YAĞIZ SENEM: HEGEMONYA MÜCADELESİ ARACI OLARAK SİNEMA: TROÇKİ VE STALİN’İN ÖLÜMÜ  

İtalyan Marksist Kuramcı Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri’nde “Egemen sınıf oydaşmasını yitirmişse, diğer bir ifade ile artık yönetici değil sadece egemen ise salt zorlama gücünü kullanıyorsa bu tam da büyük kitlelerin geleneksel ideolojilerinden koptukları ve eskiden inandıklarına artık inanmadıkları vb. anlamına gelir. Kriz, eskinin ölmekte, yeninin ise doğamamakta oluşundadır,”[1] diyerek hegemonya krizini özetler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hitler faşizmini durduran önemli bir güç olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği büyük bir coğrafyada kapitalizmin egemenliğini sarsmakta ve hali hazırda var olan hegemonya krizlerinde bir alternatif olarak yükselmekteydi. Komünizm fikri Avrupa başta olmak üzere ezilen sınıfların sempatisini toplamaktaydı. Bu yükselen fikir karşısında hegemonya krizi içerisinde veya tehdidinde olan belli başlı kapitalist devletler hegemonyayı yeniden sağlamlaştırmak ve egemenliğini devam ettirmek için ciddi bir savaşım içerisine girdi. Ekonomi politikalarında Keynesçi iktisadı ortaya koymak zorunda kalan kapitalizm siyasal alanda ise ne idiği belirsiz bir özgürlük ve bireyselliği çok daha kuvvetli haykırdı. Sosyalizm korkusu ve klasik liberal ekonominin çıkmazları ile kısa süreliğine refah kısmen paylaşılmış ve bireysellik ve özgürlük düşmanı komünizm ve Sovyet miti yaratılmaya başlanmıştı.

Devamını Oku

OLGUN DURSUN: KENDİ MACERASINI SEÇEN NETFLIX

Netflix 1997 yılında kurulduğunda postayla DVD satış-kiralama işleri yapan alelade bir şirketti. Yıllar içinde Red Envelope Entertainment adlı dağıtım şirketi aracılığıyla kendi filmlerini, dizilerini yayımlama fırsatı buldu, 2007’de “internete açıldı”. 2012’de bu dağıtım şirketini kapatarak, Netflix Originals ana başlığıyla kendi yapımlarını yaymaya başladı. 2018’de kendi yapımlarına 12 milyar dolar harcayacak kadar ilerletti işi. Bir yandan da film-dizi dağıtım tekeli olmaya çabalıyor tabii.

Devamını Oku

SENNUR SEZER: ‘SANAT İNSANA İNSANI VE HAYATI VE BUNLARIN ANLAMINI ÖĞRETMEKLE GÖREVLİDİR’[1]

Adı: Sabahattin
Soyadı: Ali
Baba Adı: Ali Selâhattin
Ana Adı: Hüsniye
Doğum Tarihi: 25 Şubat 1907
Doğum Yeri: İğridere-Gümülcine
Nüfusa Kayıtlı Olduğu Yer: Ayvalık
Mesleği: Yazar
Ölüm Tarihi: 2 Nisan 1948
Ölüm Yeri: Sazara Köyü-Kırklareli
Ölüm Nedeni: Cinayet
Katilin Adı: Ali Ertekin
Cinayet Nedeni: Milli Duygular

Devamını Oku

NURAY SANCAR: KÜLTÜR, TEKNİK VE TEKNOKRASİ

Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mustafa İsen’in 2012’de Zaman gazetesine verdiği bir röportajda kullandığı “muhafazakâr kültür” kavramının içeriğini, yine aynı gazetede formülleştiren İskender Pala’nın Manifestosu[1], İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Şehir Tiyatroları’ndaki birkaç oyunun iktidara yakın gazetelerin yazarları tarafından eleştirilmesiyle zamandaştı. Devletin en üst katından başlatılan, basında derinleştirilen tartışmanın yakın sonucu Orhan Alkaya’nın yönettiği Rosenbergler Ölmemeli oyununun sahneden kaldırılması[2] olmuştu. Çok geçmeden bu tartışmanın aslında İstanbul Şehir Tiyatroları ile devlet sanat kurumlarını yeniden yapılandırmak, sanatı piyasalaştırmak, repertuar seçiminin ilkeleriyle seçici kurullarını bürokratik aygıtla paralel bir işleyişi rayına sokmak için açıldığı da anlaşıldı. İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncularının direnişine ve halktan aldıkları desteğe rağmen kamusal sanat kurumlarındaki operasyon sürdürüldü; bu kurumlarda istihdam edilen sanatçılar asalak olmakla, elitlikle, halkın ve devletin parasını çalışmadan tüketmekle suçlandı.

Devamını Oku

CEREN SÖZERİ: AKP HEGEMONYASININ EN İYİ OYUN KURUCUSU: BİR ACUN ILICALI PORTRESİ

Türkiye’de medya tarihinin mülkiyet ilişkileri açısından en önemli kırılması1980’lerle anılsa da, içerikler açısından asıl dönüşümün özel radyo ve televizyonların ortaya çıktığı 1990’larda gerçekleştiği söylenebilir. Darbe sonrası sansürün hakim olduğu iklim, gazete içeriklerini sansasyonel olaylara ve magazine yönlendirir, ekonominin başka alanlarında faaliyet gösteren yeni gazete patronlarınınsa okuyucu çeken bu yeni yayın politikasına hiç itirazları yoktur. Ancak bu içerik TRT tekelindeki radyo ve televizyonlarda kendine yer bulamaz. TRT’nin kapıları giderek arabeskleşen popüler kültüre kapalıdır. 1990’da Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ile Cem Uzan’ın kurduğu Magic Box  şirketine ait Star 1’in Almanya’dan yayına başlaması eğlenceye odaklı yeni bir yayıncılık anlayışının önünü açar. Onu gazetelerden yeterince kâr edemediğini düşünen yeni patronların birbiri ardına açtığı televizyon ve radyo kanalları izler. Aynı dönem Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğine getirilen ve bu görevi yaklaşık 20 yıl sürdüren Ertuğrul Özkök’ün deyimiyle artık “Uğur Mumcu, Abdi İpekçi tipi araştırmacı gazetecilik demode olmuştur” onun yerini “sitcom gazeteciliği” alır[1]. Bu aynı zamanda gazetecilikte örgütlü mücadelenin, pişerek adım adım yükselmenin de sonu demektir. Bu yeni medya ortamının yarattığı star sisteminin en başarılı örneği ya da en iyi “yırtanı” Acun Ilıcalı’dır. Öyle ki 1990’ların ortalarında futbol muhabiri olarak başladığı meslek hayatında medya patronluğuna yükselen tek isimdir.  1980 sonrası “siyasete bulaşma başın ağrımasın”ın en önemli temsilcisi, herkesle iyi geçinen, ağzı laf yapan haşarı ama iyi aile çocuğunun ekranlardaki halidir, televizyonda yapımcılığa yükseldiği dönemde ilişkilerini, imajını öylesine ustalıkla yönetir ki büyümesinin ardındaki iktidar desteği yerine dehası konuşulur.

Devamını Oku

SİBEL ÖZ: PAZARTESİ SENDROMU: KAPİTALİZMİN İNSANLIĞA HEDİYESİ

Doğada Pazartesi yoktur, doğada kapitalizm de yoktur. Kapitalizmin insanlığa en büyük hediyelerinden biri Pazartesi huzursuzluğudur. Kapitalizmin olduğu her yerde sorunlar, sıkıntılar, yarılmalar, türlü yoksunluklar ve tatminsizlikler kol koladır. Bunlar, insanların kişisel psikolojik sorunları gibi görünse de neredeyse genlerimize işlemiş bu huzursuzluğun müsebbibi kapitalizmdir. İnsanlık, bir gün emek sermaye çelişkisini ortadan kaldırdığında bile, insanda içkin hale gelmiş huzursuzluk, tatminsizlik ya da mutsuzluğun giderilmesi yüzyıllar alabilir. Bazen sebepleri ortadan kaldırmak, çoktan başka şeylerin sebepleri haline gelmiş sonuçları ortadan kaldırmaya yetmeyebilir.

Devamını Oku

EMRE TANSU KETEN: KÜLTÜREL İKTİDAR SÖYLEMİ NE İŞE YARIYOR?

Geçtiğimiz aylarda Habertürk’te yayımlanan bir tartışma programının konusu kültürel iktidardı. Bir televizyon programına konu olabilecek önem seviyesine erişen bu mefhumu tartışmak üzere seküler ve muhafazakâr cenahlardan üç isim davet edilmişti stüdyoya. Seküler cenahtan tartışmaya dahil olan bir yazar ve iki yönetmen, doğal olarak, kültür ve iktidarın ilişkisi üzerine konuşur, kültürel iktidar kavramının tam da neye karşılık geldiğini kestiremediklerini söylerken; muhafazakâr cenahın plastik sanatçısı, oyuncusu ve şairi de, beklenenin aksine, cumhuriyet dönemi uygulamaları, İslâmcı sanatçılara uygulanan sansür gibi başlıkların etrafında dolaşıp, net bir kültürel iktidar tanımı yapamıyor, kimin bu iktidarı elinde tutup, milletin aziz evlatlarına zulmettiğini söyleyemiyordu.

Devamını Oku

ALİ ÖZGÜR ÖZKARCI: LÜMPEN İSLAMCILIK BAHSİ VE ‘YENİ’ TÜRK SAĞI POPÜLİZMİ – 2

Sahiciliğini gömmüş bir aklın sayıklamaları

2000’lerin henüz başında, modern Türkçe şiirin bir evrimin eşiğinde olduğu söylense, çoğu kişi bu yorumlamaya muhtemelen ya aldırmaz ya da gülüp geçerdi. Günümüzdeyse, “2000 sonrası” diye tarif edilen bu şiirin artık “anti-lirizm” tanımı içinde olgunlaştığını söyleyebiliriz. Öncelikle, “anti-lirik”, “lirik olmayan” demek değil. Doğrusu günümüzde “lirik” tanımının da yeniden yorumlanmasına ihtiyaç var. Eğer lirizm (müelliflerine ve sözüm ona ‘fanatik’ savunucularına bakarak söylüyorum), dize estetiğine ve İkinci Yeni şiirinin mutantı olan bir imge tekniği ile açıklanıyorsa; “lirizm” ile “anti-lirizm” arasındaki ayrım kolayca yapılabilir. Ama bu ayrımın, sanıldığı gibi kolay bir ayrım olmadığını, almaşık bir ayrışma olduğunu da söylemekte yarar var.

Devamını Oku

KAVEL ALPASLAN: ‘HEPİMİZ İŞTEN ATILDUK, KAVEL’İN ÖNÜNDE BULUŞALUM’

Her toplumsal olayın sanatta doğrudan ya da dolaylı yansıması olur. Devrimler ve savaşlar gibi büyük değişimler yaratan olaylar, yer yer sanat anlayışının ta kendisinin sorgulanmasına sebeptir. Sanatın toplumsal mücadelelerdeki yerine baktığımızda akıllara ister istemez böylesi büyük değişimler geliyor. Bunda yadırganacak bir şey yok; ancak daha küçük çaplı olayların da sanata etkisinden bahsedebiliriz. Kendi coğrafyamız üzerinden gidecek olursak grevlerin, toplumsal mücadeleleri merkezine koyan sanatçıların pek de ilham aldığı, etkilendiği olaylar arasında olmadığını görüyoruz. Tabi burada grevin altını çizmek gerekiyor ki işçi mücadelesine olan yaklaşım olarak algılanmasın. Diğer taraftan yakın tarihe baktığımızda Türkiye’de toplumsal yönde bir sanat anlayışını benimseyenlerin çeşitli alanlarda etkili ve zengin içerikler ürettiğini de biliyoruz.

Devamını Oku