını taşıyan 12 Eylül bildirgesi dahil her adımda olduğu gibi intihar da bir laf, bir jestten ibaretti. O fevkalade tantanalı 12 Eylül yargılamasının da aynı şekilde bir parodi-jest olarak kaldığını söylemeye gerek yok, tabii ki.

Evren’in ardındaki mümtaz şahsiyet(ler)

Aleni diktatörlüğüne, “hiç elim titremedi” diye böbürlenerek imzaladığı idamlara, infazlara, tüm ülkeyi hapishaneye çevirmesine karşın Evren, korku/dehşetten çok aşinalık duygusuyla, hafifsemeyle karşılanıyordu.

Aşinaydı, Evren sahneye çıkmadan, bir diktatör olarak hayatımıza el atmadan yaklaşık 30 yıl önce bile Türkiye toplumu Murtaza adıyla tanıyordu onu. Yunanistan mübadili Murtaza Adana’da bir çırçır fabrikasında kantarcıdır, sonra mahalle bekçisi olur. Halkın şikâyeti üstüne atılır, gece bekçisi olur. 1930’lardan 1950’lere uzanan dönemde iki – üç aşamada izleriz “vazifesinin arslanı” Murtaza’nın serüvenlerini.

Orhan Kemal, Adana’daki notlarından İstanbul’da ilk tefrika deneyimini 1952’de Murtaza’yla gerçekleştirir. Aynı yıl kitaplaşır Murtaza. 14 yıl sonra öyküyü yeniden kaleme alır ve hacmini iki katına çıkartarak romanlaştırır 1968’de. Ardından sahneye uyarlar. 1970’de yurt dışına çıkarken Murtaza’nın ikinci cildine başlamıştır. Ne yazık ki tamamlayamadan aramızdan ayrılır.

Yukarıda Allah, Ankara’da Devlet hem de Hükümet, burada da Murtaza’ydı! … Görmüştü kurs, almıştı çok sıkı terbiye amirlerinden. Sonra sakınmazdı gözünü vazife bir sırasında budaktan bile! … Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti … Bu harap evler kalabalığından ibaret mahalleyle birlikte şu çamurlu sokakların ötesinden geçen ana caddeyi, anacaddenin iki yanındaki dev apartmanlarla konak yavrularını, kapı önlerindeki özel arabaları beklemek, bütün bunlara göz dikmiş ‘muzır vatandaşlar’ı kollamak görevini vermişti ona. Bir an bile dalga geçemezdi. Aksi halde aksardı işler, bozulurdu memleketin disiplini.

Her şeyden önce düzen ve disiplin. Evladını bile tanımaz bu yolda.

***

Orhan Kemal’in ifadesiyle “Murtaza, komik bir tip olmakla birlikte, soytarı” değildir.

İçinde yaşadığı toplumla her an zıtlaşan, bitmez tükenmez çelişmelere düşen bir adam için toplum kalın bir çizgiyle kabaca ikiye ayrılmıştır; varlıklılar, yoksullar. Varlıklılar, Allahın sevgili kullarıdır. Varlığa kavuşabilmek için zamanında kana kana çalışmış, ter dökmüşlerdir. Onun için saygıya değerdirler. Gece yarılarına kadar gülüp söylemeğe, çalıp çığırmaya, kumarın çeşidini oynamağa, diledikleri içkileri içmeğe hakları vardır. Yoksullara gelince… Onlar saygı değer değillerdir. Gece yarılarına dek gülüp söylemek, kumar oynamak, içki içmek, hatta sokaklarda dolaşmaya hakları yoktur. Çünkü zamanında varlıklılar gibi kana kana çalışıp ter dökerek kazanmamış, tembellik etmiş, kaytarmışlardır. Birbirini kesen çamurlu, daracık sokaklardaki derme çatma evlerinde berbat bir yaşamı sürdürüyorlarsa, bu, tembelliklerinden dolayıdır, Cenab-ı Allah’ın sevgili kulu payesine yükselememektendir. Onun için bu pis, lanetli kalabalığa acımamak, onları sevmemek gerekir. Bunlar görülürlerse, ki çamurlara saplanmışlardır, bir tekme atılmalıdır.

Murtaza varlıklı kattan kendisi için hiçbir şey beklemez. İstediği, yurt ölçüsünde ‘kurs’lar açıp, bütün yurttaşları bu kurslardan geçirip, varlıklı yurttaşlar hâline getirmektir.

Amirlerinin gözünde yerli / Türk tipi ve tersinden Don Kişot, Murtaza’nın yukarıda ana hatlarıyla verilen insana, çevresine yaklaşımında özellikle yoksullara ilişkin görüşleri dikkat çekici: 12 Eylül’ü önceleyen 24 Ocak 1980 kararlarının müellifi, bilahare başbakan ve de Evren’in halefi cumhurbaşkanı “Tonton” Özal’ın görüşleriyle bire bir aynı değil mi? Elbette Evren’inkiyle de…

Bu noktada Evren portresinin ardında kendini hissettiren Murtaza’nın hemen yanıbaşında diğer mümtaz şahsiyet çıkıyor karşımıza: Kudret Yanardağ. Nam-ı diğer Müfettişler Müfettişi ya da Üçkâğıtçı!

***

Orhan Kemal’in Adana’dan tanıdığı ve 1952’de yazıp kapattığı Murtaza’yı yeniden keşfinin biraz da Müfettişler Müfettişi (1966) sayesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kez 1960’larda, Ankara yakınlarında küçük bir Orta Anadolu kentindeyiz. Edası, kalıbı, her şeyiyle “devlet / iktidar mensubuyum” diyen ama kimliği, vazifesi hakkında asla renk vermeyen yabancının gece vakti teftiş havasında apansız şaraphaneye dalması, kentte bomba efekti yaratır.

Valisi, emniyet müdürü, belediye başkanıyla tüm idari ve mülki erkân; otelcisi, müteahhidi, kâtibi, odacısı, arabacısı hemen herkes meçhul -ve kesin görevli- müfettişin, onun şahsında devlet/iktidar burcunun girdabına girmiştir anında. Eşler, metresler dahil… Herkes bir yandan açığını örtme derdindedir, bir yandan da günahı (parasal olarak miktarı münasibi) her neyse seve seve verip, devlet eli/gücüyle rakibini ekarte etme yarışındadır. Devlet dersinden geçip, onun sayesinde “öteki”ni yenme çabası, girdabın etkisini daha da derinleştirir.

Devlet gücü ve korkusunun her zaman kaçaklara yol açtığının, yasaların somutta yasa dışılıkla yürüdüğünün bilincindeki “profesyonel” tokatçının -muhataplarının gözünde müfettişler müfettişinin- kimseden bir şey talep etmesi gerekmez. Çünkü herkes kendi açığını, kaçağını bilmektedir!

Dışarıdan ortaokul bitirme sınavına gittiği Orta Anadolu’da “müfettiş” olarak karşılanmasıyla, sıradan nüfus memurluğu sırasında iş takipçilerin onu “ipten adam alan Kudret Beğ”leştirmesiyle başlayan serüven, devletli rolünde tokatçılığı onun için meslek haline getirir. Orhan Kemal, yaşanmış eğlenceli bir olaydan1 hareketle kaleme aldığı Müfettişler Müfettişi’ni 1965’te tefrika eder, ertesi yıl kitaplaştırır.

Yazarın, Kudret Yanardağ ve şebeke ortaklarıyla muhataplarının (bürokrat, eşraf, esnaf) Murtaza’nın tersinden ve reel izdüşümü olduğunu fark etmesi kuvvetle muhtemel. Çevresindekilerin yoğun itirazlarına karşın 1952’de yayımlanan Murtaza’yı yeniden yazıp 1968’de noktalar. Kitap 1969’da oyunla eşzamanlı olarak piyasaya çıkar. Aynı yıl Müfettişler Müfettişi’nin devamı Üçkâğıtçı yine Cumhuriyet’te tefrika edilir. Ve yeniden Murtaza: 1950 sonrası, bu kez bir bankanın gece bekçisi olarak karşımızdadır.

Demokrat” dönemi Murtaza’sını ne yazık ki tamamlayamadı Orhan Kemal.

Olmaya devlet…”

Vatandaşın yatıp kalkma saatinden tuvalete gitmesi dahil her şeyi “düzen – disiplin”e sokmaya uğraşan Murtaza’yı Evren’in devlet başkanlığı döneminin kılavuzu olarak okuyabiliriz. Devletli görünümü ve rolünün insanlarda yarattığı kesif korku ve tam teslimiyeti mizah yönüyle ele alan Müfettişler Müfettişi ve Üç Kâğıtçı ise Evren’i “en pahalı ressam” yapan tarihsel parodinin gündelik hali diyebiliriz.

Murtaza da, Müfettişler Müfettişi de ne salt kurgu ürünüdür, ne de kendi kendilerine ortaya çıkmışlardır.

Marx’ın Haziran 1853’te Engels’e mektubunda Fransız seyyah Dr. Bernier’in kitabına atfen Türkiye dahil “Doğu’daki bütün olayların temelini toprakta özel mülkiyetin yokluğunda aramalı. İşte Doğu cennetinin gerçek anahtarı” satırları, “Doğu’da devlet her şeydir”e uzanıyordu.

Mektup yüz yıl sonra Karl Wittfogel tarafından yeniden keşfedildi, “Oriental Despotizm” olarak yeniden yorumlandı. Müfettişler Müfettişi’nin zuhur ettiği sıralardaysa Türkiye aydın çevreleri tam da bunlar ekseninde Asya Tipi Üretim kavramı üzerinde Osmanlı’dan Cumhuriyete devlet ve toplum yapısını tartışıyordu. Sencer Divitçioğlu Asya Tipi Üretim Tarzı ve Azgelişmiş Ülkeler’i 1966’da, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu’nu 1967’de yayımlamıştı. Kemal Tahir’in edebiyat yapıtından çok, bu görüşler doğrultusunda tarih tezi gibi konumlanan Devlet Ana romanının da yine 1967’de yayımlandığını anımsayalım.

Orhan Kemal’se iri laflardan, devlet efsanesini yeniden üretmekten kaçınır. Gündelik, sıradan, yanı başımızda yaşananlardan, yaşayanlardan hareketle, olanca canlılığıyla ortaya koyar “Doğu cennetinin gerçek anahtarı”nı: Kişi(ler)de vücut bulmuş devlet dehşetini ve parodisini.

***

Murtaza’yla Müfettişler Müfettişi / Üçkâğıtçı Kudret Yanardağ’a bugünü anlama kılavuzu olarak bakmak üzere yola çıkmıştım. İyi bir keşif olacağını düşünüyordum bunun. Ön okumalar sırasında Işık Öğütçü’nün “Murtaza 2’de babamın bize anlattığı kadarıyla, Müfettişler Müfettişi ve Üçkâğıtçı’nın kahramanı milletvekili Kudret Yanardağ ile Murtaza’yı Ankara’da, Meclis’te karşı karşıya getirecekti” satırlarını okuyunca, duraksadım… Ve şu an eminim, Hanımın Çiftliği’nden Kabak Hafız da yer alırdı o mecliste!

Oradan da Asya Tipi Demokrasi’ye uzanırız.

1Ece Ayhan, Çorum Alaca’da kaymakamken birkaç günlüğüne İstanbul kaçamağı yapar. Savcıya, tahrirat kâtibine “arayıp soran olursa işi çıktı Ankara’ya gitti,” demelerini söyler. Hemen ertesi sabah bir yabancı gelip kaymakamı sorar. “Ayhan Bey’in yakın arkadaşı,” olduğunu söylese de tam kaymakamın makamını terk ettiği sıra gelen kerliferli adamın teftiş için orada olduğundan herkes emindir. Yedirir, içirir ağırlarlar.

Kaymakamlık konağı ve konutunu mesken tutan müfettiş, yetkililerden kasaba hakkına bilgi alır, her şeyi soruşturur. Pazartesi sabahı İstanbul’dan dönen kaymakamı ilgililer kasaba girişinde jiple karşılayıp durumu haber verirler. “Ulan Ayhan, aylarca kasabada kalırsın bir Allahın kulu gelmez, üç günlüğüne kaçak bir İstanbul yaparsın müfettiş damlar… Benimki de şans mı?” diye kendisine kızarak, tedirgin kaymakamlığa girip kapıyı tıklatır. İçeriden gelen tok “Giriniz!” sesiyle kapıyı açıp selam vererek durumu anlatmak üzere masasında oturan “müfettiş”e baktığında, şaşakalır. Arkadaşlarının “Meccani” (parasız, bedavacı) lakabını taktığı, ileride “naif ressam” olarak da tanınacak Fahir Aksoy’dur karşısındaki. (Bkz: Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi, Cem Yayınları s. 383-389.)

Ehven de olsa şerre itibar edenin…

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir.

AYDIN ÇUBUKÇU

Biri hırsız, diğeri dinsiz, beriki ırkçı, öteki yalancı… Seçmek zorundasın… İşte ehvenişer.

(twitter vecizesi  )

Dünya işleri kendi hallerince yürürken, ola ki Osmanlının kanun uygulayıcılarını müşkül durumda bırakacak mecralara dökülür diye, Mecelle, İslami hukukun “kenarından dolaşma” kanalları aramıştır, bazen. Şeriat ile “Batı Medeniyeti”, öteki dünya ile gündelik hayat, akla ve hukuka uygun bir yerde buluşturulmaya çalışılırken, esnek ve hatta gevşek yorumlara kapı açılmıştır. Bir yanda bütün azameti ve dehşetiyle ilahi kanunlar, diğer yanda kıpır kıpır neşesiyle, cilvesiyle, üçkâğıtçılığı, hırsı ve kıskançlığıyla sahici hayat… Birincisi mümkün olduğunca dizginleri sıkı tutmaya çalışacak, diğeri kendi bildiği gibi akıp gitmeye çalışacak… Sürekli zor tercihler yapmak zorunda kalan insancık, hem hayatını sürdürmek hem de ahretini kaybetmemek için elverişli patikalar bulmak zorundadır. Mecelle buna yardımcı olmaya çalışır. Madem ki, “dinimiz kolaylıklar dinidir”, çelişkiler içinde kıvrılarak ilerlemenin de pek çok yolu olmalıdır. Mesela, “İki fesat tearuz ettiğinde ehaffı irtikab ile a’zamının çaresine bakılır,” denmiştir ki, “İki fesat aynı anda ortaya çıktığında hafif olanı alınıp, büyüğünün -herhalde sonra- çaresine bakılır,” anlamına gelir.

Her bir kural, geniş kapsamlı genellemeler halinde kurulmuştur ve hayatın farklı alanlarında ortaya çıkabilecek farklı nitelikteki sorunların çözümünde yol gösterici rolü üstlenebilir. Örneğin, “iki fesat” problemine şöyle bir örnek verilmiş: “Zalim olan yöneticiye başkaldırmak, onun yaptığı zulümden daha kötü sonuçlara yol açacaksa, ona itaat etmek suretiyle, hafif olana katlanarak daha büyük zararların meydana gelmesi önlenmiş olur.” Ama aynı kural imamların, müezzinlerin, din hocalarının hizmetleri karşılığında para almasını yasaklayan dinsel kuralları, ya da faizi haram kılan ama bir türlü önüne geçemeyen emirleri de “uygun” yollardan aşmaya hizmet eder. Din görevlilerinin bedava hizmete pek gönüllü olmamaları, gitgide hafız yetiştirecek, cenaze kaldıracak eleman bulma sıkıntısına yol açıyorsa ki bu hafif fesattır ve ortadan kaldırılmasıyla büyük fesat önlenir! İkisinden biri tercih edilecektir; ya din hizmeti verenlere para verilecek, ya da ahali din hizmeti alamayacak! Veya faizin dince haram, ama ekonomik hayat bakımından zaruri olduğu hallerde ne yapılacak? Faizi alan veren kendi günahıyla baş başa bırakılacak, bu küçük olandır, ama büyük bela def edilecek, yani ekonominin işlemesi sağlanacaktır!

Mecelle, medenileştirilmeye çalışılan İslam hukukunun güncel problemlere çözüm arayan mantığı diyebileceğimiz bir başvuru kaynağıdır. Osmanlının Batılılaşma eğilimine girdiği zamanların ürünüdür. “İlk Medeni Kanunumuz” diye anılır. Şeriatla dünya arasında birbirini fazla rahatsız etmeyen bir ilişki kurmaya çalışmıştır. İnsan denilen acayip mahlûkun ipe sapa gelmez oyunbazlığıyla baş edebilecek kadar ayrıntılı ilahi kanunlar icat etmek kimsenin kudretinde olmadığı için, çetrefil ve bol çelişkili durumlarda kadı efendilerin karara ulaşmasını kolaylaştırmak amacıyla düzenlenmiş kuralları içeren kara kaplı, odur işte. Hayatın gerçekleriyle dinin kuralları arasında yollar bulmaya, ilahi yasalara uyuluyormuş gibi yapmanın mantıksal açıklamasını geliştirmeye çalışır. Çünkü göklerin kanunları, yeryüzünün bunca karmaşasını, insanın cinliklerini, ahmaklıklarını, zavallılıklarını ya da kahramanlıklarını, saflığını, iyiliğini, zekâsını hep birden ve bir anda hareket eder halde hesap edememiştir. Bu arada zaman akmış, dünya değişmiş, yüce yasaların bir hal için çizdiği çizgi, öbür hal tarafından bozulmuş, aynı kural aynı anda hem geçerli hem geçersiz olabilmiş, bir suçun nasıl cezalandırılacağının birden fazla cevabı bulunabilmişti. İşte Mecelle, adaletin hassas terazisini bu dünya ile öteki dünya arasında dengede tutmak için çalışıyordu. Çünkü bu denge bir kez kayarsa, yönetenler, en önemli dayanaklarından birini elden kaçırır, egemenliğin ayarı da bozulurdu.

Ve aslında yönetilenler de, yani dinin yanı sıra, devletin ve her türden zorba hâkimiyetin karşısında aciz kalan ve buna bir gerekçe arayan herkes, boyun eğmesinin kabul edilebilir olduğuna inanmak istiyordu. Kötülüksüz, belasız bir hayat hayal edemeyen kullar için, kötülükler ve belalar arasında seçim yapmayı kurala bağlamak, boyun eğmeye ve kendini bu yüzden teselli edebilmeye yasal ve ahlaki zemin hazırlamak demektir. Mecelle’nin kimi maddelerinde ifadesini bulan hukukun özü budur.

Aslında bu görevi üstlenmiş bir sürü başka toplumsal kurum vardır. Gelenekler, töreler, okul, atasözleri ve medya… Hepsi, kötülüğe razı olmaya ve kaçınılmaz kabul etmeye, “cana geleceğine mala gelsin”, “beterinden saklasın”, “buna da şükür”, “yetmedi ama n’apalım, yine de evet” diyerek teselli bulmaya çoktan hazırlamıştır bizi.

İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşan, yiğitliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu kabul eden, bütün bunları politika haline yükselten bir kültür içinde, şerlerin tümüne birden karşı çıkmak, kötünün iyisini seçerek boyun eğmeyi değil, kötülüğü kökten değiştirerek özgürleşmeyi yeğlemek mümkün mü?

Kötüleri ayıklayarak iyisini seçmek, gerçekte insanın tercihi değildir. Doğamıza uygun olan, kötüyü kökten ve bütün biçimleriyle reddetmektir. “Ehveni şerreyn”, yani iki şerrin iyisi, kurbanı kendi hakkındaki hükmün onaycılarından biri haline getirir. Demokratik bir edayla ve masal diliyle ona da sorulur: Kırk satır mı istersin, kırk katır mı? Katırlara bağlanarak ve her biri bir yöne koşturularak mı parçalansın bedenin, yoksa her biri bir yerini kırk kere kesip kıran kırk satırın altında mı doğranmak istersin?

Sonucu asla değiştirmeyecek olan bu seçim, belki ve ancak paramparça olma sürecindeki acının farklı dereceleri düşünülerek yapılabilir.

Kurtuluşun kendi kollarında, kafasında, eyleminde olduğunu bilinçle kavramış hiç kimse, şerler arasında tercih yapmaya mahkûm edilemez.

Önemli olan, “kötülerin iyisi” yerine, “kötü olmayan” için kararlı ve ısrarlı olabilmektir.

Ehvenişer, seçeneksiz ve çaresiz kalmanın sloganıdır ve yalnızca duruma boyun eğme, teslim olma anlamına gelmektedir. Ehvenişer, her çağda ve her egemenlik biçiminde, bir “rıza ve onay kaynağı” olarak değerlendirilmiş, seçebilmek bu sınırlar içine hapsedilmiştir. Egemen sınıf politikalarının temel stratejisi böylece özetlenebilir. Yalnızca kendilerinin çıkarına olan, ama aralarında az-çok renk ya da koku farkı bulunan seçeneklerden ibaret bir “seçim listesi” sunmak ve her halükârda kazanmak!

Yazıya başlık olarak kurduğumuz cümleyi tamamlayabiliriz: Ehven de olsa şerre itibar edenin, hali haraptır!

Yeni e’den: Sırça köşkler

Yok muydu saraylardan başka oturacak yer / dillere destan olmuş koca Bizans’ta?” diye sorar Bertolt Brecht’in okumuş işçisi… Bizans’ın Büyük Sarayı’ndan geriye taban mozaiklerinin küçük bir bölümü kaldı bugüne. Tekfur Sarayı’nın duvarları ise zor ayakta duruyor.

O koca koca imparatorların adını hatırlayan yok. Topkapı’nın, Dolmabahçe’nin, Yıldız Şale’nin duvarları sağlam, eşyaları da…

Ya onları yaptıranlar?

Bakmayın siz o “neo” öntakısıyla gezinenlere, ocak kurup tuhaf kıyafetlerle gösteriş soyunanlara ve dahi “sultan”dan hediyelik eşya satanlara.

Tarih hükmünü verdi çoktan. “Ey ulu hükümdar, saray ve köşkler yaptırma, / kara toprak altında senin evin hazırdır. / Yüksek, geniş ve süslü sarayın burada kalacak, / sen de inleyerek, karanlık toprak evde yatacaksın” yazıyor “Mutluluk Veren Bilgi” kitabı Kutadgu Bilig’de.

Fanilik mi sadece kastedilen? “Devlet”e dair bir kitap bu, “devletlü” olmaya dair.

Hiçbir saray sahibini koruyamadı ki!

Chagall’ın unutulmaz resmindeki gibi; o ihtişamlı Rus çarlarının koca sarayları Rus işçisinin bir hamlesiyle yerle yeksan olmadı mı?

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız” diyen Sabahattin Ali’nin öğüdünü nasıl unuturuz?

Sahi ne oldu o eski saraylara?

Solmaz Aksoy kapağımızdaki resminin adına “Saray Diye Bir Şey Yok” diyor.

Yoktur!

***

Mayıstır; bahar geldi, doğa uyandı. İlkyaza yürüyoruz. Tarihin bütün kiraz mevsimlerinin hatırasıyla. Mayıs Komün’dür, 1 Mayıs’lardır, Hıdırellez’dir.

Hüzündür ve umuttur.

Ve elbet idamları protesto için cuntanın başbakanı Nihat Erim’e yakılan ve ozanın uğruna hapis yattığı Mahzuni Şerif türküsüdür:

“Köşkün sarayın yıkılsın

Erim Erim eriyesin…”

Asi kızlara kafa karıştıran hikâyeler

Önce baştan başlayalım; “asi kız” denince ne anlıyoruz? Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, adının hakkını veren bir kitap olamamış. Daha çok aldığı fonların hakkını vermeye çalışan bir proje kitabı olduğu anlaşılıyor.

SEVİNÇ KOÇAK

Dünden bugüne, cinsiyetçi klişelere maruz kalan kız çocukları, prenses olma hayalleriyle büyütülüyor hâlâ. Sindirella, Pamuk Prenses, Rapunzel… Uzun saçlı, kabarık elbiseli, zayıf, ince belli, hokka burunlu ve kurtarılmak için bir prense ihtiyaç duyan prensesler. Bunların kitapları kadar kıyafetleri, aksesuarları da pazarlanıyor ve ciddi bir rağbet görüyor. Erkek egemen sistemin kadın algısının en kaba yansımasıyla masallarda, çizgi filmlerde tanışıyoruz önce. Sonra onları yıkmakla mücadele ediyoruz ömür boyu.

Çocuk edebiyatı ve sineması, bu klişelerin alternatifini üreten işler de barındırıyor elbette. Alternatif işler, özellikle son yıllarda yaygınlaşmaya başladı ve bu, toplumsal cinsiyet rollerinin erken yaşlarda kırılabilmesi açısından umut verici. Ama hâkim anlayışı ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Yapılan alternatif üretimlerin içinde bile cinsiyetçi yaklaşımlar çıkıyor karşımıza. Alışıldık biçimsel algının dışında bir prenses olan Fiona bile, yine alışıldık biçimsel algının dışındaki Shrek tarafından kurtarılıyor mesela. Güzellik ve yakışıklılık algısını kıran bir hikâyede, kadın erkek arasındaki kurtarılma ve kurtarıcı bekleme ilişkisi yeniden üretiliyor.

Oysa gerçek hayat, tüm cinsiyetçi dayatmaların karşısında, toplumsal ve bireysel alanda mücadele etmiş çok sayıda kadının büyüleyici hikâyesiyle dolu. Gerçek kadınların gerçek hikâyeleri, kız çocuklarının öz güçlerini keşfederek kendi yollarını bulabilmeleri açısından oldukça önemli bir kılavuz niteliği taşıyor.

Kurtarılmayı bekleyen prenses hikâyelerinin karşısında, ezber bozan “asi” kızların gerçek hikâyeleri anlatıldıkça, özenerek taktıkları plastik taçları kaldırıp atan kız çocuklarının, hayallerinin peşinden gitmiş ve başarmış kadınları rol model alması yaygınlaşacaktır.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, bu iddiayı taşıyan kitaplardan biri. Bu yazının niyeti, iddiası bu olan kitabının içeriğinin buna uygun olup olmadığı sorusuna yanıt aramak.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, Hep Kitap’tan çıktı. İki kadın yazarı var: Elena Favilli ve Francesca Cavallo. Kitap bir anda, büyük bir reklam kampanyasıyla bütün dünyada yaygınlaştı. Kitabın kendisinden önce övgü yazılarıyla karşılaştık. İlk baskısını Mart ayında yapan kitabın, şu sıralar 21. baskısı raflarda.

Kitapta tek sayfalık 100 kadın hikâyesi yer alıyor. Her kadının çizimi de yapılmış. Çizimler oldukça başarılı. Gelelim öykülere…

Önce baştan başlayalım; “asi kız” denince ne anlıyoruz? Asi; isyan eden, baş kaldıran anlamına geldiğine göre, erkek egemen sistemin koruyucusu, kadın mücadelesinin karşısında yer almış kadınlar sırf cinsiyetlerinden dolayı “asi” kategorisinde değerlendirilebilir mi?

Kitap, bu sorunun cevabı konusunda kafa karıştırıyor. Kitabın içinde, toplumsal ve bireysel mücadeleleriyle erkek egemen sistemin karşısında yer almış kadınlarla, sistemin savunucusu ve sürdürücüsü çok sayıda kadın yan yana ve hepsi de asi kız… Kadın mücadelesinin önemli isimleri ise yer bulamamış. Belirli bir sayıyla sınırlandırma zorunluluğu, bir seçimi koşulluyor elbette. Ama kitap için yapılan seçim hiç adil olmamış.

Kitabın sayfaları arasında biraz dolaşarak, asi kızlarla tanışmaya başlayalım…

Kitabın daha ilk sayfalarında ünlü manken Alek Wek çıkıyor karşımıza. Oldukça yoksul bir ailenin kızı Alek, parkta otururken bir ajans sahibinin kendisini keşfetmesiyle hayatı değişiyor. “Bir gün parktayken, ünlü bir mankenlik ajansından bir yetenek avcısı geldi Alek’in yanına. Alek’i manken olarak işe almak istedi. Annesi buna önce karşı çıktı. Fakat ajans temsilcisi çok ısrar edince annesi kabul etmek zorunda kaldı.” Bu satırlar, yoksul bir siyahi ailenin güzel kızının, ailesine çok para teklif ederek keşfeden ajans sahibine büyük paralar kazandıracak ünlü bir mankene dönüşümünü anlatıyor. Bu hikâyeyi okuyan bir kız çocuğunun çıkarması gereken sonuç ne olabilir düşünelim: Yeterince güzel olabilirsem, çok para kazanıp, dünyaca ünlü biri olabilirim! Alek’i asi yapan nedir?

Son derece zorlama, sistemin yarattığı güzellik algısının temsili olan bir mankenin “yırtma” hikâyesi üzerinden kız çocuklarının çıkartması gereken sonuç ne olmalı? Dizilerde oynayıp ünlü olmanın yollarını aramak mı mesela?

Sayfaları çevirince, Arjantin’den asi kız olarak Eva Peron çıkıyor karşımıza. Oysa Eva Peron, diktatör kocası Juan Peron’un faşizan politikalarını halka şirin göstermek için yaratılmış bir projeden ibarettir. Eva, bir yardım kuruluşu kurarak devletin kaynaklarını rahatça kullandı. Bu yardım kuruluşuna bağışta bulunmayan iş adamlarına kocası tarafından müdahale edildi. Elbette bu kuruluşun gelir-giderlerinin incelenmesi yasaktı. Arjantin borç batağındayken, halkı manipüle etmek için Eva eliyle yoksullara para, yiyecek, ilaç dağıtıp, çocuklar için yardım kampanyaları düzenlendi. Bütün bunlar zaten devlet tarafından karşılanması gereken ihtiyaçlardı. Eva Peron, diktatör kocasının politikalarını yumuşak gösteren bir vitrin oluşturdu. Arjantin’de Peronizmin sesi olan Eva asi kız olarak kitapta yer alırken, sesi olmayanların sesi olarak bilinen Mercedes Sosa yer alamamış.

Hırs, iktidar, taht kavgalarını asilik olarak tanımlayabilir miyiz? İktidara geçmek için kocasını tutuklatıp hapse attıran Büyük Katerina, kitabın asi kızlarından birisi. Tahtı ele geçirdikten sonra ilk olarak kendisine uygun muhteşem bir taç yapılmasını emreden bir asi kız! “Katerina’nın muhteşem tacının yapılması iki ay sürdü! 4.936 elmas ve 75 inciyle kaplanmıştı, tepesinde kocaman bir yakut olan, altın ve gümüş karışımlı bir taçtı.”

Rus tarihindeki taht kavgası ve iktidar hırsının simgesi Çariçe II. Katerina da bir asi kızmış mesela. Demek ki asi kız tacı, tahtı reddetmez. Aksine elde etmek için türlü entrikalar yapabilir.

Savaşta ölen kocasının yerine geçerek “isyancıları” bastıran Japon imparatoriçesi Jingü da kitabın asi kızlarından. Asi isyancıları bastıran imparatoriçeden daha asi kim olabilir ki?

Adaylığı sırasında kadın hakları savunucusu olarak lanse edilen ama gerçekte kadın ve aile politikalarındaki gerici tavrıyla bilinen Hillary Clinton da kitabın asi kızlarından. Amerika’nın Ortadoğu politikalarında eli olan, zorbalığın savunucularından Hillary, “zorbaların karşısında adalet için savaşmanın en iyi yolunun siyasete girmek,” olduğuna karar vermiş.

Hillary Clinton asi kız olduğuna göre, işçilere karşı acımasız tavrı ve muhafazakârlığıyla bilinen Margaret Thatcher neden olmasın? Sendikaların grev yapmalarına engel olduğu için Demir Leydi lakabını alan bir asi kız. “Bazen insanlar kabul etmediği bir takım kararları alması için baskı yapmaya çalıştılar, ancak asla boyun eğmedi.” Bu cümlede hak mücadelesi veren işçilerin taleplerinden bahsediliyor belli ki. “İlkokul çocuklarına dağıtılan ücretsiz sütü kaldırdığında, halk onun bu yaptığını beğenmedi.” Halk onun bu yaptığını beğenmeli miydi?

Ve elbette, Michelle Obama da bir asi kız. Başarısı, Birleşik Devletler Başkanı olmak isteyen kocasını desteklemek, kampanyasına yardım etmek ve sonuçta ilk Afro-Amerikan first lady olmak. Sevgili okur: Kocan devlet başkanı olursa, edindiği statüden kaynaklı asi kız olabilirsin.

Kitabın asi kızlarına bakınca, Türkiye’nin asi kızları Tansu Çiller, Semra Özal, Meral Akşener olabilir rahatlıkla.

Kraliçe, imparatoriçe, first lady ve devlet başkanlarının dışında asi kızlar da yer alıyor.

Ruth Harkness’in kitapta yer alma sebebi; Çin’den yavru bir pandayı Amerika’daki bir hayvanat bahçesine getirmiş olmak. Yabani hayvanları doğal ortamlarından kopartıp, seyirlik amaçlı köleleştirmek de asi kız tavrı demek ki. Üstelik de kocasının hayalini gerçekleştirmek için.

Aynı kitapta primatolog Jane Goodall da bir asi kız. Afrika’da uzun süre şempanzelerle yaşayan ve hayvanların doğal ortamlarından kopartılmaması için mücadele eden bir başka kadın. Maria Sibylla Merian da böcekleri doğal ortamında inceleyebilmek için Güney Amerika’ya giden bir doğa bilimci. Bu kitabı okuyan küçük kız çocuğu ne düşünmeli? Hayvanlarla ilişkiyi ne üzerinden kurmalı?

Jamaikalı Kraliçe Maroon’ların Nanny, Afrikalı “atalarına” sahip çıkıyor, “atalarını” rüyasında görüyor. Söz konusu olan asi kızların hikâyeleri olduğunda, dildeki cinsiyetçi kelimeleri de ayrıştırmak gerekmiyor mu?

Millo Castro Zaldarrıaga, küçük yaşta müzik yapmaya başlamış bir davulcu ve başarı ölçütü olarak “bir Amerikan başkanının doğum günü partisinde bile” davul çalması gösteriliyor. Bu durumda, Ak Saray’da bir davete katılan müzisyenler asi oluyorsa, reddedenleri ne olarak tanımlamak gerekir?

Virginia Wolf, yazmayı ve kocasını çok seven depresif bir kadına indirgenmiş. Gerçek bir asi kız olan Virginia; hepimizin bildiği kendine ait bir oda yerine, kendine ait bir depresyona sıkıştırılmış.

Kitabın önsözünde diyor ki; “Artık elinize bu kitabı aldığınıza göre, tek hissettiğimiz birlikte kurmakta olduğumuz dünyaya karşı umut ve heyecan olmalı. Ne kadar büyük hayallerin olabileceğini, ne kadar uzağa gidebileceğini cinsiyetinin belirlemediği bir dünya. Her birimizin büyük bir güvenle, ‘Özgürüm’ diyebileceği bir dünya.” Ama bunu diyen kitabın içinde, özgürüm diyebileceğimiz bir dünya için mücadele eden kadınlarla, bunun karşısında olanlar yan yana yer alıyor.

Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler, adının hakkını veren bir kitap olamamış. Daha çok aldığı fonların hakkını vermeye çalışan bir proje kitabı olduğu anlaşılıyor. Kadın mücadelesi yüzyıllardır bedel ödeyerek, durmaksızın devam ediyor. İki kutbu olan dünyada, kadınlar arasında da kutuplar var. Bu mücadelede, Frida ile Thatcher aynı kutupta yer almıyor. Ama ne tuhaftır ki, aynı başlık altında aynı kitapta sunuluyor.

Bu kitap iyi bir örnek olamasa da, kendisine dayatılanları reddederek hayallerinin peşinden gitmiş kadınların yaşam öyküleri, özgürleşme pratiğimizin ortak hafızasını oluşturuyor. Biz asi kızlara düşen; allanıp pullanarak anlatılanlara kanmayıp, kendi hikâyelerimize sahip çıkmak, çoğaltmak, anlatmak…

Kağıt korkusu

Matbaadan önce, el yazısı güzel olan köleler çoğaltırdı kitapları. Şairler, yazarlar okumuş insanları bir araya toplayıp yazdıklarını önce onlara okur, gelen eleştiriler üzerine gözden geçirdikleri eserlerini düzelterek dolaşıma sokarlardı. Kitabın yazımını sipariş veren kişinin bütün bu süreçleri beklemesi gerekirdi.

Elinde parşömen yapacak malzeme olmadığında manastır sakinleri daha önce yazılmış parşömenleri çakıyla kazıyarak üzerine dini metinleri yazıyordu. Günümüz teknolojisinde kazınmış yazıyı okuma olanakları çok geniş elbette. “Palimpsestus” adı verilen bu metinleri, uzman kişilerin bir takım tekniklerle okuması olası. Tüy kalemin sivri ucundan kalan iz, kazınsa da parşömende varlığını sürdürüyor.

Tahribatlar, yangınlar, sel ve depremler, kıyımlarla ya da zamanla kitaplar tarihin izinde kaybolup gitti. 1. yüzyılda yaşayan Vergilius’un Aeneis destanının M.S. 4-5. yüzyılda bulunan bir kopyası bu zenginliği temsil ediyor neyse ki.

Bilginin çoğaltılması ve kamuya yayılmasında matbaanın payını yadsımak olası değil. Matbaa, yazılı esere ulaşmakta, zaman ve emek olarak kolaylık sağladığı gibi, ekonomik olarak da ciddi etkilerde bulundu kuşkusuz.

“Onca yüzyıldan sonra
İskenderiye’ye geldi Dante
İskenderiye kitaplığının yakılması nedeniyle
yas defterine
yazmak için düşüncesini.
Büyük bir inançla şunları yazdı deftere:
Cehennemimin varlığının gereğini
ispat edebilmekten mutluyum!
Bir kez olsa bile söylenmiş sözü
Yok edebilecek ateş hiçbir yerde bulunmaz.”

Yüzbinlerce cilt kitabın bir araya getirildiği rivayet edilir İskenderiye Kütüphanesi’nde. Trajan Petrovski “İskenderiye’ye Geldi Dante” adlı şiirinde zamanın yangınından miras kalan sözün gücünü paylaşmış bizimle; kazara çıkan bir yangının değil, bilerek yakılan bir kütüphanenin şiiridir.

Büyük İskender’in ölümünden sonra tahta geçen Ptolemaios’un emriyle İskenderiye’de büyük bir kütüphane ve müze kuruldu. İlerleyen zamanda rasathane, botanik bahçesi, hayvan ve bitkilerden birer örnekle zenginleştirilen müzenin yanı sıra büyüyen kütüphane Helenistik kültürün temelinin atıldığı bir çekim merkezi halinde geldi.

Eukleides (Öklid), kütüphanede büyük bir matematik okulu kurdu ve geometri eğitiminin temelini oluşturan “Elementler” adlı kitabı hazırladı.

Apollonios da matematik okulunun bir diğer önemli adını oluşturdu kütüphanede. Elips ve parabolleri inceleyen Apollonios çalışmalarıyla gelecek zamana ışık tuttu.

Arkhimedes, Mekanik Okulu’nu kurdu ve “Arkhimedes Burgusu”nu buldu. Daire alanını hesaplamada kullanılan “pi” sayısını bulan kişi olarak da İskenderiye Kütüphanesi’nin tarihe kazandırdığı adlardan biri oldu.

Herofilos, kadavraları incelemenin yanı sıra beyin, sinir sistemi ve nabız üzerine çalıştı.
Baş kütüphaneci Eratosthenes’in dünya ve güneş üzerine yaptığı çalışmalar İskenderiye Kütüphanesi’nin bir okul olarak faaliyet göstermesinde, bilim insanları için bir çekim merkezi oluşturmasında etkili oldu.

Rivayet odur ki, M.Ö. 47 yılında Sezar’ın kuşatması sırasında kütüphane zarar gördü, eserlerin birçoğu yağmalandı; kurtarılan kimi eserler Paganizmi yaydıkları gerekçesiyle, Hristiyan inancına göre, yok edildi; geriye kalan ne varsa şehrin hamamında yakıldı.

Kese kâğıdı kanunu

Abdulhamit’in 2. Meşrutiyet’e kadar süren onlarca yıllık sansür ve yasaklarını hızla geçerek Cumhuriyet’in ilk yıllarına, 1 Kasım 1928’e gelelim. 1353 sayılı yasayla çıkartılan Harf Devrimi sadece iki ay süre içerisinde tatbik edildi. 1 Ocak 1929 itibariyle, yeni harflerle yazılmayan bütün kitapların satışı yasaklandı. Durum böyle olunca, birçok yayınevinin Harf Devrimi’nden önce yayınladığı kitaplar ellerinde kaldı.
Darüşşafaka Cemiyeti’ne ait Osmanbey Matbaası kitaplardan bir kısmını elinden çıkardıysa da bir kısmını 8 yıl süresince deposunda tuttu, çünkü içlerinde çok sayıda Kur’an vardı. Cemiyet, 1937 yılında deposunda ne var ne yok hurda kâğıt olarak satmaya karar verdi; hamura dönüştürülmeleri koşuluyla Galata’daki kâğıt komisyoncusu Kerope’ye sattı.

Kâğıt hamuruna dönüştürülmek ve İstanbul piyasasında kullanılmamak üzere taahhütname imzalayan Kerope, Darüşşafaka Cemiyeti’nden aldığı kâğıtları kese kâğıtçı Mihran’a sattı. Mihran da işi gereği aldığı kâğıtları kese kâğıdı yaparak piyasaya sürdü.
Beyazıt esnaflarından Azakzade Tevfik Bey, Mihran’dan 15 çuval kese kâğıdı alarak İstanbul Müftülüğü’nün yolunu tuttu. Kur’an sayfalarından yapılan kese kâğıtlarını çuvallarla yığdı müftülüğün önüne.

Mürekkepbalığı adlı yazı kültür dergisinin 5-6. sayısından, Burçin Aydoğdu’dan aktarmaya devam edip İstanbul Müftülüğü ile Okutma Kurumu arasındaki yazışmaya göz atalım:
“… ambarlarında mevcut tonlarca Kur’an-ı Kerim sahifelerini kise kâğıdı yapılmak üzere ufak bir bedel mukabilinde piyasaya satmış olması, birçok vatandaş tarafından esefle görülüp ve karşılaşılan bu kise kâğıtlarından bir numunesi ilişik olarak takdim kılınmıştır.”
Durum anlaşılıp Kur’an-ı Kerim sayfalarından kese kâğıdı yapıldığı ortaya çıkınca devlet bu işe el attı. Gidişatı engellemek için kanun çıkarmaya karar verdi ve gazetelere ilan etti. “Matbualara Eşya Sarılmaması Hakkında Kanun” Dahiliye Encümeni tarafından “Yazılı ve Basılı Kâğıtların Kese Kâğıdı Olarak Kullanılmamasına Dair Kanun” yeniden düzenledi. Adalet Encümeni kanunun 1. maddesinde kapsamı değiştirdi ve hatta daralttı. Günlük gazeteler bu yasak kapsamına alınmadıysa da kanun yanlış yorumlandı; kamu görevlileri, yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, gazete de dergilerden yapılan kese kâğıtlarını topladı. Dönem gazetelerine verilen ilanlar, belediyenin zabıtaya gönderdiği tamimler neticesinde durum anlaşıldı, “gazete ve mecmua kâğıtlarından kese kâğıdı yapılabileceği” açığa kavuştu.

2007 yılında “Uygulama İmkânı Kalmamış Bazı Kanunların Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun”un gündeme aldığı hiç uygulanmayan 118 kanundan biri olan “Yazılı ve Basılı Kâğıtların Kese Kâğıdı Olarak Kullanılmamasına Dair Kanun”un da uygulanabilirliğini ve güncelliğini yitirdiği gerekçesiyle TBMM tarafından kaldırıldı.

Cemiyet-i Edebiye değil otopark

Stefanos Karateodori Paşa ve İroklis Vasiadis’in başını çektiği toplantıya 14 Aralık 1861’de 33 Rum ileri geleni de katılır. İstiklal Caddesi’ndeki Bonmarşe Mağazası’nın karşısında yer alan Sala Gazinosu’nda Dersaadet Rum Cemiyet-i Edebiyesi kurulur. Cemiyetin tüzüğüne geçen öncelikli hedefi, “yazılı ve sözlü olarak edebi alanda çalışmalar yapmak, halka açık konferanslar düzenlemek ve Cemiyet’le aynı ismi taşıyan bir dergi yayınlamaktır.” Halka açık toplantılarda güzel, akıcı ve anlaşılır konuşmalar yapan Cemiyet üyeleri ilgi çeken bilgileri paylaştıkları için Cemiyet çekim merkezi haline gelir. 1871’de bir nizamname yayınlayan Cemiyet filolojik ve eğitim çalışmalarına ek olarak “eğitimin ve bilimin geliştirilmesi ve bunların Şark’a yayılması” için harekete geçti. Arzu edilen bağışlar fazlasıyla aktığı için cemiyet Rumların eğitim bakanlığı olarak anılır hale geldi.
1870’teki meşhur Pera yangını Cemiyet binasını da kül etti; finansal desteğinden dolayı, 1500 ciltlik kitabının yanmasına rağmen, sıkıntıya neden olmadı. Rum Galata bankerleri ve Atina Üniversitesi’nin katkılarıyla Balıkpazarı Topçular Sokak’taki arsanın üstüne 1872’de temeli atılan bina, 16 ay sonra, 11 Mayıs 1873’te, Osmanlı Maarif Nazırı Sadullah Bey’in de katılımıyla, faaliyete geçti. Yeni bina büyük kütüphanesi, toplantı ve konferans salonlarıyla Cemiyet’in tüm ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikteydi.

Patrikhane’nin 1881’de eğitime el atması ve bağışların azalmasıyla Cemiyet eğitim alanından çekilerek filoloji ve edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Yukarıda da bahsedildiği gibi, Cemiyet-i Edebiye aynı zamanda, 1863 ile 1922 yılları arasında yayınlanan derginin de adıdır.

Arkeoloji, tıp, halk bilimi, dil, tarih, fizik, biyoloji ve eğitimle birlikte Helen kültürü ve edebiyatına dair makalelerin yayınlandığı dergi, 1922’ye kadar üç yıllık aralık dışında 59 yıl yayın hayatını sürdürdü. 1881-1884 yılları arası derginin yayınına ara verdiği yıllardır; malum, meşhur, şüpheci, sansürde sınır tanımayan II. Abdülhamit’ten dergi de payına düşeni aldı kuşkusuz.

İktidar İttihatçılara geçince, cemiyeti sürprizler bekledi. 1911 yılında yapılan tebligatla 400 bin kuruşluk vergi borcu çıkarıldı Cemiyet’e. 1 Mart 1874’ten başlamak üzere 1911 yılına kadar hiç ödenmemiş emlak vergisi tutarı aslında hızla bozulan Türk-Rum ilişkilerinin bir göstergesidir. Dönemin Rum Patriği III. Yoakim araya girerek, hükümete bir savunma dilekçesi sundu. Yoğun uğraşlar sonucu borç silindi ama çentik duvara atılmıştı bir kere.
Dünya çalkantılı ve savaştadır; cemiyetin gelirleri ve bağışları eriyerek asgari düzeye indi. Bu arada, savaş nedeniyle boşaltılarak askeri amaçla kullanılan Merkez Rum Kız Lisesi’ne kapıları açan Cemiyetin Mütareke yıllarında yaptığı siyasi yatırımlar sonunu hazırladı. Cemiyete o yıllarda başkanlık eden Minas Afthenopulos, Rumların 500 yıldır beklediği kurtarıcı ve kahraman olduğunu açıkladığı Venizelos’u 1919’da cemiyetin onursal başkanı ilan etti. Geçmiş yıllarda kendinden bilim ve edebiyat alanında söz ettiren cemiyet Venizelos propagandasıyla milliyetçi bir çizgiye savruldu. Savaşın ardından cemiyet yöneticileri, binayı boşaltarak İstanbul’u terk etti. Cemiyet kapatıldı.

Hani bunun ilk sahibi

Terkedilmiş malları sahiplerine paylaştırmak üzere Lozan’da kurulan Karma Komisyon’un kararları bir işe yaramadı. “Hiçbir üyesinin İstanbul’da olmadığı” iddiasıyla “sahipsiz mülk” olarak bina hazineye devredildi. Binaya Cumhuriyet Halk Fırkası yerleşti ama İstiklal Caddesi’ne sapa kaldığı için Çocuk Esirgeme Kurumu’na devretti. Bir süre Kızılay yerleşti binaya, sonra da Beyoğlu Sulh Ceza Hakimliği. Çituri Biraderler 1941 yılında binayı Milli Emlak’tan satın aldı; ama 1955 yılına kadar sürdü binanın tahliyesi. 6-7 Eylül Pogromu’nda boş binaya giren yağmacılar, elleri boş dönmesinler diye binanın borularını, demirlerini sökerek yağmaladılar. 1965 yılında Kıbrıs meselesinden dolayı Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı Çipuri Biraderler. Tamamen yıkılan binanın enkazı kaldırıldı ve otopark olarak işletildi nihayet.

Yanıtsız sorular ya da kayıp kütüphane

Cemiyetin arşiv ve kitaplığının kamyonlara yüklenerek Ankara’ya görüldüğünü, Hacı Bayram Camii’nin avlusunda kaderine terk edildiğini iddia ediyor kimi kaynaklar. Türk Dil Kurumu’ndan Türk Tarih Kurumu’na kadar aslan payını alıp envantere işledikleri rivayet ediliyor. Sevag Beşiktaşlıyan, Agos’taki yazısında, Emre Ertani’nin Sait Çetinoğlu ile yaptığı söyleşiden yola çıkarak, sorular soruyor ve yazının yazılmasına neden olan makalesinin sonunda cemiyetin arşivi ve kütüphanesi hakkında bazı bilgiler veriyor:
“Ayhan Aktar’ın işaretiyle Niyazi Berkes’in anılarından oluşan Unutulan Yıllar kitabında rastlıyoruz. Berkes, 1933’ün ilkbaharında çalıştığı Halkevleri’nin bodrumunda duran ‘İstanbul’un işgal yıllarında faaliyet gösteren gizli bir Rum örgütü’ne ait kitaplıktan bizzat Mustafa Kemal’in emriyle Ankara getirilen sandıklar dolusu kitaptan bahsediyor. Yine Mustafa Kemal’in emriyle, Cumhuriyet’in 10. yılı için Halkevleri’nde bir kütüphane oluşturmak için bu sandıklar dolusu kitabın tasnifi görevi Berkes’e verilmiş. Dağılmış kitapların yapraklarını tek tek bulup yeniden ciltlettirmek için ayırmak gibi uzun ve yorucu bir görevi, insanüstü bir çabayla 6 ayda bitiren Berkes, kitaplar üzerine çalıştıkça, ‘bu kitaplığın, bir Halkevi kitaplığı olamayacak düzeyde olduğunu gördüğünü’ söylüyor. ‘Yunanca, Latinceden Arapçaya kadar çoğu yüksek bilim, sanat ve felsefe yapıtlarından oluşan binlerce kitaptan’ bahsediyor Berkes ve ‘bunların eninde sonunda başka bir yere taşınacağını’ bilse de, esas hedefi olan kitapların tam kaydını çıkarmayı başardığını söylüyor.

Bu bilgiler sonucunda, kritik nokta, 1951’de Halkevleri kapatıldığında, Halkevleri’nde bulunan kütüphaneye ve kayıt listesinin ne olduğunu bilenlere ulaşmak. Zira Çetinoğlu’nun Kültür ve Turizm Bakanlığı’na 20 Eylül 2011 tarihinde arşivin nerede olduğuna dair yaptığı resmi başvuruya yanıt olarak, Bakanlık’ın arşive ne olduğuna dair bilgi olmadığı belirterek, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yönlendirmesi, devletin ipiyle bu arşivin bulunamayacağını gösteriyor.”

“Üstün ırk”ın yangın tutkusu

Önce halkı bilinçlendirmek gerekiyor, evet. Aksi durumda zor kullanmaya, tehditle gönüllü kılmaya kolluk kuvvetleri var zaten. İlkin Marksistler, sonra Yahudiler, barış yanlıları, sosyal demokrat yazarlara kadar uzanan bir liste; derken Opera Meydanı önünde toplanıp kitapları ateşe verme töreni. Halk oylamasının sonucunda iktidara gelen Hitler, “Alman değerlerine karşı çıkanlara hayır!” kampanyasını başlatmak için uzun süre beklemedi. Alman Nasyonal Sosyalist Öğrenciler Birliği, Hitler’den aldığı meşaleyle komiteler kurup faaliyete başladı hemen. “Alman edebiyatıyla kimliği arasında bir çukur açıldığı” iddia ediliyordu ki, bu çukur kabul edilebilir gibi değildi. Nihayetinde “Yahudi, Yahudi gibi düşünür; Almanca yazsa da yalan söyler.” Yalanı kökten silmek istediklerini belirten öğrenciler, milli kimliklerini de önemsediklerini ilan ettiler. Alman dilinin arılığını korumak için istek duyan öğrenciler, kapasite sahibi de olmak istiyordu nitekim.

“Alman değerlerine karşı gelenler için 12 öneri”nin son maddesi de öncekiler gibi kırmızı, gotik harflerle yazılmıştı: “İstiyoruz ki, fakülteler Alman kimliğinin mabedi ve onun tüm gücüyle patlayıp saldırıya geçeceği yer olsunlar.” Komiteler birlieşip kütüphanelere akın etti. Tasnif ettikleri kitapları ayıkladılar bir bir. Tehdit ve korku iklimi kitapçıları işbirliği yapmaya zorladı elbette. Kütüphaneciler için durum farklı değildi: “Kara listede bulunan bütün kitapları kütüphanemden çıkartacağıma ve onları kimseye vermeyeceğime ant içiyorum. Bu eserlerin başkalarına verilmesinin kanun tarafından suç uyarılmış bulunuyorum.” 10 Mayıs 1933’te Opera Meydanı’nda toplanan kalabalık büyük bir gurur ve haşmetle kitapları yakmaya başladı. Seçilen birkaç sembolik kitap ateşe atılmadan önce ilgili kişi kalabalığın önüne çıkarak kısa bir konuşma yaptı:

“Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky’nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.”
“Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud’un yazmalarını ateşe veriyorum.”
“Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr’in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.”

Muhalefet edecek her kesimi korkutmak için bütün olanaklarını kullanan Hitler iktidarı zorbalığın ateşini körüklemek için kitapları seçmişti. Yüze yakın yazarın kitapları, Almanya’nın çeşitli yerlerinde o gece küle döndü. Bu istismar aynı zamanda bilim insanları tarafından Aryen ırkının üstün ırk olarak ilan edilmesinin zeminini de hazırlamış oldu.

Ordu yönetime el koydu

Hitler’in Almanya’daki icraatları nice devlet adamına ilham oldu kuşkusuz. 12 Eylül 1980 askeri cuntanın 39 ton gazete, dergi ve kitabı yakarak yok ettiği TBMM arşivlerinde yerini alıyor. Adalet Bakanlığı’nın sunduğu verilere göre akıbeti bilinmemekle beraber 40 ton yayın da yok edilmek üzere depolarda bekletildi bir zaman. 927 yayın yasaklandı. Basın ve yayın özgürlüğünü kısıtlamak için 151 yasa çıkarıldı.

Süreklilik esastır. Gezi’ye toma, biber gazı, kolluk kuvvetleriyle giren devlet, parktaki her şeyi olduğu gibi kütüphanedeki kitapları da bir kamyona doldurarak olay yerinden uzaklaştı. TYS Genel Başkanı Mustafa Köz izini sürdüğü kitapları İnönü Stadı’nın yanında Gezi’den toplanmış çadırlar, elbiseler, ilkyardım malzemeleriyle birlikte oluşturulan bir çöp dağında buldu ama geri almak için çabaları sonuçsuz kaldı. Zabıtanın da katıldığı bu yağmanın izini süren şair ve avukat Cihat Duman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bir dilekçeyle başvurarak kitapların akıbetini sordu; yine dilekçeyle aldığı yanıtta belediyenin herhangi bir yerden kitap almadığı yazıyordu.

“Kitap bombadan daha tehlikeli”

Ahmet Şık, İmamın Ordusu adlı kitabı basılmadan tutuklandı. Dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan konuyla ilgili Strasbourg’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde yaptığı açıklamada “Bazı kitaplar var bombadan etkilidir. Bomba kullanmak suçtur, bombanın yapılacağı maddeleri kullanmak da suçtur. Bomba ihbarı gelmişse, güvenlik güçleri bunları toplamaz mı?” dedi.

Başbakan Erdoğan 2011 Haziran ortalarında, bir televizyon programına katıldı. Ruşen Çakır’ın “Geçenlerde Nedim Şener’i ziyarete gittim. Kendisi benim yakın arkadaşımdır. Çok güvendiğim kefil olduğum bir arkadaşımdır. Ahmet Şık da öyle. Sizin Strasbourg’ta yaptığınız kitap bomba benzetmesi kendilerini çok rahatsız etmiş; beni de rahatsız etti. Bunu bir açar mısınız? Kitap yazmak nasıl terör olur?” sorusuna Erdoğan, “Daha ilerde inşallah beyefendi ile bir araya gelirsek… Yani öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” demekle yetindi.

Avesta Yayınları’nın Diyarbakır’daki deposuna 2016 yılının Haziran ayında düzenlenen molotoflu saldırıda, binden fazla kitabın yakılması, yakın dönemde tanık olduğumuz bir başka hadise olarak kayıtlara geçti.

Mesele değil sakıncalı hurda

10 yıl süreyle 120 sayı yayın hayatına devam eden Mesele dergisi internet üzerinden yayın yapmaya karar vererek, “farklı bir düzeyde yayıncılık yapmaya” başladı. Arşiv için ayırdıkları sayılardan geriye kalan dergileri, daha önce yaptıkları gibi, geri dönüşüme satması için bir hurdacıyla anlaştılar. Hurdacı, Mesele dergisinden aldıklarını geri dönüşüme satacak, karşılık olarak da derginin taşınma işlerini üstlenecekti.
Mesele dergilerini geri dönüşüme satmak için götüren hurdacı beklenmedik bir yanıtla karşılaştı. Geri dönüşüm şirketi “sakıncalı kâğıt” diyerek Mesele dergilerini hurdacıdan satın almadı. Gündüz vardiyasının işkilli olduğunu düşünen hurdacı elindeki dergileri aynı günün gece vardiyasına satmak için girişimde bulunduysa da aynı yanıtla karşılaştı. Elindeki dergilerde devlet ve hükümet aleyhinde şeyler yazıyordu ve “sakıncalı hurda”ydı.
Bir okulun deposundan iki ton okul kitabı alan hurdacı, Mesele dergileriyle okuldan aldığı kitapları birbirinin içine katıp geri dönüşüm şirketine fark ettirmeden ancak çıkarabilmiş elindekileri.

Yazı ve kâğıt her zaman, Çin Kültür Devrimi sonrasındaki “Kehanet Gecesi” hariç değil, endişe yarattı. Kimi zaman gereksiz görünüp parşömenlerden kazındı, kimi zaman ateşe atılarak yok edilmek istendi. Yazının ve kâğıdın uysallaşması için sayısız yasal düzenlemeye gidilmesiyle yetinmeyen iktidarlar, bombadan daha tehlikeli olduğunu açıkladı. Durumdan vazife çıkaran işgüzar memurlar ise uygulamada bir adım önde oldu daima. Mesele dergisi örneğinde olduğu gibi “sakıncalı hurda” varsayıp imha etmeleri durumunda “devlet karşıtı sayfaların” alttan alta kendini okutacağını düşündüler belki de.
Sen nelere kadirsin Palimpsestus.

Tiyatro sporunun DTCF’de başlayan serüveni: KHK’lar ve kahkahalar

Her şey 2000 yılının sonbaharında, yeni bir yüzyıl başlarken, ortalık milenyum diye inlerken, Tülin Sağlam ve Kadir Çevik yönetiminde yürütülen Yaratıcı Drama dersinde başladı. Gösteri bittiğinde bir kısmımız için artık hayat eskisi gibi değildi. Hatamızla, başarımızla, günahımızla, sevabımızla bütün olduğumuz bu gösteriden sonra artık ülke tiyatrosu da eskisi gibi olmayacaktı.

KORAY TARHAN

koraytarhan_1Bu yazı can acısıyla, hızlı yazılmış eksik bir yazı; DTCF Tiyatro Bölümü öğretim üyelerinin toplu ihracının yarattığı etkilerden sadece bir boyutunun hatırlanması, göz önüne koyulması, tarihin affetmeyeceğine inandığımız davalarından birinin tutanaklarına geçmesi için yazılmış bir evrak olma niyetinde. Bunun yanında geç büyüyüp, erken yaşlandığımız bu coğrafyada, tiyatral bir serüvenin ardında bıraktığı izler ve ulaştığı menzillerin tespiti, erken yazılmış bir hatırat olmak yolunda.

Mevzu son yirmi yılın ülke tiyatrosu ve eğlence kültürünün orta yerinde yepyeni ama bir o kadar da kadim kültürel kökleri olan bir gösteri biçimi; Doğaçlama Tiyatronun (İmpro) Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü’nde başlayan serüveni. KHK’ların sefil iktidarına inat, kahkahanın hükmünü anlatmak niyetindeyiz. Her şey 2000 yılının sonbaharında, yeni bir yüzyıl başlarken, ortalık milenyum diye inlerken, Tülin Sağlam ve Kadir Çevik yönetiminde yürütülen Yaratıcı Drama dersinde başladı. Farklı sınıflardan yaklaşık otuz öğrenci. Kanatlı kapısı zor kapanan, bir tarafı aynalı ve barlı (dansçıların kullandığı bardan canım, hiç heveslenme), bir tarafı faşist kantin manzaralı, alçak tavanlı, kıymıklı parkeli o meşhur stüdyoda ne yaptıklarının farkında olmadan oyun oynayan eşşek kadar çocuklar. Öğretmenlerinin gözetiminde çocuk oyunu oynayan kaygılı çocuklardan biri şu soruyu sordu; “Hocam, vize sınavı nasıl olacak?” Bu soruya Berlin’de Oyun ve Tiyatro Pedagojisi doktorasını taze bitirip gelmiş Kadir Çevik’in, piposunun dumanına karışan kahkahasıyla verdiği cevap şuydu; “Theater Sport yapacaksınız, seyirci karşısında doğaçlamalar yapacaksınız, hahahaha…”

Rollerini mükemmelen çıkartmak için gecesini gündüzüne katan Oyunculuk öğrencileri, teoriden boynu tutulmuş Kuram öğrencileri ve dramatik olanın peşinde Mecnun’a dönmüş Yazarlık öğrencilerinden mürekkep curcunalı kadro, ülkedeki ilk Doğaçlama Tiyatro gösterisini işte o stüdyoda Sevda Şener’in ve bilumum tiyatro hocaları ve öğrencilerinin nezaretinde gerçekleştirdi. Gösteri bittiğinde bir kısmımız için artık hayat eskisi gibi değildi. Hatamızla, başarımızla, günahımızla, sevabımızla bütün olduğumuz bu gösteriden sonra artık ülke tiyatrosu da eskisi gibi olmayacaktı.

2. dönem yani 2001 yılının baharında, Ankara Numune Hastanesi‘nde yoğun bakım hastaları ve doktorları için gerçekleştirdiğimiz Tiyatro Sporu gösterisiyle Doğaçlama Tiyatro burnunu okul dışına çıkartmış oldu. Bugün bile faaliyet gösteren birçok doğaçlama topluluğu eğitim ve rehabilitasyon alanında çalışmalar yürütmekte. Bu deneyimi yaşamış ve tutku haline getirmiş olanlarımız hocalarımızı rahat bırakmadık, bahçede, odalarında sıkıştırıp konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmeye çalıştık. Nihayet, 2001 yılının yaz aylarında doğaçlama, oyunculuk, beden çalışmaları içeren iki aylık bir kamp sonunda Türkiye’nin ilk profesyonel doğaçlama topluluğu ARTniyet’in temelleri atılmış oldu.

ARTniyet topluluğu okul dışında kırmızı renkli öğrenci sigarası fiyatına biletlerini sattığı gösterilerine Tenedos Kafe’de başladı. Zeynep Özyurt, Koray Tarhan, Murat Cankara, Gül Ebru Turna, Sevda Çevik ve Yiğit Arı’dan oluşan ARTniyet kadrosunun Kadir Çevik’in moderatörlüğünde gerçekleştirdiği Tiyatro Sporu gösterileri kısa sürede yoğun ilgiyle karşılaştı. Kadroda gerçekleşen bazı değişiklikler ve ARTniyet isminin İstanbul’da bir sanat oluşumu tarafından kullanılması sebebiyle topluluk, ismini Mahşer-i Cümbüş olarak değiştirerek yoluna devam etti.

Mahşer-i Cümbüş ilk festival deneyimini Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’nde yaşadı. İlki korkunç bir fiyasko, diğeri akıl almaz derecede büyülü iki gösteri gerçekleştirildi. Oyunların sonrasında yapılan değerlendirme toplantısında salondakiler yaptığımız işi yerden yere vuranlarla, yere göğe koyamayanlar arasında ikiye bölündü. Doğaçlama Tiyatro deneyimi tiyatroya dair ezberlerin dibini kazdığı için herkes tedirgindi. Hatta salonda bulunan duayenlerden biri “Tiyatro gibi kutsal bir şeyle, spor gibi aşağılık bir şeyi nasıl yan yana getirebilirsiniz?” derken, bir tiyatro dergisi editörü “Bu bahsettiğiniz Keith Johnstone, Viola Spolin gibi isimleri ben duymadım acaba böyle insanlar yoklar mı?” gibi soru ve ifadelerle bizi çiğ çiğ yerken “Doğaçlama sanat değildir” gibisinden bir sonuca varılacaktı ki salondaki Fransız ekip söz aldığında şuna benzer bir cümle ile ihtiyacımız olan şefkati hissettirdi: “Tiyatro her şeyden emin yaşlı ve deneyimli sanatçıların öngörüleriyle değil, risk alan ve çuvallamak pahasına avangart işler peşinde koşan genç sanatçılar sayesinde ileri gider. Bu süreçte avangart sanatçı kendisinden öncekileri omuzlarında bir toz birikintisi gibi silkeleyerek yollarına devam etmelidir. Doğaçlama sadece hazırlık için kullanılan bir yöntem değil, kolektif bir sanattır.” Türkçede hiç yazılı kaynak olmayan Doğaçlama Tiyatro disiplini de böylelikle ülke tiyatro ortamının ortasına düşmüş oldu. Düşerken biz de biraz hırpalanmıştık. Ayağa kalktık, üstümüzü başımızı silkeleyip yola revan olduk.

Ankara hayallerimize dar gelince 2003 yılının Ağustos ayında İstanbul gurbetine çıktık. Sefalet günlerinde, sokaklarda, barlarda, kafelerde, sahnelerde gösteriler gerçekleştirip sahne kiralarından artan paralarla makarna bölüşerek, televizyonun kucağında büyümüzü kaybedeceğimiz güne kadar birbirimize sıkı sıkı sarıldık. Sonra 2006 yılında yollar ayrıldı. Bu süreçte Kocaeli şehrinde bir şeyler oluyordu. 2005 yılında aynı bölümden mezun olduğumuz Şebnem Telci ve Gülabi Turan’ın kurdukları Oyun İstasyonu isimli topluluk Karşılamalar isimli doğaçlama gösterilerine başladı. Burada başlayan pratiğin devamında şehirde birbiri ardına kurulan doğaçlama tiyatro gruplarıyla birlikte bugün Kocaeli, İstanbul’dan sonra en yoğun Doğaçlama Tiyatro pratiğinin yapıldığı şehir olma özelliğini kazandı. 2007 yılında Ankara’da yine Kadir Çevik’in de içinde olduğu Nalan Erkovan, Cengiz Uzun, Özge Yıldırım, Cengiz Çelik ve Ziver Armağan Açıl gibi DTCF mezunlarını barındıran Bunlar Onlar isimli topluluk arzı endam etti. Bugün Ankara’da da birçok doğaçlama tiyatro topluluğundan bahsedebiliyoruz. Aynı yıl Ankara’da kurulan Oyun Ve Tiyatro Akademisi Derneği doğaçlama tiyatroyu üniversite dışında akademik olarak ele alan önemli bir kurum olarak hâlâ faaliyetlerine devam etmekte.

2007 yılında İstanbul’da Zeynep Özyurt, Burak Tamdoğan, Erkan Uyanıksoy ve Koray Tarhan gibi DTCF Tiyatro mezunlarının içinde olduğu İstanbulimpro ekibi kuruldu. Ekip kısa sürede Türkiye’nin Doğaçlama Tiyatro alanında yurtdışındaki yüzü haline geldi. Müzikal doğaçlamalar, geleneksel formların doğaçlamada kullanımı ve disiplinlerarası birçok çalışmaya imza atan ekip Amsterdam, Berlin, Chicago, Portland, Pekin, San Francisco, Viyana, Heemskerk, Ljubljana gibi şehirlerde düzenlenen impro festivalleri ve konferanslarda Türkiye’yi temsil etti. İstanbulimpro‘nun geleneksel formlardan ilhamla ürettiği doğaçlama oyun ve egzersizlerin birçok ülkenin doğaçlama sanatçıları tarafından kullanılmakta olduğunu biliyoruz. İstanbulimpro ayrıca buralarda edindiği deneyimler sonucunda 2012 yılından bu yana İstanbul Uluslararası Doğaçlama Tiyatro Festivali’nin organizasyonunu yürüterek ülkenin doğaçlama oyuncularını ve seyircilerini dünyanın dört bir yanından doğaçlama sanatçılarıyla buluşturmaya devam ediyor.

Günümüze geldiğimizde Ankara, İstanbul, Kocaeli’den sonra İzmir, Eskişehir, Çanakkale, Kütahya, Mersin, Antalya ve daha birçok şehirde onlarca doğaçlama tiyatro grubu faaliyetlerini sürdürmekte. Bunlara ek olarak İstanbulimpro ve kayyım tarafından kapatılan Diyarbakır Şehir Tiyatrosu (DBŞT) arasındaki işbirliği sonucu 2015 yılında ülkede ilk defa bir Kürtçe Doğaçlama Tiyatro grubu kuruldu.

Yıllar önce ülke eğlence kültüründen dışlanan doğaçlama pratiği, on yedi yıldan bu yana sahnede ve ekranda boy gösteriyor. Kültürel kodlarımızda uyuyan Ortaoyunu, Meddah, Âşık geleneklerinin, Köyseyirlik oyunların doğaçlama ruhu artık dirildi. Muhafazakârların “Ah nerede o eski Ramazan ayları” diyerek hatırladıkları ve tatsız tv çerezi olarak kullandıkları geleneksel formlar, kurulduğu günden bu yana DTCF Tiyatro Bölümü’nün tiyatro üzerine ülke genelinde yürüttüğü kuramsal çalışmaların ana damarlarından birini oluşturmakta. Başta Metin And olmak üzere, birçok akademisyenin geleneksel tiyatromuz üzerine gerçekleştirdikleri, Nurhan Karadağ’ın Ankara Deneme Sahnesi’nde yürüttüğü çalışmaları şöyle bir hatırlamak bile yeterli. Tülin Sağlam’ın “Eğitimde Drama ve Türk Çocuklarının Ritüel Nitelikli Oyunlarının Eğitimde Dramada Kullanımı” başlıklı doktora tezi vardır ki neden bugüne kadar kitap haline gelmemiştir bilinmez.

DTCF Tiyatro Bölümü’nde başlayan bu sürecin kazanımlarına baktığımızda neler görüyoruz? İlk olarak ülke tiyatro ortamı tartışmalı da olsa yepyeni bir disiplin ve kendine özgü bir seyirci profili kazandı. Tiyatral bir form gençliğin eğlence kültürünün içinde serpildi. Artık ciddi sayıda genç zamanlarını doğaçlama tiyatro çalışarak, yeni ekipler kurma ve çuvallama cesareti göstererek geçiriyorlar. Bunun gençler üzerindeki yaratıcı etkilerini zaman göstermeye başladı bile. Bunların yanında, her ne kadar ‘piyasanın talep ve tahriflerine uğramış’ olsa da, televizyon sektöründe birçok doğaçlama program ortaya çıktı, hem ekranda yeni bir akım hem de istihdam olanağı yarattı, yeni oyuncuların keşfini sağladı. Doğaçlama tiyatro pratiğinin içinde yer alan gençler internet videoları, kısa filmler üretti. Doğaçlama eğitimi üzerine eğilen sanatçılar tarafından sosyal çalışmalar, eğitim programları tasarlandı, uygulandı. Afet sonralarında, ihtiyaç anlarında, politik ve sanatsal dayanışma organizasyonlarında, festival açılışlarında gösteriler ve eğitimler düzenlendi. Kurumsal eğitim alanında yenilikçi yaklaşımlar; tıp, psikoloji, eğitim, dil, mühendislik, tasarım, spor gibi alanlarda çalışmalar yürütenler ve doğaçlama sanatçıları arasında işbirlikleri gerçekleşti. Bu toprakların ürettiği geleneksel sanat formları dünyanın çeşitli ülkelerinden sanatçıların literatürüne girdi, uluslararası organizasyonlarla küresel deneyimler gerçekleşti, disiplinin ülkedeki gelişimine katkı sağlandı.

Gülmek devrimci bir eylemse kahkaha devrimin neresinde durur? Geçici olduğu söylenen hallerde hukuksuz uygulamaları seçen muktedirler mi tarihi oluşturur yoksa geleceği şimdide emekle inşa edenler mi? Seksenlerde KHK’lar “on iki eylül öncesine döneriz ha!” diyerek geçmiş korkusuyla gerekçelendirilirdi, şimdi “başkanlık olmazsa neler olur?” diyerek bir gelecek kaygısı üzerinden gerekçelendiriliyor. On iki eylül darbesi hafızamızın müzesinde hangi bölümde yer alıyorsa, bu KHK’ları düzenleyenler de aynı yerde yerlerini alacaktır. Kahkahalarımız KHK’larınızdan güçlüdür beyler.

Eleştirinin aristokratı: Doğan Hızlan

Doğan Hızlan tartışmalardan uzak durduğu gibi, tartışılacak değer yargıları da ortaya koymuş değildir. ‘Karıncaezmez’ kişiliği ve üslubuyla ediplere hep kalbiyle yaklaşmış, kendi zevkine ters düşen eserlerde de mutlaka beğendiği bir yön bulup onu öne çıkarmıştır.

SABİT KEMAL BAYILDIRAN

Doğan Hızlan, eleştirinin duayeni olarak, gençler arasında ‘papyon’uyla ve her yere yetişmesiyle biliniyor. Edebiyatımızın ‘regülatörü’ konumunu hâlâ sürdürmektedir. Birçok ödülde seçici kurul başkanı olmasıyla öne çıkar. Ödül alamayanların bu yüzden eleştirisine/dokundurmalarına maruz kalır!

İstanbul’un sanat çevresinde sevmeyeni, belli bir yaşa gelmiş olanlardan ona saygı duymayanı bulunamaz. Tanıyanlar, onun inceliklerin adamı olduğunu bilir. Kibar, Türkçeyi vurgusuyla özenle kullanır. Kendinden emin tavırlarıyla gücünün farkındadır. (Gençler için fazla beyazdır. Bkz. Ekşi Sözlük!) Herkeste, bir imge halinde yaşayan ‘eski İstanbul efendisi’nin somut halidir. Her alanda kültürün, sanatın büyükelçisidir: Tiyatro, müzik, şiir, sinema, müze, öykü, roman, sergi hakkında görüş bildirir. Bu niteliğinden dolayı Şakir Eczacıbaşı’nın öncülüğünde kurulan Kültür Girişimi’nin kurucuları arasında yer alır.

‘Kompetan’ sözcüğünün en çok yakıştığı kişidir. Ama bugüne dek onun ‘kompetanlık’ı sorgulanmamıştır. Bunun nedenlerinden biri o sevecen, herkesle dost olan yapısı kadar Hürriyet Gazetesi’nde yazıyor olmanın yarattığı ağırlıktır da. Diyebiliriz ki Türkiye siyasetinde Hürriyet’in rolü ve gücü ne ise, yirmi beşi aşkın kitabıyla edebiyatımızda da Doğan Hızlan’ın gücü ve rolü odur. Özellikle edebiyatın/sanatın İstanbulluların elinde üretildiği, taşranın sesinin duyulmadığı dönemde ağırlığı daha da belirgindir. Hızlan’ın büyük gücü İstanbul dışında hissedilmez.

Hızlan eleştiri yazılarında neyi amaçladığını “Sevdiğim, edebiyat dünyasına yerleşmiş şairleri daha çok sevdirmek, şiirsel zevki paylaşmak için yazdım bu yazıları”[1] cümlesiyle açıklar. Bunu ne kadar başarmış, bilemeyiz. Ama onun eleştiri anlayışının şairler arasında silsile bağlantısı kurmadığını söyleyebiliriz. Yazar, eleştirdiği şairi, tanıttığı kitabı, bir adaymışçasına tek başına eline almakta, o kitabın kendisinden önceki şiirle ayrılan ya da benzeyen yerlerine uzak durmaktadır.

Ben burada haddimi aşıp Doğan Hızlan’ın kimi yazılarında, özellikle şairler ve şiir üzerine yazılarında yaklaşım ve değerlendirme farklılığını dillendireceğim.

Eleştirmenlerimizden Ataç, Mehmet H. Doğan, Mustafa Öneş, Metin Celâl edebiyat dünyasına şiirle adım atmış, sonradan eleştiriye yönelmişlerdir. Memet Fuat ise şiirle değil de öyküyle adım atar edebiyat dünyasına, sonraları eleştirisiyle şiirimize yön verenlerin başında yer alır. Doğan Hızlan ise eleştiri dışına taşmamıştır, yazdığı denemeler bile edebiyatın sorunları dışında değildir. Bu yönüyle Asım Bezirci ve Hüseyin Cöntürk ile benzeştir.

Doğan Hızlan ile Asım Bezirci arasındaki en önemli fark, birinin yerleşik değerlere sarılması, öbürünün yerleşik değerlere muhalif oluşudur. Asım Bezirci birçok tartışmaya katılmış, ileri sürülen düşünceleri, estetiği çürütmeğe çalışmıştır. Oysa Doğan Hızlan tartışmalardan uzak durduğu gibi, tartışılacak değer yargıları da ortaya koymuş değildir. ‘Karıncaezmez’ kişiliği ve üslubuyla ediplere hep kalbiyle yaklaşmış, kendi zevkine ters düşen eserlerde de mutlaka beğendiği bir yön bulup onu öne çıkarmıştır. Zaten Kitaplar Kitabı’nın önsözü olarak yazdığı “Yazarların Kaderini Paylaşmakta”da yaklaşımını şöyle açıklar:

“Okuduğum, sevdiğim her kitabın bana verdiği zevki, başkalarıyla bölüşmek duygusu, beni yazı yazmaya iten birinci nedendir. Bu duygumu, tutkumu, kimi zaman yazılı, kimi zamanda sözlü biçimde tatmin ettim. Bu yazıları kaleme alırken salt metinle karşı karşıya kalmayı yeğledim. Gene de zaman zaman metinlerin arkasında tanıdığım yazarın, şairin siluetini gördüm. Emeğe duyduğum saygı, sayfalarda soluyan insan, yargımı çeldi mi, bilmem.”[2]
(Bir eleştiri ustasına karşı ukalalık yapayım: Yukarıda alıntıladığım metinde ‘bölüşmek’ yerine paylaşmak’ın, ‘karşı karşıya kalmak’ın yerine baş başa kalmak’ın daha uygun olduğunu söyleyeceğim! Usta, genellikle gazeteye yazdığı, her şeye yetişmeğe çalıştığı için, ‘hızlı’ olmak zorunda kalmış, bu yüzden sözcük seçimine özen göstermemiştir. Cansever’in Tragedyalar’ı üzerine yazdığı eleştiride[3] Cansever “Bu yüzden yerel değerlendirmelerin ötesinde” cümlesinde ‘bu nedenle’, “Tragedyalar’ı hele V.sini okuduktan sonra kitabı özetlettirseler ‘soyut bir kasvet’ deyimini kullanırdım” yerine ‘sözünü/ifadesini’ kullanması gerekirdi gibime geliyor!)

Doğan Hızlan, “Sevgiyle yaklaştığım kitapları aldım. Beğenmediğim nice kitabı yayımlanmamış saydım.” (s.14) derken tartışmaya vesile olmadığını da belirtmiş oluyor. Eleştirmenin esere sevgiyle yaklaşmasının birçok sakıncası olduğu bir gerçek; bu yaklaşım okuru da yazarı da yanlışa itebilir; ya da yanlışı sürdürmeye yüreklendirir. Benim burada dil yanlışına değinmemin, Usta’ya değil de gençlere ‘sözcükleri seçerek, özenle’ kullanın diye bir uyarı olduğu kanaatindeyim.

Gerçi Hızlan’ın bütün ediplerle dost olması ayrı bir handikap. Mustafa Köz “Edebiyatta eleştiri demek, düşman edinmek değil mi biraz da?” dese de bence Doğan Hızlan’ın düşmanı yoktur. Heykeli dikilen eleştirmen yoktur, düşüncesini yıkmak için, bence Devlet, Hızlan’ın heykelini dikmelidir.

(Geçende sosyal medyada İbrahim Oluklu paylaştı: “Bir kitabını övdüğümde bana teşekkür eden, yazımı öven bir şairden, sonraki kitabını beğenmediğimi yazdığımda ‘Hastır, senin gibi eleştirmenin…’ diye bir mektup aldım. Mektup bende saklıdır.” diye yazmıştı. Doğan Hızlan gibi sadece beğendikleriniz üzerine yazarsanız böyle bir tepkiyle karşılaşmazsınız!)

Her şeyde övülecek bir taraf bulmak

Doğan Hızlan ‘kimseyi küstürmemek adına’, kötü için de onun kötülüğünü bağışlatacak bir yön bulur ve o noktadan yazarı aklar. Sözgelimi Esat Mahmut Karakurt’un iyi bir romancı olmadığının bilincindedir; ama onun kötü romanlarını bağışlatmak için gerekçe yaratır: Roman okurunun oluşturulmasında Esat Mahmut Karakurt’un yapıtlarının büyük oranda etkisi vardır”[4] Oysa kötü örnekle eğitim, okurun zevkini dumura uğratır. Ders kitaplarına –çocuğu eğitip yönlendirmeyi amaçlayan- kötü manzumeler, onun büyüyünce “Bahar geldi, doğa hayata hayat ekler/ Uçsun diye renk renk kelebekler” tarzı ‘şiir’ yazmasına yol açar. Bu yaklaşım, Doğan Hızlan’ın ‘çoksesli’ arabesk müzik dinleyenin süreç içinde Mozart dinlemesi beklentisi içinde olmasını sağlar çok çok!
Hızlan, Karakurt için “geleneksel edebiyatımız için düşüncelerini iletmiştir. Genç kuşağın edebiyat beğenisi için söyledikleri, genel yargılardan öteye geçmemiştir” derken de tavır koymaz. Ondan şöyle bir alıntı yapar: “[B]ence bu [Kapıkulu] edebiyat[ı] artık tarihe karışıp yavaş yavaş izini kaybettiğimiz bir edebiyattı. İyiydiler, heyecanlıydılar, yüksektiler, sanatkârdılar… Evet, hepsi kabul!.. Fakat aynı zamanda itiraf etmek lâzım ki, çok dar ve mahdut, pek yeknesaktılar.”
Aslında Karakurt’un söyledikleri 1932’de Hasan Ali Yücel’in Birinci Türk Dili Kurultayında Kapıkulu şiirine yönelttiği ‘suçlama’nın hafifletilmişidir. Aynı yıllarda Adülbâki Gölpınarlı Hoca, bütün hiddetiyle Divan Edebiyatı Beyanındandır’da (1945) Kapıkulu şiirine gürzünü indirmektedir! Karakurt, resmi ideolojinin bakışını tekrar etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Çünkü Devlet’in mebusudur ve o ideolojinin sözcüsü ve temsilcisidir.
Zaten Dağları Bekleyen Kız’da ‘Doğu olayları’ (!) vardır, Devlet’e başkaldırmış ‘eşkıya’ tenkil edilmektedir! (Doğan Hızlan, altına 1977 yılını yazdığı bu yazıda ‘Kürt’ sözünü kullanamamaktadır; çünkü Devlet’in dilinde o yıllarda ‘kart kurt’ vardır!)
Hızlan, aynı yazıda ‘Afrodit’ davasında Karakurt’un savunmasındaki başarıyı över. Ayrıca bu ‘müstehcenlik’ davasının o günlerde (1940) büyük yankı uyandırdığını söyler: “Cumhuriyet sonrası düşünce özgürlüğünün yerleşip yerleşmediğinin belgesi bu dava olacaktı. Cumhuriyet, Akşam, Tan bu davaya ağırlık verdiler” der Doğan Hızlan. Ama onun gözünden kaçan önemli bir nokta var: İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürmektedir ve gazeteler hükümetin bildirileri dışında bir şey yazamamaktadırlar. Bu durumda ‘Afrodit Davası’ elbette öne çıkarılacaktır! Kişiler ‘birey’ olamadıkları, ‘kapıkulu’ kaldıkları içindir ki Devlet’in boyunlarına astığı davulu tokmaklamaktadırlar!
Doğan Hızlan, beğenisi geniş bir eleştirmendir; sadece ‘beğendiği/zevkine vardığı’ eserler üzerine yazdığına göre, tanıdığı bütün şairlerin ürünlerini beğeniyor. A. Kadir’in Mutlu Olmak Varken’i üzerine yazıyor:
“Sağlam bir dünya görüşünün, bu dünya görüşünde tutarlı bir yere oturtulmuş insan sevgisinin içerik olarak bulunduğu bir şiirin biçimi de büyük değişiklikler taşımıyor, her an yenilik rüzgârından sarsılmıyorsa, gelişim ve değişim sözcüklerinin gereği yoktur. Kullanılmamalıdır. A. Kadir böyledir. İlk mısraından son mısraına kadar aynı ustalık düzeyini sürdürmüştür. Çok küçük biçim gelişmeleri yapmıştır, bunu da rötuş olarak nitelemeliyiz.”[5]Hızlan’ın her esere sevgiyle yaklaştığını söylemiştik; eleştirmen, dünya görüşü olarak A. Kadir’le hiçbir yakınlığı olmadığı halde ‘sağlam bir dünya görüşü’ diyebilmekte, onun ürünlerini ‘ustalık’la nitelemektedir. Oysa A. Kadir’le aynı dünya görüşünü paylaşan Şükran Kurdakul da A. Kadir’e sevgiyle yaklaşsa da onu ‘ustalık’la nitelemez[6]. İdeolojik ‘öğrencisi’ olan Ahmet Oktay ise “A. Kadir şiir yazmayı hep sürdürmüş olmasına rağmen, asıl görkemli çabasını çeviri alanında göstermiş ve dilimize çok değerli yapıtlar kazandırmıştır.”[7] diye bir değerlendirme yaparken, A. Kadir’in çevirilerinin şiirlerinin önüne geçtiğini söyler.[8]

Gerçeği gizlemek mi, bilmezlikten gelme mi?

Hızlan’ın “Bir Cezayir Menekşesi Bir Fayton, Bir Kınar Hanım” yazısına biraz yakından bakalım: Hızlan, Ece Ayhan’ı övmek için dağarcığında bulunan olumluluk çağrıştıran hemen hemen bütün sözcükleri kullanmış; ama onun asıl belirleyici özelliği olan muhalif ve sivil sıfatlarını ondan esirgemiştir.
Ece, ‘tarihi kurcalayan’ bir şairdir; verili/resmi tarihi tersinden okur. Bu nedenle Ömer Lütfi Barkan, İdris Küçükömer, Şerif Mardin, Mete Tunçay ve İsmail Beşikçi gibi biliminsanlarına değer verir. Bu da şairin “Evet, gerçekten, eğer şair şairse, yarısı tarihçidir! Yani şiir ve tarih, bu uslu ve halim selim Anadolu’da iç içedirler![9] şeklinde düşünmesinden kaynaklanır.
Ece, Tarih’i büsbütün sarışınların, yani iktidar olanların yazdığını söyler. Bu bakımdan resmi tarihi tersinden okuyarak farklı vargılara ulaşır. Oysa Doğan Hızlan, sarışınların yazdıkları tarihin sözcüsüdür. Ece için Şiir malzemesinden, şiiri oluşturan kaynaklara, diline kadar kendine özgü bir yapısı vardır”[10] der demesine de Usta’ya sormak gerekir: Bu cümle hangi büyük şair için söylenemez?
Hızlan, bu yargıya varırken, örneklemeye başvurmamaktadır. Bu nedenle de yargısı soyut kalmaktadır. Bütün büyük şairlerin dili ‘kendine özgü’dür! Bu özgü nereden kaynaklanıyor, işte onu izah etmek gerekir.[11] Hızlan Usta işte bu noktada ayrıntıdan kaçındığından yargısının inandırıcılığını yitirmektedir.
Hızlan “Bir Cezayir menekşesi, bir Fayton, bir Kınar hanım bizde yarattığı çağrışımlarla tarihin bir sayfasıdır.” derken, onun, bu çağrışımın nereden kaynaklandığını açıklamasını beklersiniz doğal olarak. Zaten “Fayton”, yazının başlığında da geçmektedir. Yazıyı bütünüyle okursunuz; ama hiçbir açıklamaya rastlamazsınız! Kınar Hanım’ın kim olduğunu Doğan Hızlan’ın bilmediğini düşünemiyorum.
Kınar Hanım, (1876-1950) ‘Türk’ tiyatro tarihinde sahneye çıkan ilk ‘Ermeni’ kadınlarımızdan biridir. Ece Ayhan için önemi, resmi tarihin dışına itilmişlerden, ‘öteki’leştirilmişlerden biri oluşudur. O da “Fayton”da ‘ablam’ diye sahiplendiği dışlanan kadın gibi sahiplenilmesi gerekenlerdendir.
Fayton” Ece’nin ünlü şiirlerinden biri; şiirimizde benzeri olmayan bir ağıt. Onu benzersiz kılan, ağıt kavramına bir yenilik getirmesidir. Bu yenilik, gözyaşının, yürek paralayan acının uzağında olmasından, duyarlı okuru derin ve ince bir hüzne gark etmesinden kaynaklanır. Daha önce şöyle bir değerlendirme yapmıştım: Çok az olan lirik şiirlerinden biri olan ‘Fayton’ (1958), onun Çankaya›dan dışlanan ve böylece onuru çiğnenen Atatürkün sevgilisi Fikriyenin intiharından nasıl etkilendiğini ortaya koyar. Fikriyeye «ablam» der; çünkü Fikriye, dışlananlardandır. (Ece Ayhan, benzer kökenlerden gelen kişilere de birinci tekil kişi iyelik eki getirerek seslenir.)
(“Fayton”da iki kez geçen ‘cezayir menekşesi’ imgesi Aragon’un “Gözümüzün önünde ölür Cezayir menekşesi ezgiler/ortalıktan çekip gider”[12] dizelerinden mülhem olabilir mi?)
Fikriye ‘ablam’ın intiharını resmi ideoloji uzun yıllar gizlemiştir. Bilenler de ağızlarını açmamışlardır. Hızlan yazısında şu tespitte bulunur:
“Ben Ece Bey tarihini yeğledim gençliğimden beri. Doğrular boyuna ondan boy atarlar da ondan: Devlet ve şairleri, iki kaşık gibi iç içe uyurlarken/ Geldiği kapkara denize Karpiç’ten gönderilmiş bir gemi.”
Burada Hızlan, Ece Ayhan’ın tarih yorumunu benimsediğini söylemiyor; o, Ece Ayhan’ın geçmişini, gelişimini yeğlemiş oluyor. Ece Ayhan’ın baktığı yerden baksa okuru ‘devlet şairleri’ konusunda bilgilendirmekle kalmaz, Karpiç’in ‘sosyal bürokrat’ların yemek yediği, o dönemin lüks lokantası olduğunu da söyler ve burada ‘zıkkımlanan’ yöneticilerin İstanbul rıhtımına yanaşan, Nazi zulmünden kaçan 800 Yahudi’nin çığlıklarını duymazdan gelmelerini de lanetlerdi, Ece Ayhan gibi!

Fayton”u, resmi ideolojinin bir profesörü de şöyle yorumluyor:
“Fayton şiiri, yalnız yaşayan, çiçekleri, eski plaklarıyla yalnızlığını gidermeye çalışan ve intihar eden bir kadının ölümünü, şairin onun ölümü karşısındaki duygularını, kadının yaşamıyla ilgili dokunuşlarla anlatmaktadır.”
Yazarımız devam ediyor: “’Sahibinin Sesi gramofonlar’ 1925-30’lu yılları yansıtan, o yıllarda yetişip yaşlanmış bir kadının yaşadığı yalnızlığın verdiği karamsarlığı duyurmakta, ‘çiçeksiz çiçekçi dükkânı’, ‘tüllere sarılı mor Karadağ tabancası’, şairin ‘son üç gecedir hiç intihar etmemiş olması’ intihar-ölüm konusunu belli özneye bağlamadan sezdirmektedir.”[13]Oysa Ece, Aksan’ın kitabından on bir yıl önce şiirin gizini açıklar: “Fayton şiiri Ankara’da çıkan Pazar Postası’nda 1958 sonbaharında yayımlanmıştı. (…) 1962’de Ankara Radyosu’nda yaptığı bir konuşmada şiiri ‘yeni ve anlamlı’ bulduğunu söylemiş. Ahmet Muhip Dıranas acaba Bizans’ta İlya’nın arabasıyla birlikte göğe çıkması yortusunu biliyor muydu, diye düşünmüşümdür hep. Çankaya’da Fayton içinde intihar eden Fikriye Hanım olayını bilebilir bakın. Ankara yıllarla bu olayla çalkalanmıştır ve Fikriye Hanım Atatürk’ün sevgilisidir.”[14]Bu konuşmanın 1994’te yapıldığı yazılıdır altında. Diyelim ki konuşma Aksan’ın gözünden kaçtı; ama bunun alındığı kitabın gözünden kaçması söz konusu olamaz.
Doğan Aksan’nın gözlerini resmi ideoloji kapatmasaydı, Fikriye Hanımın intiharının şiire mülhem olduğunu söyleyecekti. Zaten Ece Ayhan “Sahibinin Sesi gramofon”unu mecaz olarak kullanmıştır. Gramofonun çalışması, zembereği kurması için bir kol vardır. İşte bu ‘kol’ devlettir ve ‘sarışın sosyal bürokratlar’ı kurmakta, onlar da devletin ideolojisini seslendirmektedirler. Şair, o dönemin bu ünlü markasından hareketle, Devlet’i ve devletperestleri müthiş bir biçimde eleştirmektedir. Sosyal bürokratların görevi de dikkati başka tarafa çekmek için ‘Kuşa bak’ numarası çekmektir.

Kavram karmaşası neden yaratılır?

dogan2

(Fotoğraflar: Kadir İncesu)

Yazarken, konuşurken Devlet sizi çeşitli yollara başvurarak ‘devlet dili’ kullanmaya zorlar. Sözgelimi trafik kazasında ölen polis ‘şehit’ olur. (Ağaoğlu’nun inşaatından düşüp ölen işçi hiçbir zaman ‘şehit’ olmaz!) Bir üretim biçiminden daha ileri bir üretim biçimine geçmek olan devrim şapka değişimine terim yapılarak yozlaştırılır. Sosyalist sözcüğü de toplumcu oluverir.
Türkçe Sözlük’e bakarsak: “toplumcu is. ve s. Toplumculuktan yana olan (kimse veya görüş), sosyalist.” Şimdi bu ‘terim’in kullanımına bir bakalım:
“[Oktay Rifat’ta] Toplumcu şiirin insanı doğanın içinden uzakta tutan tavrı, insanı yalnızca bir kavganın içinde var ettiği anlayışı yok.”
Doğan Hızlan, burada sosyalist gerçekçi şiirin ‘doğadan kopuk’ olduğunu söylüyor. Yani sosyalist gerçekçi şiir sadece sınıflar arasındaki kavgayı, grevleri, faşistlerce öldürülen yoldaşlarının acısını anlatır. Hızlan’ın,
Billur ırmakları var,
Buzdan kaynakları var,
Ne hoş toprakları var,
Gezsen Anadolu’yu.

gibi manzumeleri kastetmediği açık. O, Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirleri’ni işaret etmiş, böylece onların önemine dikkati çekmiş olur. Oysa bunca yazısında hakkında bir yazı ayırmadığı Nâzım’ın “Masalların Masalı”nı görmezlikten gelir:
Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…
Bunun nedeni şairin “Ayva sarı nar kırmızı sonbahar” gibi ucuz, kolay çözülen bir mecaza sarılmayıp ‘doğanın diyalektiği’ni aktarmış oluşudur.
Hızlan’ın Kitaplar Kitabı, yeni baskıda ayrışmaya uğrar. Sözgelimi Şiir Çilingiri’ne sadece şairler ve kitapları hakkında yazdıklarını alır. Hatta şairin, şiir kitabı dışındaki bir eserini tanıtıyorsa, onu da bu kitaba almaz. Örneğin Şükran Kurdakul’a ilişkin iki yazıdan Türk Edebiyatı Tarihi üzerine yazdığı tanıtımı buraya almaz!
Hızlan, kitaplarının kapağına eleştiri yazdırsa da bu ‘gazete yazıları’ sınırlı boyutta olduğu içi tanıtımdan öteye geçmiyor. Yazılı İlişkiler’in kapağına inceleme, deneme, eleştiri yazdırmış; bu kitapta tanıtımın yanında denemeler varsa da eleştiri yoktur. Zaten Hızlan amacını kitap okutmak, sevdirmek olarak koyunca, gazete köşesinde yazmak durumunda olduğundan başka bir yaklaşım gösteremez.
Yazar, “sevgiyle yaklaştığım kitapları aldım. Beğenmediğim nice kitabı yayımlanmamış saydım” diyordu. Şiir Çilingirinde 48 şaire yer vermiş. (Bu şairlerden ikisi dışında hepsi Kitaplar Kitabı’nda var. Sonradan okuduğu Sina Akyol’un İkindi Kitabı’nı tanıtmıştı. (Bu kitaptan önce Akyol altı kitap yayımlatmıştı!) Sayılamayacak kadar çok kitabı olan Özdemir İnce’nin farkına, şairin Hürriyet’te köşe yazmasından sonra farkına varır.
Doğan Hızlan, şiire dışarıdan bakmadığı için, konumu gereği geniş gönüllü olmuştur. Tahsin Saraç için, “Saraç, yalın söyleyişinin ardındaki açık bildirisi ile şiirimizin önde gelen bir adıdır. Ne var ki, ilk şiir kitabından bu yana Saraç, özündeki sağlamlığın yanı sıra söyleyişinde de aşamalı bir ustalığı tamamlamıştır.”[15] diyebilmektedir. Oysa Tahsin Saraç’ın şiirini okumak tahammülü zorlar! Hızlan, projektörünü yaşayan şairlere yöneltmiş, bu nedenle Ahmet Haşim’e, Yahya Kemal’e, Nâzım Hikmet’e sayfa ayırmamıştır.
80 yıllık ömrünü sanata vakfeden Doğan Hızlan Ustaya, sağlıklı nice günler dilerim.

[1] Doğan Hızlan, Şiir Çilingiri, YKY, İstanbul, 2010, s. 9
[2] Doğan Hızlan, Kitaplar Kitabı, YKY, İstanbul 1996, s.13
[3] Age, s. 172
[4] Doğan Hızlan, Yazılı İlişkiler, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1983, s. 19
[5] Doğan Hızlan, Kitaplar Kitabı, s. 13
[6] Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı Cumhuriyet Dönemi, Broy Yayınları, İstanbul 1987 s. 248
[7] Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993, s. 256.
[8] Ahmet Oktay’a bunu hatırlattığımda Şiirinin iyi olmadığını nasıl söyleyeyim; o benim ağabeyim, hocam!demişti. Doğan Hızlan’ın da belirttiği gibi A. Kadir’in şiirinin arkasından ‘silueti’ görünmüştür!
[9] “Tarihe Bakarsanız Anlarsınız”, Özgür Gündem, 25 Haziran 1992
[10] Yazılı İlişkiler, s. 239. Aynı sayfada Çoğu eleştirmenler onun şiir dili için Ece Ayhan’ca deyimini kullanmışlardır. Gerçekten de bu deyim, dilin şiirdeki vazgeçilmez işlevini vurgulaması bakımından doğrudur derken Arapça ‘ifadeyi’ kullanmaktan kaçınırken, Türkçe ‘deyim’i kullanması yanlıştır. Deyim ‘tabir’in karşılığıdır! (Bir dalgınlıktır, diyemiyorum. Aynı yanlışı şu cümlede de tekrarlıyor: “Her tema’nın, her konunun, başka deyimle her içeriğin, bir sözlüğü vardır.” Şiir Çilingiri, s.201, “Külebi’nin şiir çizelgesinde zamansızlığın dışına…”da vurguladığım sözcük yerine çizginin kullanılması gerekirdi. (Age, s. 1329) Hızlan, aynı sayfada ‘söyleyiş biçimine’ demektedir. Oysa –İş eki zaten ‘tarz, biçim’ anlamı katar. Bu durumda ‘biçiminde’ sözcüğü gereksiz olur: Benim yârim gelişinden bellidir. Ayrıca çoğu eleştirmenlerde çoğul ekinin kullanılması da bir başka yanlıştır; çünkü çokluk bildiren sözcüklerle belirtilen adlar çoğul eki almazlar!
[11] “Kendine Özgü” eleştirimizin/kitap tanıtımlarımızın ‘klasikleşmiş’ bir kalıbı durumuna gelmiştir. “Dağlarca, kendine özgü cümle yapısı, yoğun sözdizimiyle Hollanda’yı anlatırken…” derken ‘sözdizimi terimini de yanlış kullanmaktadır. ‘Nahiv/sentaks’ yerine önerilen sözdizimi “bir cümleyi oluşturan kelime türlerinin arasındaki ilişkileri inceleyen dil bilgisi kolu, cümle bilgisi” diye tanımlanmış Türkçe Sözlük’te. Bahar Dervişcemaloğlu da Göstergebilim Sözlüğü’nde bu terimi şöyle açıklıyor: Cümlelerin yapısını inceleyen dal; Morris’in tasnifine göre göstergebilimin, göstergeler arasındaki biçimsel ve yapısal bağıntıları inceleyen dalı. Bütün dillerin gramerleri, çeşitli sözdizim kurallarını içerir. Bir cümlenin anlamı, büyük ölçüde onu oluşturan kelimelerin anlamına bağlıdır ancak cümlenin yapısı da anlama katkı sağlamaktadır. Bazen kelimelerin sıralanışı anlamı değiştirebilir. Mesela ‘Ahmet, Selim’e hediye verdi’ cümlesiyle ‘Selim, Ahmet’e hediye verdi’ cümlesinin anlamı aynı değildir. Bununla birlikte sıralanmış ve anlamlı kelimelerden oluşan bir dizim, anlamsız da olabilir. Buna göre her cümle, kelimelerin bir dizimidir ancak her kelime dizimi bir cümle değildir”. Bu durumda ‘yoğun sözdizimi’ ne demeye geliyor?
[12] Louis Aragon, Aşk Şiirleri, Haz. Fahri Özdemir, Kırmızı Yayınları, İstanbul 2006, s. 49.
[13]     Prof. Dr. Doğan Aksan, Cumhuriyet Döneminden Bugüne Örneklerle Şiir Çözümlemeleri, Bilgi Yayınevi,   Ankara 2003, s. 151.
[14] Ece Ayhan, Sivil Denemeler Kara, YKY, İstanbul 1998, s. 11.
[15] Şiir Çilingiri, s. 182.

Ali Lidar üzerine: Orji bitti, şimdi ne yapacağız?

Parodi ve pastiş, teknik olarak asıl metni yapı söküme uğratarak, yeniden üretmenin biçimleri olarak kullanılmaktalar ve bu yapı söküm teknikleri bir ayaklarıyla her zaman ironiye yaslanırlar. Ancak günümüzde, parodi niyeti taşımadan parodileşen metinler de var. Bunun billur bir örneği, Ali Lidar’ın “Yolun Başı” isimli şiir kitabıdır.

AYŞEGÜL TÖZEREN

Edebiyat dönemlere ayrılamaz. Ancak, yazanların varlık evi olan dilin de, dünyada olup bitenle, bir başka deyişle ikincil doğayla etkileşmediği de söylenemez. Kendisini fildişi kuleye kapatmış edebiyatçılar dahi, taş duvarlara vuran dalgaların sesini duyar. Yanı sıra, her edebiyatçının, her şairin dış dünyaya metninin içinden verdiği cevap farklıdır. Bazısı kalemini sakınırken, bazısı üstüne üstüne kalemiyle yürür.

‘Kabuksuz Bir Kaplumbağa’ olmak

Türkçe edebiyat ve şiirin son elli yılı incelendiğinde, bir pencerelerini kapatmış, bir kapıyı açıp sokağa çıkmış olduğu görülür. Sanki bastırılmış olan hep geri döner. Ama hep de biçim değiştirerek… 1950’lerde şiir ve öykünün birbirini beslediği, elli kuşağı öyküsü ile İkinci Yeni şiirinin ortaklıklar taşıdığı saptaması yanlış olmaz. Günümüz için de benzer bir saptama yapılabilir. Bunun bir göstergesi, şairlerin son yıllarda öyküye yönelmesidir, öykü kitaplarıyla da okurlarıyla buluşmalarıdır. 2000 sonrası öykü ve şiir, elli döneminin özelliklerini aşırılaştırarak, şimdiye taşımıştır.

Çağrışımlar aşırılaşmış, hatta tesadüfileşmiş bir hal almış, varoluşçuluğun dile yansımaları varoluş kozmosunun değişimiyle birlikte şizofrenik bir dile evrilmiş ve içe dönme içe katlanmaya dönüşmüştür. Dahası, bugünün yazarları, 78–84 arasında yazılan toplumsal olanı ve sokağı önceleyen edebiyattan da etkilenmiş, 90 kuşağına göre toplumsal olanı daha fazla metnine dahil etmeye çalışmıştır. Ancak, bastırılmış olan geri dönse de, bastırılmış olduğu halde değil, biçim değiştirerek dönmektedir. Belirtmek gerekir ki, günümüz edebiyatçıları, 1980 askeri darbesi ve ardından gelen iktisadi aklın toplumun tüm kesimlerine hâkim olduğu Özalist yıllarda doğmuş, çocukluğunu ve ilk gençliğini özel yaşamın görsel ve yazılı medyada ifşasının aşırı teşvik edildiği bir dönemde geçirmiştir. Yazmaya başladığı dönemlerde de, kurgu gerçekliğin yerini almaya başlamıştır. Birçok düşünürün de işaret ettiği gibi, bunun miladı olarak gösterilen olaylardan bir tanesi de Körfez Savaşı’dır.

Günümüz edebiyatçıları, savaş gibi hakikatle sert bir biçimde yüzleşildiği bir deneyimi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde yaşayan edebiyatçılar ve şairler gibi değil, televizyondan sanal bir gerçekliğin prizmasından retinalarına ve zihinlerine işlemişlerdir. Belki, yazmaya ilk karar verdikleri çağlar, dünyanın da gerçek ötesi anlayışa adım attığı günlerdir.

Gerçek kurgu, iç dış ayrımının giderek belirsizleştiği bir auranın sardığı edebiyatçılar ve şairler, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, “kabuksuz bir kaplumbağa” olmaya mahkûm olmuşlar ve birçoğu iç sesine sarılmıştır. Kabuğunun olmadığını bile bile varlık evinin penceresine çakılı olan tahtaları sökerek, aslında kendi gerçekliğini de yapı söküme uğratıp, sokağa çıkmayı, ikincil doğayı, dünyayı deneyimlemeye cesaret gösteren edebiyatçılar ve şairler nadirdir. Ancak, has yazarlar bilirler, balıkların, çiçeklerin ismini öğrenmeden, insan ilişkilerini ören ilmeklere dokunmadan, doğayı sezgisel bilgisine katmadan metnin derinliğini kurmak zordur. Aksi halde, metin istemsizce parodileşir.

Son dönemlerde, toplumcu gerçekçi şiire yeni bir anlayış getiren şairlerin şiirlerinin yanı sıra, toplumcu gerçekçi şiir yazmak, iç sesin hâkimiyetiyle şiirini oluşturmak isterken dile dolanan böylelikle, toplumcu gerçekçi şiirin istemeden de olsa parodisine yaklaşan metinleri de okuyoruz. Bu metinler genel olarak 78-84 döneminde yazılan, toplumsal olanın öncelendiği, ancak yetmişlerde heyecan ve enerji solda, sokaktayken, seksen askeri darbesinin ardından, enerji ve umudun hüsrana dönüştüğü dönemlerde yazılanların ruhunu taşımaya çalışıyor. Ancak, yazan varlık evinin camını penceresini, kapısını açmadan, korunaklı çift camın ardından yazdığında, transparanlığın yarattığı yanılsamayla, rüzgârın, fırtınanın metninin yüzüne vuruşunun kıymetini anlayamıyor, öykündüğünün ancak biçimini taşıyabiliyor, içeriğini ıskalıyor. Böylelikle istemsiz bir parodi metin yaratıyor.

Toplumcu gerçekçi şiirin parodisi olarak aforizmatik metinler

Günümüz şiirinde ve edebiyatında, parodiye istemsizce yaklaşan metinlere rastlamak mümkün. Bu metinlerde hem toplumcu gerçekçi şiire, hem de nihilist felsefeye öykünmüş oldukları fark ediliyor. Parodi ve pastiş, teknik olarak asıl metni yapı söküme uğratarak, yeniden üretmenin biçimleri olarak kullanılmaktalar ve bu yapı söküm teknikleri bir ayaklarıyla her zaman ironiye yaslanırlar. Ancak günümüzde, parodi niyeti taşımadan parodileşen metinler de var. Bunun billur bir örneği, Ali Lidar’ın Yolun Başı isimli şiir kitabıdır.

Kitapta yer alan şiirlerde en belirgin özellik klişeye dayanan aforizmalardır. Aforizmaların tonunu kırmak için okuyanı şaşırtmayı amaçlayan gündelik dil içeren dizeler eklenmiştir. Ancak bunların montaj yerleri, has okurun gözünde sırıtmaktadır:

“Medeniyet dediğin çok faktörlü güneş kremi / Ve sevgilim tatilde bikini giymesin değil mi?”

Oysa Türkçe’de, gündelik dille birlikte güçlü bir imgeyi artarda getirerek, okuru hayrete düşürüp, aklına mıh gibi metni işleyen toplumcu gerçekçi şiirler vardır:

“Bu aşk burada biter, iyi günler sevgilim/Ve ben çekip giderim, bir nehir akar gider” (Ataol Behramoğlu)

Ali Lidar’ın yazdığı şiir, aforizmaların yanı sıra gündelik dile dayanırken, metnin ahengini günümüzde pek kullanmadığımız, eski dile ait kalıpların özensizce serpiştirilmesiyle sağlamaya çalışmaktadır: “o yüzden durduğum yerde elektriğe kestim / budur sebeb-i hikmeti /öfkemin” Osmanlıca kalıpları, günümüz Türkçesine yedirerek, metnin pekiştiğini ve güçlendiğini düşünen yazan, yanılmaktadır. Çünkü kalıplar yetkin bir biçimde kullanılmadığından metni büyüklenmeci mahalle abisi diline hapsetmektedir. Bu da okuyanda müsamere hissi uyandırmaktadır.

Büyüklenmeci birinci şahıs anlatıcısının şiir diline çevrilmemiş hali, metni şiir olmaktan kopartıp, istemsizce parodileşmiş biçime sürükleyen ana unsur olarak, göze çarpmaktadır: “Anlaşmak mesele değil elbet bir yolunu buluruz / sen önce abdest al bunları sonra konuşuruz”, “Hayatın, tabiatın ve yarım kalmış her haltın / ortasında, otuz sekiz yaşında ne çok şey gördüm bin yaşlık / eee, ne var peki elimde?” Burada hem metin aksini iddia ettiği halde sanat ve edebiyatın doğduğu kaynak olan yaşamla arasında kalın bir cam olduğu ve sahicilikten uzaklaştığı görülüyor, hem de dili işlevsellikten koparamadığı için şiir dilini kuramadığı…

Metinler kurmaca olsa da, okurla aralarındaki bilindik ama saklı sözleşme nedeniyle sahicilik taşımak isterler. Ali Lidar ve benzerlerinin metin kurma biçimlerinde sahicilik ve samimiyet birbirine karışmaktadır. Yazan okurla samimiyet kurarak, sahicilik oluşturmaya çalıştığında, okurun talepleriyle metnini kurmaya başlar. Yazarken bir kulağında hep tribünden yükselen slogan vardır. Oysa şiir de, öykü de, roman da yüzyıllar ötesinde yaşayacak olan bir okura yazılır. Tribünler için yazılmaz.

Büyüme krizinin orjisi

Tribünler için yazılmadığı gibi, toplumun bireye dayattığı ahlaki normlar, çağın getirdiği iktisadi aklın fısıldadıkları ile de yazılmaz. Ancak mahalle abisi diliyle yazılmış metinlerin dini referanslarla süslenmiş güçlü bir muhafazakâr alt metin taşıdıkları görülmektedir. Bunu sadece, varoluşunu sorgulamaya kalktığında dahi yazan, metinde sürekli Tanrı ile konuştuğu için değil (kurduğum hayaller tek tek elimde patladı/kadermiş sonradan öğrendim değişmezmiş olacaklar/isyan etmiyorum hâşâ, sakın yanlış anlama/isyan etmiyorum valla anladım anlayacağımı/isyan etmiyorum tamam da/olmadı be Tanrı’m/Sen de beni anla!”), aynı zamanda da şiirlerinde kurduğu kadın imgesinde de bulmak mümkün.

Ali Lidar’ın yazdığı şiirlerde kadın, ya anne, ya da “üzünç” kaynağı platonik aşk veya eski sevgilidir. Bir başka deyişle, kadın metinlerde melek ile cadı olmak arasında gidip gelir. Bu desene muhafazakâr şiirlerde sıklıkla rastlamaktayız.

Aforizmaya dayanan metin yazımının, skeçe dönüştüğünde, en hızlı uzaklaştığı tür şiir olmalı. Çünkü tarif edilemez olan şiire bir tanım bulmak gerekirse, en uygun tanım, “reklam metni yazılamayacak hallerimizin dile getirilmesi” olacaktır. Oysa bu şiirlerin içindeki aforizmalar, reklam metinlerindeki pornografiye benzer biçimde, hemen hazzı hedeflemektedir. Aforizmalar, bu hazzı yaratmak için de genellikle kusursuz hüzünlere, acılara dayanmak zorundadır. Oysa yaşamda kusursuz hüzün, acı yoktur. Ancak Baudrillard’ın simülakra kavramında aktardığından hareketle, bu aforizmatik hüzünler hiçbir gerçekliğe dayanmadan yaratılmaya çalışılan hakikatte mevcuttur ve sadece kabuktan ibaret yaralardır… Bir yandan dertten rakı sofraları kurulur metinde, bir yandan abdest alınmadan önemli konuşmalar yapılmaz. Baudrillard’dan devam edilirse, tüm temsil ve karşı temsil modellerinin göklere çıkarılışı, tam bir orjidir; büyüme ve büyüme krizinin orjisidir. Ali Lidar’ın yazdığı gibi aforizmatik metinlerin bittiği bu yerde, tam da şiir başlamalıdır.

Evet, orji bitti, mahalle abilerinin dilinden, aforizmalarından sıkıldık… Şimdi ne yapacağız?

Gülümseyin, çektim.

NİSAN YENİ E’SİNDEN

yenie_kapak_nisanAylık kültür sanat edebiyat dergisi Yeni e’nin Nisan sayısı bayilerde. Derginin sayfalarında mizah ve iktidar dosyasının yanı sıra, sanatın farklı dallarından eleştiriler, tarihi ve güncel yazılar, öyküler, şiirler yer alıyor.

Yeni e 6. sayısının kapağında Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiirinden şu dizelere yer veriyor: “Hadi gidin tarih korusun sizi, / -haydutlara en iyi sığınaktır gece- / gidin yok olun siz de o mezarlıkta.” Kapaktaki özgün resim ise, daha önceki aylarda olduğu gibi Solmaz Aksoy imzasını taşıyor.

“Güle güle” başlıklı dosya, mizah ve iktidar üzerine yazılardan oluşuyor. İslamcı mizah, diktatöre gülme başlıklarının yanı sıra, II. Abdülhamid döneminden Gırgır’a mizah dergileri, Şair Eşref ve Ümit Yaşar Oğuzcan gibi heccavlar, dosyada ele alınan konular arasında. Yazarlar Koray Demir, Hakkı Özdal, Şeref Bilsel, Barış Avşar, Cihan Demirci, Ulaş Başar Gezgin, Engin Ergönültaş, Koray Tarhan.

Yeni e’nin ilk yazısı “Kâğıt Korkusu” başlığını taşıyor. C. Hakkı Zariç, tarih boyunca iktidarda korku yaratan yazılı kâğıdın serüvenini matbaadan önce kazınan parşömenlerden yakılan kitaplara özetliyor. Yazı, kapanan Mesele dergisinin eski sayılarının geri dönüşüme kabul edilmemesine bağlanarak sona eriyor.

Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un 20 Nisan’a kadar sürecek olan “Ezoterik İllüzyonlar” sergisini Meliha Sözeri kaleme aldı. Nazım Dikbaş’ın yazısı Tan Cemal Genç ile Linda Herzog’un sergisi “Dört Göz” üzerine.

Ekinsu Devrim Danış, Manderlay filminden yola çıkarak liberalizmin sahte özgürlüğünü konu ediniyor.

Sadık Aytekin’in Paylaşmalar başlıklı yazılarının ilki derginin bu sayısında.

80 yaşına ulaşan Doğan Hızlan’la ilgili “Eleştirinin aristokratı” başlıklı yazısında Sabit Kemal Bayındıran, Hızlan’ın farklı şairlere yaklaşımını inceliyor.

Yeni e sayfalarında yer alan edebiyat eleştirileri arasında Sevi Emek Önder’in Vüs’at O. Bener ve Nazlı Yıldırım’ın İlhan Çomak yazıları bulunuyor. Elif Benan Tüfekçi, Zeynep Kaçar’ın Kabuk romanını, Sibel Öz ise Muzaffer Kale’nin öykü kitabı Sabahın Bir Devamı Vardı hakkında yazdı.

Ayşegül Tözeren’in Ali Lidar şiirini konu aldığı yazısının çarpıcı başlığı şöyle: “Orji bitti, şimdi ne yapacağız?”

Ayrıca Dağhan Irak, Hüseyin Köse ve Nalan Çelik de dergide yazılarıyla yer alan diğer isimler.

Şiirleriyle Yeni e’nin Nisan sayısında yer alan şairler Refik Durbaş, Mustafa Köz, baht, Altay Öktem, Ahmet Çakmak, Murat Atıcı, Gülçin Sahilli, Levent Karataş, Barış Acar, Nilgün Emre, Salih Çınar Han, Zeliha Cenkci, Can Acer, Önder Karataş, Emrullah Alp. Son sayının öykücüleri Adnan Özyalçıner, Onur Çalı, Önder Birol Bıyık, Mehmet Şen, Münire Çalışkan Tuğ, Derya Derya Yılmaz, Mehmet Sürücü. Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy ise çizimleriyle dergide yer alan isimler.