Dolunay Aker: İmge, çehresini sorguluyor aynaya bakarken

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

Bu konuda şair kendi resmi tarihinin dışına çıkar sanırım. İlk şiirim İzmir’de yayımlanan Me’yus adlı bir fanzin’de yer aldı. Tarih: 2013. Benim için bir bocalama dönemiydi. Yığınla şiir okuyor, sadece şiir okumakla kalmayıp şiirin estetik tarafıyla uğraşıyordum. Poetik metinler, yazılar, söyleşiler, felsefe, kavramların dünyası, şairlerin neredeyse her şeyi, her ayrıntısı gündemimdeydi. Yıl: 2014. Metin Fındıkçı’nın editörlüğünü yürüttüğü Papirüs dergisi, tam anlamıyla bir dönüm noktasıdır bende. Şiiri anlamak ve bırakmak arasında gidip geliyordum. Birçok dergiden saçma ve gereksiz nedenlerle negatif dönüşler aldım. Papirüs dergisi su alan kayığı kurtardı. Şiir olduğunu düşündüğüm ilk şiirim orada yayımlandı. Melez Yağmur. Bir bakıma çok uzak bir dönem değil. Yine de düşünsel açıdan bugün daha berrak bir yorum yapabilirim. Kanonik ve bildiğiyle yetinen çevreler için elbette bir değişiklik olmamıştır. Oysa bu kısa aralık yaşamı bile değiştirmişken şiiri değiştirmemesi mümkün mü? 2000’li yıllarda yazılan şiirin ağırlığı daha bir ortaya çıkmaya başladı. Deneysel, somut, görsel şiir şu an şiirin sesini her haliyle hem etkinleştirip hem de yeniliyor. Atıl durumda olan imge, çehresini sorguluyor aynaya bakarken. Aynı sesi tekrarlamaktan sıkılmış durumda. Bunun gibi ayrıntılar şiirin hanesine güzel dönüşlerdir.

Devamını Oku

Emrullah Alp: Şiir yazmayı direniş olarak görüyorum

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiir gönderimim bir yayınevinin (Tilki Kitap) Küçük İskender, Yılmaz Erdoğan, Cezmi Ersöz gibi jüriler tarafından seçilen 500 şiirin yayınlanacağı bir kitap için olmuştu. Gönderdiğim yıllar 2011-12 yıllarıydı şiir ortamlarına vakıf değildim. Şimdi ise var olan bilgimle kıyaslama safhasında olduğumu düşünmüyorum.

  • Peki, şiirinizin kaynakları ve gelenek mefhumuna ilişkin fikirleriniz?

Şiirin kaynağı yine şiirdir. Mevsimleri şiir olarak gören, sokakları, anneleri, kedileri, renkleri şiir olarak ayıran, direnişte, kavgada şiiri arayan birisi için şiirin kaynağı şiirdir. Ama bunlarla birlikte benim şiirimin kaynağı an’lar olmuştur. Zamanın tutanakları olarak görüyorum şiirleri. “Yaşadığın döneme tanıklık etmeli yazdıkların,” diyorum kendi kendime kalemi her elime aldığımda. Baskıcı bir dönemin içerisinde şiir yazmayı direniş olarak gördüğüm için belki de böyle. Belki başka bir zamanda olsam böyle düşünmezdim.

Devamını Oku

Enver Ali Akova: Öyküleme tekniklerini şiirde kullanmayı seviyorum

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiirlerim geçtiğimiz Temmuz ayında, Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nün açıklanması vesilesiyle Varlık Dergisi’nde yayımlandı. Edebiyat merakım daha çok yakın çevremle olan ilişkilerim ve kendi çalışmalarım üzerinden ilerledi. Ancak şunu söyleyebilirim ki yazmaya başladığımdan beri şiir ortamında çok sert değişimler veya iniş çıkışlar gözlemlemedim. Bu sebeple benim için değişen bir şiir ortamından bahsedemem.

Devamını Oku

Meryem Coşkunca: şair kadınlar kendilerine bir yaşam alanı oluşturdu

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

Hayal dergisinin Genç Dize bölümünde yayımlandı. Nisan-Mayıs-Haziran sayısı 2013 tarihi idi. Yayımladığım dönemde üniversite 3. sınıftaydım.  Ankara’ya sık sık kaçıp kitapçılarda dergileri takip etme şansım oluyordu. Lacivert, Akatalpa, Akköy, Eliz Edebiyat, Mühür, Hayal ve Varlık dergilerini takip ediyordum. Aklıma gelenler bunlar oldu şuan. Kitap alma şansım pek olmuyordu. Şimdilerde ise hem kitaplara rahatlıkla ulaşabiliyorum hem de dergileri takip ediyorum elimden geldiğince. Öğrenciyken (2010 – 2014) dergilere, fanzinlere ulaşmak orada bir şeyler yayımlamak zordu bir kere. Zaman bu kadar hızlı ilerlemiyordu. Aylarca beklediğimi hatırlıyorum yolladığım bir şiire dönüt gelsin diye ki çoğu zaman gelmezdi olumlu veya olumsuz. Son dönemde herkes kendi alanını oluşturuyor bir şekilde ve kendi şiirlerini kolaylıkla yayımlıyor. Sosyal medya artık merkezi bir yer bu alanı oluşturmak için. Kolaylıkla takip edebiliyoruz ne olup bittiğini. Fikir edinebiliyoruz hemen her dergi hakkında ama şaşırmamak elde değil. Dört beş sene öncesi ve şimdiye bakıyorum. Çağ çok hızlı. Üretim çok hızlı- tüketim mi deseydim-.. Bir dergide gördüğüm isim aynı ay farklı dergide de şiir yayımlamış mesela ya da her ay düzenli olarak aynı dergide şiir yayımlıyor insanlar. Aynı isimleri sürekli görmezdim ben önceden. Beklerdim. Bekleyiş güzel gelirdi, heyecanlı idi. Aramak, didiklemek iyi gelir insana, insanı yeniler ama teknoloji müsaade etmiyor buna pek. Tadı kalmıyor bir şeyin göz önüne konulunca ya da göze sokulunca.

Devamını Oku

Miray Çakıroğlu: kimsenin artık şiiri ciddiye aldığını sanmıyorum

  • İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiirimi 2013 yılında Sözgelimi Fanzin’de yayımladım. Öykü Yitimi. Büyülü gerçekçiliğin edebiyatta ne yaptığı, hayata nasıl müdahale ettiği üzerine düşündüğüm bir zamanın verimi. İlk şiirim yayımlandığında bir süredir evirip çevirdiğim dosyam da hazırdı. Bu ilk şiirle dosyanın kitaba dönüşmesi arasında çok az bir zaman var. Alışılanın aksine, kitaptan önce şiirimi dergilerde denemedim. Bunu iyi bir şeymiş gibi söylemiyorum; tam tersine dergileri, üretimlerinin nesneleri olan sayfa, sayı, dosyaların ötesinde edebiyatın toplumsallığını da üreten, kendi içinde kapalı ama birbiriyle ilişkili odacıklar olarak düşünüyorum. Böyle bir toplumsallığın hep özendiğim bir yanı var. Öte yandan, şiir benim için kolektif bir şey olmadı hiç. Şiirini sesli okumak isteyen biri değilim. Böyle dediğime göre dönemin şiir ortamının en göbeğinde olmadığım kesin. Ama iyi takipçiyim. Beş yıl öncesinden bahsediyoruz. Bir yandan çok uzak bir geçmiş değil, bir yandan arada çok şey geçti gibi. Sanırım dergiciliğin, fanzinciliğin heyecanını sürdürdüğü bir zamandı. Basılı sayfalara şiirin geleneksel nesnel teknolojisi diyelim, arada bu bağlar biraz daha çözülmüş olabilir. Şiirin teknolojilerin yine de nesnel olduğundan şüphem yok ama bunlar sayfa araları, kitapçı sergileri değil artık sanırım.

Devamını Oku

Yeni e, ‘Bitmeyen Savaş’ı anlatıyor..

İkincisi yaşanana kadar “Büyük Harp” ya da “Cihan Harbi” olarak anılan I. Dünya Savaşı, sona erişinin 100. yıldönümünde Yeni e’de anlatılıyor.

Kasım sayısında dosya başlığını “Bitmeyen Savaş” olarak belirleyen dergideki “Yüz Yıllık Savaş” başlıklı yazısında Aydın Çubukçu, “I. Dünya Savaşı’nın 100. yılında, onunla başlayan ve süren yeni bir 100 Yıl Savaşları içinde sürükleniyoruz” diyerek, ‘Dünya Savaşı’nı kavram olarak tartışıyor. Benzer bir sorgulamayı Osmanlı/Türkiye eksenli olarak yapan Foti Benlisoy, savaşın 100. yıldönümünde “safını belirlemenin” önemine vurgu yaparken “şehitlik kültü” ve güncel politik yansımalarını da değerlendiriyor.

Devamını Oku

Yüz yıllık savaş

Bruegel, 30 Yıl Savaşları’nın öyküleriyle büyüdü. Yaşadığı dünya 100 Yıl Savaşları’nın işaretlerini veren sayısız çatışmayla doluydu. Görünüşte, Protestanlarla Katolikler savaşıyordu, ya da İngilizlerle Fransızlar… Krallar, hanedanlar, feodal efendiler, irili ufaklı yüzlerce savaş içinde hepsi birbirine girmişti. Bruegel görünüşe aldanmadı. Bir afiş, bir bildiri olarak kabul edebileceğimiz gravürünü, Para Keseleriyle Kasaların Savaşı olarak adlandırdı. 1570 yılında basılan bu gravürün altına Felemenk dilinde “Bütün bu savaş ve kavga, hepsi para ve mal için” yazmıştı.

100 Yıl Savaşları gerçekte 116 yıl sürdü. İngiltere onu bitirdikten iki yıl sonra, Güller Savaşı denilen ve 30 yıl süren bir iç savaşın yangınına düştü. Yüzlerce yıl boyunca İngiltere, Fransa, Habsburglar, İspanya, Hollanda, irili ufaklı prenslikler, krallar, kral olmak isteyenler aralarındaki uzun kısa, büyük küçük savaşlarla Avrupa’ya nefes aldırmadı. Fransız Devrimi’nden sonra, “Devrim Savaşları” adıyla Fransa Avrupa’nın fethine çıktı. Ardından, Napolyon Dünya İmparatoru olarak Devrim Savaşları’nı sürdürme hayaline kapıldı. “Napolyon Savaşları” başladı. Bütün bu savaşlar boyunca, Avrupa’nın diğer devletleri kendi aralarında Fransa’ya sonra da bizzat Napolyon’a karşı ittifaklar kurdular.

Devamını Oku

Şehadet kültü ve militan bellek: ‘Savaş devrim demektir’

1914 yazının o zamanların en güzel yaz mevsimi olduğu söylenir. İnsanlar mesire yerlerine akın etmiş, sayfiye yerleri dolmuş taşmış, hemen her yer ve fırsatta kır eğlenceleri, geziler… Neşeli, tatlı bir rehavet hali her köşeye hâkim. 1914’ün Haziran ve Temmuz ayları gerçekten böyle miydi bilinmez elbet. Muhtemelen 1914 yazına bol keseden düzülen methiyeler, savaşla yitip gitmiş olan o eski dünyaya dair sonradan duyulan özlemin bir ifadesinden başka bir şey değildir. 1914 yazı, her güzel şey gibi, kısa sürer. Ağustos ayının başında savaş başlar. Başlangıçta milliyetçi coşku hâkimdir. Hemen herkes sonbahara, bilemediniz Noel’e kadar sürecek hızlı, tantanalı kahramanlık hikâyeleriyle, bando-mızıka ve madalyalarla süslü bir savaş beklemektedir. Hayatın akışında belki sert ama illa ki kısa sürecek bir kesinti, gündelik hayatın sıradanlığına biraz heyecan, biraz hareket katacak bir hadise olarak görülür belki savaş. Devrimci sendikacı ve 1920’de Komünist Parti kurucularından olan Willie Gallacher anılarında İngiltere’deki savaş heyecanını şöyle aktarır: “Bir savaş ne berbat bir cazibe halini alabilir. O vahşi heyecan, harika bir macera yanılsaması, işçi sınıfı hayatının ölümcül yeknesaklığında gerçek bir kırılma! Savaşın ilk günlerinde binlerce insan, herhangi bir ‘vatan aşkı’ ya da yüksek bir ‘yurtseverlik’ hissiyle değil, önlerinde uzanan yeni, tuhaf ve heyecan verici hayat nedeniyle orduya katılmıştı.”

Oysa, amiyane tabirle, kazın ayağı öyle değildir. Savaşın başındaki milliyetçi şişinme ve coşkunun yerini dünyanın gördüğü ilk topyekûn savaşın dehşetine bırakması çok zaman almaz. Daha ortada ikincisi yokken ‘Büyük Savaş’ diye anılan kıyam başlamıştır ve dünya bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Aynı Gallacher aynı insanlar hakkında şöyle yazar: “Az zaman sonra, onca ızdırabı, pisliği ve dehşetiyle o korkunç mezbahanenin gerçekliği, o kaygısız gençleri ümitsizliğe ya da deliliğe sürükledi.”

Bizde ‘Cihan Harbi’ diye anılan emperyalistler arası paylaşım savaşı, sanıldığının aksine, Arşidük Ferdinand’ın bir suikaste kurban gidişinin ardından öyle beklenmedik bir biçimde patlak vermiş filan değildi. Savaşa karar alıcı konumda olanların (Christopher Clark’ın son dönemde çok popüler olmuş kitabının başlığındaki ifadeyle) ‘uyurgezerliği’, yol açmış filan değildi. Yüzyılın başından itibaren Fas’tan Çin’e, İran’dan Balkanlara bir dizi uluslararası kriz, yaklaşmakta olan bir ‘büyük’ savaşın işaretlerini zaten veriyordu. Britanya’nın uluslararası sistemdeki pozisyonunun zayıflamaya başlaması ve ona rakip güçlerin ortaya çıkması daha kırılgan, rekabetçi ve dolayısıyla da daha askerileşmiş bir uluslararası durum anlamına geliyordu. Tam da bu nedenle, II. Enternayonal çatısı altında örgütlenmiş sosyalist hareket, uluslararası kongrelerinde, muhtemel bir savaş karşısında farklı ülke işçi sınıflarının nasıl tavır alması, hangi taktikleri izlemesi gerektiğini canhıraş tartışıyordu.

Bu hazırlık faaliyetinin verdiği güvenle olacak, Fransız işçi hareketinin simge ismi Jean Jaurés, 1914 baharında bir arkadaşına şöyle yazıyordu: “Üzülme. Sosyalistler görevlerini yapacaklardır. Dört milyon Alman sosyalist ayaklanacak ve eğer Kayzer savaş başlatmak isterse onu idam edecektir.” Birkaç ay sonra savaş çıktı. Kimse isyan etmedi. Jaurés’in bütün iyimserliğine rağmen sosyalistler 1914’te savaşı engellemeye çalışmadı. Enternasyonal çöktü. 1909 yılında muhtemel bir savaşa karşı işçi sınıfının yanıtının ne olması gerektiğine dair “savaş devrim demektir” diye yazan Sosyal Demokrasinin fikri önderi (“Marksizmin papası”) Karl Kautsky, şimdi “Enternasyonal savaş zamanında etkili bir araç olamaz; o esasında bir barış zamanı aracıdır” diyordu. Sonuçta Fransız sosyalist ve sendikalistlerinin önemli bölümü, ‘Alman militarizmi’ karşısında savaşa dahil olur. Alman sosyal demokratlarının ezici çoğunluğu da ‘Rus despotizmi’nin karşısında savaşı destekler. Emperyalist bloklaşmada taraf olunmasının bedeli ağırdır. İşçi sınıfı hareketi belki de tarihinin en büyük yenilgisiyle karşılaşır. Alman işçileri Jaurés’in dediğini yapıp ayaklanarak Kayzer’i defettiklerindeyse savaşın başlayalı dört küsür yıl olmuş, iş işten geçmiş, Jaurés milliyetçilerce katledilmiş, milyonlarca insan da hayatını çoktan kaybetmişti.

KOLEKTİF BİR KASAPLIK ÖRNEĞİ!

Birinci Dünya Savaşı, dünyanın o zamana değin şahit olmadığı ölçekte kitlesel, örgütlü ve kolektif bir kasaplık örneğiydi. Dünyanın en büyük devletlerinin iktisadi-sosyal tüm güçlerini seferber ettikleri savaşta yaklaşık on milyon asker ve yedi milyon sivil hayatını kaybeder.  7 milyon insan sakat kalır, 15 milyon insan ağır yaralanır. Savaş sonucunda Almanya erkek nüfusunun yüzde 15’ini, Fransa yüzde10’unu, Avusturya-Macaristan ise yüzde 17’sini yitirmiştir. Bunlar sayılar, sadece rakamlar elbet. Büyük Savaş’ın özellikle Avrupa’da yarattığı yıkımı, açığa çıkardığı modern-medeni barbarlığı rakamlara sıkıştırmak göründüğü kadar kolay değil. Birinci Dünya Savaşı, uygarlığın katettiği ilerlemeye dizilen methiyelerin beyhudeliğini, barbarlığın daha modern ve cinai kılıflarla hazır ve nazır olduğunu göstermekle kalmıyor, 20. yüzyılın kalanına damgasını vuracak başka felaketlerin de kapısını aralıyordu.

Savaşın bu bilançosu elbette direnişi kışkırtır. “Savaş” diye yazar Troçki hatıratında, “ilk zamanlarda, ortalığın toza dumana boğulduğu anlarda, göze tek tutunulacak dal gibi görünen devlet gücünü pekiştirir, bu gücü savaşın bile yıkamayacağı sanılır.” Ancak bu durum yanıltıcıdır, geçicidir. Troçki şöyle devam eder: “Seferberlik, milliyet ve sınıf çatışmalarını ortadan kaldırmıştır. Ama bu tarihin tanıdığı geçici bir süredir; bir çeşit politik moratoryumdur. Senetler protesto olmuştur, ama gene de muhakkak ödenmeleri gerekecektir.” Daha savaş sona ermeden o senetlerin ödenmesi gündeme gelir. Avrupa’nın dört bir yanında grevler, asker isyanları baş gösterir. 1917’de Fransız ordusunda öyle şiddetli isyanlar baş gösterir ki Batı Cephesi’nde savaş bir ara neredeyse sona erer.

Zaten savaşa son veren de devrim olur; 1917 yılının Şubat’ından Ekim’ine uzanan süreçte Rusya’da ve 1918 Kasım’ında Almanya’da patlak veren devrimler. Devrim savaşın tek ve gerçek antiteziydi. Savaş ve devrim arasındaki bu karşıtlık ilişkisi devlet erkânının iyi bildiği bir şeydi. Daha Büyük Savaş’tan önce, Ocak 1904’te, Rus İçişleri Bakanı Vyacheslav Plehve, devlet erkânıyla bir teatisi esnasında,“bir devrimden kaçınmak için küçük, muzaffer bir savaşa ihtiyacımız var” diyordu. Bilindiği üzere, Japonya ile savaş Plehve’nin beklediği gibi gelişmemiş, Mançurya’da pirince gidilirken Petersburg’da kaçınılan o devrim patlak vermişti. I. Dünya Savaşı denen ve bir an için muktedirleri devrim belasından kurtardığı sanılan kasaplık da devrimle sonlanmıştı.

Oysa günümüzde savaş adeta unutulmuş, 20. yüzyılın tüm insani trajedilerinden, ‘aşırılıklarından’ ve ‘barbarlığından’ sorumlu tutulan devrim olmuştur. Devrimin belleğini hoyratça tasfiyeye yönelen huruç hareketi, devrimi insanlığın ‘normal’ tarihsel seyrini akamete uğratan kriminal bir anomali olarak damgalamak peşindedir. “Komünizmin suçları” bahsini iştahla açarak ezilenlerin geleneğini sanık sandalyesine oturtma heveslisi bu bellek tasfiyecileri, iş “kapitalizmin suçlarına” gelince sus pus olmaktadır. Daha açıkça ifade edelim: Şubat devrimi savaşın 135. haftasında patlak vermişti. Ekim devrimi ise savaşın 170. haftasında cereyan eder. Aradaki iki yüz elli günde devrim Rusya’sının siyasal çalkantılarında yaklaşık iki bin beş yüz kişi hayatını kaybederken devam eden savaşta bir buçuk milyon insan daha ölecektir. Günümüzdeyse devrim bir şiddet patlaması ve aşırılık olarak yaftalanırken savaşın sebep olduğu trajedi normal sayılmakta, hatta bir kahramanlık destanı olarak anılabilmektedir.

Devrimle savaş arasındaki karşıtlık ilişkisi tersinden de geçerlidir. Yani savaşın tekerrürü de bu kez devrimin gerçekleşememesinin, yarıda kalmasının ürünüydü. Avrupa’da, özellikle de Almanya’da beklenen devrimlerin başarıya ulaşamaması neticesinde Sovyet devriminin yalıtılması ve geri çekilmesi sonucu, dünya yirmi küsür yıl içerisinde yeni bir kan denizinin eşiğine gelecektir. Bu bakımdan Nasyonal Sosyalizmin kuruluş eyleminin ve dolayısıyla da ikinci “Büyük Savaş”ın yolunu açan gelişmenin Alman devriminin bastırılması olduğunu söylemek hiç de anakronizm olmayacaktır. Walter Benjamin’in her faşizmin yenilgiye uğramış bir devrime delalet ettiği minvalindeki belirlemesine uygun olarak Nazizmin ancak yenilen devrimin bıraktığı boşlukta yükseldiği söylenebilir. Dahası var: Devrimin iki amblematik figürü Luxemburg ve Liebknecht’i katleden ve I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Almanya’daki devrimci yükselişin sindirilmesinde kullanılan eski askerlerden oluşmuş Freikorps çeteleri, aynı zamanda Alman genelkurmayının Baltık’ta sovyet devrimine karşı yürüttüğü askeri harekâtlarda da başroldedirler. Bu bölgelerde kitlesel kıyımlara ve vahşete başvuran ve Weimar Çumhuriyeti’nin soldaki ‘düşmanlarını’ yok etmesinde çok işlevli olmuş Freikorps, gerek uyguladığı vahşet ve bu vahşetin oluşturduğu antikomünist ve antisemit kültürle, gerekse de Nazi hareketine sağladığı kadrolarla nasyonal sosyalizmin gelişiminde önemli rol oynayacaktır. Freikorps ile II. Dünya Savaşı’nda özellikle Doğu Avrupa’da kitlesel kıyımlara imza atacak Nazi özel operasyon gücü Einsatzgruppen arasındaki devamlılık aşikârdır. İşte bu anlamda da devrimin bastırılması ile Nazi rejimi ve savaş arasında doğrudan bir bağ mevcuttur. Devrimin gecikmesi nasıl geçen yüzyılın ilk topyekûn savaşına sebep olmuşsa, devrimin yenilmesi ya da tecrit olmasıysa ikincisinin yolunu açmıştır.

ŞEHADET KÜLTÜ

Malum, bu Kasım ayı savaşın (hatırlatalım: devrimle) sona ermesinin 100. yıldönümü… Aslında Büyük Savaş’a dair “sene-i devriye” törenleri bizde bilhassa son dönemde bir hayli popüler. Önce Çanakkale ve yakın zamanda da Sarıkamış ve ‘unutturulmuş zafer’ Kutül Amare, milliyetçi böbürlenme vesilesi olarak gündeme geliyor, debdebeli törenler düzenleniyor. Bu törenleri masum anmalar olarak değerlendirmekse en yumuşak tabirle saflık olacaktır.

Bu hususta bir hatırlatma elzem: Askeri mezarlıkların veya büyük muharebelerin gerçekleştiği alanların ulusal hac ziyaretlerinin gerçekleştirildiği birer mabede, ‘sıradan askerin’ kutsandığı bir türbeye dönüşmesi, daha ikincisi gerçekleşmemişken “Büyük Savaş” olarak anılan I. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşir. Özellikle de Almanya ya da İtalya gibi savaştan yenik veya ‘tatminsiz’ çıkmış ülkelerde bu yeni savaş ilahiyatı ve onun ritüelleri militarist sağın temel bir mobilizasyon aracı haline gelir. ‘Şehadet kültü’, yani savaşta ölenlerin kutsanarak ulusun azizlerine dönüştürülmesi savaş sonrası Alman milliyetçiliğinin Nazi döneminde zirveye varacak temel motiflerindendi. Savaş hatırası ve kutsallaştırılmış ‘savaş deneyimi’ üzerine bir tekel oluşturmaya soyunan militarist sağ, böylece askeri boğazlaşmayı meşrulaştırıyor, hatta doğallaştırıyordu. Askerlerin azizlere, ölenlerin şehitlere dönüştürüldüğü ‘şehadet kültü’nün bir kutsallık halesiyle çevirdiği savaş, ulusu takdis eden kurucu bir deneyim olarak tanımlanmış oluyordu. Nazi döneminde bu militer teoloji milliyetçi ajitasyon ritüellerinin baş köşesine yerleştirildi. “Ölüler kalesi” denen (Totenburgen) abidevi askeri toplu mezarlardan Hitler zamanında çok sayıda inşa edildi. Bu ulusal mabed alanları ve onların etrafında gerçekleşen ayinler, Nazilerin emperyalist rövanşizmini meşrulaştırıp popülerleştiren temel mekanizmalardandı.

Türkiye’de bu savaş ilahiyatının merkezi noktalarından biri hep Çanakkale oldu. Bilhassa son yıllarda Çanakkale’nin bir ulusal askeri hac yeri haline gelmesi için (devlet-özel sektör işbirliğinde) yoğun bir çaba sarfedildi. Son yıllarda Sarıkamış da Çanakkale benzeri bir merkez haline geliyor. Aslında Sarıkamış’ın Türkiye tarihindeki meşum yeri düşünüldüğünde bu tercih oldukça ilginç. Sarıkamış hiçbir zaman (örneğin Çanakkale misali) tam manasıyla meşru ve ‘ilahi’ bir savaş konumunu alamamıştı. Enver Paşa’nın askeri maceracılığıyla, düşüncesizce girişilmiş bu taarruzun yol açtığı inanılmaz kayıplarla anılması, ona ulusun ‘Panteon’unda böyle ‘kutsal’ bir pozisyonu garanti etmiyordu. Ancak bu durum hızla değişiyor.

Teşbihte hata olmaz deyişine sığınalım: Kendi militarizm ve yayılma heveslerini geçmiş savaşları ululayarak meşrulaştırmak isteyen I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa radikal sağı gibi bizdeki siyasal iktidar da bazen ‘stratejik derinlik’ gibi havalı tabirlerin ardına gizlediği bölgesel güç olma heveslerine Sarıkamışları kutsallaştırarak dolaylı itibar kazandırma peşinde. ‘Emperyalist zincirde’ üste doğru sıra atlama, geniş bir coğrafyada ‘oyun kurucu’ bir bölge gücü olma niyeti sadece ‘yumuşak güç’ gösterisiyle söz konusu olamaz elbette. Böyle bir niyet ancak ‘gerçek’, yani askeri gücün de sergilenmesini icap ettirir. Göktürk 2’nin de, ‘milli’ balistik füze veya yerli tank ve savaş uçağı, hatta ‘milli uçak gemisi’ yapma hevesinin de ardında elbette bu gerçeklik var. Sarıkamış’ta ve Çanakkale’de ‘sıradan askerin’, yani ‘Mehmetçiğin’ kutsanıp azizleştirilmesi, buraların milli bir hac yeri haline getirilmesi, ölen insanlara saygının bir gereği değil. Tam tersine, savaş deneyimini ululayan her militarist milliyetçilik misali, insan hayatını hiçe sayan yeni bir askeri saldırganlığın dolaylı olarak da olsa makul ve popüler kılınması hedefleniyor.

Birkaç sene önce, muharebelerin 100. yılında, Erdoğan’ı Çanakkale’de ölmüş askerleri mezardan kaldıran, ‘emret komutanım’ diye tekmil verdiren bir kısa film yayımlanmıştı. Tekmil bitince, ‘Başkomutan’ sıfatını da taşıyan Erdoğan sahneye çıkıyor ve o ‘davudi’ sesiyle “Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü ya çobansız bırakma Allah’ım” mısraını da içeren şiiri okuyordu. Aranan çobanın kim olduğu üzerine fazla söze gerek yok. Önce bir ‘üst ses’ olarak, sonra da başrolde Erdoğan, yaşayanlarla ölüleri birleştiriyor, ‘yaşayanlarla ölüler arasında bir sözleşme’ olarak milleti cisimleştiriyordu. Erdoğan bunu ilk kez yapmıyordu. Yine aynı dönemde, Tokatlılarla gerçekleştirdiği bir buluşmada salona girerken, Çanakkale’ye on beş yaşındayken gönderilen çocuk askerleri temsilen, o dönemki üniformayı giymiş ve Rabia işareti veren çocuklarca karşılanmıştı.

Bu ve benzer ritüellerle Erdoğan, ölüler ve yaşayanları ‘şehadet kültü’ aracılığıyla ‘başkomutanı’ olduğu millet potasında eritiyor. Ölülerle yaşayanlar adına iletişime geçtiği iddiasıyla onları bugünkü siyasal hesapları adına ‘diriltiyor’. Onun ‘ecdadı’ dilinden düşürmeyişinin nedeni bu. Bu ritüellere, Erdoğan’ın ‘ecdat ilkesine’, yani yaşayanların ölülerle konuştukları, ölülere hitap ettikleri ve kendi haklılıklarını ölülerden devşirdikleri bu anlayışa gülüp geçmeli ya da Marx’ın (aslında elbet İsa’nın) deyişiyle “ölüleri kendi ölülerini gömmeleri için” bırakmalı mıyız? Erdoğan’ın anarak ve ‘dirilterek’, başkanlık kampanyasının bir aksesuarı kılarak siyaset meydanına sürdüğü ölüleri boş mu vermeliyiz? Yoksa (Erdoğan’ın bilincinde olduğu üzere) siyasetin sadece yaşayanlarla değil, ölülerle de ilgili olması nedeniyle ölüleri ciddiye mi almalıyız? Ölülerle uzlaşmak ya da onları diriltmek için değil, biz yaşayanlar da ölüler gibi tahakküm ve sömürünün kurbanları olduğumuz, onlarla birlik olduğumuz için. Onların hatırasını güncel siyasal çıkar ve hesapları için yağmalayan düşmana teslim etmemek için. Çünkü Adorno’nun bir keresinde dediği gibi, “uygarlıktaki ilerlemenin faturasını ödeyenlerin sahip olduğu en temel insan haklarından birisi de hatırlanma hakkıdır.”

Marx, insanların kendi tarihlerini kendilerinin seçmediği koşullarda yaptıklarını söyler. İşte bu bizim seçmediğimiz ‘koşullar’, bize ölülerin mücadele ve yenilgilerinden kalan mirastır. O mirasla ne yaptığımızsa basbayağı politik bir meseledir. Hatırlamak siyasi bir mücadele alanıdır. Kimin nasıl hatırlanacağı bu mücadelenin konusudur: Muktedirler tarihte kazananların safında yer alır, onlarla empati kurarlar. Onları yüceltir, muzaffer olanların kurbanlarınıda ya unutturur ya da ancak ‘emret komutanım’ dedikleri bir itaat konumuna sürüklerler. Bu tehdide, yani ölülerin hâkim sınıfın kullandığı bir araç haline gelme tehlikesine karşı muhakkak durulmalıdır.

Komünistler tarihe köleleştirilmiş atalarının gözleriyle bakmalıdır. Bu, ölmüş kuşaklara olan sorumluluğun gereğidir. Çünkü ölüler düşmanın eline geçtiklerinde ikinci defa öleceklerdir. Walter Benjamin’in deyişiyle, “Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacaktır bundan.” Dolayısıyla bizim, ölülerimizin düşmanın zafer alayında yerlerde sürüklenmesine mani olacak devrimci bir hatırlama politikasına ihtiyacımız var. Ölmüş kuşakların zulme karşı geçmiş mücadelelerini tam da bu zulümden hesap sormak için anımsayan bir hatırlama siyasetine… Devlet ritüellerinde olduğu gibi ‘geleneği’ muhafaza edip donduran değil, geçmişi gelecek aracılığıyla kurtaran; uzlaşmayı, barışmayı değil de hesap sormayı hedefleyen aktif bir hafıza siyasetine… Emperyalistler arası bir çıkar kapışmasının kurbanı olan ölmüş askerleri hatırlamanın anlam ve hedefi işte bu olmalı. Ölüleri düşmanın kibrinden kurtarmak, tarihe devletin ve muktedirlerin değil, mağlup olan zincire vurulmuş atalarımızın gözlerinden bakmak…

SAVAŞ VE DİRENİŞ

31 Temmuz 1918 tarihli bir İngiliz istihbarat raporuna göre, İstanbul’da bir grup kadın Harbiye Nezareti’nin önünde toplanmış ve savaştan dolayı kötüleşen hayat şartlarını protesto etmişti. Kadınlar, nezaret binasını taşlamış, pencere camlarını kırmış ve “ya bizi besleyin ya da kocalarımızı ve oğullarımızı geri verin” diye bağırmışlardı. Mart 1916’da Aydın’da asker ailelerinden oluşan bir grup, aylarca ödenek alamamalarından dolayı bir fırına saldırmış ve ödeneklerden sorunlu devlet memurunu darp etmişlerdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşa ve onun sonuçlarına karşı bu tarz eylemler ne kadar yaygındı bilemiyoruz. Bu topraklarda modern savaş aygıtına ve Karl Liebknecht’in “halkın kendi kendisine karşı silahlandırılması” dediği militarizme karşı direnişin tarihi hâlâ yazılmayı bekliyor.

Kesin olan şu: Osmanlı topraklarında Birinci Dünya Savaşı, her 18 Mart’ta sağın da (maalesef) solun bir bölümünün de farklı üsluplarla da olsa iştahla tedavüle soktuğu kahramanlık edebiyatına karşın öyle çok popüler değildi. Savaşın tamamı boyunca Osmanlı ordusunda firar sayısının 500.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu, aynı savaşa katılan başka ordularla kıyas edildiğinde muazzam bir rakamdır. Örneğin savaş boyunca 13.5 milyon kişiyi askere alan Alman ordusunda firari sayısı yaklaşık 150.000’di. Bu sayı, seferber edilen toplam insan sayısının ancak yüzde 1’i civarına denk düşüyordu. Bu oran, İngiltere’de ise yüzde 1’den biraz fazlaydı. Oysa Osmanlı ordusunun savaş boyunca yaklaşık 2.850.000 kişiyi seferber ettiği düşünüldüğünde, firari oranı yaklaşık yüzde 17 gibi devasa bir sayıya tekabül ediyordu.

Savaşın sonlarına doğru, Liman von Sanders, “bugün Türk firarilerinin sayısı silah altında olan asker sayısından daha yüksek” diyebiliyordu. 1918 yılına gelindiğinde Osmanlı ordusu, ‘sıradan’ askerlerin askeri otoritelere karşı bir direnme biçimi olan firar eylemleri nedeniyle ciddi bir krizle karşı karşıyaydı. Yani Osmanlı’nın savaşı kaybetmesinin nedeni, “Almanlar kaybedince bizim de yenik sayılmamız” değildi.

Anlatılan onca menkıbeye rağmen Osmanlı ordusundaki kaçak sayısının büyüklüğünün ortaya koyduğu tek gerçek var: Osmanlı topraklarında halkın büyük çoğunluğu, düzenli orduya ve savaşa karşıydı. Köylülerin birçoğu kendilerini askerden kaçan köylü çocuklarına devlete ya da orduya olduğundan daha yakın hissediyordu. Tarihçi Erik Jan Zürcher, Osmanlı firarilerinin “köylerine döndüklerinde misafir gibi kalabildiğini” ve “halkın onlara genellikle sempati beslediğini” öne sürmüştür. Zürcher ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu durumun, yani firarilere dönük desteğin, “Birinci Dünya savaşı esnasında Avrupa ülkelerindeki firar sorunsalıyla kıyaslandığında belki de en önemli farklılık” olduğunu iddia etmiştir.

Dahası var: Savaşın sonlarına gelindiğinde, Ekim Devrimi’nin dünyaya dalga dalga yayılan o muazzam prestiji bu toprakları da etkisi altına almış, devrimin savaş karşıtı mesajı Anadolu’ya kadar ulaşmıştı. Kâzım Karabekir’in hatıratında Rus Devrimi sonrasında doğu cephesinde ordudaki moral iklim üzerine şu satırlara rastlamamız bu bakımdan bir tesadüf değildir: “Firarların önünü almak ve askerlerin emniyet ve muhabbetini sıkı tutmak için –karargahım da dahil olduğu halde– bir türlü yemek ve asker ekmeği yiyorduk. Ve asker gibi geyiniyorduk. Bolşevikler zabit apuletleri aleyhine propaganda yaptıklarından, Bolşevik ordusuyla temasa gelen, onbirinci fırka zabitleri apuletlerini çıkartmışlardı, bunu umuma teşmil ettim. Ve rütbeleri kolda, pazu üstüne değirmi bir şekilde yaptırdım. […] Sık sık da kıtalarımı teftiş ettiğim gibi, askeri ve halkı yakında dinletiyordum. Kışın firarların çoğalacağını anlamıştım.”

Sağın farklı versiyonlarının kendi tarihsel anlatılarını vatan-millet edebiyatıyla süslenmiş savaşta, üstelik Birinci Dünya Savaşı gibi gerçek bir katliamda aramasında elbet bir beis yok. Ancak solun devlet gibi bakması, devlet gibi düşünmesi, tarihe cepheye sürülen köylü ve emekçilerin değil de muktedirlerin gözlükleriyle bakması anlaşılır şey değil. Türkiye’de I. Dünya Savaşı’nın niteliğine ve Osmanlı Devleti’nin bu savaştaki rolüne dair solun hiç değilse bir bölümünde hâlâ bir kafa karşıklığının olması cidden akıl alır şey değil. Almanya’nın olası bir zaferinden nemalanma, belki de yeniden “Düvel-i Muazzama” saflarına giriş vizesi almak adına dahil olunmuş, üstelik içinden bir de soykırım çıkartılmış bir savaşın emperyalizme karşı mücadeleyle herhangi bir bağı olabilir mi? Bu hususta bilhassa Çanakkale Savaşı, adeta bir antiemperyalist kurtuluş savaşı olarak görülebiliyor. Oysa İngiliz erkân-ı harbine bağlı kuvvetlerle Alman genelkurmayına tabi kuvvetler arasında gerçekleşen ve emperyalist karakteri aşikâr bir kanlı bölüşüm savaşının parçası olan bu muharebelerden ‘mazlum milletlere’ dair nasıl bir pay çıkarılabileceği, antiemperyalizmin konuyla ne alakası olduğu gerçek bir muamma. Çanakkale’nin bir ‘antiemperyalist’ savaş olarak vaftiz edilmesinde payı olan solun dönüp dolaşıp, bu savaşı ‘milliyetçiliğinin manifestosu’ saydığını söyleyen ve onu şehadet kültünün bir sembolü olarak kullanan Erdoğan’la neticede farklı bir jargonla da olsa benzer şeyler söylemesi akıl alır şey değil.

Çanakkale Savaşı’ndan ve elbet onun sadece bir cephesi olduğu I. Dünya Savaşı’ndan kutlanıp anılacak bir antiemperyalist vatan savunması icat edenlere cevabı Lenin’e bırakmakta fayda var: “Kısacası, emperyalist Büyük Devletler (yani bütün öteki devletleri ezen ve onları mali-sermayenin ağına düşüren vb. devletler) arasında ya da Büyük Devletlerle ittifak halinde verilen savaş, emperyalist savaştır. 1914-1916 savaşı böyledir. Bu savaşta ‘anayurdun savunulması’ bir aldatmacadır; savaşı haklı gösterme çabasıdır.” Dönüp, “Büyük Devletlerle ittifak halinde” kısmını yeniden okumakta, mümkünse altını çizmekte yarar var. Okurun zekasıyla alay etmek için değil ama vurgulamak için tekrarda yarar var: Lenin “emperyalist büyük devletler ile ittifak halinde” savaşa dahil olan devletler için de bu emperyalist paylaşım savaşında bir yurt savunmasının söz konusu olamayacağını söylemektedir.

Söylemeye ve yazmaya gerek olmamalı ama solun tarihsel referansları, Çanakkale ya da Sarıkamış gibi ezilenlerin ‘vatan’ için birbirine kırdırıldığı kasaplıklarda değil, büyük harfle ‘Tarihin’ sessizleştirmiş olduğu hikâyelerde aranmalı. Bizleri birleştiren tarihsel anlatıları Kürt, Arap, Türk, Ermeni asker kaçaklarında, nezaretin camlarını indiren kadınlarda, savaşın şu ya da bu biçimde parçası olmak istemeyen yüz binlerce insanın küçük öykülerinde aramalı. Şöyle anlatalım: Bir disiplin vasıtası olarak dayak, Osmanlı ordusunun günlük işleyişinin ayrılmaz bir parçasıydı. Savaş sırasında ihtiyat zabiti olarak görev yapmış Faik Tonguç hatıratında cepheye gitmeden önce dayağı insanlık dışı bir eylem olarak gördüğünü, ancak savaş sırasında disiplini sağlamak adına “insafsızca dayak atmasını” öğrendiğini itiraf ediyordu.“Talim ve terbiyeden yoksun köylü çocuklarının kontrolü başka şekilde sağlanamıyordu. Nöbet yerinde uyumanın dünya ve ahirette kötülük getireceği hakkında uzun boylu söz söylemektense, gece nöbet hattını dolaşırken uyuduğu görülen nefere, sabahleyin bölükte 20 sopa vursam daha çok faydası oluyordu.”

Bir başka örnek verelim. I. Dünya Savaşı’nda çavuş olan ve doğu cephesinde firar ederek Ruslara teslim olan, esareti sırasında devrim saflarına katılıp TKP kurucuları arasında yer alan Süleyman Nuri, hatıratında alay kumandanı nezdinde “bir er hayatının bir sinek ve tahtakurusu kadar hükmü olmadığını” belirtir ve ordu içinde idamların sıklığından söz eder. O kadar ki, “yurt dedikleri nesnenin müdafaasına canlarını hasretmiş Mehmetçiklerin ateş hatlarında bu şekil canavarca imha edilemeleri tabii görünüyordu” diye yazar. Süleyman Nuri şahit olduğu bir kurşuna dizme vakasınıysa şöyle aktarır: “Ordu kumandanı Vehip Paşa’nın karargâhı bulunan Suşehri’nde asker topluluğu karşısında, aşağı yukarı her gün tekrar olunan ve hatta yolumuz düştüğü için bir günde bizim taburumuzun bulunduğu kurşuna dizme merasiminde, köydeki çoluk çocuklarının birkaç günlük ihtiyaçlarını temin etmek için kendilerine izin veren iki erin kurşuna dizilmelerine şahit oluşumuz da, bizlere gayet tabii görünür gibi oldu. Belki bu, cinayetin Vehip Paşa gibi bir ordu komutanının tasvip ve hatta imzası tahtında veyahut da divanı harbin kararı gibi bir formaliteye istinat ettirildiği içindi.”

Cihan Harbi’ne dair konuşacaksak eğer, tarihte o sopayı çeken zabitin mi o sopayı yiyen köylünün mü, kendi komutası altındakileri kurşuna dizdirenlerin mi yoksa o kurşunlara hedef olan erlerin mi safında olduğumuza karar verelim önce. Dünyamız giderek 1914 öncesinin dünyasına ürkütücü derecede benzemeye başlamışken safımızı belli etmekte büyük fayda var.

 

Lanetli sınırların kutsallığı ve 100’üncü yıl senaryosu

Rusya ve ABD gibi küresel aktörler Ortadoğu’da rekabetçi pozisyon alıp yeni nüfuz alanları açmaya başladıysa “Bölgede Birinci Dünya Savaşı’nın 100 yıl sonra yeni bir paylaşım savaşı mı sahneleniyor” sorusu ister istemez masaya geliyor.

Ortadoğu’da ‘sınır aşan’ hedeflerin dillendirildiği bütün sohbetlerde tek kötü vardır: Birinci Dünya Savaşı koşullarında ortaya çıkmış olan Sykes-Picot Anlaşması. Osmanlı’nın dağılış sürecinde paylaşım savaşı veren İngiliz ve Fransızların gizli haritalarının mimarı Sir Mark Sykes ve Georges Picot’nun eseri olan anlaşma.

Birçoğuna göre 1916’da varılan Sykes-Picot Anlaşması Ortadoğu’da bugüne uzanan bütün kötülüklerin anasıdır. Bu tasavvur, herkesin kafasını ‘evet’ diye salladığı genel geçer bir tespittir. Lakin gerçekten de bütün kötülüklerin anası mıdır Sykes-Picot? Halklar arasına mayınlardan sınır çizmiş bu anlaşmanın kötülüğü gerçek ama bütün kötülüklerin bundan mütevellit olduğu iddiası anlaşmazlıklarla dolu kendi gerçeğinden kaçıştır.

Sykes-Picot Anlaşması’na lanet okuyanların her birinin yerine ikâme edeceği sınırlar bir diğerinin düşlerine taarruz ediyor.

‘Yeni Osmanlılar’ kaybedilen toprakların ahını çekerken sınırların ne denli iğreti ve yapay olduğunu tekrarlıyor. Cetvelle çizilmiş sınırların halkların ve coğrafyaların tarihlerine saygısı yok, bu doğru. Ama onların görmek istediği sınırlar ile başka halkların hayallerindeki sınırların işaret levhaları aynı yerlerde durmuyor.

ARAPLARIN GÖZÜYLE SYKES-PICOT

‘Arapların birliği’ hedefini ülküleştirenler de 360 milyonluk coğrafyada 22 Arap devletinin ortaya çıkmasını kasıtlı bir parçalama, Arap Birliği’ni önleyecek bir ayarlama olarak yorumlarken elbette sorumlu olarak Sykes-Picot’yu görüyor. Sınırların hepsi fiilen Sykes-Picot’ya göre şekillenmemiş olması gerçeği de tartışmaların hararetini kesmiyor.

Sykes-Picot, Suriye, Lübnan ve Musul ve Erbil dâhil Irak’ın kuzeyini Fransızlara, Irak’ın geri kalanı, Ürdün ve Filistin’i İngilizlere bırakmıştı. Tabi Osmanlı dağıldıktan sonra yeni ulusal sınırlar çizilirken süreç Sykes-Picot’ya göre işlemedi. Mesela Sykes-Picot’nun Fransız etki alanında kalmasını öngördüğü Musul, petrol gelirlerinin yüzde 10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye ödenmesi karşılığında 1926’de Ankara Anlaşması’yla İngiliz sömürgesi altındaki Irak’a bırakılmıştı. ‘Bilad-i Şam’ın toprakları Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin/İsrail olarak bölündü. Bu bölge tarihsel olarak Levant, Biladu’ş Şam ya da ‘Büyük Suriye’ olarak da anılıyor. Biladu’ş Şam Hulefa-i Raşidin, Abbasi ve Emevi devrinde bir vilayetti.

Kimi Araplar Sykes Picot’dan 32 yıl sonra ortaya çıkan İsrail devletinin kuruluşunu da Arap birliğini yok ederek gedikler açtığı gerekçesiyle bu anlaşmaya bağlıyor. Bu bakış açısına göre bugünün sorunlarını aşmanın yolu büyük bir Arap devletleri konfederasyonunda yatıyor.

Arapların hepsi de elbette yekpare bir bakışa sahip değil. Birbirine rakip ya da hasım durumundaki Arap devlet ya da aşiretlerinin egemenlik iddiaları, Sykes-Picot ve benzer sömürge mirası anlaşmalar üzerinden dallanıp budaklanıyor.

Suriye ve Lübnan’da ‘Büyük Suriye’ ülküsü Lübnan, Filistin (İsrail dahil) ve Ürdün’ü içine alacak şekilde bugün hâlâ güncelliğini koruyan siyasal bir mücadele alanıdır. Şam toprakları dendiğinde cetvel Suriye’nin sınırından taşarak Ürdün Vadisi’ne, Anti Lübnan Dağları’na, Bekaa Vadisi’ne doğru yol alıyor.

Ama Hicaz’a inildiğinde oradaki rüya başkadır. Daha geçenlerde (1 Ekim 2018) Russia Today ekranlarında Suudi yazar Dahham el İnzi, Suriyeli araştırmacı Dr. Alaa el Asfari ile tartışırken “Hicaz’dan Şam’a, Hicaz’dan Bağdat’a bütün bu topraklar bizim atlarımızın otlaklarıdır. Suriye, Lübnan, Irak ve hatta Körfez ülkelerinin çoğu, Hudeyde’den (Yemen) Bağdat’a (Irak) Suudi devletine aittir” diyordu. Asfari’nin yanıtı da son yıllarda yeniden nükseden ‘Suriyelilik’ kimliği ve gururunun dışavurumuydu:

70 yıl önce siz çöllerde ve çadırlarda uyuyordunuz. Suriye 10 bin yıllık medeniyettir.” Yanıttaki ikinci cümle Türkiye’de Osmanlı’nın küllerine üfleyenlerin de duymak istemediği bir boyut.

KÜRT’ÜN MUSTARİP OLDUĞU SYKES-PICOT

Sykes-Picot’dan en fazla mustarip olanlar kuşkusuz Kürtler. Dört parçaya ayrılmış Kürdistan topraklarının yekpareliğine dair siyasal tahayyül, sabırsızlıkla “Post-Sykes-Picot” diye yeni bir dönemi tartışmaya açmak istiyor. 1990’larda Birinci Körfez Savaşı, 2003’de Irak işgali, 2011’de Arap Baharı ve son olarak 2014’te Irak-Şam İslam Devleti’nin palazlanmasıyla coğrafyanın taşları yerinden oynarken Sykes-Picot’nun artık miadını tamamlandığına dair en haraketli tartışmalar yine Kürtler arasında yaşandı.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yeni sınırların Kürtlere taalluk eden bölümlerindeki çarpıcılık en fazla Suriye-Türkiye sınırlarında görülmüştü. 1921’de, Türkiye ile Fransa arasındaki Ankara Anlaşması ile Türkiye-Suriye sınırının belirlenirken Kürtlerin yüzyıllardır yerleşik olarak yaşadığı Kürt Dağı (Afrin) Suriye sınırları içerisinde kaldı. Cezire ve Cerablus bölgeleri ikiye bölündü. Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerin Cizre, Nusaybin, Mardin ve Urfa ile bağlantısı kesildi.

İSLAMCILARIN HAYALLERİNİ KESEN SYKES-PICOT

Pan-İslamcı tahayyülde de Sykes-Picot kötülüğün temel taşı. Siyasal İslamcıların söylemlerinde yer alan bu gizli anlaşma çok çarpıcı bir şekilde IŞİD’in halifeliğini inşa ettiği süreçte bu örgütün deklarasyonlarında yer aldı.

IŞİD, 28 Haziran 2014’te hilâfet ilan edip adını ‘İslâm Devleti’ olarak değiştirmişti! IŞİD örgütün lideri İbrahim Avvad’ı yani Ebu Bekir el Bağdadi’yi halife ilan etmişti. Hilafetin ilanının ardından yapılan açıklamalara damgasını vuran ise Sykes-Picot’nun çizdiği sunî sınırların yıkılmasıydı. Hilafete kavuşan örgütün 29 Haziran 2014’teki ilk eylemine de ‘Sınırları Kaldırmak’ adı verilmişti. Bu operasyonla Suriye ile Irak arasındaki Yarubiye/Til Koçer sınır kapısı yıkılmıştı. IŞİD’e göre sınırların bu şekilde kaldırılması Sykes-Picot’un ölüm fermanıydı. IŞİD’in ilan ettiği vilayetlerden ‘Fırat’, Suriye’nin Deyr el Zor vilayeti ile Irak’ın El Enbar vilayetini kapsıyordu. Bu yaklaşım da Sykes-Picot’ya bir meydan okumaydı. İnternete yüklenen video kaydı “Sykes-Picot’nun Sonu” başlığını taşıyordu. Videoda Ebu Bekir el Bağdadi’nin halifeliği altında tek bir İslâm devletinin kurulacağı; Irak, Ürdün ve Lübnan dâhil Kudüs’e ulaşıncaya kadar bütün sınırların yıkılacağı belirtiliyordu. IŞİD’in sözcüsü Ebu Muhammed el Adnani törende yaptığı konuşmada iki ülke arasındaki sınırı ‘rezillik’ ve ‘ulusçu putperestlik’ diye aşağılıyordu. IŞİD militanları törenden sonra “Sykes-Picot’nun askerleri” dedikleri sınır muhafızlarını da katletmişti.

Ebu Bekir el Bağdadi, 4 Temmuz 2014’te Ramazan’ın altıncı gününde Musul’daki Ulu Camii’nde (El Nuri el Kebir Camii) verdiği Cuma hutbesinde “Müslümanların asırlar önce yitirdikleri hilâfeti ikâme etmeleri dini bir vecibedir” derken 1916’da İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız Georges Picot’un hazırladığı anlaşmasının sona erdiğini de ilan etti.

Bağdadi’nin halife olarak arz-ı endam etmek için seçtiği cami de sınırları aşan bir anlam ifade ediyordu. 1172-73 yıllarında camiyi yaptıran Nureddin Mahmud Zengi, Haçlıları bozguna uğratıp Halep ve Musul’u birleştirerek Güneydoğu Anadolu, Yukarı Mezopotamya ile Suriye’ye hükmetmişti. İslâmcılar 2011’den sonra Suriye yönetimine karşı Nureddin Zengi adına bir tugay da kurdu. Zengi, Irak’ta El Kaide yapılanmasının mimarı Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi’nin de ilham kaynağıydı. Musul’un düşüşünün ardından Amman’da cihatçı gruplar 20 Haziran 2014’te Cuma namazı sonrası IŞİD’e destek gösterisi düzenlerken Sykes-Picot sınırlarının kaldırılması yönünde sloganlar atıyordu.

YENİ OSMANLI’NIN GÖZÜNDE SYKES-PICOT

Aynı dönemlerde Sykes-Picot’yu sorgulayan bir söylemle gündemine alan bir lider daha vardı: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Musul’un IŞİD’den kurtarılmasına yönelik koalisyon şekillenirken Erdoğan artan oranda Sykes-Picot Anlaşması’nı sorguluyor ve Lozan’ı tartışmaya açmak istiyordu. Halbuki Musul, yeni Türkiye’nin Kürt nüfusunu artırmamak için satılmış bir davaydı. Türkiye, 1926 Ankara Anlaşması ile Musul’dan vazgeçmişti. 1934’ten başlamak üzere Musul’da çıkartılan petrolün yüzde 10’una tekabül eden para sadece bir yıl aksasa da 1951’e kadar Türkiye’ye ödenmişti. Musul’dan kalan 100 milyon liralık alacak da 1986’da Saddam Hüseyin’in ricası ile dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından silinmişti.

IRAK VE SURİYE’DEKİ DEPREMLER: SINIRLAR KIRILGAN AMA…

2003 sonrası Irak’ta, 2011 sonrası Suriye’de fay hatları harekete geçince Sykes-Picot’nun öldüğü artık yeni haritaların şekillenmekte olduğuna dair senaryolar çok yazılıp çizildi. Ancak sınırlar her ne kadar tartışmaya açık olsa da kırılganlıkları çok kolay değişebilir olduğu anlamına da gelmiyor. Mesela Irak’ta Amerikan işgal valisi Paul Bremer’in devletin bütün kurumlarını dağıtan kararının ardından yeni dönemi sırtlanacak ulusal bir alternatif oluşturulmayınca ülkenin üçe bölünmesi bir alternatif olarak farklı siyasal çevrelerde karşılık bulmaya başlamıştı. Kürdistan bölgesi zaten fiilen ayrı bir devlet gibi hareket ediyordu. Orada nüfus sayımı ve referandumla merkezi yönetimde mi yoksa Kürdistan’da mı kalacağına karar vermesi gereken Kerkük gibi anlaşmazlık bölgeleri vardı. Beri tarafta Musul, Bağdat, Ramadi üçgeninde Sünni Araplar için bir ‘Sünnistan’ düşlenmişti. Geri kalan da bir Şii devleti olarak kurgulanıyordu. Kısa sürede Irak’ı bölmenin Irak’ı toparlamaktan daha zor olacağı bütün taraflarca görüldü. Ki Kürdistan’da koşulların bir daha bu kadar elverişli olamayacağı düşüncesiyle 25 Eylül 2017’de düzenlenen bağımsızlık referandumunun ters tepmesi de bölgesel ve uluslararası dengelerin henüz sınırların değişmesine hazır olmadığını gösterdi.

Suriye’de de bu ülkeden 1920’lerde beş devlet çıkarmayı deneyen Fransızların yaptığına benzer bir bölünme senaryosu olabildiğince amatörce ve saha gerçekliğinden uzak bir şekilde senaryolaştırıldı. Bu senaryolar Ekim 2014’ten sonra ABD’nin Kürtlerle birlikte IŞİD’e karşı savaşta Fırat’ın doğusunu kendisine etki alanı olarak belirlemesi ve üsler kurması bölünme senaryosuna farklı bir boyut kattı. Sahadaki güç bileşenleri, etnik ve dinsel temelli kırılganlıklar, coğrafyanın yek pare Kürt bölgelerinden oluşmaması; Türkiye, Rusya ve İran’ın pozisyonunun karşı ağrılık olarak devrede olması; ABD’nin bölgede bütün enerjisini İran’ı bloke etmeye hasretmesi ve Suriye planlarındaki ciddi belirsizlikleri gidermemesi; Rusya ve İran’ın Suriye’nin bütünlüğüne matuf stratejileri ve Suriye devletinin ülkenin geri kalanında toparlanması sınırların bugünden yarına değişebileceğine dair öngörülerin önünü tıkıyor.

Sınırların yapay olduğu tezine büyük önem atfedenlerin alternatifinin ne kadar köklü olduğuna dair argümanları hamasi söylemlerden öteye geçemiyor. Bu topraklar üzerinde Sykes-Picot’nun çok gerilerinde tarihsel derinliği olan yaşanmışlıklar ve bunların hâlâ canlı tuttuğu iddialar var. Haliyle sınırlar değişiyor mu sorusu çok fazla heyecan uyandıran ama o kadar da muğlaklık barındıran bir mesele. Girişte vurguladığım gibi Sykes-Picot’yu gömmeye hazır olanların her birinin önerdiği sınırlar başka halkların düşlerini tepeleyebiliyor. O meşum anlaşmanın mimarı Sykes ve Picot’nun 102 yıl önce haritayı çizerken tepelediği gibi…

Türk burjuva ideolojisinin bir zemini olarak Cihan Harbi

“Ey sevgili ülke, Yeni Turan! Söyle, sana yol nerede?”

Halide Edip Adıvar, bir tür ütopik anlatı kabul edilen  “Yeni Turan” isimli romanının başına asmıştır bu yakarışı. Romanın ‘ütopik’ kabul edilmesi esasen ‘teknik’ denebilecek bir nedenledir. Halide Edip, romanı İttihat Terakki’yi destekleyen Tanin gazetesinde, 1328 [1912] sonbaharında tefrika etmiştir, ama ilk cümlesi şöyledir:

“Bugün yazmaya kendimi mecbur gördüğüm vaka 1347 [1931] senesinde oldu.”

Yeni Turan’ın bir ütopya olarak görülmesinin ‘teknik’ nedeni budur. 19 yıl sonra yaşanacakları, henüz gerçekleşmemiş bir zamanı anlatmakta, bu öte zamana ilişkin olaylar, olgular varsaymaktadır. Dolayısıyla kategorik olarak bir tür ‘ütopya’ kabul edilir. Ancak Halide Edip’in 19 yıl sonraya ilişkin yazdıkları, etkin bir hayal gücünün gelecek tasavvuru değildir. Fütüristik kurmacalar yapmaz örneğin. Yazıldığı dönemin maddi ve tinsel koşullarını geleceğe kopyalar. II. Meşrutiyet, hayali bir 1931’de başat siyasal ve toplumsal gerilimin arenası olarak yaşamaya devam etmektedir. Bu yönüyle bir ütopya olmaktan çok; politikleşmiş, aydın bir burjuva reformcunun ‘temennileri’; bu temennilerin gerçekleşebilmesi için çeşitli tarih ve toplum analizleriyle sunduğu bir tür siyasal program önerisidir. Üstelik ‘temennileri’ ve ‘önerme/öneri’leri şahsına münhasır da değildir; bir aydın kuşağının –hatta yaklaşık 100 yıldır süren bir arayışın– 1912’deki bir temsilidir. Kendisiyle birlikte ve kendisinden sonra da devam edecek bir fikri cereyanın; bir ucu Tanzimat reformculuğuna, diğeri Kemalizm’e, günümüzdeki ulusalcılığa varan görünümleriyle, bir tür ‘ideolojik kamp’ın ortasından konuşur. Türkiye’nin son 200 yılına damga vuran, özellikle de egemen siyaset alanını belirleyen bir kutuplaşmanın tarafıdır. Osmanlı’nın son yüzyılında başlayan ve çeşitli biçimlere bürünerek bugüne dek gelen bu ‘siyasal bölünmüşlük’, yönetici sınıf fraksiyonlarının başlıca çatışma sahasını oluşturan bir hat boyunca sürer: Gelenek ve modernlik, din ve laiklik, taassup ve terakki, metafizik ve pozitivizm… Türk burjuva iktidarının siyasal temsilcilerinin, muhafazakârlıktan radikal reformculuğa –bize özgü bir adlandırmayla söylersek inkılapçılığa uzanan ideolojik desenini oluşturur bu yarılma. Tanzimat ‘la birlikte aksiyon halinde görülmekte olan bir rekabettir ve başlıca tarihsel uğraklarda, her iki kampı ve etraflarındaki sınıfsal, dinsel, etnik katmanlaşmaları alt üst eden başkalaşımlar geçirir: Reformlar ve anayasal düzen arayışı (1839-1876),  savaş bozgunu ve istibdada geri sıçrama (1878-1908), imparatorluğun dağılışına eşlik eden bir hesaplaşma ve ‘Hürriyet’ (1908-1912) Devlet aygıtının, zor araçlarının ve siyaset tekelinin el değiştirdiği bu dönemler boyunca yaşananlardan çok daha sarsıcı bir başkalaşım ise Cihan Harbi’ni de kapsayan uzun savaş yıllarında gerçekleşti. 1912’de Balkanlarda çözülmeye yol açacak çatışmalarla başlayan; 1915’te hem bir dünya savaşı matrisinde hem de korkunç bir ‘iç’ kırımda süren; etnik düşmanlık ve suçları, kesin yenilgiyi, diplomatik bozgunu, işgali, bölgesel iç çatışmaları, iki başlı devleti, Batı Anadolu merkezli Kurtuluş Savaşı’nı; kitlesel göç ve zorla sürmeleri; her anlamda ihaneti ve direnişi ve bunların sıkça yer değiştirmesini deneyimleyen uzun savaş yılları… Kaba bir tarihlendirmeyle 1912-22 arasındaki bu dönem, Türkiye’nin 10 yıla yayılmış kendine özgü Umum Harbi’dir; ve egemen siyasal fraksiyonların, sınıfsal ittifak/dayanaklardan politik tutumlara, etik değerlerden kadrolara dek pek çok açıdan kökten bir değişim gösterdiği; ikiye bölünmüşlük sürmekle birlikte her iki kampın da sert sarsıntılarla dönüştüğü özel bir başkalaşım dönemidir. Harp, hem bir olgu olarak, fiziksel yönleri ve sonuçlarıyla; hem de bir imge olarak, ideolojik, kültürel etkisiyle bu değişimin merkezindedir. Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nı kapsayan bu fırtınalı dönem, Türkiye’de, devlet ve sınıflar arasındaki ilişkiyi, tüm fraksiyonlarıyla egemen siyasal söylemin repertuarını ve ‘devlet ideolojisi’ni biçimlendirir.

Halide Edip’in Yeni Turan’ı bu fırtınalı 10 yılın başlangıcında yazılmış; Birinci Balkan Savaşı olarak bilinen çatışmaların başlamasına ramak kala (Eylül-Ekim 1912) tefrika edilmiştir. Ve bu dönemin bütün siyasi, kültürel tartışmalarına dair bir dokuya sahiptir.

Romanda, Yeni Osmanlılar ile Yeni Turancılar olarak adlandırılan iki toplumsal, siyasal, kültürel blokun ‘hayati önemde bir seçim öncesi’ çekişmesi hikaye edilir. Anlatıcı, Yeni Osmanlılar diye adlandırılan muhafazakârların önde gelenlerinden Hamdi Bey’in yeğeni Asım’dır. Osmanlıcılık, İslamcılık gibi dönemin diğer akımlarının bir tür koalisyonu olan Yeni Osmanlıların, genellikle din ve taassup istismarına dayalı siyasetine karşı, Osmanlı’nın kurtuluşu için Pantürkist bir federasyon öneren Yeni Turancıları karşı cepheden anlatır Asım. Biraz şikeli bir anlatımdır bu. Siyasal muarızlarını genellikle hayranlık içinde anlatır Asım. Bu, dönemin ‘haklılık’ saplantısıyla uyumlu bir kurgudur aslında. 19 yıl sonra bile Türkçü Turancılar o kadar haklıdır ki en ateşli karşıtları bile onların belagatleri karşısında, gayrı ihtiyari olarak kurtuluşun esrikliğine kapılır. Muhayyel 1931’de, İttihat ve Terakki’nin daha milliyetçi bir varyantı olarak zuhur eden Yeni Turancılar, çöküş halindeki imparatorluğun kurtuluşu için Pantürkist bir federasyonu savunmaktadır. ‘Başbuğ’ları Oğuz şöyle söyler nutkunda: “Artık bırakmalı, herkes kendi vilayetinin, herkes kendi ırkının, tarlasının ve şahsının medeniyet ve terakkisinden mesul olsun.”

‘Başbuğ Oğuz’, Türk-Osmanlı tarihinin bir tür alternatif okumasını yaptıktan sonra varır bu ademimerkeziyet noktasına. Bu tarih okuması, dönemin İttihat Terakki siyasasının, modernleşmeci milliyetçi aydınlarının ve yakın gelecekte Cumhuriyeti ihdas edecek olan Mustafa Kemal ve kadrolarının tarih analizleriyle uyumludur. Ancak 1912’de ‘görünmeyen’, Harb-i Umumi ve beraberinde yaşanacakların yol açacağı etnik altüst oluştur. Halide Edip, Oğuz’u şöyle konuşturur: “Zannetmeyiniz ki ben bu yola yalnızca Turan’ın çocuklarını, Türk kardeşlerimi çağırıyorum. Hayır, hepsini, Türkiye’nin bütün çocuklarını; bu toprakta, ülkede mazisini, ecdadını ve tarihini saklayan bütün Türkiye toprağının çocuklarını, Kürtleri, Arapları, Ermenileri, Rumları, hepsini çağırıyorum.”

1912 Türkçü-Turancılığı ile bugünkü milliyetçiliğin arasındaki uçurum düzeyindeki farkı yaratan Birinci Dünya Savaşı ve onun olağanüstü koşullarında yaşananlardır. 1912’de, Abdülhamit istibdadından kurtulmuş ama imparatorluğun sınırlarını kum gibi ufalayan dünya tarihsel gelişmeler karşısında feveran halinde çıkış yolu arayan modern aydınların gündemi “Tanzimat adamı”nın mahkûm edilmesidir. Halide Edip’in Yeni Turan romanında, Yusuf Akçura’da, Ziya Gökalp’te, Mehmet Emin Yurdakul’da, Ömer Seyfettin’de, İttihatçıların gazeteleri ve dergilerinde, çöküşün bir müsebbibi olarak Tanzimatçılık ve Tanzimat aydını gösterilir. Bir önceki kuşak tarafından ‘Batı özentisi’ olarak karikatürize edilen bir kültür fenomeni değildir bu. Dağılmakta olan imparatorluğun kurtuluşu için açılmış bir yola, o dağılmayı besleyen bir odak olarak karşı çıkılmaktadır. Halide Edip de Yeni Turan romanında, Yeni Osmanlılar adıyla kodladığı karşı kutup şahsında aynı odağa yönelir. Hem İslamcı muhafazakâr geleneğin hem de Tanzimat kurtuluşçuluğunun aynı çerçeve içine alınarak reddedildiği bir ideolojik sur inşa edilmektedir. Bugün de Türkçü-milliyetçi geleneğin, başta liberaller olmak üzere, öteki reformculara yönelik düşmanca tavrının arkasında bu tahkimatın olduğu söylenebilir. Dönemin milliyetçi aydınlarının Yeni Turan romanındaki anlatıya desteği, Ömer Seyfettin tarafından arşa çıkarılır: “Evet, bu kitap Türk milliyetperverliğinin bir İncil’i sayılabilir.”

Demek ki “Kürdistan ve Arabistan’ı kapsayan”, Kürt, Arap, Ermeni ve Rumların da “selamet yolu” olarak gösterilen federatif çözüm, Cihan Harbi öncesi nesnel gerçekliğin bir sonucudur ve Pantürkistler bile Ermenilerin ve Rumların olmadığı, Kürtlerin bir statüye sahip olmadığı bir ‘çözüm’ hayal edememektedir. Bütün bu ‘tahayyül’ Birinci Dünya Savaşı koşullarında –ve belki de sayesinde– yaşanan tehcir/kırım, mübadele ve sürgünlerin ardından mümkün olacaktır.

1914’te, art arda kaybedilmiş savaşlar, bunlardan bir yenisini taşımayacağı açık olan iktisadi çöküntü ve türlü teknik olanaksızlıklara rağmen, imparatorluktan geriye kalan yaralı bedeni ve toplumu yeni ve öncekilerden çok daha geniş ölçekli bir savaşa sürükleme çılgınlığı, bir “varlık yokluk” retoriğinin arkasına gizlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı, hem başlıca tarafları hem de cephelerin fiziki pozisyonu açısından, esasen bir Avrupa savaşıdır. Sonunda boğazlaşmaya varan gerilim Avrupa’dan başlamış, savaş burada çıkmış, buradaki ülkelerin sömürgelerine ve müttefikleri aracılığıyla başka kıtalara yayılmış ve yine Avrupa’da nihayetlenmiştir. Ve dolayısıyla savaşın temel manevi motivasyonu da Avrupa’dan türemiştir. Bu motivasyon, savaşan ülkelerin egemen sınıflarının, halkın önemli bir bölümünü de yedeklemeyi başardıkları bir ‘haklılık’ mottosudur. İngilizler ve Fransızlar da, Almanlar ve Avusturyalılar da ‘hakları olanı almak’ ve kibirli, gaspçı düşmana haddini bildirmek için, büyük bir iştah ve şovenizme varan şişirilmiş duygularla savaşa atılırlar. Her iki tarafın da propagandası kendi sonsuz ‘haklılığı’ esasına dayanmaktadır. Birinci Savaş bu yönüyle İkinci Dünya Savaşı’ndan kesin çizgilerle ayrılır. Avrupa’da herkesin sonsuz bir haklılık yanılsamasıyla kuşandığı bu savaş, kıtada neredeyse 40 yılı aşkın bir süredir savaşın yaşanmadığı, bilim ve teknikteki ilerlemelerin refahı önceki dönemlere göre daha çok yaydığı, aydınlarda ilerlemeye duyulan güvenin ve genel bir iyimserliğin hakim olduğu koşullarda gerginleşmeye başlar Avrupa. Avusturyalı Stefan Zweig, esasen 20. yüzyılın ortaya çıkışına dair keskin bir tarih analizi olan “Dünün Dünyası” isimli denemelerinde şöyle anlatacaktır ruh halini: “1914’te ne biliyorduk? Yarım yüzyıla yakın bir barıştan sonra kitleler büyük bir savaş konusunda ne bilebilirdi? Savaşı tanımıyorlardı. Hatta böyle bir şeyi bir gün düşünmüş bile değillerdi. Savaş masalımsı bir şeydi. İşte böylesine uzak kalıştan ötürü savaşı bir kahramanlık ve romantizm konusu yapmışlardı.”

Savaşa katılan ülkeler arasında yalnız biri için durum çok farklıdır. Osmanlı Türk bürokrasisi ve aydınları, Avrupa’dakinin tersine, oldukça karamsar bir havadadırlar ve onların savaşa bakışında bir ‘varlık yokluk’ endişesi taşıyıcı rol üstlenir. Savaş, özellikle milliyetçi aydınlarda, hem hırçın bir umut devşirme vesilesi hem de yok oluş korkusunun neticesi olarak selamlanır. Döneme ve ardından bütün bir cumhuriyete zihinsel kabuğunu veren burjuva milliyetçi aydınlara göre Osmanlı savaşa girmeye mecbur bırakılmıştı ama “Türk-İslam bekasını korumak için” bunu yapması da gerekliydi. Bütün emeli kendisini parçalamak olan dünya güçlerine karşı bir direniş gibi tarif edildi dünya savaşı. Yusuf Akçura, “Cihan Harbi de kısmen bizim yorgan için kopmuştu. Bu, böyle iken, Devlet-i Osmaniye’nin harbe iştirak etmemesi hiç kabil olabilir miydi” diye soruyordu örneğin.

Osmanlı-Türk aydınındaki bu “haklılık” gayreti bu yönüyle Avrupa toplumlarındaki şuursuz savaş sarhoşluğundan ayrışır. Savaşın ne olduğunu bilmeyen bir kuşağın uçarılıkları değil, bizzat savaşlar ve yıkımlardan gelen bir kuşağın “alınyazısı” mottosuyla biçimlenmiş, nihayetinde ulusal bir ideolojiye dönüşecek ve Türkiye’nin 20. Yüzyılına damga vuracak bir düşünsel zemin ortaya çıkar. 1915 felaketi, Kurtuluş Savaşı, mübadelelerle Rum nüfusun ihracı gibi, birbirinden farklı zamanlarda ve motivasyonlarda gerçekleşmiş, ama hepsi önemli, belirleyici sonuçlara yol açmış büyük olayların arkasında ve haklılaştırılmasında bu zemin vardır. Hem Türk burjuva kültürünü hem de siyasetini güdüleyecek çarpıcı, sıra dışı bir dönemdir bu.

Bugün Türkiye’yi, Suriye’deki çatışmalarda baştan beri ve son olarak Kürtler üzerinden savaşçı bir pozisyona iten temel ideolojik-kültürel kabuk Birinci Dünya Savaşı yıllarında oluşmuştur. Harp, Osmanlı’nın yaklaşık 100 yıldır, aydınlar ve –özellikle de asker– bürokrasinin bir kısmı içinde tartışma ve eleştiri konusu olmuş kozmopolit yapısına karşı daha ‘tekçi’ bir toplum anlayışının hegemonik bir etki kurmasının fiziki ve duygusal zemini olmuştur.

 


KAYNAKÇA

Halide Edip Adıvar, Yeni Turan, Can Yayınları, 2018

Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev, Can Yayınları, 2014

Erol Köroğlu, Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Millî Kimlik İnşasına, İletişim Yayınları, 2010

Ümit Kurt, “Türk’ün Büyük Biçare Irkı” / Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları, İletişim Yayınları, 2012

Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, İthaki Yayınları, 2012

Lenin, Emperyalizm, (Çev. Olcay Geridönmez), Evrensel Basım Yayın, 2001

Stefan Zweig, Dünün Dünyası (Çev. Burhan Arpad), Can Yayınları, 1996