MAHMUT FİKİRSİNDİ: GÜVENLİKLİ ALANIMIZDAN ÇIKMALIYIZ

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Çok işimiz var, fazlasıyla yorgunuz. Kime sorsak başını işinden kaldıramayacağı kadar meşgul. Koşturuyoruz. Çoğunlukla duygusal bağ kurmadığımız bu çok çeşitli işlerimizle o kadar meşgulüz ki yedi milyar insan içinde biricik olduğumuzu unutuyor, unutmayı seçiyoruz. Doğduğumuz andan itibaren sonsuz değişkenle şekillenen yaşamlarımızın biricikliğinden uzağız ve kendi hikâyemizin ana kahramanı olduğumuz aklımıza bile gelmiyor. Günümüz dünyasının stresli ortamından ötürü sinirliyiz ama neye sinirlendiğimizi bilmiyoruz.   Öykülerimle yapmaya çalıştığım şey okuru bir an için yavaşlatmak, sorumlunun sadece sistem olmadığını aynalamak ve sıradan insanların da hikâyelerin baş kahramanı olabileceğini göstermek. İlişkilerimizi genel geçer kabullerin buğulu perdesi arkasından idare edip görmemeyi seçtiğimiz doğa-insan ilişkisinin eksikliğini hatırlamak ve hatırlatmak.

Devamını Oku

BELMA FIRAT: EDEBİYATI EYLEM BİÇİMİ OLARAK GÖRÜYORUM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Ben öykülerini kefaret öyküleri olarak adlandırıyorum. Jean Paul Sartre Edebiyat Nedir isimli eserinde hem yazarın hem de okuyucunun tarihe battığından söz eder. Öyle ise metin aracılığı ile buluştukları esnada ne okur ne de yazar bir tabula rasa’dır ve aralarında tanık oldukları toplumsal olaylardan kaynaklanan duygudaşlık, suç ortaklığı, belki düşmanlık ve en önemlisi ölüler vardır. Ölülere uzanıp, tesellisini sunabilecek en önemli uğraş sanattır ve gerçek acının boyutları unutuşun hiçbir türlüsünü affetmez. Hep güç sahibi olanlar konuşur. Oysa edebiyatçının kaynağı Jacques Rancière’in Tarihin Adları isimli eserinde vurguladığı gibi sesi en gür çıkanların ürettiği kayıtların toplamı değil, sesi bastırılanların, mezarlığa terk edilenlerin suskun sözü ve gözyaşlarıdır. Öyle ise yazarın görevi, edebi mekânda; suskuyu, susanın susuşuna, sözünü çalmadan geri vermek olmalıdır. Kefaret sözcüğünü bu bağlamda anlıyor ve okuma edimini gerçekleştirecek olan okuyucunun da yazar ile birlikte bu sürece ortak olduğunu düşünüyorum. Toplum olarak bir yıkımdan öbürüne savrulup durmak yas süreçlerinin bitimsiz bir şekilde art arda yığılmasına yol açıyor. Bir felaketin acısıyla yüzleşemeden öteki üstüne biniyor. Benim öykülerimde bu acılara bir çare arayışı, razı gelmeme durumu var. Kireç kuyuları, Suruç, Cizre, Gezi Mağdurları, şiddete uğrayan, katledilen lgbti+ bireyler, erkek egemen sistemin hizaya sokmak istediği kadınlar ve göçmenler hakkında yazıyorum. Bu anlamda edebiyatı bir eylem biçimi olarak görüyor ve hem okura karşı hem de muktedirlerin yok sayarak üzerine örttüğü örtüyü kaldırıp açığa çıkarmaya niyet ettiğim mağduriyetleri samimiyetle dile getirmek bakımından tarihsel bir sorumluluğum olduğunu düşünerek yazıyorum. Yazınsal mekânda hakikati açığa çıkarmanın imkânları üzerine düşünmeyi önemsiyorum ve daha da önemlisi edebiyata yönelik etik bir tutum olarak samimiyet ve niyet etmeyi benimsiyorum.

Devamını Oku

MESUT BARIŞ ÖVÜN: VASATLIK KONUSU ÜZERİNE EĞİLMEK İSTERDİM

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykülerimde gözettiğim bir ana mesele var mı, emin değilim. Bu, ancak belli bir bütüne ulaştıktan sonra, eldeki yapıta bakılarak söylenebilecek bir şey. Ben de, diğer pek çok öykücü gibi, yazı fikirlerimi insan duygularının hayatın akışıyla kesiştiği anlardan alıyorum. Bellek, iletişimsizlik, hayatımızdaki boşluklar ve yarım kalmışlıklar sevdiğim izlekler. Ama bir mesele seçmem gerekseydi şu üçüncü sorunuzdaki vasatlık konusu üzerine eğilmek isterdim. Vasatlık ve onun bir uzantısı olarak tek tipleşme giderek daha fazla sarıyor etrafımızı. Bu, işlemek için iyi bir konu olabilir, ama bir yazar bu tip şeylere bilinçli bir şekilde karar veremez.

Devamını Oku

ONUR ÇALI: ROMANA ÖYKÜNEN ÖYKÜ TUŞ OLUR

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykülerimin -kalın çizgilerle çizilmiş, kör parmağım gözüne olmak zorunda değilse eğer- elbette meseleleri var. Evvela, eline kalem (ya da klavye) almış ve yazmak denen netameli işe soyunmuş birinin muhakkak “meselesi” vardır. Saniyen, yazar denen kişi tek boyuttan ibaret değil ya, illa ki bir dünya görüşü, değerleri, inançları (inançsızlıkları), vicdanı, ideolojisi vardır. Bütün bunların yazdıklarına sızmaması mümkün mü? Benim öykülerimin, denemelerimin, günlüklerimin, hatta çevirilerimin bile (çevirmek için hangi metinleri seçeceğiniz de bir meseledir) elbette meseleleri var ama ana meselesi nedir diye sorarsanız -Haraptarlı Nafi’den mülhem- şöyle derim: Öykülerimin ana meselesi nedir diye sorarsan, bilmiyorum; sormazsan biliyorum.
  • Cortazár’ın bilindik sözüdür: “Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” Buna karşılık, “Öykü,” der Carver, “bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil”. Kurgu öykünüzün neresinde yer alıyor?
  • Kurgu, elbette, öykülerimin tam göbeğinde yer alıyor. Carver’dan bir alıntı da ben yapayım: “Fikirler öykülerden oluşur, öyküler fikirlerden değil.” Cortazar’ın meşhur sözüne gelirsek, öykünün nakavt yapabilmesi için tıpkı bir yumruk gibi kısa, hızlı ve güçlü olması gerekir. Aksi takdirde nakavt edemezsiniz. Romana öykünen öykü tuş olur. Ben Babil Kulesi inşaatında çalışan işçilerin -söz gelimi Nippur’lu sıvacı ustası Warad-Sin’in- mola verdiklerinde yedikleri menemenin soğanlı mı soğansız mı olduğuyla ilgileniyorum. O dönemde domates soğan var mıymış yok muymuş bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum çünkü “tarihi” roman yazmıyorum; puan değil, nakavt peşindeyim.
  • Toplumu içeren ya da ona ilişkin herhangi bir alanda hâkim olan vasatlık, sanatsal üretim alanlarına ne şekilde sirayet eder, çağdaş öykümüz ölçeğinde değerlendirir misiniz?
  • Bam telime bastınız! Vasatlık her şeyimizde, her yerde. Vasatlığın her alana hâkim olduğu bir iklimde eleştirel düşüncenin yaşaması mümkün değil. Eleştirinin olmayışı, vasatlığın “çağdaş öykümüze” en büyük yansıması. Sayılarla konuşalım: Bin öykücüye bir eleştirmen ancak düşüyor. Eleştiri kültürünün olmadığı böyle bir ortamda eleştirinin yerini birbirini pohpohlama etkinlikleri alıyor. Vasatlık kendini besleyip büyütüyor böylece.

MUSTAFA ORMAN: KARŞI MEVZİLERE “VASAT” DEMEK ÇOK KOLAY

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Öykülerde genel olarak “acı” ve “bireylerin iktidar düşüşleri” üzerinde yoğunlaşmaya çalışıyorum. Daha çok bu iki tema üzerinden kafa yoruyor, öykülerin bütünlüğünü bunların üzerine kuruyorum. Toplumsal meselelerin içinde kendi dertlerine eğilmiş, bu dertlerle ve suskunluklarıyla bir şeyler anlatmaya çalışan insanları ele alıyorum.

Devamını Oku

“KÜFÜR ROMANLARI”

AYDIN ÇUBUKÇU

Yirmi beş yıl önce ortalığı kasıp kavuran bir tartışmayla içine tıkıldığı bu kirli torbayı açıp Latife Tekin’i yeniden düşünmek şimdi kimi ne kadar ilgilendirir? Ne var ki, Latife Tekin adı geçince, yeni romanları üzerine konuşurken, geçmişte uğradığı saçma sapan saldırıyı hatırlamadan olmuyor. Bugün hakkını verirken, o gün söylenenleri atlayamayız.

Devamını Oku

LATİFE TEKİN’DE İŞÇİ GİBİ İŞÇİLER

YELDA EROĞLU

Balzac, yaşadığı toplumun tüm katmanlarındaki insanları ve ilişkilenmeleri anlatmanın bir yöntemi olarak karakterlerini tek bir romanla sınırlamaz. Goriot Baba’da henüz idealist bir genç olan Rastignac, Kibar Fahişelerin İhtişamı ve Sefaleti’nde –artık– muktedir bir gaddar olarak görünür. Bir başka toplum nehri romancısı Zola da şu romanda başıboş sahipsiz eğitimsiz ve geleceksiz büyüyen Nana’yı bu romanda kalpsiz bir sermaye sahibinin metresi olarak yeniden ele alır, mesela. Toplum ve zaman nehir gibi akmakta ve insanları değişik ilişkilenmelerin taşlarına çarpa çarpa şekilden şekile sokmaktadır. Orhan Kemal’in karakterleri, romanları arasında bu kadar güçlü adımlarla gezinmese de ismen kendilerini belli edip işaret edilen toplumsal gerçeğin altını çizerler. Latife Tekin Sürüklenme ve Manves City’de aynı karakterleri farklı bağlamlarda göstermek yerine; aynı bağlamın iki tarafının hikâyesini anlatıyor.

Devamını Oku

“YAZARIN İŞLEVLERİNDEN BİRİ DEĞİŞİMİ ANLAMAK, KORUMAK YA DA YADSIMAKTIR”

C. HAKKI ZARİÇ
Fotoğraf: Erdost Yıldırım

Zaman geçer ve susturulan insanların sesinin yükseldiği bir kurgu, gerçeğin bütün olanaklarıyla ses verir cümlenin gücüyle. Su, huzur ve mutluluk düşleri kuran insanların ertelenmiş düşleri girer roman sayfalarına. Latife Tekin, uzun süren yılların ardından iki yeni romanıyla hayatımıza yeni sorular ekledi. Sorduk, soruyla karşılık verdi. Manves City ve Sürüklenme üzerine içimizden birinin içten sözcükleri çıktı ortaya.

Devamını Oku

ERİCE’DEN MANVES CİTY’YE SÜRÜKLENME

KAYHAN GEYİK

Kafalarımız gelişiyor ama hislerimizi boşluyoruz.” diyen Maksim Gorki’ye, Latife Tekin’in “zekâ ve içgüdüyü dengeli bir ahenkle birleştiren” mütevazı bir cevabı var. Tarihin tezgâhında Sürüklenme ile başlayan bilincin ve duyguların sürüklenişi, bir fabrika tezgâhında, bandın başındaki işçilerin yaşamlarının, bilinçlerinin sürüklenmesiyle birleşiyor Manves City‘de.

Bu iki romanın bugüne ait olduğunu inşaat vinçlerinden, insan ilişkilerine veya örgüt tiplerine kadar her şeyin kıpırdadığı, huzursuzca dolandığı bir değişim dönemini kapsadığını söyleyebiliriz. Bu değişim dönemi, tarihin ve kentlerin de, yeni bir yaşam kurmanın, kendini var etmenin, insanla, toplumla, doğayla birleşmenin yollarını arayan insanların da değişimini içeriyor.

Devamını Oku

İşçi mektupları ve röportajlarında Manves City:

“HER YER MANVES, HER YER SÖMÜRÜ”

SEVDA KARACA

Latife Tekin 9 yıl aradan sonra yazdığı Manves City için verdiği çeşitli röportajlarda bu kitabıyla “yoksullara borcunu ödediğini” söylüyor. Bir süredir işçi yaşamlarına uzak kaldığını, ama bu kitabı yazmak üzere pek çok sanayi kentinin yoksul mahallesinde yatıp kalktığını, işçilerle bir araya geldiğini, gazeteleri, yerel internet sitelerini taradığını, işçileri ve işçi yaşamlarını bilenlerle görüştüğünü anlatıyor.

Bu arayış, “değişeni ve değişmeyeni bulma ve anlatma çabası”, Manves City’yi işçilerin derdini ve kederini anlatmakla dertli olan bir kitap haline getiriyor. Ki bu, Latife Tekin yazınında şaşılacak bir şey değil, adeta bir düstur. İlk romanı Sevgili Arsız Ölüm’den itibaren, her zaman toplumsalın değişimini, bu değişimin yarattığı sancıları sezdirir yapıtlarında, yoksulu anlatır, yoksulluğa “dil” katar Tekin.

Devamını Oku