Simyanın altınından algoritmanın Bitcoin’ine

2008 yılının soğuk bir Kasım gecesi, kriptografi (şifreleme) odaklı bir mail grubunda Satoshi Nakamoto mahlaslı birisi “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Eşten-Eşe Elektronik Nakit Ödeme Sistemi) başlıklı makalesini paylaştı. Bir kaç ay sonra Ocak 2009’da açık kaynak ilk Bitcoin istemcisinin yayınlanmasıyla, Bitcoin ağı da kuruldu. Teorik olarak birler ve sıfırlardan ibaret matematiksel problemlerin çözülmesiyle ‘çıkarılan’ Bitcoin bloklarının ilki yine Nakamoto tarafından üretildi. Kısa süre sonra da programcı Hal Finney ile Nakamoto arasında ilk işlem gerçekleşti. Ve bu ‘algoritma peygamberi’, 2010 yılında sanal dünyadaki tüm izlerini silerek bir daha görünmemek üzere ortadan kayboldu. Geride altının para olarak kullanılmaya başlanmasından beri en büyük ‘devrimi’ yaptığı iddialarını bırakarak…

Peri masalı gibi değil mi? ABD’de patlayan Mortgage krizinin küresel finansal mimariye cehennem azabı yaşattığı, finans devlerini kurtarmak için dolar basma makinelerinin fazla mesai yaptığı günlerde, bir büyücü gibi ortaya çıktı, değneğini salladı ve avuçlarımıza sihirli bir sikke bıraktı.

Bitcoin gerçekten yeni bir para mı yoksa ilkel ataları sayılabilecek Pay Pal, POS vb. gibi teknolojik bir kolaylıktan mı ibaret? İddia edildiği gibi, doların hâkimiyetine karşı anarşist bir saldırı mı yoksa aşırı para arzının yarattığı sistemik sorunları çözme ihtimali taşıyan yepyeni bir çığır açıcı mı?

Bu soruların yanıtı ona yüklenen ‘para’ rolünde aranmalı.

***

Para; mal ve hizmet almaya yarar, ticareti kolaylaştıran bir aracıdır. Devletçe basıldığı, hukukça korunduğu ve arkasında bir siyasi otorite bulunduğu için güvenilirdir. Önce altın kullanıldı. Banknot çıkınca altına endekslendi, ardından sadece dolar altına bağlandı ve nihayetinde altın tamamen terk edilerek tüm paralar dolar karşısındaki güçleriyle ölçülür oldu.

Bugün basit bir iktisat kitabında da akademik bir yayında da para ve paranın evrimi, kabaca bu sadelikte anlatılır. Ama sadelik, anlaşılır olma kaygısından değildir. Bilakis, her bir kavramını anlatırken adeta Çiçero’ya dönüşen günümüz iktisat teorisinin dili, ‘para nedir’e gelince tutulur; matematiksel formülasyonlarla karmakarışık hale getirdiği kuramının içine parayı utangaçça yerleştirir.

Çünkü mesele para olduğunda, burjuva iktisatçıları onu daima mistisize ederler. Basit ‘ödeme aracı’na indirgerken, aynı zamanda sahip olduğu ‘değer’i tarihselliğinden koparıp ‘kendinde bir varlık’ düzeyine yükseltirler. Bu yönelim ideologların bilinçli tercihi değildir kuşkusuz. Zira kapitalizm, bütün genel yaşam faaliyetlerini değer yasasının ve bu yasanın beraberinde getirdiği paranın gücü ilkesinin hâkim olduğu tekil bir organik sistem altında birleştirmesiyle ve aynı zamanda bu muazzam başarısını gizlemeye çalışmasıyla, kendinden önceki sınıflı toplumlardan ayrılır. Burada düğüm paradır. Marx’ın ortaya koyduğu gibi, değişimin ve meta üretiminin gelişiminin en yüksek ürünü olarak para, bireysel emeğin toplumsal niteliğini, pazarla birleşmiş tek tek üreticiler arasındaki toplumsal bağı maskeler.

Dolayısıyla kapitalizmin büyüsünü bozmanın yolu toplumsal ilişkilerin maddi pelerinini kaldırmaktan, yani değerin para biçimini anlamaktan geçer. İşte bu aşamadan sonra ister altın, ister kredi, ister dolar, isterse de Bitcoin olsun; hangi şekle bürünürse bürünsün paraya yaklaşım, iktisat tarihini, sınıf çatışmasının bir tezahürü olarak iki farklı ideolojinin savaş alanına çevirir. Düşüncenin rahmine ‘değer nedir’ sorusu düştüğünden beri devam eden ‘barışsız’ bir savaştır bu.

Dünyayı değer üzerinden kavramak

Düşünce tarihini eğer sadece ‘değer’ üzerinden okursak, onu iki büyük kampa ayırmak mümkün: emek, maliyet, değişim değeri kavramlarını temel alanlar ile; faydayı, kullanım değerini, hedonistik ölçüleri ve ferdi psikolojik kriterleri esas tutanlar…
Değer kavramı üzerinde ilk duran Platon’du. Değişim ve kullanım değerleri ayrımını yapansa Aristo. Parayı değişimin eşdeğeri olarak keşfeden de yine oydu. Buna karşın Skolastikler ve özel olarak Thomas Aquinas, bir malın faydasını ihtiyaçları karşılama gücüyle ölçmek gerektiğini savundu. Düşünce denizine atılan bu iki taşın yarattığı dalgalar, dünyayı anlama çabalarını da ‘değer’ üzerinden biçimlendirdi.

14. yüzyıl felsefecilerinden Jean Buridan ile 15. yüzyıl din adamlarından Gabriel Biel, fayda ve değer kavramları arasında ilk bağı kurdu. 16. yüzyılda Bernardo Davanzati, değeri, ihtiyacın baskısı ile tatmin imkânının kısıtlılığı arasındaki ilişkiye indirgedi. 17. yüzyılda Nicholas Barbon, malları maddi ve manevi faydasına göre ayırdı.

Aydınlanma, felsefede olduğu gibi, iktisatta da pusulayı Aristo’ya çevirdi. Merkantilist William Petty, değer alanına toprağı kattı. “Servetlerin babası emekse, anası da topraktır,” dedi. John Locke değeri emeğin yarattığını, toprağın ancak alın teriyle sulanarak kıymetli mahsul vereceğini yazdı. Faydası olup bedava olan su ile değeri olup faydası olmayan elmas örneği üzerinden ‘fayda’ esaslı düşünceye ilk ciddi darbeyi indirdi.

Adam Smith’in “Emek, ham maddeden mamul eşyaya kadar, bütün üretim safhaları­nın orijinal fiyatıdır. Reel fiyat, malı üretmek için harcanan emekle, nominal fiyat ise parayla ölçülür” tezi burjuva ekonomi politiğini bilimsel olarak formüle etti, klasik iktisatın miladı oldu. Ona ilk tenkidi yapan David Ricardo’ya göre ise emek, malın tabii fiyatıydı ve buna göre bir değer teorisi kurulmalıydı. Ricardo’nun düşünceleri kapitalist üretim ilişkilerinin işaret fişeğiydi.
Burjuva ekonomi politiğinin kapsamlı bir eleştirisini yapan Marx, Aristo’dan bu yana gelen dünyayı bir çelişkiler bütünü olarak kavrama çabasına nihai şeklini verdi. Değeri bir malı üretmek için harcanan emek zamanıyla ölçtü. “Değerler olarak bütün metalar, yalnızca kristalleşmiş emek-zamanının belirli kitleleridir,” dedi.

Marx parayı, toplumsal ilişkilerin mütemmim cüzü olarak ortaya koydu. Metanın tek tek değişim karakterinden (belli bir miktar metanın, belli miktardaki bir başka meta ile değişildiği değerin basit biçimi) başlayarak, birçok farklı metanın bir ve aynı özel bir meta (altın) ile değişildiği değerin evrensel biçimini, ve nihayetinde bu özel metanın evrensel eşdeğer olduğu (değerin para biçimi) tarihsel süreci inceledi.

Marx’ın toplumsal ilişkileri kavramanın anahtarı olarak formüle ettiği emek-değer teorisinden sonra burjuva iktisatçılarının bütün çabası, iktisadi faaliyeti öyle veya böyle faydaya, tercihe, arzuya yani insanın ‘rasyonel ve duygusal’ davranışlarına bağlama çabasıdır. Kapital’in yayınlanmasının ardından geliştirilen her iktisat kuramı, Skolastik itikatın farklı biçimler altındaki tekrarından başka bir şey değildir.

Bu döneme dair de kısa bir çetele tutalım…

Oxford iktisatçıları Nassau Senior ve Henry Drummond değerin emeğe bağlılığını şiddetle reddettiler. Akıllarının yetmediği yerde pervasızlaştılar: “Deniz kenarında dolaşırken tesadüfen bir inci bulsam, bunun kıymeti yok mudur? Kıymeti emeğe bağlayanlar, bu incinin değerini nasıl izah edebilirler? Belki kıyıda yaptığım gezintiyi emek olarak yorumlayacaklardır. Derhal cevap vereyim. Ya bu inci, lokantada istridye yerken kabuğundan tabağa kendiliğinden düşmüşse.?” John Stuart Mill arz ve talep ölçüsünü getirdi. Lauderdale ve Lloyd işi hedonizme vardırdı. Birisi değeri arzunun şiddetine öteki psikolojiye bağladı. Hâlâ saygı gören Viyana Ekolü’nden Karl Menger, değer ancak ve yalnız yan faydayla ilgili derken, Friedrich von Wieser’e göre ise iktisadi faaliyetin hedefi değerin maksimizasyonuydu ve onun kaynağı da faydaydı.

Marx’tan sonra burjuva iktisatçılarının düşünsel evrimlerinde Adam Smith ve Ricardo’nun dahi üzerinden atlayarak Skolastik gericiliğin müphem kavramlarına daha sıkı sarılmalarının sebebi, kötü kraliçeye her daim doğruyu söyleyen sihirli ayna gibi, onlara baktıkça ‘emeği’ duymalarıdır.
Nitekim bugünün egemen iktisat düşüncesi de son tahlilde, önce monetarizm ardından ‘rasyonel beklentiler kuramıyla’ modifiye edilmiş bir neoklasik iktisat teorisidir. İktisadi faaliyet ‘tercihler ve fayda hiyerarşisi’ne tabi tutulur. Buna göre değerin yeri, tercih baremindeki yerdir ve tercihleri tayin eden koşullarla beraber değer de değişir.

Fikri bir kere böyle kurarsanız, dünya da gözünüze hep o şekilde dönüyor görünür. Koşullar değiştikçe -ki bu teknolojidir- iktisadi ilişkiler de sanki ona uygun yeniden şekillenmektedir.
Yeni para Bitcoin’in felsefesi işte bu çarpık bakışın üzerinde yükseliyor.

Bitcoin’in değeri nereden gelir?

Bitcon’in en önemli özelliği olarak dayandığı teknoloji gösteriliyor. Blockchain adı verilen bu altyapı, kabaca, şifrelenmiş işlem takibi sağlayan dağıtık bir veri tabanı olarak tanımlanır. Bitcoin, son derece karmaşık matematiksel formülasyonların kaydedildiği bu veri tabanı içinde oluşur ve hareket eder.

Koşullarda aranan değişim bulunduğu vakit, burjuva ideologları sistemin marazlarına çare üretmekte pek acelecidirler.

Çok uzağa gitmeden Türkiye’nin ‘aklı başında’ iktisatçılarından sayılan Mahfi Eğilmez’e kulak verelim. Ona göre, kripto paraların mevcut egemen paralardan belirgin üstünlüğü, herhangi bir ülkenin merkez bankasına bağlı olmadığı için hiçbir ülkenin ekonomik durumundan etkilenmemesidir. Bitcoin üzerine yazılmış pekçok ciddi makalede aşağı yukarı benzer ifadeler sıkça tekrarlanıyor. Doğrudur, biçim olarak Bitcoin mevcut paraların hepsinden farklıdır. Peki ya değeri? Cevap son derece bilindik: “Değeri, kullanıcılarının onu bir değiş tokuş aracı olarak kabul etmelerinden ya da bir emtia gibi görmelerinden kaynaklanıyor. Değeri, piyasada anlık olarak arz ve talep koşullarına göre belirleniyor.”

Forbes dergisinden Timothy Lee, çok daha iddialı: “Bitcoin internet çağında bir altın esasından daha fazla imkân sunar. O dünyada, nakitin vazgeçilmezliği ile elektronik ödemenin kolaylığını bütünleştiren ve tamamen adem-i merkeziyet esasına dayanan ilk ödeme sistemidir.”

Bitcoin’in teknolojisini anlatırken sergilenen bu iştahlı cümleler, mesele değere gelince yine kekelemeye başlıyor: “Paranın değeri nereden gelir? Popüler bir teori (bu hangi teori oluyorsa) modern kâğıt para birimlerinin değerini, hükümet kararından alındığını belirtir; hükümet resmi bir para birimini tayin eder, bu para birimi vergilerin hesaplanmasında ve ödenmesinde kullanılır ve böylece ona değerini verir (klasik iktisatçıları bile mezarlarında ters döndürecek bir tanım). Aksi takdirde para değersiz kâğıt parçalarıdır. Bitcoin bu görüşe açıkça bir meydan okumadır.”

Semaye Piyasası Kurulu’nun 2016 yılında hazırlattığı Kripto-Para Bitcoin başlıklı rapor da benzer özgüvenli tariflerle dolu: Aracı yok. Borç değil, değer taşıyıcı. Bu yüzden banka ve hükümetler kontrol edemez. Yapılan işlem geri alınamaz. Fiziksel parada işlemlerin hafızası bulunmaz. Bitcoin ise küresel blok-zincir veri tabanlarında tutulduğundan herkese açıktır. Matematiksel olarak güvenilirliği kanıtlanmıştır…

80 sayfalık raporda değeri arayınca tek bir cılız paragrafa rastlarız: “Subjektif değer teorisi (faydayı esas tutan bakış), kendiliğinden değeri olma kavramını da kapsar. Kendiliğinden değeri olduğunu düşündüğümüz altın ve gümüşün de aslında kendi değeri yoktur, altın ve gümüşe değeri biz insanlar atfederiz.”

Bu değer tanımlarının Thomas Aquinas’tan bir adım ileri olmadığı muhakkak. Fark sadece iktisadi kavramların ruhuna üflenen dinsel düşüncenin yerini sonsuz algoritmaların almasıdır. Bitcoin’i paranın tarihsel evriminde bir devrim gibi sunanlar, onun para olması için yeterli şart gördükleri ödeme ve tasarruf rolünü yerine getirdiğine işaret ederken, değerini ise matematiksel bir yazılımın sağladığı güvenliğe ve ona yönelen arzuya bağlamaktadırlar.

Eğer sorun ödeme aracı olmasıysa; Kanada’daki Canadian Tireparası, ABD’nin Massachusetts eyaletindeki BerkShare, İngiltere’deki Bristol Pound, Amsterdam’daki Makkie de birer paradır. Veya 2010’da Castro Soto öncülüğünde bir grup üniversite çalışanının Meksika’nın El Espinal köyünde ürettikleri ve 100 bin kişinin kullandığı Tumin de paradır. Zimbabveliler şu anda çakıl taşı kullanmıyorlarsa, üzerinde basılı olduğu kâğıttan daha değersiz hale geldiği için 2009’da kullanımı durdurulan Zimbabve doları da bir paraydı.

Yok eğer mesele ‘değerin dijital’ mobilizasyonuysa; 1980’de Hollanda’da gece yarısı yakıt alan kamyon şoförlerini ve benzin istasyonlarını hırsızlığa karşı korumak için Albert Heijn isimli perakendecinin ısrarıyla geliştirilen ve bugün her mahalle bakkalında bile bulunan POS (Point Of Sale) cihazı da dijital ödeme sistemidir. İnternet alışverişlerinde kullanılan First Visual, PayPal veya hemen herkesin cebindeki kredi kartı da öyledir.

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da Marx, iktisatçıların genellikle parayı, “yayılan değiş-tokuşun karşılaştığı dış güçlüklerden türetmeye kalkıştıklarını” söyler. Oysa ‘dış güçlük’ dedikleri şeylerin, Marx’tan devam edersek, “değişim değerinin gelişmesinden ve bunun sonucu olarak da, genel emek olarak toplumsal emeğin gelişmesinden ileri geldiğini” unuturlar.

Bitcoin’in ‘benzersiz’ teknolojisine yapılan aşırı vurgunun nedeni de budur. Onu ekonomi politiğin ilgi alanından çıkarmak ve değer teorisinin tezgâhından kurtarmaktır. Ne var ki, yeni değildir bu çaba. Marx’ın “buluş sahibi İngiliz iktisatçı” dediği Thomas Hodgskin, “Gemiler gibi, buhar makineleri gibi, servet üretimini ve dağıtımını kolaylaştırmak için yararlanılan herhangi bir aracın incelenmesi ekonomi politik biliminin ne ölçüde bir parçasını teşkil ederse, paranın incelenmesi de, o ölçüde bu bilimin bir parçasıdır” görüşünü savunmuştu. “Demek ki,” der Marx, “Bu görüşe göre, parayı, teknolojiyle ortak hiçbir yanı olmayan ekonomi politikte incelemek yanlış bir tutumdur.”

Dolayısıyla bir ödeme aracı olarak seleflerinden daha yaygın ve teknolojik olarak daha üstün olması Bitcoin’i bir para yapar, ama asla yeni bir ‘değer yaratıcı’ yapmaz. Onun da işleyiş kanunları teknolojiye değil değer yasasına tabidir.

Peki henüz ödeme aracı olarak bile rüştünü ispatlamamışken Bitcoin üzerine yeni bir ekonomik model inşa etme telaşı niye?

Yaklaşan çöküşe karşı bankacıların manifestosu: Devrim Gerekiyor

Bitcoin üzerine yazılmış onlarca makalede bir vurgu özellikle dikkat çeker: “Devletler para arzıyla ve kısıtlamasıyla bankadaki paranın değerini etkileyecek (enflasyon ve deflasyon) mali kararlar alabilirler. Oysa, Bitcoin arzı üzerinde böyle bir tasarruf yoktur. Sisteme dışardan para arzı yapılamaz, böylece enflasyon oluşmaz.” Söylenmek istenen, “sık sık tekrarlanan şu lanet para krizlerinden de böylece kurtuluruz”dur.

Marx’ın, Feurbach’tan ödünç alarak bilinci belirleyen koşullar için kullandığı bir söz oldukça sevilir: “Bir kulübede saraydan farklı düşünülür.” Gelin sözün gerçek anlamıyla şu sıralar sarayda ne düşündüklerine bakalım…

Geçen yılın başında dünyanın önde gelen merkez bankalarının üye olduğu Bank Of International Settlements için bir rapor hazırlandı. 2016’ya kadar başkan yardımcısı ile genel sekreterlik görevlerini yürütmüş Herve Hannoun ve Peter Dittus imzalı 114 sayfalık bu rapor, Devrim Gerekiyor (Revolution Rquired) başlıklı bir manifestoydu. Şu sözler Kapital’de değil, bu manifestosunun girişinde yazılı:

“Küreselleşme ücretleri düşürdü. Gelir eşitsizliği yükselişte. Jeopolitik türbülanslar yayılıyor. Yalanlar, gerçekler olarak sunulmakta. Gerçek konuşulmuyor. Ve insanlar kızgınlar. Karl Marx, kapitalizmin kendi yıkımının tohumlarını ektiğini, bunun sonunda bir devrime yol açacağını düşünüyordu. Bunun nedeninin anonim güçlerden çok, G7 ülkelerinin piyasa ekonomisinin temellerini zayıflatan politikaları olduğuna inanıyoruz. Para politikası, mali ve makroekonomik politika… Gevşek, dikkatsiz ve sorumsuzlar.”

ABD’deki 2008 mortgage krizini aşmak için fütursuzca açılan para musluğu, finansal yapıları kurtarıp belli bir büyüme hızını tekrar sağlasa da ödenen bedel ağır oldu. Ve asıl korku yaklaşan çöküşü görmelerinde. Şirketlerin ihtiyacını karşılamak için basılan ‘karşılıksız’ dolarlar bir idam fermanı gibi finans sisteminin boynunda asılı duruyor. O dolarlar, yeniden kredi olarak dağıtılınca dünyada kimsenin kaçamayacağı devasa bir borç tsunamisini tetikledi. Basit bir veri ürkütücü gerçeği özetliyor: finansal olmayan, yani devletlerin, firmaların ve bireylerin toplam borcu dünyada üretilen toplam mal ve hizmetlerin değerinin iki katını aştı.

Kredi (borç) kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde her zaman önemli rol oynamıştır. Ve her zaman için ciddi risk öğesi, gelecek üzerine bahistir. Bir kapitalist bankadan kredi isterken likidite, sendikasyon vb. teknik kelimelerle kurduğu cümlelerde gerçekte şunu söylemektedir: “Paraya çok ihtiyacım var. Çünkü işçilerimin sömürüsünden yeterince artı değer elde edemiyorum. Ama size söz, gelecekte daha ağır şartlarda bunu gerçekleştireceğim. Borcumu da faiziyle ödeyeceğim.”

Kredi sayesinde emeğin gelecekteki sömürüsü, mevcut sömürü gibi işlem görür. Dolayısıyla emek sömürüsünün genişlemesine karşılık gelmeyen bir kredi genişlemesi, varolan emek tahakkümünün yetersizliğinin yerine geçen sanal bir tahakkümdür ve bu her zaman gelecekte umulan emek tahakkümü üzerine kumar oynamaktır. Sermaye kumarı kaybederse, finansal çöküş gerçekleşir.

İktisat ideolojisi bu süreci gizleme rolünü üstlenir. Ortaya çıkan sonucu aktüel politikaların yol açtığı ekonomik bir sorun olarak sunar. Oysa iddia edildiği gibi sorun, G7 ülkelerinin sorumsuz para arzının sonucu değildir, bizatihi yıkıcı para arzı, sermayenin kontrol edemediği bir güce, emeğe olan bağımlılığının sonucudur.

***

Burjuvalar ve ideologları kendi aralarında anlaşırlarken, bizimle konuştukları dili kullanmazlar. Sınıf bilincine sadıktırlar. Onun kavramlarıyla düşünürler ve dünyayı öyle kavrarlar. Tıpkı Devrim Gerekiyor başlıklı manifestodaki şu itiraf gibi: “G7 ülkelerinin para politikaları, Goethe’nin ünlü baladında olduğu gibi, büyüleri ile çağırdıkları güçleri artık kontrol edemeyen büyücünün çıraklarının eylemlerine benzemektedir… Büyücünün çırakları, bir sonraki finansal krize doğrudan götüren borç temelli büyüme modeli oluşturdular.”

Goethe’nin 1797’de yazdığı “Büyücünün Çırağı” şiirini Marx, varolabilmek için kendi mezar kazıcılarını da (emeği) yaratmak zorunda kalan sermayenin alegorisi olarak kullandı. Böylesine kudretli üretim ve mübadele araçlarını bir araya getirmiş olan bujuvaziyi, yeraltı güçlerini kontrol edemez bir büyücüye benzetti.

Şiirde çırak, ustasının yerine geçmeye kalkar, ustasının olmadığı bir zaman büyüyü basit bir şey sanır ve bütün hayaletleri çağırır, ancak onlarla baş edemez. Ustasından medet umarak şöyle haykırır: “Çağırdığım hayaletlerden şimdi kurtulamıyorum.”

Kapitalizm büyüme, daha çok büyüme adına yarattığı borç ve spekülasyon gücünü kontrol edemez haldedir. Krizin nedeni kanser gibi yayılmış para arzında ve mevcut somut paranın (doların) kendisinde görüldüğü için, Bitcoin benzeri kripto-paralar kurtuluş reçetelerinden birisi olarak sunuluyor. Onu altınla kıyaslamaları boşuna değildir. Arzı kısıtlı, evrensel eşdeğer olarak istikrarlı, herkesin arzu duyması nedeniyle kendi başına değerli olan altın; burjuvazinin devrimci olduğu eski güzel günlere ait kutsal kâse gibidir.

Ama maalesef düşüncede geriye gitmek, hayatın akışını da geriye çevirmiyor. Eskinin simyacılarından bir şeyleri altına dönüştürmelerini bekleyenler, bugün de algoritma dehalarının Bitcoin’den altın yaratmalarını umuyorlar.

Cinnet, panik ve çöküş

Son aylarda hızlı bir şekilde 20 bin dolarlara çıktıktan sonra 9 bin dolarlara kadar düşen, sonra yine 11 bin seviyelerine oturan Bitcoin acaba normal yükseliş trendine dönüş mü yapacak yoksa korkuyla gelen satışlarla tamamen çökecek mi?

Bugün, aralarında Krugman, Stiglitz ve Shiller gibi Nobel ödüllü iktisatçıların da dahil olduğu, bütün ekonomi uzmanları Bitcoin’in balon olduğu konusunda hem fikir. Biz iktisat literatüründe finansal varlıkların bugünkü gerçek değerlerinden yüksek oranda ve hızlı bir şekilde saptığı durumlarda balon ihtimali üzerinde dururuz. Ekonometrik modeller aracılığıyla büyüme oranı, işsizlik, reel faiz, net göç, kârlılık vesaire gibi ekonomik temellerin finansal varlıklardaki fiyat artışlarının ne kadarını açıkladığına bakarız. Bitcoin piyasasındaki yüzde 1000 oranındaki fiyat artışlarını herhangi bir ekonomik temele dayandırmak imkânsız. Son 12 ayda hiçbir reel değişken yüzde 1000 değişmemiştir. Eğer Bitcoin herhangi bir reel ekonomik gelişmeyle açıklan(a)mıyorsa bu absürt fiyatlar neyi yansıtıyor?

Bitcoin fiyatının arkasında iki hikâye var. Birincisi, gelecekteki “olası” değerinin bugünkü fiyatlandırması. Borsalardaki tüm değerlemeler, teoride, şirketlerin gelecekteki gelir akışları ve kârlılıklarının iskontolu değerini yansıtır. Tabii gelecek henüz yaşanmadığından bu değerlemeler, yine teoride, rasyonel beklentilere dayanır. Neoklasik iktisat modellerinde ekonomik aktörlerin gelecekteki bütün senaryoların olasılıksal beklentisini alarak optimizasyon yaptığı farz edildiğinden finansal piyasalar kaynakları her zaman verimli tahsis edeceği sonucuna varılır. Fakat gerçekte aktörlerin bunu yapabilmeleri imkânsız olduğundan borsadaki fiyatlar kısmen farazi ve spekülatiftir. Keynesyen literatüre göre zaten gelecek tamamen belirsizdir, bilinemez. Gelecekteki ekonomik ve siyasi gelişmeler bir desteden kart çekmeye ya da bir torbadan renkli bilye çekmeye benzemediğinden olasılık hesabı yapmak pek de doğru bir yöntem değildir. Tabii yine de çoğu şirketin kısa vadeli gelir akışları öngörülebilir. En nihayetinde ortada bir işletme, üretim kapasitesi, çalışanları, bilançosu, aldığı siparişler vesaire vardır. Bunlar üzerinden yakın bir gelecek öngörüsü pekâlâ yapılabilir. Bu noktada Bitcoin’in değerlemesi kısa vadeli temellere değil uzun vadede dünyayı değiştirecek bir para birimi olma vaadine dayanıyor. Ama uzun vadede hepimiz ölüyüz.

İkincisi, finansal piyasalardaki aktörlerin sürü psikolojisi mantığıyla hareket etmesi ateşi körüklüyor. İnsanlar neden Bitcoin peşinde koşuyor? Çünkü herkes koştuğu için… Aslında kimse ne olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini doğru dürüst bilmiyor. Çoğunun zaten umurunda da değil. Fiyatlar arttığı müddetçe insanlar bu piyasaya girmek isteyecektir. Oyuncular bu piyasaya girip efektif talep gösterdiğinde fiyatlar artmaya devam edecektir. Yani kendi kendini besleyen bir mekanizma söz konusu.

Lale çılgınlığı ve Bitcoin

İşin kötüsü, Shiller’in de dediği gibi, Bitcoin’in gerçek değerinin bilinemiyor olması. Dolayısıyla biz Bitcoin’in piyasa fiyatının ne kadarının gerçek değerini ne kadarının spekülatif şişmeyi yansıttığını bile tespit edemiyoruz. Yani mesela, emlak değerleme şirketlerinin ortalamada 200 bin lira değer biçtiği dairelerin fiyatı herhangi reel bir gelişme yokken hızlı bir şekilde 500 bin liraya çıkmışsa bu fiyatın yüzde 40’ı ekonomik temellere dayanan gerçek değerini, yüzde 60’ı ise spekülatif şişmeyi yansıttığını söyleyebiliriz. Mesela bugün piyasa fiyatı bir dolar (3-4 lira) olan bir lale soğanının fiyatı 1630’lu yıllardaki çılgınlıkta beş ev fiyatına kadar çıkmıştı. Lale fiyatları serbest düşüş yaşadığında kayıp yüzde 99.999 olmuştu.

Bitcoin’in gerçek değerinin bilinemiyor olması pekâlâ gerçek değerinin olmaması olabilir. Sonuçta Bitcoin bir para değil. Alışverişte kullanılmıyor, hesap birimi değil, servet saklama aracı değil. İnsanlar Bitcoin’i ödeme yapmak ya da açık pozisyonlarını kapatmak için değil ileride fiyatının artacağını düşündükleri için alıyorlar. Yani Bitcoin bugün riskli bir tasarruf aracı olarak kullanılıyor. Dolayısıyla bu artış trendi sona erdiğinde Bitcoin gerçek değerine doğru düşecek. Bu değer 300 dolar da olabilir 3 dolar da.

Zaten Bitcoin fiyatlarındaki hareket diğer varlık balonlarıyla büyük benzerlikler gösteriyor. Hatta Aralık ayında yaptığı zirveyle lale çılgınlığındaki rekoru kırarak tarihin gelmiş geçmiş en büyük balonu oldu. Bu beklenebilir ve anlaşılabilir bir durum, çünkü lale çılgınlığında balon Amsterdam ve dar çevresindeki çılgınlar tarafından şişiriliyorken bugün Bitcoin bütün dünyadan talep topluyor. Bitcoin’in 2018 sonunu göremeyeceğini bekleyen iktisatçılar varsa da bugün getiri kovalayan daha büyük bir sermaye, daha fazla sayıda çılgın ve daha hızlı bir finansal piyasa var. Tüm bunlar Bitcoin çılgınlığının, eğer ani bir şok gelmezse, biraz daha uzun sürmesini sağlayabilir.

Meselenin ekonomi politiği

Kapitalist sistemde ülkeler kendi para birimlerini kontrol etmek isterler. Isınan ekonomilerde faiz artırımı vesilesiyle para arzının kısılması, yavaşlayan ekonomilerde faiz düşürerek para arzının artırılması ekonomileri istikrarlı hale getirmekte kullanılan politikalardır. Aynı şekilde bozulan ödemeler dengesi ve dış ticaret açığı yerli paranın devalüasyonuyla toparlanır. İngiltere AB’ye girerken para birliğine girmeyi istememişti çünkü ekonomik konjonktüre göre poundun göreli değerini belirleme gücünün elinden alınmasını istemiyordu. Yunanistan para politikasını ECB’ye devrettiğini için ekonomisi çöktüğünde drahmisini devalüe edemediği için yıllardır sürünüyor.

Demem o ki devletsiz, kontrolsüz ve anarşist bir para birimi kapitalist ekonomilerin mantığına aykırıdır. Bitcoin ve benzeri kripto paralar henüz sistemi rahatsız edecek boyutta olmadığından şimdilik bu çılgınlığa göz yumuluyor. Ama bıçağın kemiğe dayandığı noktada devletlerin bu işe seyirci kalacağını sanmıyorum. Zaten uyarılarda bulunan ülkelerin sayısı giderek artıyor, aralarında yasaklayanlar da var.

Blockchain teknolojisi, tıpkı kredi kartı ve online bankacılık gibi, işlemlerin daha güvenilir, daha hızlı ve daha şeffaf yapılmasını sağlayan dijital bir inovasyondur. Merkez bankaları, ekonomi yönetimleri ve özel bankalar düşünüp taşınıp anlaşıp yasal bir zeminde bu teknolojiyi mevcut sisteme entegre edebilirler. Bu bakıma Bitcoin’in başı çektiği kripto para birimi furyası böyle bir teknolojinin değerlendirilmesine vesile olmuş olabilir. Fakat bizatihi Bitcoin’in geleceğin para birimi olması şimdilik kulağa ikna edici gelmiyor.

Umut fakirin ekmeği

Eğer sosyal medyada Bitcoin tanıtım toplantılarından paylaşılan fotoğraflara bakarsanız çok eğlenceli bir demografi olduğunu siz de fark edeceksiniz. Nasıl CEO olunur, köşeyi dönmenin kuralları, 7 adımda nasıl zengin olunur, 3 adımda 5 adım, 8 adımda 10 adım tarzı kestirmeden zengin olmayı vaat eden kitapların peşinde koşan insanların kripto para balonuna da kolayca kapıldığını gözlemliyorum. Çünkü Bitcoin insanlara, öncelikli olarak, bir zenginlik hayali satıyor. Ucuzken alıp pahalıyken satarak herhangi bir efor sarf etmeden milyoner olabilirsiniz.

Gelir ve servet dağılımı adaletsizliğinin bu kadar büyüdüğü bir ortamda gariban insanların bir çıkış yolu olarak kişisel gelişim kitaplarına ya da Bitcoin tarzı kumar tezgâhlarına bulaşması anlaşılabilir bir durum. Bu noktada zengin olma, mutlu olma, CEO olma, hayatı daha pozitif yaşama palavralarıyla kandırılan eğitimsiz insanları eleştirmek doğru olmaz. Esas eleştirilmesi gereken bu tezgâhı kuran Anthony Robbins, Robin Sharma ya da bizdeki versiyonlarıyla Barış Muslu, Aret Vartanyan, Metin Hara, Mümin Sekman vesaire gibi kişisel gelişimciler ve bunların denetimsiz kitap yayımlayabilmesine göz yuman serbest piyasa yapısı olmalıdır. Peki aynı rüzgârlara kapılan beyaz yakalıları nereye koyacağız? Zira kişisel gelişim saçmalıklarının ve kripto paraların peşinde koşan eğitimli bir kesim de var.

Doksanlı yıllarda üniversite bitirmek vesilesiyle kurumsal şirketlere kapak atmak arzulanan bir şeydi. Fakat zaman içinde plaza hayatının bir numarası olmadığı anlaşıldı. Bugün çoğu beyaz yakalı, kafe, bar, butik otel açmak ya da Ege’de bir köye yerleşmek suretiyle bir çıkış yolu arıyor. Bunları çalışarak yapmanın imkânsız olduğu aşikâr. Bundan ötürü de Migros’taki sepetlerde kestirmeden zengin olma hayali satan kişisel gelişim kitapları sadece eğitimsiz ve gariban vatandaşlara değil eğitimli cahillere de hitap ediyor. Üstelik Bitcoin, finans, borsa, teknik analiz, destek noktası, direnç bilmem nesi gibi seksi anahtar kelimelerin olduğu bir tezgâh. Büyük bir dijital gelecek hayali satıyor. “Bu defa farklı” sendromunun tekrar etmesini sağlayacak her şey mevcut. Bu defanın farklı olduğunu düşünenler 20 binden 11 bine düşmesini “alım fırsatı” olarak değerlendiriyor. Bankadan kredi çekip Bitcoin’e yatıran insanlar var.

Milyonlarca insanın bir “monopoly” parasının peşinde cinnet halinde koşuyor olması tek kelimeyle, ve Neil Curtis’in tabiriyle, idiotizmdir. Bu akıl tutulmasını başka türlü açıklamak zor. Balon ne zaman patlar bilinmez. Bilinse zaten balon olmazdı. Amerikalıların sıcak patates oyunundaki gibi herkes sondan bir önceki olacağını düşünüyor. Şimdilik herkes çok eğleniyor gibi ama müzik durduğunda ortalık toz duman olacak. Kripto para sektörü, çöktüğünde geniş çaplı bir ekonomik resesyona sebebiyet verecek kadar yüksek hacimli değil. Balon patladığında piyasaya yüksekten girenlerin canı yanacak. Herhangi bir değerin yaratılmadığı bu oyunda kazananları kaybedenler finanse etmiş olacak.

Diomedes’in silahları kaç Bitcoin eder?

Ama Kronosoğlu Zeus, tam o sıra,/ Glaukos’un aklını başından aldı,/ Tydeusoğlu Diomedes’le değişti silahlarını:/ altını tunçla değişti,/ yüz öküzlük silahı dokuz öküzlük silahla.
(Homeros, İlyada, VI, 235)

Dokuz öküz ettiğini biliyoruz.

Homeros’un defalarca “gür naralı”, “gür sesli” olarak nitelediği, Tanrı Ares’i yaralayacak kadar gözü kara, Argos krallığı da yapmış bu genç Akhalı’nın savaş meydanındaki yiğitliği, destanda neredeyse Akhilleus kadar yer tutar. Glaukos ise Troya’yı müdafaa edenlerdendir. Karşı karşıya geldiklerinde Diomedes yeniden bir ölümsüz tanrıyla savaşmak istemediğinden sorar: “Arkadaş, ölümlü insanlardan kimsin ki?/ Erlere ün veren savaşta hiç görmedim seni./ Nasıl çıktın böyle herkesin önüne,/ nasıl dikildin uzun gölgeli kargımın karşısına;/ bahtsız kişioğulları çarpışır benim gücümle./ Gökten gelmiş ölümsüzlerden biriysen/ göklerin tanrılarıyla dövüşmeye niyetim yok”. Glaukos, atalarının Chimaera ve Amazonlar’ı öldürenlerin soyundan geldiğini anlatmaya girişince, Diomedes onun eski Argos sürgünü, Lykialı bir aileden geldiğini anlar ve der: “İşte sen şimdi böylece; Argos ilinde konuğum olursun benim;/ ben de Lykia’da senin konuğun olurum,/ bir gün oraya düşerse yolum./ Kalabalıkta kargılarımızı sakınalım;/ benim öldüreceğim bir sürü Troyalı var,/ yeter ki tanrı yoluma kosun onları,/ ben onlara yetişeyim./ Senin karşında da bir sürü Akhalı var, öldürürsün yeterse gücün./ Değişelim gel silahlarımızı, bellesin Akhalarla Troyalılar/ atalarımızın konuk kardeşi olmasıyla övündüğümüzü”. Yine de, dokuz öküzlük silahlarına karşılık yüz öküzlük silahlara sahip olmuştur. Belki de koca destandaki, en tuhaf galibiyettir bu.

Troya Savaşı’nın İ.Ö. 12. yüzyıla tarihlendiğini düşünecek olursak, günümüzden yaklaşık iki bin üç yüz yıl kadar öncesinden seslenip, bugünkü bize iki şey anlatır bu değiş tokuş: Ticaret, savaşıyor olsalar bile, sosyal bir ilişki içerisinde yapılır ve alınıp verilen birbirine denk olmasa da, aynı türden bir karşılık bulunmalıdır. Bu “aynı tür” karşılık “Habeşistan’da tuz; Hindistan’ın kıyılarındaki kimi bölgelerde bir tür deniz hayvanının kabukları; Newfoundland’da kuru morina balığı; Virginia’da tütün; batı Hint Adaları’ndaki sömürgelerin kiminde şeker; birtakım başka ülkelerde post ya da tabaklanmış deri”dir (Smith, 2006: 25). Hatta “İskoçya’da bir işçinin ekmekçiye ya da meyhaneye, para yerine çivi götürdüğünün çok olduğu bir köy var”dır (Smith, 2006: 25). Çivinin, öküz taşımaktan daha kolay olduğu açıktır.

Malların karşılıklı takası yerine, bu takası “simgeleyecek” bir nesne bulma arayışı demirden ve bakırdan geçerek altın ve gümüşe ulaşır. Burada söz konusu edilenler “değerli madenler”dir. Dayanıklılık, homojenlik, bölünebilirlik ve taşıma kolaylığı gibi özellikleri, değerli madenleri bu iş için uygun kılmaktadır (Santos, 2015: 343). Ancak, çeşitli malların her birinin zor bulunur bir ortak kıyas aracına tahvil edilmesi olarak karşımıza çıkan bu fikrî ilerleme, o zor bulunur madenin elde bulundurulabilmesini bir mücadele konusu yaptığı gibi, hassas bir ölçümü de gerekli kılar. Zira maden, ne çuvalla ölçülebilen tuz gibidir ne de taneyle sayılan deri… Madenin miktarındaki küçük bir değişiklik bile kim bilir kaç morina balığı, kaç öküz eder… Öyleyse, malların her birinin ne kadarlık gümüşe karşılık geldiğinin bilinmesi yetmez, eldeki gümüş parçasının da tam ve mutlak olarak ölçülebilmesi şarttır. Her seferinde, herkesin elinde bir de tartıyı gerekli kılan bu zorluğun çözümü, söz konusu değişim aracının tekelleşmesidir.

Eğer metalin üzerine özel bir işaret koymak, özel bir damga basmak suretiyle ne miktar gümüş ne miktar altın içerdiği gösterilebiliyorsa ve bu şekilde özel işaret koymak imtiyazı yalnızca bir egemen tarafından kullanılabiliyorsa veya bir başka deyişle, egemen, kendisinden başka hiç kimsenin kendi özel işaretini kullanmak suretiyle bir metalin içeriğini manipüle edememesini sağlayabiliyorsa; işte o vakit, iki kişinin yaptığı alışverişin miktarının belirginliği, egemenin gücüne bağlı olacaktır. Gelgelelim, Kronosoğlu Zeus, iki ölümlünün değiş tokuşuna karışıp, nasıl tuncun altınla, dokuz öküzlük silahın yüz öküzlük silahla değişmesine neden oldu ve burada bir haksızlık görmediyse; egemen de kendisini, gücünün himayesinde yapılan ticaretin adaletinden değil, güvenirliğinden mesul bilecektir.

Yeterince güçlü, yeterince tekelleşmiş, mührünü veya damgasını kendinden başka kimseye kullandırmayacağını cümle âleme göstermiş bir egemenin ise, artık adını değerli bir madene yazmasına bile gerek yoktur. Ol diyen Tanrının sözünün hakikate dönüşmesi gibi, tanrısal egemen de icabında, bir kâğıt parçasının üzerine belli bir miktar yazar ve o değer ne ise, hakikat oluverir.

Marx, metaların mübadelesinde ortak bir tahvil aracı olarak ortaya çıkan paraya ilişkin şöyle diyor: “Ne var ki, metalar âleminin işte bu sonal para-biçimi, aslında, özel emeğin toplumsal niteliğini ve tek tek üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi aydınlatmak ve açığa kavuşturmak yerine, örtbas eden öge olmuştur” (Marx, 1997: 86). Sanki bir sihir gibi, büyücülük gibi, veya yukarıdaki gibi söyleyelim; ol diyen Tanrının sözü gibi, din gibi… Para, yerine geçtiği eşyaya mündemiç emek-zamanı yani o eşyaya gerçek değerini kazandıran insanlar arası toplumsal ilişkileri görünmez kılar. Yani aslında para, egemen açısından yalnızca egemenliğinin nişanesi olmakla kalmaz, egemenliği için tehdit olacak ilişkilerin çözümlenmesinin de önüne geçerek, egemen düzeni pekiştirir.

Diomedes’in dokuz öküzlük silahlarından başlayıp, Romalı egemenin üzerine mührünü vurduğu metale, oradan banknota varana kadar tarif etmeye çalıştığımız bu süreç, insanın sosyal emeğinin ürünü olan maddi dünyanın nesnelerinin kullanım ve değişim değerine ayrılıp, ardından değerin yalnızca değişim değerine indirgenmesi sürecidir. Bir ürünün yalnızca değişim değeri için üretildiği, değişim değerinin ise o nesne üzerinde harcanan emek miktarıyla belirlendiği gerçeğinin saklanarak, sanki doğal olarak veya yalnızca arz-talebe bağlı olarak belirleniyormuşçasına algılandığı iktisadi düzene kapitalizm diyoruz. Bu düzende para, kullanım-değeri yalnızca değişim-değerini göstermek olan özel bir meta formudur.

Paranın bu niteliği, ona diğer metalarda olmayan bir işlev daha kazandırır: bir saklama ve biriktirme aracı olma. Ne var ki bu nitelik, para basma erkine sahip egemen için, korktuğunun başına gelmesinden başka bir şey değildir: Para, maddi zenginliğin evrensel bir temsilcisi ise ve ayrıca egemenden, onun gücünden bağımsız olarak saklanıp biriktirilebiliyorsa, kendisini elinde bulunduran sahiplerine sosyal bir güç kazandıracaktır (Santos, 2015: 344). Böylece, çıplak siyasi gücün yanında, biriktirdiği parasal zenginliğe dayalı bir iktisadi güç de ortaya çıkacaktır. Dünya tarihinin son üç yüz yılı, bir taraftan da, paranın biriktirilebilme özelliğinin sonuçlarının hikâyesidir.

***

İ.S. 2008 yılında, dünya ekonomisi büyük bir küresel kriz yaşadığında, bu krizin içinden yeni bir mübadele aracı formu veya yeni bir hikâye çıkabileceği tahmin edilmemişti. Değeri egemenler (siyasi ve iktisadi güç sahipleri) tarafından manipüle edilemeyen bir değişim aracı bulunabilir mi? Krizin ortaya koyduğu sorun buydu ve bulunan çözüm, belli bir varlığa veya meta formuna sahip olmayan bir değer göstericinin söz konusu olabileceğiydi.

Aslında belli bir varlığa veya meta formuna sahip olmayan değer gösterici denilen şey yalnızca bir “kayıttan” ibaret… Yani içeriğinden herkesin haberdar olabildiği devasa bir muhasebe kayıtları defteri… Somut bir defterden farkı şu ki, defterin sayfaları dünya üzerindeki on binlerce bilgisayara dağılmış durumda. Dolayısıyla bir kişinin bir “birikime” yani, değer miktarına sahip olup olmadığını anlamak için on binlerce bilgisayara dağılmış, milyarlarca kaydı süzmeniz gerekiyor. Tabii bunu sizin yerinize bir bilgisayar yazılımı yapıyor. Böylece, tek kaynaktan değil, yüz binlerce kaynaktan süzülerek doğrulanmış bir “veri”ye ulaşıyorsunuz: “Evet, bu kişi belli bir değişim değerine sahip” veya “değil”. Bir başka deyişle, güvencesi belli bir devletin mührü veya gücü olmayan bir değer gösterici form karşımıza çıkıyor. Değer gösterici formun güvencesi, asla manipüle edemeyeceğimiz kadar farklı kaynağa dayalı verilerden oluşması. Bu verilere ulaşma şeklimizin, tarihin daha önceki dönemlerinde görmediğimiz türden olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yani, bir çuval pirincin, bir çuval olup olmadığını ölçmek için bir çuvala ve gözleme ihtiyaç duyuyorduk. Bir ons altının, bir ons olup olmadığını anlamak için altının ağırlığını ve saflığını ölçmemiz gerekir. Bir banknot, sahte olmadığını gösteren güvenlik testlerine dayalı olarak, gerçek kabul edilir. Oysa bir Bitcoin’in bir Bitcoin olup olmadığını, yüz binlerce bilgisayardan elde edilmiş bir veriye yine bir bilgisayar vasıtasıyla ulaşarak öğreniriz. Yani para sistemindeki her bir aşama, yeni bir bilgi düzeyine dayalı olarak çıkıyor karşımıza. Ne var ki, bir çuval pirinçle kaç metre kumaş alabileceğiniz; bir külçe altının yalnızca bir ekmek mi, yoksa koskoca bir fırın mı edeceği; üzerinde 20 TL yazan ve geçerliliğinden emin olduğunuz banknotla bir sakız mı yoksa bir kutu sakız mı alabileceğiniz, tüm bu değer gösterme formlarının sakladığı sosyal ilişkilere bağlıdır. Yani bir değişim formu olan altının kendisinin de belli ölçüde bir değişim değeri vardır elbet ama bunu da belirleyen doğa değil, sosyal ilişkidir. “Şimdiye kadar hiçbir kimyager, ne incide, ne de elmasta, değişim-değeri keşfedebildi. Keskin eleştirel ferasete her gün daha çok özel olarak sahip çıkan bu kimyasal elemanın iktisadi kâşifleri, gene de nesnelerin kullanım-değerinin, maddi özelliklerinden bağımsız olarak kendilerine ait olduğunu, oysa öte yandan değerlerinin, nesne olarak bir parçalarını oluşturduklarını ortaya koyuyor. Onların görüşlerini tanıtlayan şey, nesnelerin kullanım-değerlerinin değişim olmaksızın, nesne ile insan arasındaki doğrudan bir ilişki yoluyla gerçekleşmesi, oysa öte yandan değerlerinin yalnızca değişimle, yani toplumsal bir süreç yoluyla gerçekleşmesi özel koşuludur” (Marx, 1997: 92).

Marx’ın para teorisi, çağdaş para sistemlerinin oluşmadığı bir döneme aitti. Marx, meta-paraya dönüşmenin mümkün olmadığı, yani değişim aracı olarak kabul edilen formun kendisinin bundan bağımsız bir değere sahip olmadığı dönemi göremediği için, kapitalist devletlerin para sistemine farklı araçlar kullanmak suretiyle iradi olarak müdahilliğini analiz etmemişti. Aradaki yaklaşık yüzyıllık süreçte, merkez bankaları dolayımıyla devlet çok sayıda müdahale aracı geliştirdi. Bitcoin, bir değişim değeri gösterme formu olması hasebiyle değil belki ama egemen devletin bu değerin oranına müdahale imkânlarını daraltmış göründüğü için giderek daha çok konuşulur hale geldi. Sosyo-siyasal sistemin buna nasıl, hangi araçlarla tepki vereceğini yakın vadede göreceğiz. Şimdilik şunu biliyoruz; Diomedes’in silahlarının kaç Bitcoin edeceği sorusu, bugünkü bir sosyal ilişkiye dayalı olmaması nedeniyle, saçma, olsa olsa retorik bir sorudur. y

Kaynakça
Homeros. İlyada. Çev.: Azra Erhat ve A. Kadir. İstanbul: Can Yayınları.
Santos (2015), P. L. dos. Marksist İktisat Kılavuzu (Ed. Ben Fine ve Alfredo Saad-Filho) içinde sf. 340-349, “Para”. Çev.: Gökçer Özgür. Ankara: Dipnot Yayınları.
Marx (1997), K. Kapital. Birinci Cilt. Beşinci baskı. Çev.: Alaattin Bilgi. Ankara: Sol Yayınları.
Smith (2006), A. Milletlerin Zenginliği. Çev.: Haldun Derin. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Blockchain: Gerçeğin Zinciri

Dünyamız her gün değişiyor ve ister bir dönüşüm ister bir devrim olarak görün teknoloji son 20 yıl içerisinde her alana girip onu ya değiştirdi ya da değiştirmek için hazırlıklarını tamamlamak üzere. Her gün yeni bir teknolojik kelime hayatımızın dip noktalarına kadar ulaşıyor. Bilgisayar, internet, adsl, 4G, tablet, akıllı cep telefonları, facebook gibi kelimeler teknolojiyle hiç alakası olmayanların bile dünyasını kapladı. Şirketler akıllı yazılımlar ile planlamalarını yapıyor. Devletler kilometrelerce öteden dijital ölüm makineleri ile savaşa giriyor. Son yıllarda daha enteresan şeyler de konuşulur oldu. Amerika seçimlerin ve Brexit’in sonuçlarında büyük etkisi olan bir yapay zekâ firmasından bahsediliyor. Gelecek 30 yıl içerisinde var olan işlerin, %30’unun, yapay zekâ uygulamaları ile ortadan kalkacağı öngörülüyor. Daha bunları sindirememişken bir de sanal para birimleri ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Artık duymayan kalmadı diyebileceğimiz Bitcoin’in market değeri şu anda 232 milyar doları geçmiş durumda. İkinci sırada 117 milyar dolarla Etheryum, üçüncü sırada ise 80 milyar dolarla Ripple var. Bunların dışında 937 tane daha da digital para birimi var. Bitcoin’in market değeri bu değerlerle Cezair, Irak, Yeni Zelanda ve Romanya nın GSYİH’inden daha büyük. Toplam digital market para borsasının değeri is Kuveyt, Macaristan ve Katar’ı geçmiş durumda. Tüm bunlar, bir çoğu için şişirilmiş yeni bir finans ürünü gibi duruyor. Muhtemelen de Bitcoin için bu kuşkularında haksız değiller. Ancak Bitcoin tek digital para birimi değil ve bu para birimlerinin hepsi geçici olmayabilir.

Peki ama dijital para birimi ne demek? Şu anda piyasa da 80 trilyon dolar para dolaşımda ve zaten bu paranın sadece %8’i maddi olarak var. Gerisi, bilgisayar disklerinde tanımlı ‘dijital’ kayıtlardan ibaret.

Düşünün, yarın birileri bir kâğıt basıp, üzerine de şu kadar Bitcoin’e eşittir diye bir taahhütte bulunsa bu yeni dijital para birimimiz elle tutulabilir paraya dönüşebilir. Peki, eğer varlığının şekli dijital olmasını belirlemiyor ise yeni olan ne? Bu farkı Bitcoin ve diğer dijital paraların üzerinde yaşam bulduğu Blockchain teknolojik altyapısı oluşturuyor. Bu öyle bir altyapı ki onu hem tek merkezden yönetilemez, hem güvenilir, hem de toplumsal olarak meşru kılıyor.

İnternet eşit değildir gerçek!

İnternet birçoğumuzun hayatını değiştirdi. Bizden önceki hiçbir nesil, bilgiye ulaşmada bizim kadar büyük imkânlara sahip olmadı. Sadece bilgi de değil erişilebilir olan. Binlerce kilometre uzaklıktaki sevdiklerimizle ya da meslektaşlarımızla her an ses, video ya da metin gibi değişik seçeneklerle anlık iletişim kurabiliyoruz.

Ancak tüm bu iletişimde ciddi sorunlar var olageldi. Bunlardan en önemlisi gerçeklik sorunu oldu. İnternet verinin paylaşımı için muhteşem bir yol ancak verinin kaynağının doğrulanması ve sahiplik üzerinde büyük bir problem var. Ve bu sorun ne yazık ki yapısal bir sorun. Bir makale yazdığınızı düşünün. Bu makaleyi arkadaşınıza internet aracılığı ile gönderin. Öncelikle yaptığınız şey pratik olarak makalenizi göndermek değildir. Eğer öyle olsaydı sizin makaleniz, gönderildikten sonra bilgisayarınızda olmazdı. Olan şey zaten digital olan makalenizin bir digital kopyasının haberleşme kanal ağı üzerinden arkadaşınızın bilgisayarına gönderilmesidir. Pratik olarak bu, makalenin uzaktaki bir makinede kopyasını oluşturmaktır. Ancak nitekim bu bir kopya olduğu için birebir aynı olması garanti değildir. Haberleşmeniz, iki makine arasında özel bir iletişim üzerinden değil, internet adlı ağ üzerinden olduğu için, gerçekten arkadaşınıza gittiği de garanti altında değildir. Ortadaki adam (Middle in the middle) atak dedikleri saldırı yöntemi ile sizinle özel olduğunu düşündüğünüz iletişim kanalınızın arasına girebilir. Üçüncü kişiler tarafından makalenizi değiştirip arkadaşınıza gönderebilir ya da daha güzeli arkadaşınızın kimliği taklit edilebilir. Üçüncü kişiler haberleşmeyi onun adına yürütmeye devam edebilirler.

İnterneti otoriteler yönetir

Peki, ama durum bu kadar ciddiyse internet bankacılığı gibi mali sistemler nasıl internet üzerinde var olabiliyor? Bu temel sorun iki yöntemle aşılabiliyor. Birincisi şifreleme, diğeri ortak kabul gören otorite merkezleri. Bu yöntemler teknik olarak aslında yeterli ancak uygulamada yaşanan eksiklikler, her gün yeni ihtiyaçlara cevap vermeye çalışan teknolojik değişimlerin hızı sebebiyle ortaya çıkan açıklar, internet dolandırıcılığını ciddi boyutta devam ettiriyor. Bu boyut yıllık bir kaç 100 milyar doların üzerinde.

Her şeyin ideal işlediği duruma geri dönelim. Buradan Blockchain’in var oluş sebebini tanımlamaya çalışacağız. Diyelim ki internet üzerinden bir bankacılık işlemi yapacaksınız. Bunun için öncelikle kimlik sorununu çözmeliyiz. Biz bankanın kimliğine güvenmeliyiz, banka da bizim kimliğimize güvenmeli ki, bizim hesaplarımıza erişimimizi sağlasın. Burada güven merkezi banka olduğu için ilk yükümlülük ona ait. Biz bir bankanın adresine girmeye çalıştığımızda, bilgisayarımız, bu adrese atanmış, banka sunucu bilgisayarlarına ulaşmaya çalışacaktır. Bunun için internet ağında çeşitli yönlendirme mekanizmaları var. Bu mekanizmalar sonrasında bankanın bilgisayarı ile sizin bilgisayarınız arasında bir veri hattı kurulur. Ancak üçüncü bir kişinin araya girip bankayı taklit edemesin ya da banka ile aranızda geçen iletişim dinlenmesin diye şifrelemeye, bir de bankanın kimliğini garanti edecek başka bir güven merkezine ihtiyaç var.

Bunun için öncelikle haberleşme SSL şifreleme altyapısı ile bir üçüncü tarafından değiştirilemez hale getirilir. SSL şifreleme bir tür matematiksel, değiştirilmesi teknik düzenekler dolayısıyla imkânsız hale getirilen, imzalama ve şifreleme yöntemidir. Siz banka bilgisayarı ile SSL ile konuşma talebinde bulunur ve ardından, kimlik yerine geçen, SSL sertifikasını talep edersiniz. Bu kimlik aynı sizin kimliğiniz gibidir. Sadece bir devlet tarafından değil, dünya üzerinde sayılı sayıda var olan, otorite şirketler tarafından para karşılığı dijital olarak yaratılır ve onlar tarafından imzalanır. Bu kimliklerin değiştirilemezliği ve doğruluğu teknik olarak garanti altındadır. İnternette gezmek için kullandığınız tarayıcılar (ie, firefox, safari) bu merkezleri bilir ve siz bankadan SSL sertifikasını, güvenli kanal üzerinden aldıktan sonra, tarayıcınız bu kimliklerin içindeki imzalara bakıp, esas imza sahibi otorite merkezlerinden çeşitli yöntemlerle teyit eder. Anlayacağınız gibi bu otorite merkezlerinin güvenliği dünya çapında kritik bir mevzudur. Eğer bir tanesine bile sızılacak olursa tüm dünya üzerinde, otoritenin imzası ile sahte kimlik dağıtımı yapılabilir. Bu durum, otorite merkezinin yetkisi milyonlarca bilgisayarlık ağda silinene kadar etkili olur.

İmzalama nasıl çalışır?

Bu sistemde kritik olan işlerden biri bu imza ve SSL sertifika işlemidir. Meraklısı ve Blockchain’de de kullanıldığı için bir paragraf ile anlatmaya çalışacağım. SSL sertifikasının üzerine oturduğu temel algoritma açık ve gizli anahtar çifti ile şifrelemedir. Basitçe açık anahtar, çok büyük iki sayının ya da daha iyisi çok büyük iki asal sayıdan matematiksel algoritmalarla üretilir. Kullanılan sayı çifti gizli anahtar olarak adlandırılır. Bilgisayarınızda da oluşturabildiğiniz bu açık-gizli anahtar çiftinin açık anahtarı ile şifreleme yapabilir, gizli anahtar ile şifreyi çözebilirsiniz. Bu sayıların büyüklüğü ve algoritmanın zorluğu sebebiyle şifrelemenin kırılması teorik olarak mümkünken, pratik olarak imkânsızdır.

SSL sertifikası denilen kimlik bilgisi ise içerisinde sahibinin adı, son kullanma tarihi, sahibinin açık anahtarı ve veren kurumun, bu bilgilere göre atılmış, dijital imzasını içerir. Siz bu sertifikayı aldığınızda öncelikle veren kurumun imzasını denetlersiniz. Eğer her şey yolunda ise sertifikanın sahibi sunucuya, sertifikadaki açık imza ile şifrelenmiş, sadece bu iletişimde kullanmak istediğiniz üçüncü bir anahtar gönderirsiniz. Açık imza ile imzalanmış bilgi gizli anahtar sahibi dışındakilerce açılamadığı için üçüncü anahtar güvendedir. Sertifika sahibi gelen veriyi gizli anahtarıyla açar ve aranızdaki iletişim için kullanacağı üçüncü anahtarı alır. Daha sonra tüm iletişim bu anahtar ile devam eder.

Bu şifreleme tekniğinin güvenirliği üst düzeydedir ve teknik bilgisi de tamamen açıktır. Blockchain altyapısı da kimlik tespitinde bu algoritmaları kullanır.

Blockchain: Çoğunluğun otoritesi

Ne kadar demokratik bir ortam olduğu her daim dile getirilse de, az önce yukarıda açıkladığımız akıştan da anlayacağınız üzere internet, bazı temel işleyiş sebepleri gereği aynı zamanda otorite merkezlerinin kontrolü altındadır. Google gibi arama motorları sizin erişebilirliğinizi zorlaştırabilir ya da engelleyebilir. Devletler yerel ağı ve adreslendirme mekanizmalarını ellerinde tutar. Türkiye’de yaygın olduğu üzere zararlı gördükleri sitelere erişimleri engelleyebilir. internet servisi sağlayıcı yurtdışında çok yaygın olduğu üzere telif haklarına uymayan sitelere erişimi kapatabilir. Ancak en sert uygulama iş para olunca ortaya çıkar. İnternet üzerinde para akışı tamamen finans tekellerinin kontrolündedir ya da bir zamanlar öyleydi. Ve bu kontrol, kara para aklamayı engelleme vs. gibi bahanelerle, çok ağır şartlar altında tutulmaktadır. Bunun en bariz örneği Wikileaks’in bağış toplamasının dünyanın en büyük para ödeme sistemleri tarafından (Mastercard, Visa, Paypal, Western Union) bloklanmasıdır. Hangi merkez ya da hangi yasal dayanak tarafından alındığı belli olmayan bu blokaj ile Wikileaks gelirlerinin %95’i engellenmiştir.

Bu merkezlerin paranın hareketi üzerinde bu kadar büyük bir kuvvete sahip olması, onları milyarlarca dolarlık kolay bir kazanca da ortak eder. Gelişmekte olan ülkelere en büyük para transferi ne devletlerin birbiriyle alışverişi ne de merkez bankaları arasında borçlanmadır. Bu para gelişmiş ülkelere giden işçilerin anayurtlarına gönderdikleri paradır. 2015 yılında 582 milyar dolara ulaşan bu transferden mali tekeller %10’lara varan transfer ücreti almaktadırlar.

Peki, neden bu bankalara ihtiyacımız var. Devletin kimlik dağıtmasına neden ihtiyaç duyuyorsak aynı sebepten… Bu merkezler birincisi kimlik denetimi yapıyor. Bir de banka ise hesap, devlet ise nüfus gibi, kayıt defterleri tutuyorlar. Daha sonra hareketlerimiz üzerinden bu kayıtlar güncelleniyor. Gerekirse bu kayıtlara bakıp bize kefil oluyorlar ya da bizim adımıza diğer otorite merkezleriyle işlem yapıyorlar (diğer bankalarla işlem ya da devletler arası pasaport vs). Bu özellikleri de onlara ekonomi ya da nüfus üzerinde muazzam bir güç veriyor.

Peki ya tüm dünyadaki insanların bilgisayarlarında tutulan ortak kayıt defterini açabilsek ve bu defterin giriş ve çıkışları ortak yapılabilse, bir de bu ortak kayıt defterinin değiştirilemezliği de garanti altına alınsa ne olur?

2008 yılında finansal sistem çöktükten sonra belki isteyerek belki zorunda kalınarak Satoshi Nakamoto adında kişi ya da kişiler dijital bir para birimi için bir şifreleme ve kayıt sistemini dünyaya duyurdular. Bitcoin adını alacak bu ilk digital para birimi Blockchain adındaki yazılım teknolojisi üzerinde koşuyordu.

Blockchain temel olarak değer içeren verinin (para, düşünsel yapıt) ortak bir topluluk halinde yönetilmesine imkân veren bir sistemdir. Bu imkânın altında yatan küresel hesap defterleridir. Banka sistemine tüm değerler banka sunucularında saklanırken, Blockchain altyapısında her türlü dijital değer varlık küresel bir hesap defteri üzerinde, şifrelemenin en yüksek seviyesi ile topluluk bilgisayarlarına dağıtılarak saklanır. Bu topluluğa giriş serbesttir ve her türlü işlem şeffaf olarak yürütülür. Küresel hesap defteri birbirine bağlanmış blok veri kümelerinden oluşmaktadır. Bu bloklar aslında banka sistemindeki adıyla mutabakat verileridir.

Blockchain sisteminde yapılan tüm transfer işlemleri açık olarak tüm dünyaya yayınlanır. Bu paylaşımlar Bitcoin’de her 10 dakikada, Ethereum’da 15 saniyede bir, madenci denilen kişilerin elinde bulunan çok yüksek güçlü bilgisayar sistemleri ile toplanıp işlemlerin doğruluğu ve geçmiş blokla olan tutarlılığı ispatlanıp ardında tüm dünyaya yeni bir blok olarak ilan edilir. Bu blok topluluğun geri kalanının çoğunluğu tarafından onaylandıktan sonra, içerdiği tüm transfer işlemleri onaylanmış hale dönüşür. Sonrada geçmiş blok zincirine, zaman damgası kullanılarak, son halka olarak eklenir.

Yeni blok verisinin oluşturulması için tüm madenciler arasında her 10 dakikada bir muazzam bir yarış olmaktadır. Bu motivasyonun kaynağını ilk olarak yeni bloğu oluşturan madenciyi blok oluşturmak için var olan ödül (25 Bitcoin) ve işlem yapan son kullanıcıların, işlem başına teklif ettiği işlem ücretleri oluşturmaktadır.

Sistemin mucidi Satoshi Nakamoto yeni blok oluşturma işlemini öyle tasarlamıştır ki 2009 yılında yeni bir blok oluşturma probleminin çözülmesi için sadece birkaç bilgisayar ile 10 dakikada yapılmaktayken, şu anda Google’ın sahip olduğu hesaplama gücünün 100’lerce katı bilgisayar gücü ile yine 10 dakikada yapılmaktadır. Yeni yapılan bir araştırmaya göre madencilerin kullandığı süper bilgisayar gücünün tükettiği elektrik, 159 ülkenin tüketimini geçmiş durumdadır. Bu ülkeler arasında İrlanda’yla birlikte 19 Avrupa ülkesi de bulunmaktadır.
Zincirin güvenliği işte bu bilgisayar gücüyle inşa edilmiş olmasından dolayı garanti altına altındadır. Zincirin herhangi bir halkasında değişiklik yapmak isteyen biri, zincirin hedef halkasını ve bağlı olduğu tüm halkaları değiştirmek zorundadır. Ve toplam gereken hesaplama gücü bugünün teknolojisinin çok ötesindedir.

Sistemin sahip olduğu güvenlik, verinin internet ağında birçok kopya ile saklanma ve şeffaflık özellikleri ile şu anda bankacılık sistemlerinden de başarılı durumdadır.

Sadece para değil

Bu konuya ilgi duyanlardaki en büyük yanılgı bu teknolojiyi sadece borsa enstrümanı ya da para birimi olarak görmeleridir. Blockchain tüm değer niteliklerine uygulanabilir. İkinci büyük dijital para birimi Etherium 19 yaşında bir Kanadalı tarafından geliştirildi. Ve Bitcoin’den farklı olarak para değerinin dışında, yönetim ve ödeme gibi işleri yönetebilen bir akıllı sözleşmeyi de barındırabilmesindedir. Bu da herhangi bir merkezi olmayan işler yaratma imkânı getirmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda silikon vadisinin parlattığı en büyük kavram paylaşım ekonomisi oldu. Bununla, silikon vadisi kökenli yeni teknoloji firmalarının tekelleşmeyi sonlandırdığı, artık bireylerin de topluluk olmanın gücüyle kendi emeklerine sahip çıkabilecekleri vs. ifade edilmekteydi. En bilinen örnekler Uber, AirBnb olarak düşünülebilir. Bu tezin bir doğruluk içerdiği yadsınamaz. Bu sistemler sayesinde insanlar, bağımsız bir şekilde, kendi odalarını kiralar ya da kendi kişisel araçları ile taşıma işi yapar hale geldiler. Bu alandaki birçok tekel bundan zarar gördü. Paranın dağılımı belki biraz daha “demokratik” hale geldi. Ancak ne var ki Uber yada AirBnb, sadece teknolojik aracılık sıfatıyla, bu işin esas kaymağını götüren milyarlarca dolarlık şirketlere dönüştü.

Şimdi Etherium ya da benzer dijital para birimleri bunu dağıtmak üzere. Siz bu digital para birimleri ile pekala iki kişi arasında sözleşmeye dayalı para transferi yapabilirsiniz. Mesela taksiciye belli bir km için para gönderdiğinizi, işin sonunda paranın aktarımının onaylandığını düşünün. Hatta sizin ve taksicinin yaptığı yorumlar da mutabakata değiştirilemez olarak girsin ve topluma açık olsun. Burada sözleşmeyi yürüten yazılım uygulamasını yapanlar, madencilik yapanlar, yine bu alışveriş üzerinden para kazanacaklardır. Ancak bu Uber gibi tek bir merkezi gerekli kılmaz. İsteyen herkes bu Blockchain üzerinde koşan yeni bir uygulama yapabilir.

Bir başka örnek Gramma ödüllü Imogen Heap adlı sanatçının geliştirmekte olduğu Mycelia projesidir. Basit olarak Blockchain tabanlı bu uygulama müzik üreticileri ile dinleyiciler arasındaki aracıları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bu sistemde dinleyiciler, herhangi bir müzik dinlediklerinde sadece müzik sahibine para ödemiş olacaklar.

Burada dikkat çekici gözüken tekelleşme madenciler tarafında olabilir. Blok oluşturmak için gerekli işlem gücünün sürekli artması, tekellerin bu alana yayılmasını sağlayacaktır. Ancak çok daha büyük bir demokratikleşme verinin paylaşımında oluşmaktadır. Şimdiye kadar internetteki tüm yapılanmalar veriyi uygulamanın yapımcısına biriktirip, merkezileştirip, tekelleştirmektedir. Google’ı, Facebook’u ya da bankaları ele alın. Tüm bilgilerimiz ellerinde toplanmakta ve bu bilgiler ticari olarak sürekli kullanılıp, bir meta olarak pazarda dolaşmaktalar. Blockchain üzerinde oluşan tüm işlemler açıktır. Tüm dünyada Bitcoin alım satım işlemlerini takip edebilirsiniz. Bu bilgilerin açık olması Blokchain sisteminin bir zorunluluğudur. Bu ise bilgiye erişim ve kullanımının topluma yayılmasına daha büyük imkânlar vermektedir.

1 https://coinmarketcap.com/all/views/all

2 https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-12-04/Bitcoin-now-bigger-than-buffett-boeing-and-new-zealand-economy

3 https://www.quora.com/What-percentage-of-the-worlds-money-is-digital

4 https://en.wikipedia.org/wiki/Man-in-the-middle_attack

5 https://www.theguardian.com/technology/2013/oct/30/online-fraud-costs-more-than-100-billion-dollars

6 https://wikileaks.org/Banking-Blockade.html

7 https://en.wikipedia.org/wiki/Remittance

8 https://www.cbsnews.com/news/Bitcoin-mining-energy-consumption/

9 https://blockgeeks.com/guides/smart-contracts/

10 http://myceliaformusic.org/2016/05/14/imogen-heap-decentralising-the-music-industry-with-blockchain

11 https://blockchain.info/unconfirmed-transactions

Sanal paralara neden bu kadar çok ilgi gösteriliyor?

Standart iktisat kitapları, paranın dört işlevi olduğunu söyler. Bunlar, hesap birimi niteliğinde olması, bir değer taşıma biçimi olması, bir değişim değeri olması ve gelecekteki ödemeler için bir standart oluşturmasına karşılık geliyor.

Birinci anlamıyla, para, hesap kitap yapabilmemizi sağlıyor. Bu işlevin sanal paralarca karşılanması zor; çünkü bu tür paraların ‘kur’ları çok hızlı değişiyor. İkinci anlamında ise, sanal para, tercih edilen bir değer taşıma biçimi olarak öne çıkıyor. Burada kastedilen şudur: Eldeki değer, nakit para olarak tutulabilir ya da bunun yerine taşınmaz, altın, tahvil, bono, tablo vb. alınır. Eldeki değer, nakit olarak tutulursa bunun üstünlüğü, alım ve satım için hazır (sıvı gibi akışkan) olmasıdır. Zayıflığı ise, nakit paranın diğer değer taşıma biçimlerine göre daha hızlı değer kaybetmesidir. Cepteki para, başka seçenekler düşünüldüğünde, para sahibini zarara uğratır. Para cepte kaldıkça, zamanın getirdiği değer kaybına kapılıp gider. İşte bu açıdan sanal para, bu yatırımsal işlevle el ve eldiven gibi uymaktadır.

Üçüncü anlamıyla para bize, çeşitli ürünlerin değerlerini karşılaştırma olanağı verir. Ancak, sanal paraların böyle bir işlevi bulunmamaktadır. Son olarak, dördüncü anlamıyla para, bize gelecekteki ödemeler için bir ölçü sağlamaktadır. Sanal para, sürekli değişken niteliği dolayısıyla, bu işlevi karşılayamaz. Dolayısıyla, sanal para, nakit paranın dört işlevinden yalnızca birine (değer taşıma biçimi olması işlevi) karşılık gelmektedir. Demek ki, toplumda geçerliği ve kabul görürlüğü de düşük olacaktır. Yatırım düşüncesine sahip olanların uğraştığı bir dar alan etkinliği niteliği taşıyacaktır. Sanal paraların ilgi görmesini coşkuyla karşılayan kimi yorumcuların, sanal paranın ileride gerçek paranın yerini alacağını ileri sürmeleri de, sanal paranın bu eksikli işlevselliği nedeniyle doğru gibi görünmemektedir.

Sanal paranın altındaki ideoloji: aydın ve eğitim düşmanlığı

Hesap kitaba izin vermeyen, değişim değeri işlevi taşımayan ve son olarak gelecekteki ödemeler için de bir ölçü olmaktan uzak olan sanal paralar nasıl olup da bu kadar ilgi görmektedir? Çünkü kapitalizm asla çok çalışıp kazanmayı özendirmez; bunun yerine, başkalarının çalışması üzerinden edinilen kazancı (artık değeri) başarı olarak görür. Bu sık sık pompalanan başarı algısı, kendini aydın ve eğitim düşmanlığı söylemi ve eylemiyle (örneğin, “okumuş da ne olmuş canım…”, “okuyunca zengin mi olacaksın?”, “profesör olmuş ama koyun bile güdemiyor”, “filanca üniversiteyi bırakıp şirket kurmuş, zengin olmuş”) iyice pekiştirir. Okutulmayan çoğunluk için, okumak, hızla “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?” biçimindeki nitelikli eğitime erişimdeki eşitsizlik olgusuna vurgu yapan bakıştan okumanın değersizleştirildiği bir anlayışa yönelir. Sanal para, işte tam da bu yönelime yaslandığı için kapitalizmde bu kadar çok ilgi görüyor. Çok çalışmak, çok okumak yerine, (her ne biçimde olursa olsun) çok kazanmak, sanal paranın mantığıyla örtüşüyor.

Sanal paraların üç öne çıkan özelliği

Sanal paranın dikkat çekici diğer özelliklerine bakalım: Birincisi, arzın kontrolsüz oluşu; ikincisi ise, para arzındaki genişleme olarak karşımıza çıkar. Gerçell ekonomide para arzını belirleyen, merkez bankasıdır. Dünyanın her yerinde, ‘merkez bankası’ ya da benzeri bir adla (örneğin, ‘devlet bankası’) işlevlendirilmiş olan bir banka vardır. Bu banka, ekonomik sistemde ne kadar para dönmekte olduğunu ve kısa erimde dönebileceğini belirler. Bunu çeşitli yollarla yapar: En bilinenleri, başta faiz oranlarını değiştirmek olmak üzere para basma, bono alım-satımı, bankalarda tutulmaları zorunlu olan minimum rezerv oranlarıyla oynama ve döviz kuru müdahalesi biçimindedir. Merkez bankaları, kâğıt üstünde, devletten ve hükümetten özerkliğe ve hatta bağımsızlığa sahiptir; oysa gerçekte, birçok ülkede, devletin ve hükümetin arka kapıdan gelen telkin ve müdahalelerine açıktır. Güçler dengesinin (yasama-yürütme-yargı) gözden kaçan gizli öznesi niteliğindeki merkez bankasının bağımsızlığı ya da özerkliği, pratikte işlerlik kazanmaz. Üstelik, merkez bankası yöneticileri, hükümet tarafından atanır; seçilmiş değillerdir, ancak yurttaşlar üzerinde, seçime bile girmeden, çok büyük güçlere sahip olmuş olurlar.

Merkez bankası ve böylelikle devlet ve hükümet, ekonomideki para arzını az önce anılan yollarla yükselterek ya da düşürerek özellikle yatırım ve tüketime etki etmeyi, böylelikle işsizlik ve enflasyon çifte belasıyla başa çıkmayı umarlar. Para arzı üstündeki devlet tekelini kaybeden bir ülke, gerçekte egemenliğini kaybetmiş demektir. Bu bağlamda akla hemen AB’de Euro’ya geçilmesi geliyor. Tek bir Merkez Bankası’nın çok çeşitli yapısal sorunları ve dinamikleri olan farklı farklı Avrupa ülkeleri için tek bir para politikası uygulaması bunun için en güzel örnektir. Aynı biçimde, kimi ülkeler (örneğin Ekvador), kendi para birimlerini bırakıp Amerikan dolarına geçmişlerdir. Bu ülkeler böylelikle egemenliklerini kaybetmiş olurlar. Sanal paralara dönersek, bu paraların arzı ne merkezidir ne kontrollüdür.

Diğer bir nokta şu: Sanal para arzı, bir para politikasının temel parametresi niteliği taşımaz. Sanal para arzının arttırılmasının ya da düşürülmesinin gerçel ekonomi üstüne etkilerini saptamak için henüz erken; çünkü sanal paralar, sanıldığından daha az yaygın. Gerçel ekonomiler okyanusunda, bir kum tanesi niteliğinde. İleride yaygınlaşırsa, belki kredi kartlarının ve aşırı borçlanmanın yarattığı sorunlara bir ek katkı sağlaması söz konusu olabilir. Ancak, az önce söylediğimiz gibi, bu yorumlarda bulunmak için çok erken. Böylelikle, sanal paraların geleceği konusuna gelmiş oluyoruz.

Bir ürünü pahalı ya da ucuz yapan ögeler

Bir ürünü pahalı ya da ucuz yapan, üretim açısından bakarsak, sabit giderler ve ücretleri içermek üzere üretim maliyetleri ve kâr payıdır. Tüketim açısından bakarsak ise, kullanım değeri ve değişim değeridir. Sermaye düzeninde, ortalama bir tüketici, bir ürüne gereksinim duyduğuna ikna edilir; sonra da, bu ürünü pahalı olsa da satın almaya yönlendirilir. Ürün, pahalıdır; ama bu algıya göre, değerlidir ki pahalıdır. Böylelikle, benzer özelliklere sahip bir başka ürünün kalitesinden, daha ucuz olması nedeniyle kuşku duyulur. Daha ucuzu varken daha pahalısı alınır.

Bu üretim ve tüketim ekseninden hareket edersek, sanal paraların üretim maliyetlerini ve kâr paylarını düşünmeliyiz. Bunların çok cüzi olduğu görülüyor. Sanal para arzı için elektrik, internet bağlantısı, sunucu bedeli, tasarım vb. kalemler gibi harcamalar olduğu anlaşılıyor. Ancak bunlar, sanal paraların değeri noktasında devede kulak kalıyor. Asıl olay, tüketimde…

Bir para tüketilir mi? İktisatta ‘paraya yönelik talep’ ya da ‘para talebi’ diye bir kavram vardır; ama buna ‘tüketim’ demeyiz. Nakit para, temel olarak iki değişkenle açıklanır: Yurttaşlardaki alım-satım için cepte hazır para tutma eğilimi ve faiz oranları. Faiz oranları ne kadar yüksekse, cepte para bulundurmak o kadar maliyetli olacaktır. Faizlerin düşük oldukları durumda ise, para ha cepte kalmış ha bankada faize konmuş, fark etmeyecektir. Bu kısıtlı modelde, yurttaşların akıllı mantıklı varlıklar oldukları varsayılır. Klasik iktisatın tariflediği insan tipi, sürekli olarak ekonomik gelişmeleri izlemekte ve duruma göre en mantıklı hareketi yapmaktadır: Faiz yükselirse cebinde para tutmaz vb. Şimdi buradan sanal paralara bakalım:

Sanal paralara yönelik talebi ilk başta belirttiğimiz gibi, değer taşıma biçimi açısından değerlendirebiliriz. Bir yurttaş, elindeki varlığı ya sanal paralara yatıracaktır ya parayı cebinde nakit olarak tutacaktır ya da başka değer taşıma biçimlerine (taşınmazlar, altın, tablo vb.) yönelecektir. Sanal paraların değerlerinin sürekli olarak artması, onları diğer değer taşıma seçenekleri içerisinde öne çıkarmaktadır. Ancak durum, 90’ların sonuyla 2000’lerin başı arasındaki internet şirketleri balonunu akla getirmektedir. Bu balon örneğinde, bu şirketlerin piyasa değerleri, gelecekte internetin daha da yaygınlaşacağı düşünülerek, çok kısa sürede hızla artıyordu. Bu şirketlerden çok azı (örneğin, Amazon dışında), daha sonra sağ kalabildi. Sanal paraların da hızlı yükselişinin bir tepe noktasından sonra çakılmaya başlaması olasılığı, bu açıdan hiç şaşırtıcı gelmiyor. Ayrıca, yukarıda andığımız tüketiciyi ikna etme ve yönlendirme boyutu, sanal paralar için de geçerli. Sanal paraları uçuran, onlarla ilgili beklentiler. Fakat beklentiler az önce andığımız balon örneğinde görüldüğü gibi, istikrarlı olmaktan uzak. Dahası, yatırımcılar hiç de akıllı mantıklı insanlar değiller; çünkü gelecekteki değerleri tahmin etmek olanaksız. Olanaklı olsaydı, dünyanın en zenginlerinin iktisatçılar ve finans uzmanları olmaları beklenirdi.

Sanal paralar ve sermaye düzeninin bitimsiz bunalımları

Kimi yorumcular, sanal paraların merkezsizliğini ve kontrolsüzlüğünü, devletin ekonomik tekeline karşı ilerici bir adım olarak göklere çıkarıyor; oysa sanal paralar da kendi başlarına eşit dağılmıyorlar. Tersten bakan kimi yaklaşımlar, sanal paranın bu iki belli başlı niteliği dolayısıyla, bir kara para aklama yolu olarak işlerlik kazanabileceğine dikkat çekiyorlar. Vergi kaçıran da, kirli parasını dolaşıma sokmak isteyen de, kirli işlerini teknik takip nedeniyle olağan bankacılık işlemlerine üzerinden gerçekleştirmek istemeyenler de, sanal paraların en büyük destekçisi olacak ya da oldular da haberimiz yok. Haberimiz yok belki, çünkü sanal paranın kaydı, gerçel paranınki kadar ayrıntılı olarak tutulmuyor. Dolayısıyla, sanal paralar, dünya zenginleri için bir eğlencelik olmanın ötesinde, biraz da olsa gizli İsviçre hesapları ne için varsa onun için var kalıyor.

Çeşitli yorumcular, sermaye düzenindeki çalışmadan kazanma hırsının ya da hak ettiğinden çok daha fazla kazanma güdüsünün ekonomik sistemi birçok kez çökme noktasına getirdiğini anımsatıyorlar. Örneğin, Hollanda’da 17. yüzyılda lale soğanları, büyük spekülasyonların konusuydu; öyle ki, yurttaşlar, kazancı hızla arttıran lale soğanı piyasasına girebilmek için evlerini rehin koyuyorlardı. ABD’deki 2007-2008 mali bunalımı, temel olarak, borcunu ödeyemeyecek kadar düşük bir gelire sahip yurttaşlara ısrarla borçkonut satmaktan ileri geliyordu. Her bir üst düzey bankacı, sistemden kazanç sağlayıp bonuslarına bonus katarken, bu ödeyememezlik, sistemin domino taşı gibi bir devrilişini getiriyordu. Bu sistemin büzülme ve süzülmelerinde, ilkesel olarak, sistemin en altındakiler büyük kayıplar yaşarken, Marx’ın dikkat çektiği, sermayenin tekelleşme eğiliminin bir yansıması olarak, piyasadaki en büyük oyuncular servetlerine servet katıyorlar.

Sonuç

Yukarıda görüldüğü gibi, sanal paralar, kapitalizmin tarihindeki birçok patlayan balon örneğiyle benzerlikler taşıyor. Yine de, bu kadar çok ilgi görmesinin arkasında aydın ve eğitim düşmanlığı var. Kolay yoldan zengin olmanın yüceltildiği bir düzende herhalde başka türlüsü de beklenemezdi…

‘Bitcoin ne emtia ne de para, yeni türde bir varlık’

Son zamanlarda Bitcoin adını sık sık duyuyoruz. Kimileri için geleceğin para birimi, kimileri için bir yatırım aracı, kimilerine göreyse bunların çok ötesinde siyasal, ekonomik ve toplumsal birtakım gelişmelere yol açabilecek teknolojik bir gelişme… Ama her şeyden önce genelde kripto para birimlerinin, özelde ise Bitcoin’in ne olduğuna ilişkin kafa karışıklarının giderilmesine ihtiyaç var.

Biz de bu konuda merak ettiklerimizi, daha önce Gezi sonrası dayanışma süreçlerinden ve 10danSonra ve HAYIR Meclisleri gibi topluluklardan tanıdığımız, son birkaç aydır ise ‘kriptom.com’ için @firatimo mahlasıyla çeşitli yazılar yazan Fırat Seymen’e sorduk.

Merhaba Fırat. Son günlerde herkes Bitcoin’i konuşuyor. Nedir bu Bitcoin?

Bitcoin fenomen bir konu oldu, haklısın. Özetin özeti bir tanımlama yapacak olursak Bitcoin dijital bir protokol. Aynı internet ya da e-posta teknolojisi gibi. Aynı bu teknolojiler gibi kamuya ait ve kimsenin malı ya da özel mülkü değil aslında. Yani bir devlet ya da otorite tarafından üretilmiyor, piyasaya sürülmüyor, sürülemiyor. Matematiksel bazı formüllere ve yazılımlara bağlı kalarak, bu gerekleri yerine getiren herkes tarafından üretilebilen varlıklar.

Temel olarak Bitcoin’in özelliklerini şöyle sıralayabilirim: Bitcoin kişiler arası (P2P) teknolojiyi kullanan ve merkezi bir otorite veya banka olmadan çalışan bir para birimi. İşlemlerin yönetimi ve Bitcoinlerin dağıtımı toplu olarak ağ tarafından idare ediliyor. Bitcoin açık kaynaklı; tasarımı halka açık, kimse Bitcoin’e sahip değil ve onu kontrol edemiyor ve herkes bu ağa katılabiliyor. Temel olarak işlevi, yaptığı şeyin niteliği ise değeri dijital olarak depolaması ve bunu global olarak gönderip alabilmenize olanak sağlaması. Yani bu noktada banka gibi bir kurumun aracılığını da ortadan kaldırıyor. Bu görevi teknoloji sayesinde aracısız çözüyor. Birçok ekonomist şu anda Bitcoin’i ne bir emtia ne de bir para olarak görüyor. Bitcoin daha ziyade bunların her ikisinin niteliklerini bünyesinde barındıran yeni türde bir varlık aslında, internet çağının sonucu olan yeni bir varlık.

Yani somutlamam gerekirse… Şunu düşünün, bu parayı/varlığı bir devlet üretmiyor, aksine gerekleri yerine getiren her insan üretebiliyor. Soy metaller gibi kısıtlı sayıda olduğu için gün geçtikçe değerleniyor ve böylelikle varlıklarınızı korumak için oldukça iyi bir değer deposu işlevi görüyor, bu bakımdan da altın gibi bir emtia niteliği de var ama bir altını ya da başka konvansiyonel bir finansal varlığı yanınızda taşımak, onu barındırmak derdinden de oldukça azade. Dünyanın öbür ucuna bir tıkla, rahatlıkla gönderebiliyorsunuz.

Nasıl üretiliyor? Rastgele üretiliyorsa değerini nasıl koruyor?

Rastgele değil. Birçok kişi bu konuda yanılgıya düşüyor. Belirli kurallar var. Bitcoin ortaya çıkarılırken koyulmuş kurallar bunlar ve değiştirilemiyor. Örneğin toplam Bitcoin sayısı 21 milyon adet ile sınırlı. 21 milyon +1 adet olamaz. 2140 senesine kadar bu üretim devam edecek. Tüm bu üretim matematiksel denklemlere ve hesaplara bağlı. Bu bakımdan geleneksel paralara ya da varlıklara göre daha açık ve şeffaf da denebilir. Siz bugün yaşadığınız ülkenin ne kadar para bastığını biliyor musunuz? Ya da dünyada ne kadar altın rezervi olduğunu? Bunlar hep tahmini oluyor. İşte Bitcoin’de durum bunun tam tersi. Her şey açık, şeffaf ve net. Bu özellikleriyle örnek bir finansal varlık aslında. Dünyanın gördüğü en şeffaf, izlenebilir, değeri hesaplanabilir varlık.

Peki bu Bitcoin nasıl bir teknolojiye dayanıyor? Blockchain’den de bahseder misin biraz?

En önemli kısım belki de bu. Yani dayandığı altyapı. Blockchain yani Türkçe ifade etmek gerekirse blok zinciri denen bir altyapı üzerinde çalışıyor Bitcoin. Bu bir tür veritabanı. Ama oldukça gelişkin ve demokratik yapıda bir veri tabanı diyebiliriz. Demokratikliği şöyle tanımlayabiliriz. Standart veri tabanı ya da finansal yapılar bu güne kadar hep merkezi yapılarda düşünüldü ve organize edildi. Fakat blok zincirinde bu durum tam tersi şekilde işliyor. Yani veriler dağıtık veri tabanlarında tutuluyor. Bu hem güveni azaltan insan faktörünü (çünkü burada zimmete para geçirme, manipülasyon ve görevi kötüye kullanma durumları ortaya çıkıyor) matematiğe ve dolayısıyla bilime indirgemek demek. Hem de oldukça güvenli ve demokratik bir yapı demek. Merkezi dağıtınca, gücü de dağıtmış oluyorsunuz. Yani veriler tek bir yerde tutulmadığından ve eşgüdümlü olduklarından verideki tutarsızlık hemen tespit edilebiliyor. Bu bakımdan blok zinciri teknolojisi devrimsel nitelikte denebilir. Sadece finansal varlıklar açısından değil başka alanlarda da oldukça çığır açıcı rotalara göz kırpıyor.

Ne gibi yani? Nasıl şeylerden söz ediyorsun, nasıl bir rota bu bahsettiğin?

Yani şöyle düşünün bu teknoloji sadece finansal varlıklarla ya da Bitcoin ile sınırlı değil. Yarın nüfus kayıtlarımız, oylamalar, ‘şeylerin interneti’ vb. uygulamalar da rahatlıkla bu teknoloji üzerinden yapılabilir. Daha şeffaf ve demokratik imkânlar yaratılabilir. Metaların üretim süreçlerinin takibi, sağlık, gıda güvenliği gibi birçok alanda kullanılabilir. Verili sistemlerinden çok daha güvenli bir yapı kurulabilir. Çağımızda en çok yokluğu hissedilen şey güven kavramı. Şimdi üretim araçlarındaki bu gelişim ve internet ile yazılım alanındaki gelişmeler bu açığı kapamak için muazzam bir imkân sunuyor. Yani daha örgütlü, iyi işleyen yapılar, daha düzgün regüle edilen süreçler. Belki şu an kulağa bilim kurgu gibi geliyor olabilir, ama blok zinciri bunu kolayca yapmamızı sağlayabilir. Bir sosyalist olarak bu durum beni çok heyecanlandırıyor. Sosyalistler, teorik düzeyde bunları yüz yılı aşkın zamandır zaten topluma söylüyor. Üretici güçlerdeki değişim, dolayısıyla üretim araçlarındaki değişim ve gelişim bu süreçlerin niteliğini de değiştirecektir. Düşünsenize robotik bir teknoloji gelişirken emeğin verili niteliğinin değişmesi ve üzerine de böylesi açık, demokratik imkânların birlikte uygulanabilmesi, bunlar insanlık için muazzam fırsatlar.

Enteresan bir projeksiyon ama ben tekrar verili yapıya dönmek istiyorum. Bir kurum olmadan tüm bunlar nasıl yapılıyor? Paranın tarihi hep bir devletle ya da otoriteyle var oldu malum…
Ortada hiçbir kurum yok denemez, kurumlar var tabii ki ama bunlar belirleyici otoriteler değil. Bugün Bitcoin’in gelişimi ve bazı idari süreçlerinin takibi için kurulmuş bir Blockchain Vakfı var. Vakıf kâr amacı gütmeyen bir kuruluş ve merkezi Lüksemburg’da. Amacı Bitcoin’i ve temel aldığı teknolojileri yaygınlaştırmak, topluluğu desteklemek vs. Bunun dışında da Bitcoin, temel olarak ona sahip çıkan bir topluluğa dayanıyor ve oradan güç alıyor. Bu topluluk internetin açtığı imkânları anlayan çoğunluğu beyaz yakalı ya da genç bir nesilden oluşuyor. Ve bu topluluk gün geçtikçe yayılıyor.

Bir sosyalist olarak seni heyecanlandırdığını söyledin… Peki genel anlamda sosyalistlerden doğru mesele nasıl görülebilir, ne dersin?

Aslında ortaya çıkış dönemi Amerika’daki banka krizinin peşi sıra gerçekleşmiş bir şey. Yani önce ev kredisi sebepli bir kriz ardından da bankalar krizi patlak verince Amerika’daki birçok insan ekonomik olarak mağdur oluyor. Tam da böyle bir ortamda ortaya çıkmış bir şey Bitcoin. Satoshi Nakamoto adında bir kişi tarafından ortaya atılmış bir teoriye dayanıyor. Satoshi Nakamoto kimliğini gizli tutan bir kişi, belki birkaç kişi. Bunu bilmiyoruz ama kimliğini gizli tutmasının Bitcoin’e olumlu etki ettiğini düşünenlerdenim. Yani Bitcoin bugün anonim bir dijital varlıksa, bu hiçbir ismin onun kurumsal kimliğinin önüne geçmemesinden de kaynaklanıyor. Bu bakımdan geliştiricilerin çok akıllı, titiz, para teorisine hâkim, demokratik, sol ve özgürlükçü değerlere sahip insanlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten ortaya çıkışı da bankalar ve kredi krizlerinin yarattığı etkiye bir tepki olması niteliği taşıyor. Düşünsenize böyle dijital varlıklar geliştikçe bizim anlamadığımız onlarca iş çeviren ve bunları kapalı kapılar ardında yapan bankalara ihtiyaç duymayacağız.

Başka örnekler de var. Örneğin Venezuela, Yunanistan ve bazı Afrika ülkelerindeki ekonomik krizlerde insanlar varlıklarını Bitcoin’e aktararak devalüasyondan kurtuldular. Ayrıca bazı batan bankaların mevduatlarının üzerine çöreklenmelerinin de önüne geçtiler. Bu muazzam bir nitelik. Türkiye’de de benzer krizler olmuştu 2000’lerin başında ve birçok insan birikimlerini kaybetti. Tüm bunları da işin içine katarsanız ben kişisel olarak imkânım olsa banka yerine böyle bir değer depolama sistemini tercih ederdim. Bu tercihin de finans kapitale ciddi zararlar verebilecek bir tercih olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yüzden de sürekli Bitcoin hakkında olumsuz konuşuyorlar. Fakat bazı uzmanların da dediği gibi pandoranın kutusu açıldı, bundan sonra Bitcoin ve blok zinciri teknolojileri hep var olacaklar, bir yere de gitmeyecekler. Şu an verilen tepkileri biraz primitif buluyorum, makine kırıcılığından nitelik bakımından farkı yok bunların. Ortaya çıkan teknoloji muazzam çığır açıcı nitelikte, bunu yadsımanın bir anlamı yok. Sadece zaman kaybı olacaktır. Aslolan onu doğru bir güzergâha oturtmakta.

Sen bu seviyede bir güven duyuyorsun yani bu gelişmelere?

Kesinlikle duyuyorum. Düşünsenize ilk internet ortaya çıktığında onun ne işlere yarayacağını aklımız almamıştı. Mesela ilk e-posta hesabımı açtığımda acaba bana kim e-posta gönderir ki tam olarak nasıl işime yarayacak diye düşünmüştüm. Bugün bu teknolojiler olmadan yaşanabileceğini düşünemiyoruz bile. Birçok şeyi inanılmaz derece de basitleştirdiler. Benzeri bir şeyi blok zinciri teknolojisinden de bekliyorum diyebilirim.

Nasıl etkiler bunlar somutlayabilir misin?

Örneğin herkes Bitcoin’i konuşuyor ama başkaca gelişkin blok zinciri teknolojileri var. Mesela Ethereum. Ethereum bir yazılım platformu ve blok zinciri veri tabanı üzerinde çalışıyor. Yaptığı şey akıllı sözleşmeler denen yazılımlarla birçok süreci kolaylaştırmak. Örneğin Ethereum sayesinde dağıtık veri tabanı üzerinden bir seçim organize edebilirsiniz. Ve bunu yaparken operasyonel maliyetiniz neredeyse binde bir oranda azalabilir, güvenilirliği ise tersine yükselecektir. Bu muazzam bir fırsat. Mesela bu örnekte doğaya daha az zarar verip, verimlilik ve akılcılıkla şeffaf ve demokratik süreçler işletebilirsiniz.

Ya da yine Ethereum kullanarak kimsenin mülkü olmayan bir otomasyona bağlı çalışan otomobiller yapabilir ve bunu sadece bir yazılımla çağırıp binebilirsiniz. Özel mülkiyet yerine paylaşımlı mülkiyet ya da kamu mülkiyeti yapısı organize edebilirsiniz. Ya da mesela akıllı yollar, akıllı arabalar, birbirine bağlı cihazlar, ‘şeylerin interneti’ dediğimiz ve makineların birbirleriyle konuşmasını sağlayan süreçler bu teknolojiler üzerinden işletilebilir. Biraz uçuk geliyor olabilir ama bu bahsettiklerim şu anda bu gelişmelerle mümkün hale gelmiş durumda. Nasıl tavır alınırsa alınsın bu gerçeklere sırt dönülerek alınması ciddi bir hata olacaktır.

Bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz Fırat…

Blok zinciri gibi gelişmelerle ilgileniyor olmanıza ben de çok sevindim. Ben teşekkür ederim.

İki ütopya arası bir devrim

Bir kralın kafasının kesildiği ilk burjuva devrimini 1649’da İngilizler yaptı. Bir başka kralın kafasının giyotinle koparılacağı Fransız Devrimi’nden 140 yıl önce, I. Charles, parlamenter cumhuriyet ya da en azından meşrutiyet peşinde olanlar tarafından, uzun savaşlar ve ara çözümler sürecinin sonunda tahtından indirildi ve kafası kesildi. Çoğu savaş, özellikle iç savaşlar, savaşa katılan kitlelerin aslında ne için savaştıklarını bilmedikleri gerçeklerden doğar. Kılıcını kuşanan din ya da “doğru mezhep” adına kavgaya girer. Birçok durumda olduğu gibi, burada da görünüşle gerçek birbirinden oldukça uzaktı ve on binlerce insanın kanına mal olan savaşın gerçek nedeninin anlaşılması için her şeyin tamamlanıp bitmesi gerekiyordu.

Dış görünüşü bir mezhepler kavgası olan İngiliz İç Savaşı, hiç kuşku yok ki, aslında yeni yükselmeye başlayan burjuvazi ile iktidarı ve ekonomiyi bir cendere gibi sıkıştıran toprak aristokrasisi arasında bir savaştı. Parlamento ile kral arasında bir savaş olduğunu söylemek, gerçeğe biraz daha yaklaştırır bizi; ama yine de sonuçları bakamından liberal burjuva karakteri açıktır ve bu bir sınıf kavgasıdır.

Marksizm, sermayenin herhangi bir üretim aracı olmanın ötesinde, bir toplumsal ilişki olduğunu göstermişti. Ekonomi politikçiler, üretim sürecinin içinde, sayılarla, kaynaklarla ve kullanım biçimleriyle uğraşırken, Marx sermayenin insana dair yönüyle ilgilendi. Sermayeyle birlikte yalnızca sömürülerek birikmiş emeği değil, toplumsal ilişkilerin tümünün değişimini ve onun içindeki insanı gördü. Tek tek burjuvaların ne yaptığıyla değil, bir bütün olarak sınıfın tarihsel etkisiyle ilgilendi. Bu durumda herhangi bir sanatçının, siyasetçinin, bilim insanının bizzat kendisi bir burjuva olmasa bile, doğmuş bulunan büyük toplamsal değişim ortamında tarihin gidiş yönünde hareket etmeye zorunlu olduğunu gösterdi. Burjuva devriminin tipik örneği sayılan Fransız Devrimi, yaygın olarak Aydınlanma filozoflarının etkisiyle gerçekleşmiş olarak kabul edilir. Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire gibi düşünürlerin adları anılmadan devrim anlatılamaz gibidir. İngiliz Devrimi hakkında bu kadar keskin konuşulmaz. Devrim, Cromwell’ın adıyla anılır ve onun eseri sayılır. Düşünürler, sanatçılar, şairler bu devrimin tarihinde, Fransız Devrimi’nde olduğu kadar iddialı anılmazlar.

Her şey olup bittikten sonra, kimi insanların, olayların öncesinde ortaya çıkmış olmasının bunları yaratan ya da bildiren kişiler olduğunu söylemek kolaydır. Basit nedensellik aklı içinden bakıldığında, önce gelenin sonrakinin nedeni olduğunu söyleyen kalıba uygun olarak düşünürüz bunu. Oysa bir de şöyle bakmak mümkün: olayların gerçekleştiği büyük ilişkiler ve etkileşimler atmosferini düşünürüz, böylece birlikte olup biten her şeyin, birbirlerinin nedeni ya da sonucu değil, aynı zaman ve mekân koşullarında birlikte ortaya çıktıklarını, birinin diğerinin içinden ya da ona karşıt olarak doğduğunu görürüz. O zaman, biri neden diğeri sonuç gibi görünen kişilerin ve olayların, aslında aynı toprağın ürünü olarak belki eşzamanlı değil ama aynı iklim içinde birlikte ortaya çıktıklarını anlarız. Önce çimlerin yeşerip papatyaların açması, sonra güllerin gelmesi gibi… Düşünürler ve sanatçılarla yaşadıkları çağın devrimleri arasındaki ilişki de bundan ibarettir. Devrimin önünde gidenlerin çağdaşı oldukları düşünürleri okumuş, incelemiş, etkilenmiş olup olmamaları durumu değiştirmez. Hepsini birden belli bir biçimde düşünmeye ya da davranmaya yönlendiren genel maddi koşullar belirleyicidir.

Devrimin habercileri ve aynaları

Sermayenin gelişmesinin yol açtığı toplumsal değişim, herhangi birinin burjuva olup olmamasından bağımsız olarak düşünce ve davranışlarını etkileyebilir. Birilerinin, feodal soylu olduğu halde bir burjuva gibi düşünmesi, bir emekçi olduğu halde soyluların siyasetini benimsemesi şaşırtıcı değildir. Sarayda yaşayıp kulübedeymiş gibi düşünenlerin ortaya çıkması, Marx’ın, bilinci maddi koşulların belirlediği yolundaki kuralını bozmaz. O bunu genel olarak ve toplumlar için söylemiştir, sivri akıllı bireyler için değil.

İngiliz Devrimi’nin, yaşadığı zamanın sonrasını düşünen akıllıları içinde, Francis Bacon en ilginç kişiliklerden biridir. Bacon, düşünceleri ve idealleri ile hayatı arasında derin uçurumlar bulunan özelliği ile şaşırtıcı çelişkiler karmaşası gibidir. Ama zaten yaşadığı dönem her yönüyle olağanüstü ve akla sığmaz çelişkilerle doludur. Rüşvetçiliğini, makam düşkünlüğünü, muhbirliğini, el etek öpüşlerini bir yana bırakalım, bilgin ve filozof olarak, skolâstik düşüncenin temellerine karşı en etkili saldırılardan birinin yaratıcısıdır. Kurucusu olduğu tümevarım yöntemi, yalnızca düşünme biçimi hakkında bir tartışma ve Aristo’ya dayandırılan dogmalara karşı bir tutum değildir; tarihsel olarak son derece önemli bir dönüm noktasında, bilginin göklerden veya kilise babalarından değil, doğanın içinden deney ve gözlemle geleceği düşüncesine dayanan bir mantık yoludur. Bilgiyi, yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya inşa etmeyi önermiş olmasının, çağının aşağıdan gelen toplumsal değişim canlılığıyla paralel gittiğini söyleyebiliriz. Büyük bir felsefi sistem kurmamış olmasına karşın, sonrakiler için yeni bir yol açmış, kendi deyimiyle, “bir çan çalmış”, “diğer zeki insanları toplanmaya” çağırmıştır. Yaşadığı dönemi eskimiş olarak tanımlıyor, özellikle skolâstik felsefeyi “bilmediği doğayı yorumlamaktan ibaret” görüyordu. Aristo’nun Organon adlı temel eserine dayanan eski felsefeye karşı kendi eserine Yeni Organon adını vermişti. Bu yeni düşünme yöntemi, Aristocu felsefe okullarının mantığına karşıttı. Temel farklılığını ise, “benim önerdiğim bilimin amacı, hareket halindeki doğaya egemen olmaktır” sözleriyle açıklamıştı. Ayrıca dinler arasındaki ayrılıkları anlamsız bulmuş, bir tür laik eğitimi savunmuştu. Skolâstiğin temel dogmalarını ve papalığın direktiflerini yıkılması gereken idoller olarak tanımlamış, bunları sınıflandırmış ve bilimsel bilginin önünde engeller olarak nitelemişti. Bütün bu temel görüşler, yaşadığı dönemin sancılı özelliklerini yansıtıyordu. Bir yandan “dinler savaşı” yüzünden Avrupa cehenneme dönmüş, aynı zamanda gelişmeye başlayan kapitalizm, bilimin teknik ve sanayi için kullanılmasını ihtiyaç olarak dayatmaya başlamıştı. Ütopik eseri, tamamlanmamış New Atlantis, farklı bilim dallarında araştırmalar yapan bilim insanlarının örgütlü ve birbirini destekleyen çalışmalarını ayrıntılarıyla anlatır. Onun hayalindeki ülkede, bilim insanları, aslında toplumdan “kurtulmuş” vaziyette, geleceği hazırlarlar. Bacon’ın çağdaşı olan ütopyacılar genellikle toplumsal yaşam için bir eleştiri ve öneri geliştirmişlerdi; Bacon’ın ütopyası ise, örneğin çağdaşı Campanella’nın komünist ütopyasından tamamen farklı olarak, yalnızca bilim için bir ütopyadır. Eğer yazmayı tamamlayabilseydi, mutluluk düşü, bilge ve adil kralın yönetiminin sınırlarını aşamayacaktı. Her haliyle bir “egemen sınıf aydını” olan Bacon’ın ütopyasında, ezen ve ezilen insanlar ayrımı yoktur, çünkü onun düşünce dünyasında bu ilişki de doğanın değiştirilmez özelliklerinden biridir. Tanrı’yı bilimin dışına atmış, ancak kralı toplumun başından atacak bir hayale sahip olamamıştır.

Çağdaşı Shakespeare ise, eserlerinin birçoğunda, değişik coğrafyalardan kralları ve çevrelerini anlatırken hepsine katlanılmaz trajedileri layık görmüştür. Hiçbir eserinde herhangi bir krallığın iyi, adil ya da dürüst olabileceğine dair en küçük bir ima bile yoktur. İyi insanlar elbette vardır, ama onlar ya hakkı yenmiş kişilerdir, ya da iktidar dışındadırlar. İktidar demek komplo, ikiyüzlülük, sahtekârlık, hırs, cinayet, hırsızlık ya da rüşvet demektir. Baba Hamlet’in hayaleti sarayın karanlık kuytularında oğluyla konuşurken, cehennemde azap içinde olduğunu söyler:

Ben babanın ruhuyum senin ve bir süre için
Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye,
Gündüzleri ateşler içinde kalmaya,
Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar. (William Shakespeare, Hamlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları.)

Bir kralın, günahların bedelini ödemek için cehenneme atılmış olması, aynı eserinde, Marcellus’a Danimarka için söylettiği “krallıkta bir şeyler çürümüş” lafıyla birlikte düşünülürse dönemin İngiltere’sine kalıp gibi oturmaktadır. Çürüyen ve kokuşan krallıkların yıkılmaya mahkûm olduklarına inanıyordu ve kendi çağında, kendi ülkesinde yıkılışın en şiddetlisine tanık oldu.

Çağın çarkının eski olan her şeyi öğüterek döndüğünün bir başka tanığı Thomas Hobbes’tur.

Hobbes, materyalizm konusunda Bacon’dan daha radikaldi. Bütün evrenin maddeden ibaret olduğunu ve ancak maddenin hareketiyle açıklanabileceğini düşünüyordu. Hareket ise, mekaniğin yasalarına göre işlemekteydi ve tanrı, melek, ruh denilen şeylerin hepsi hayal ürünüydü; bunlar bilimin değil, yalnızca ilahiyatın konusu olabilirdi. Dünyanın döndüğünü söylemekle başı belaya girmiş olan Galilei ile yüz yüze görüşmüş, özellikle matematik ve astronomi konusundaki görüşlerinden etkilenmişti. İngiltere’de ise, özellikle kilise çevrelerinden gelen sert eleştiri ve karalamaların hedefi olmuş, devrimin en dağdağalı günlerinde Fransa’ya kaçmıştı. Büyük olasılıkla, bu hengâme içinde insanlar ve devlet üzerinde düşünmeye başladı. Cromwell iktidar olup I. Charles’ın kafası kesildiğinde Fransa’ya kaçtı. Ancak II. Charles monarşiyi yeniden kurduğunda, eskiden kendisine matematik dersleri verdiği yeni kralın himayesinde yeniden itibar kazandı. Öte yandan devrimin sonuçlarını tasfiye etmeye memur olan Avam Kamarası 1666’da ateizme karşı yasa tasarısı hazırlayınca Hobbes yeniden korkuya kapıldı. Yasa tasarısını hazırlayan komite, onun Leviathan adlı eserini de incelemeye alınca, artık seksenli yaşlarına gelen Hobbes tanrıtanımaz yazılarını yaktı. Leviathan adlı yapıtın akılcı ve dini toplumsal hayat dışına atan özellikleri, devlete tanıdığı olağanüstü güç sayesinde “kabul edilebilir” görülünce, yeniden İngiliz Hükümetine sığınması kolaylaştı. Thomas Hobbes felsefede materyalizmi benimserken, siyasette monarşiyi desteklemiş ve kitabına, her şeye egemen olan devletin simgesi olarak Tevrat’ta geçen bir canavarın, Leviathan’ın adını vermişti. Bu eserinde, insan tarihinin kökeninde şiddet ve yalanın bulunduğunu ileri sürüyor ve toplumsal durumu “herkesin herkesle mücadelesi” olarak tanımlıyordu. “Homo homini lupus” (İnsan, insanın kurdudur) sözü, gerçi yaşadığı siyasal ortamı tam olarak ifade etse de, bundan çıkardığı sonuç, canavar gibi güçlü bir devletin her şeye egemen olmasının zorunluluğu olmuştu. Ancak onunla birlikte “ilahi devlet” ya da “tanrının krallığı” kavramı da son buldu.

Fransız Aydınlanma düşünürleri üzerinde büyük etkisi olmuş İngiliz düşünür John Locke da bu dönemin filozoflarındandır.

Düşünce özgürlüğü kavramını ileri sürmesi ve insan yaşamını akla göre düzenlemeyi önermesi bakımından, Avrupa’daki aydınlanma ve Akıl Çağı’nın kurucusu olarak kabul edilir. İnsan zihninin doğuştan bir boş levha, “Tabula Rasa” olduğunu söyleyen Locke, Bacon ve Hobbes gibi bilginin kökeninde deneyi görmüştü. Politik olarak, geleneklerden ve tepeden gelen otoritenin her biçiminden kurtulmak gerektiğini, akla uygun olmayan hiçbir yasanın ve yönetim biçiminin kabul edilemeyeceğini savunmuştu. Burjuva liberalizminin, doğal din anlayışının ve din dışı, akılcı eğitimin öncüsüydü. Bu özellikleriyle, Jean Jacques Rousseau ve Thomas Hobbes’la birlikte İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin düşünsel temellerini kurmuştur. Ona göre, her yönetim otoritesini yönettiği insanların rızasına borçludur. Bu kabullenme, zorbalıkla ya da aldatmayla değil, özgür irade ile ortaya çıkmalıdır. Locke insan haklarını, yaşam, özgürlük ve mülkiyet kavramlarıyla ilişkili görmüştü. Bu üç temel hak, doğaldır, yok edilemez, sınırlanamaz! Bir insanın özgürlüğünün, bir başka insana zarar vereceği yerde sona ereceğini kabul eden temel liberal görüş de ona aittir. Güçler ayrılığı ilkesi de Locke’a aittir. Yargılama ve cezalandırma yargı gücüne, yasaları yapma seçilmiş parlamentoya, yasamanın koyduğu “akla uygun” yasaları uygulama görevi de yürütmeye aittir.

Her şeyden önce, mutlak krallığın “bütün gücü elinde tutan” egemenliğine karşı olan bu görüşler, onun “Tabula Rasa” kavramıyla da ilintilidir. Hıristiyanlık, bebeklerin doğuştan günahkâr olduğunu öğütlerken, o doğuştan hak ve hürriyetlere sahip ama zihni bomboş, suç ve günahı tanımayan bir başka bebek tasavvur etmektedir. Locke’ın ilkeleri hem Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde hem Fransız Devrimi’nde ve 1688’de İngiltere’de kralın yetkilerinin bir kısmının parlamentoya aktarılmasıyla sonuçlanan politik değişimde de karşılığını bulmuştur.

Kaybedilen, bulunan, bir kez daha kaybedilen cennet

Dönemin en etkili şairlerinden John Milton’un başyapıtının adı Kayıp Cennet’ti (Türkçede, Pegasus Yayınevi tarafından yayımlanmış bir çevirisi vardır). Adı Shakespeare’le birlikte en büyük şairler arasında sayılan Milton, İngiltere’nin iç savaş sürecinde cumhuriyetçi kanatta yer almış, 1649’da İngiliz Kralı I. Charles’ın idamından iki ay sonra yeni cumhuriyette Yabancı Diller Sekreteri olarak diplomatlık görevi üstlenmişti. Şiirlerini Yunanca, Latince, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, Fransızca, İspanyolca dillerinde yazıyor; İbranice, Aramice ve Süryanice biliyordu. Âdem’le Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini anlattığı Kayıp Cennet adlı uzun lirik şiirinde, Âdem ile Havva’yı insanlık tarihinin ilk başkaldırısını gerçekleştirenler ve Şeytanı da liberal bir isyancı olarak yorumlamıştı. Çağdaşlarının değerlendirmesiyle, “Tanrı’nın adaleti konusunda ateşli bir tartışma” özelliği taşıyan şiir, katı ve zalim bir tanrı portresi çizerken, Şeytan’ı kendi kaderini eline almaya çalışan bir devrimci kimliğine sokmuştu. Şeytan, Locke okumuş bir cumhuriyetçi gibi, “özgür tercih”, “rıza”,  “halkoyu” gibi kavramlar kullanır ve “Cennette kul olacağıma Cehennemde kral olurum” der.

Milton şiirinde kendi siyasal ve felsefi düşüncelerini de bir propagandacı gibi sergiler. “Akıl kendi evrenini yaratır, cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir” sözü bunlardan biridir ve zamanın beklentilerine uygundur.

Ezilenlerin ütopyası

Milton insanlığın kaybettiği cenneti düşünüp oraya yeniden dönüşün hayallerini kurarken, aynı yıllarda, bir başka cesur adam, yeryüzü cennetini kurmak için kolları sıvamıştır. Yoksul ve topraksız köylülerle birlikte, modern anarşizmi ve tarım sosyalizmini haber veren ilk pratik örneği hayata geçirmeye çalışan Winstanley, kamusal mülkiyet olarak ilan edilmiş topraklar üze-rinde Diggers (Kazıcılar) hareketini başlatır. (Bu bölüm için, Bülent Somay’ın Sosyalizm ve Sosyal Mücadeleler Ansiklopedisinde yer alan “Gerrard Winstanley: Asılan Kralın Ardından Ütopya” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.)

Winstanley’e göre, insanın hayatta kalmasının ve gelişmesinin ilk koşulu, toprakla ve doğayla özgür ilişki kurmasıydı. Londra’da St George’s Tepesini işgal edip toprağı kazmaya ve ekmeye başladıklarında Winstanley bu eylemi şöyle açıklıyordu; “Yapmaya kalktığımız iş şudur; Georges Tepesini ve çevresindeki kullanılmayan toprakları kazacağız, tahıl ekip ekmeğimizi birlikte, alnımızın teriyle yiyeceğiz.”

Kazıcı hareketi fiilen topraklara el koyup işlemeye başladıktan sonra hızla sayıları ve el koydukları toprak miktarı arttı. Yerel toprak sahiplerinin ısrarlı şikâyetleri üzerine nihayet cumhuriyet hükümeti konuyu incelemeye aldı. Devrimin ikinci adamı sayılan Fairfax bizzat bölgeye gelerek, Kazıcılarla görüşmüş, ama harekette “hükümete karşı bir tehlike” görmemiş, şikâyetçi toprak sahiplerine de mahkeme kapısını göstermişti. Ancak feodal toprak sahipleri, Kazıcılara karşı fiziki saldırılar ve kundaklamalar örgütlemeye başlayınca mahkemeler duruma müdahale etmişler, yargılama boyunca kendilerine konuşma hakkı verilmeyen Kazıcılar, “karışıklık yaratan radikal bir grup” olarak suçlu ilan edilmişler, ele geçirdikleri topraklar üzerinden zorla çıkarılmışlardır.

Winstanley’in manifestosu bir ütopya ilanı olarak sayılabilir. Ancak amaç ve eylemin karakteri açıktır: Yeryüzü cennetini, eşitlik ve kardeşlik toplumunu kurmak! Onun “ütopyası” Bacon’ınki gibi hayali bir Peru’nun bilinmeyen bir bölgesinde, diğer pek çok ütopya yazarının hayalindeki gibi kayıp bir adada ya da batmış bir kıtada değil, ayağını bastığı Britanya toprakları üzerinde kurulacaktır. Devrimin önderi olan Cromwell’e hitaben kaleme aldığı bir metinde, iktidarın basit el değiştirilmesiyle yetinmeyip, yasaların kökten değiştirilmesini ister. Toprakta ortak mülkiyet önerir. Bu talep, kazma, kürek, saban, tırpan vs. gibi bireysel üretim araçlarını, kadınları ve çocukları kapsamaz! Para ve ticaret kalkacaktır, “Herhangi biri ihtiyaç duyduğu herhangi bir şeyi bir depodan alacaktır.” Yöneticiler her yıl yeniden seçilecek ancak tembeller ve çalışmayanlar seçilemeyecektir. Çocuklar da tıpkı toplumun kendi yöneticilerini seçtikleri gibi babalarını kendileri seçeceklerdir. Evlilik resmi biri kurum olmaktan çıkacak, herkes sevdiğiyle birlikte olacaktır. Tecavüzün cezası ölümdür!

Kazıcılar işledikleri topraklardan çıkarılıp, mülkiyet sahiplerine iade edildikten sonra hareket söndü. Ancak Winstanley’in broşürü uzun yıllar okunmaya ve taraftar bulmaya devam etti. Cumhuriyetin yıkılıp krallığın yeniden hâkim olmasından sonra da piyasadan çekildi.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İngiliz Devrimi, Bacon ütopyası ile Winstanley ütopyası arasında bir cümledir. Bir yanda, eskisine benzemeyen bir biçimde egemenliklerini sürdürmeyi isteyen, kendilerine göre yeni bir dünya yaratma peşindeki sınıflarla, eskinin tümüyle, özellikle de temel mülkiyet ilişkileri bakımından yıkılıp yepyeni bir dünya kurmak isteyen en alttakiler arasında bir mücadeleyi de içermiştir. Cromwell kısa süreli iktidarında kralcı aristokrasiye karşı olduğu kadar alttan gelen yoksulların baskısına da acımasızca cevap vermiş, bu arada İrlanda ve İskoçya’ya saldırmış, Hobbs’un zihnini açan bir “canavar devlet” örneği yaratmıştır.

İster egemen sınıflar içinden çıksın, isterse en alttan gelsin aydınlar, sanatçılar, düşünürler, toplumsal değişim atmosferinin barometreleridir. Ürünlerinin radikal niteliği, etkilerinin yaygınlığı, havanın ne yönden ve hangi şiddette eseceğini gösterir. Bacon, Shakespeare, Hobbs, Locke, Milton ya da Winstanley, çok farklı sosyal sınıflardan gelip çok farklı türden eserler vermiş olmalarına karşın, hep aynı haberi vermişlerdir: Değişmekte olan bir dünyada yaşıyoruz!

Rönesans’ta, Fransız Devrimi’nde, İngiliz ve Amerikan devrimlerinde de hep aynı şey olmuştur: Fırtınayı gören aydınlardan bir bölümü, yelkenini şişirip daha uzak ufuklara gidebilecekleri devrim denizlerine açılmışlar, bir diğer bölümü sağlam olduğuna inandıkları bir liman bulup demir atmaya çalışmışlardır. Öyleyse her devrim, düşünsel alanda, iki farklı aydın grubunun ütopyaları arasındaki mücadele biçiminde de okunabilir; çünkü sınıflar mücadelesinin karmaşık bütünü içinde bir de bu yön var. Ama sonuçta devrimin karakterini, belki de bu ütopyalardan hiç haberleri olmayan kitlelerin kendi gerçekleri uğruna mücadelelerinin zaferi ya da yenilgisi belirler.

Edebiyatta TOKİ’leşme: Çok satar kitsch romanlar

Son yıllarda katıldığım fuarlarda hiç tanımadığım yazarların önünde uzayan okur kuyrukları ilgimi çekiyordu. Yazarları da, yazdıkları kitapları da merak etmeye başlamıştım. Birkaçının ismini sorup not defterime kaydettim. Sonrasında, kitapları yayına hazırlayan yayınevlerinin internet sitelerine baktığım zaman, uzayan kuyrukları gördüğümde hissettiğim tuhafsama, bu kez hayrete dönüşmüştü. Yazarlarını hiç tanımadığımız çoksatarlar ilk baskısında dahi otuz bin basılıyordu ve her biri yaklaşık yüz bin okura ulaşıyordu.

Romanda konsept danışmanı var, serim yok

Böylelikle, Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı adlı romanını okumaya başladım. Kapağında romanın adı olan Dost Kayığı, başlık altı olarak “gerçek bir dostluğun bitiş hikâyesi…” yazılıydı. Kapakta görsel unsur olarak, kâğıttan bir kayık ve yazarın kendisinin vesikalık fotoğrafı yer alıyordu. Yazarın vesikalık fotoğrafının yanına da bir ayna yapıştırılmıştı. Kitabın ilk sayfalarındaki mütevazılık boca edilmiş teşekkür metni ile yazarın kendi fotoğrafını ön kapağa yerleştirmiş olması da “kitabın konsepti”ndeki ilk çelişki olarak dikkati çekiyordu. Kitabın konsepti ifadesini kullanmamın nedeni, teşekkür yazısında kitabın konsept danışmanından söz ediliyor oluşu… Reklam ve pazarlama sektöründe yer alan konsept danışmanlığı edebiyat ve sanatta pek karşılaştığımız bir görev tanımı değil. Çünkü edebiyat metnini pazarlanacak bir ürün
olarak görmek, yazmanın anlamını baştan bozan bir zehir…

Dost Kayığı isimli romanda serim bölümüne gerek duyulmamış.
Onun yerine karakterler, metnin en başına kişiler başlığı altında sıralanmışlar. Romanda karakterler hikâyenin akışı içinde ortaya çıkmıyor, daha roman başlamadan karakterler okuyanın kucağına düşüveriyor. Başka bir deyişle, okuyanın karakterlerle ilişkisi yazar tarafından baştan belirlenmiş, romanda boşluklara yer yok. Karakterler tanıtılırken de, erkek karakterler ayrı başlıklar altında tanıtılırken, kadın karakterlerinin üçünün aynı başlık altında tanıtılması da dikkat çekici… Belli ki erkekler baş karakter, kadınlar yan karakter olmak “zorunda.”

Kitap çok sayıda bölüme ayrılmış ve bölümlerin başlarında, içinde ayna geçen alıntılara yer verilmiş. Çoğunluğu ünlü yazar ve düşünürlere ait olan bu alıntıların hangi kitaplardan alındığına ilişkin bir açıklama yer almıyor. Kaynakları belirsiz olan alıntılar, metafor olarak seçilen ayna kavramını beslemek için yerleştirilmiş. Ancak metaforlar metinle yüzeysel bir ilişki kurduğundan, okuru bir yerden başka bir yere götürmekten uzak.

Ucuz edebiyat: Para harcatsa da zaman harcatmıyor

Romanın başlığı Dost Kayığı, dost kazığı deyimiyle “dâhiyane” bir çağrışımsal ilişki kurmuş. Ana karakter Mustafa’nın arkadaşı Can’la ilişkisi ve onun tarafından suistimal edilmesi anlatılıyor. Metin “kitsch” tanımının yakın karşılığını oluştururken, “kötü edebiyat” tanımından çok, “ucuz edebiyat” ifadesine denk düşüyor. Çünkü Levent Şentürk’ün kitsch tanımındaki gibi, para harcatsa da, düşünmeye sorgulamaya sevk etmediği için zaman harcatmıyor.

Kitapta karakterler kalıp biçiminde sunulurken, edebiyatın özünü oluşturan iç çatışmalardan uzak, vıcık vıcık bir duygusallıkla kurulan ve derinlik taşımayan metin, dil bilgisi açısından da özensiz. Oysa tashih bölümünde altı kişinin ismi geçiyor. Altı kişinin altısı da cümle içinde geçen tırnak işaretli iç cümlelerin sonuna nokta getirilmemesi gerektiğinden habersiz! Türkçe dil bilgisi kuralına göre, bulunma hâl (durum) eki olan “-de” her zaman birleşik yazılır. Romanda bu kurala da dikkat edilmemiş. Örneğin, 33. sayfada “Biz de çay da kıymetli” yazılmış. “Bizde çay da kıymetli” olarak yazılmış olması gerekirdi. Romanda Gökdemir çoğunlukla sade ve yalın olarak nitelendirilemeyecek, kuru cümlelere yer verirken, “janjanlı”, uzun cümleler kurmaya çalıştığındaysa dili dolanmış: “Türk sinemalarının dışında, yoldan geçen taksiye el edip durdurabileceğimiz tek şehirde olmamızın verdiği avantajla boş bir taksiyi çeviriyoruz.”

Edebiyatın TOKİ’leşmesi

Romanda, karakterlerin sunumunun yer aldığı serim bölümünün bulunmaması, aktarılmak istenen dostluk hikâyesini de sakatlıyor ve sürekli, “Her şeyi içimde bulabilirsin, bütün dertleri içime attım çünkü,” cümlesinde taşınan “bir dertten” söz ediliyor. Ancak bu kadar büyük derdin ne olduğunu okur pek anlayamıyor, ama metin boyunca okura kitabı satın alırken karşılığını peşin olarak ödediği duygusallık vaadinin karşılığı boca ediliyor. Ana karakter hüzün, dert gömleğini giymiş, metin boyunca endam ediyor. Alımlı görünüyor, ancak sağlam bir hikâye ve estetik derinlik bulunmadığı için içi boş… Roman boyunca şöyle cümlelerle karşılaşılıyor:

“Her gözyaşı bir yağmur değil midir aslında?”

Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı isimli romanının neden otuz bin gibi bir baskı adediyle piyasaya sürüldüğüne ilişkin fikir yürütmeye başladığımızda bir kez daha kitsch ölçütlerine bakılması gerekir. Edebi eser yoruma açıktır, ancak kitsch okurun zihninde bildiklerini, ön yargılarını tekrar üretime sokar. Bir başka deyişle kitsch, “isteneni verir.” Tüketim kültürünün arz talep ilişkisine göbekten bağlıdır. Okuyanı düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirmez. Yaşar Kemal’in bir eleştiri metninde yazdığı gibi, “Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar.” Tam da bunun için, vasatizmden beslenen kitsch, egemenin elinde kültürel bir aygıt olarak bulunuyor. Hem okurun aklında bilindik ön yargıları tekrar üretiyor, hem yerlerini sağlamlaştırıyor, hem de bu ön yargılar üzerinden siyasi propaganda yapılmasının zeminini hazırlıyor. Örneğin mağduriyet üzerinden propaganda yapılırken, kitsch romanların stratejisine paralel bir zemin yaratılıyor. Dert belli değil, ama herkes dertli… Kitsche yöneltilen sosyolojik eleştirilerin odağında bu psikolojik ayartma yatıyor. Kitsch üreticilerinin iddia ettiği gibi, ürünlerine yöneltilen eleştiri yüksek edebiyat ya da yüksek sanat düzleminde yapılmıyor. Fergana Kocadoru’nun kitsche ilişkin makalesinde ifade ettiği gibi, kitsch bir psikolojik manipülasyondan ibaret. İnsanların yaşam alanlarında parklara, bahçelere ihtiyacı varken, o parkları yıkıp caddelere dikilen sentetik ağaçlar gibi kitsch romanlar… İnsanların tüketim kültürü içinde yaşamlarını sorgulamaları gerekirken, kitsch edebiyat hazır duygusallık paketleri sunuyor. Buna edebiyatın TOKİ’leşmesi de diyebiliriz.

Mimari alanda TOKİ’leşmenin gerekçesi halka ucuz barınak temini olarak sunulurken, edebiyatın TOKİ’leri olarak ifade edilebilecek çok satar kitsch metinlere ilişkin “halk bundan anlıyor, halk bunu seviyor” biçiminde savunular da bulunuluyor. Oysa halk edebiyatı ile çok satar kitsch metinler, ardında yatan düşünce sistematiği açısından herhangi bir yakınlık taşımıyor. Halk edebiyatında yazar ve üreten arasındaki sınır ortadan kalkmıştır. Dost Kayığı adlı romanda bu sınır ihlali, okura kitabın son iki sayfasına kendi hikâyesini yazması için bırakılarak ve kitabın bir bölümünün ayna aksi olarak basılıp, okurun ayna tutup okumasını teşvik ederek, taklit edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu taklit, metnin içeriğinin yansıması olmadığı gibi, okurla kurulmaya çalışılan ilişkiyi derinleştirememiş, performans sahicilikten uzak yüzeysel kalmıştır.

Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?

Halk edebiyatı, Köroğlu’nun Bolu Beyi’ne meydan okumasıdır. Ancak halka yönelik edebiyat yapıyormuş gibi yapan bu metinler, iktidar her ne ise onu destekleyen argümanların kitaplarında propagandasını yaparlar. Propaganda ve suni bir duygusallıkla çevrili ajitasyondan mürekkep metinler, halk edebiyatında olduğu gibi bireyin özünde yer alan erdemleri uyandırmaktan çok, çelişkiden uzak olarak, acı, sevinç gibi duyguların hazır paketler biçiminde sunulmasından ötürü duygusal körlüğe yol açarlar ve düzenden hem beslenir, hem de düzeni desteklerler. Yani, Ersin Berk’in Adorno’dan aktardığı ifadesiyle, bilinç ve buyruk arasında bir değişime yol açarlar.

Çok satar kitsch metinlerinin ilgi çekmesinin bir nedeni de pornografiye benzer biçimde anlık haz yaratabilmelidir, okur duygusal manipülasyon sonucu bir karaktere karşı anında öfke ya da hüzün duyabilir, ama aynı hızla da okuduğu hikâyeden uzaklaşıp, kendi dünyasına dönebilir. Kitsch metinler okurları başka dünyalara davet etmez. Hatta başka dünyaların ihtimalini yok etmeye çalışırlar. Daha da kötüsü, ucuz edebiyat, kalıp duygu ve düşünceleri pazarlamasıyla edebiyatta bir değer kaybına neden olur. Ardından, tehlikeli bir soru kalır geriye:
“Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?”
Gülümseyin, çektim.

Soysal Ekinci yeniden

Mecit Ünal, eşim Birsen, Soysal ve ben…

Soysal’la birlikte olduğum bu son hayat karesi 1994 yılının Eylül ayına aittir. Eylül’ün dördüydü, akşam vaktiydi ve Mis Sokak’ta, Akademi Cafe’nin önündeki bir masanın etrafındaydık.

O cafenin önünde o gün o vakitte oturma sebebimiz Soysal’ı hem içine düştüğü sıkıntılardan hem de bodrum katındaki evinin bunaltıcı havasından uzaklaştırmak amaçlıydı. Ne var ki hiçbir sonuç alamıyorduk. Soysal, suskunluğu âdeta zırh edinmişti kendine. İki saat içinde sadece bir cümle konuştuğunu anımsıyorum.

Biri Yitik İki Ülke kitabının ardındaki fotoğrafta olduğu gibi dalıp gitti iç ülkesinin derinliklerine. Onu hiçbirimiz zorlamadık ortak sohbetin bir üyesi olması için. Hatta kendi haline bırakmak üzerinde gizli bir ittifaka vardık. O ise iç ülkesinin derinliklerinde kendini yeniden bulmak sınırını çoktan geçmiş, ulaştığı menzilde kaybolmak kararındaymış meğerse. Bunu biz bir gün sonrasının gazete ve televizyon haberlerinden öğrenecektik.

Öyle de oldu. Akşam birlikte oturduğumuz, can sıkıntısını anlamaya çalıştığımız, dalgınlığından tedirginlik duyduğumuz,çay bardağını tutuşundan, etrafa bakışından anlamlar edinmeye çabaladığımız arkadaşımız; günün uyandığımız sabahında artık başka bir mekânda ve bambaşka bir zamanın akışı içindeydi.

Soysal’la ilgili bu hazin son anımın tazelenmesinin nedeni onun bize, bu topluma, Türkiye’ye en güzel armağanı olan şiirlerinin yeniden basılmış olmasıdır.

Soysal Ekinci’nin şiirlerinin toplu basımı ilk kez 1995 yılında Toplumsal Dönüşüm yayınevi tarafından yapılmıştı. Aynı yayınevi bu kitabın ikinci baskısını da muhtemelen 1996 yılında gerçekleştirmişti. Manos Kitabevi, tam yirmi bir yıl aradan sonra Soysal Ekinci’nin bütün şiirlerini Biri Yitik İki Ülke – Bütün Şiirleri adıyla yeniden basmış bulunuyor. Bu yeni baskı vesile-
siyle onun şiirlerini baştan sona bir kez daha okudum.

“Anla işte tanrısal rubalar giyinip sana sığındım kurşun yağmurlarından kaçarak; ölümün haki yüzüne bürünmüş titrek zamanlar uçup giderken korkuların esrik başları üzerinden.”

Yüzünü aradığı kadına seslenen bu dizeler onun bireysel duygularıyla toplumsal mecradaki serüveninin birbirine de denli karışmışlığını olduğu kadar, şiirinin beslendiği kaynakları işaret etmesi bakımından da önemlidir.

“Başkaldırı zamanıdır şimdi bütün bir halkın değişmez sanılan kendi kaderine. Uzat elini, kan ve ateş deneylerinden geçerek sana dönüşmüş bir Promete’yim ben de.”

“Zerresine kâretmiyor hasretimin haritasını bedenimle binlerce kez çizdiğim bu demirler dünyası, bu hücre.”

“Havada yağmur, havada sürüp gidecek bir ıslaklığın gittikçe
belirginleşen karartıları var, ve içimdeki dağyolunun Doğu’ya
çıkan bütün güzergahlarında taze kankokuları taşıyan şiddetli
bir rüzgarın çarpmalarıyla titreşen ölümün intikam dikenleri
ufuklarıma renk veren güllere batar.”

“Ey geceleri düşlerime yalnız elleriyle gelen kadın.
Ey düşlerime akan dalgaları mavi gömlek, etekleri yeşil nehir.
Ey sonsuz karışımıyla yüreğimin bunaltısı şehir; geleceği bana bağışla”

Bütün bu alıntılardan muradım şu: Soysal Ekinci’nin üç kitaptan oluşan (Biri Yitik İki Ülke, Çağrı, Yıkıntılar Altında) şiir toplamının bütün kodları, tematik yönelimleri, kullandığı şiir teknikleri ve anlatım tarzının ipuçları “Düşsel Sorgu” şiirinde yer alıyor. Şöyle de söyleyebilirim: “Düşsel Sorgu” Soysal Ekinci şiiri için bir çerçevedir. Bu şiirden gidilerek Ekinci şiiri anlaşılabir ya da Ekinci’nin şiirini anlamak için “Düşsel Sorgu”dan yola çıkılmalıdır. İki alıntı daha yapmak istiyorum:

“Açılır nahırları değnekten geçirilen ağılların mayıstan yanmış ağır kalas kapıları. Bir sirk cambazının maharetiyle sallayarak elindeki kabuğu soyulmuş budaksız kayın değneğini, çisil yağmur altında arsız arsız gülümseyen bir küçük çoban; sık ağaçlar arasında hızla yerdeğiştiren inatçı serçeler gibi, toparlar, irinleri sırtlarına vurmuş bitkin boğaları.”

“Ben çocukluğumun başıboş kırlarında, bilirim, adımbaşı rastlanan kınakı taşların dibinde hangi otların yeşerdiğini. Kayatütünleri, böğürtlenler, yerüzümü ve ormandaki yaban çileğinin yerini bilirim. Dikenli kayalıklarda yabanhaşhaşı; ancak Temmuz’da patlatır yeşil kabuğunu.”

Alıntılardan doğru söylersem Ekinci şiirinin beslendiği ana kaynakları şöyle sıralayabilirim: 12 Eylül öncesi toplumsal mücadele, halkların kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleri, mücadele içindeki bireyin kişisel duyguları ve şairin çocukluk ve ergenlik yıllarına tekabül eden kırsal hayat dekorları.

Ekinci şiirinde Güney Afrikalı siyahların eşitlik ve adalet mücadeleleri ile Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi başlı başına birer konu olarak anlatılır. Fakat bu her iki halkın mücadelesi Türkiye’deki toplumsal mücadele ile olduğu kadar şairin söyleyici görevini yüklediği kişinin bireysel duygulanımları, bireysel yaşantısı ile de iç içe verilir.

Mesela Zindi’ye seslendiği uzun şiirinde Ekinci, Afrika ile ilgili tarihsel bir arka plana yaslanmakla birlikte, Türkiye’de hapis yatan bir şairin hapishane günlerinin ayrıntılarını da yansıtır.

Bu durum ise bize Ekinci şiirinde tarihsel ve toplumsal olgularla günlük yaşantıların ustalıkla harmanladığı ve bu durumun Ekinci şiirinin belirgin bir özelliği olduğunu göstermektedir.

Ekinci’nin uzun cümleyi şiirselliği sağlamak adına bir teknik olarak kullandığını söyleyebilirim. Sözcük seçiminde itinalı olduğu da bir gerçek. Fakat yer yer onun şiirsel ezgiyi ezen ifadelerine de rastlayacaktır okuyucu. İşte birkaç örnek:
“Barış yılı 1986 diye kazdım”

“kanları kusmuk etti o güzel ağızlarınızda / ağızlarınızda kusmuk oldu şöven şarkılar”

“Bazan geviş getiren bir mandanın umarsızlığındayım”

Fakat böylesi ifadeler onun bir nehrin akışını andıran söylemi içinde çok fazla yer tutmaz..

Epik ile liriğin bileşiminden oluşan bir söylem üzerinden ses verir Soysal Ekinci’nin şiiri. Hakkı Zariç’in ifadesiyle “uzun soluklu ve yüksek sesli şiirleri”nin hiçbir dizesinde şiirin soluğu seslenişteki coşku ve hiddetin gerisine düşmez.

Onun bütün şiirlerine ateşi yüksek ama ince ve içten bir söyleyişin akışı ve ahengi egemendir.

Toplantı çılgınlığı

Hep aynı manzaraya maruz kaldığım

Gün nihayet ağarır.

Akın ederler işe- herkes kendininkine:

Bazısı merkez komiteye…

Bazısı komite büroya…

Bazısı polit büroya…

Bazısı büroya…

Kapıdaki görevliyi geçer geçmez

Kağıttan bir yağmur.

İçlerinden en mühim,

Ellisini seçip

Koşarlar toplantıya.

Uzatıp kafayı sorarsın:

Falanca bir baksa bana, hı?

Sabahtan beri buradayım…”

Yoldaş Ivan Ivanoviç toplantıda

A ve B bürosunu ortaklaştırmada.”

Bitmez tükenmez merdivenler.

Yandık” dersin içinden.

Ve duyarsın bir kez daha:

Şimdi git sonra gel”

Lanet olsun böyle işe!

Bölemem! Önemli!

İlçe kooperatif birliğine alınacak bir şişe mürekkep

Konuşuluyor toplantıda.”

Dolaşırsın bir saat orda burada:

Ne bir buyur eden olur

Ne bir selam veren.

Duvarda bir afiş çarpar gözüne:

22 yaş altı herkes gençlik toplantısına!”

Gün biterken bir kez daha,

Soluk soluğa, sürünerek

Tırmanırsın yedi katlı binanın en tepesine. Sorarsın:

Yoldaş Ivan Ivanoviç geldi mi?”

Yok – ABCDEF komitesi

Toplantısında”

İşte o zaman bir hışımla,

Ağzıma ne gelirse sayıp

Bir volkan nasıl patlarsa öyle

Dalmışım toplantının ortasına.

O da ne!

Yarım insanlar oturuyor içeride!

Donup kalıyorum öylece.

Neler oluyor burada!

Nerede bu insanların diğer yarıları?”

Çığlık çığlığa bağırıyorum:

Cinayet!

Katliam!

Aklımı oynatacağım.

Sekreter ise gayet sakin açıklama yapıyor:

Pardon ama,

aynı anda iki toplantıda olmak zorundalar.

Günde 20 toplantı.

Napalım, mecburen

bölünüyoruz ikiye

-belden yukarımız burada

geri kalanımız başka yerde –

Uyku mu tutar bunun üzerine!

Gel de uyu hadi…

Nihayet sabaha karşı,

Girmişim mutlu bir rüyanın koynuna:

Ah, tek bir toplantı,

Bir karar toplantısı,

Bütün toplantıları kaldırma toplantısı”

(Çeviren: Sevi Emek Önder)