YAŞAMA SANCISINDAN ŞİİRE

Şiir okurlarının yakından takip ettiği dergilerde ismini gördüğümüz, 2018 yılının Eylül ayında Ve Yayınevi etiketiyle Hiçölüm isimli kitabı çıkan Merve Çanak ile verimli bir söyleşi gerçekleştirdik. Merve Çanak bize; şiir yazma serüveninden kitabının ismine, kadın olmanın yarattığı toplumsal baskılardan ölüme dair bakış açısına, kitap yazım sürecinde nasıl bir yol izlediğinden hangi şairlerden beslendiğine, bugünün şiir algısına dair fikirlerinden ileride ne yazmak istediğine değin çeşitli konularda bilgi vererek “Merhaba” diyor.

  • Merve, ilk kitabın Hiçölüm, Ve Yayınevi etiketi ile çıktı. Öncelikle tebrik ederim. 1994 yılında Niğde’de doğmuşsun ve şu an Yeditepe Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyorsun. Şiirinin dergilerde ilk görüldüğü tarih bir hayli yeni. 2017 yılında çeşitli dergilerde ben de rast geldim yazdıklarına. Kitabını okuduğumda ilk dikkatimi çeken, dilinin anlatıya ya da öyküye yakınlığı oldu. Form olarak da düz yazı formunu kullanmışsın. Eğitim aldığın bölüm ya da okuduğun metinler bunda etkili oldu mu? 

Öncelikle çok teşekkür ederim Devrim. Dilerim hepimizin yolu aydınlık ve düzlük olsun. Evet, yazdıklarım ilk kez Temmuz 2017’de Çevrimdışı İstanbul’da yayımlandı. Ancak sanırım burada bir şey es geçiliyor. Ben çok uzun zamandır yemek yemek, su içmek gibi yazıyorum. Bir sancıyı anlatmaya çalışıyorum. Yaşama sancısını. Kendi yaşamımda olduğu gibi şiirlerimde de uzun uzun iç çekiyorum. Bazen hızlı hızlı soluk alıyorum, bazen nefessiz koşuyorum. Bütün bunlar elimde olarak ya da olmayarak nasıl benim bir parçamsa şiirimin de bir parçası hâline geliyor. Geniş bir alana ihtiyacım olduğunu sanıyorum. Rahat rahat konuşabileceğim, dilediğimi dilediğim gibi anlatabileceğim bir alana. Bütün bu anlatımın içinde şiirden, şiirsellikten kopmamak en büyük çabam. “bahçende bir su kuyusu bulunmasa iyi olur” adlı şiirimde “gökyüzüne yükseleceğim günü bekliyorum” diyorum ya, o gün gelene kadar şiirin içinde kendi oluşumu olmaya çalışıyorum, çünkü şiirden başka hiçbir şey buna izin vermiyor. Bu süreçte kendi sesimi aradığım için, bölümde okuduğum metinleri düşününce, elbette kendimi şanslı sayıyorum.

  • Kitabının ismi Hiçölüm. Bunun bir hikâyesi var mı? Bize biraz hangi bağlamda kullandığından bahseder misin bu ismi?

Hiçölüm’le ölmeyi, “hiçolum” şiiriyle olmayı “hiçleştirmek” istedim.

  • Merve, kitabının girişinde kendi kadınlığına dair kısa bir değiniden sonra ithaf olarak yine kadınları seçmişsin. Sence kitabın genelinde ülkemizde ya da dünyada yaşanan kadın sorununa dair bir değini var mı? İlerleyen süreçte toplumsal sıkıntılara da değinen bir şiir okuyacak mıyız acaba senden?

Bazı gerçeklerden kaçamıyoruz Devrim. Maalesef ben “kadın” kadar değersizleştirilen başka bir canlı daha görmedim. Yirmi dört yaşında olmama rağmen henüz barışıyorum kadınlığımla. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun, doğduğumuz günden beri bir derdi var “bizim” kadınlığımızla. Bunu aşmak, bir kadın olarak var olmaya çalışmak hiç kolay değil. Kadınlık hep bir mücadele gerektiriyor. Sırf hayatta kalabilmek için bile. “bütün bu olanların kalın varlığı” şiirimde “karnımın derisini zorlayan bir düşmanlık var içimde. yaşama ve hâlâ olmaya dair. kadınlığıma yakın. kanatan. plastiği erimiş bu sandalyenin üstünde doğurmayı istedim onu biri beni öldürmeden.” diyerek kendi kadınlığımı anlatıyorum aslında. Onunla ne kadar zor barıştığımı, hatta belki de nasıl barışamadığımı. “bahçede” şiirimdeyse bu sefer anneannem Kiraz’a göz kırpıyorum. Onu ve (bir kadın olarak) bugüne kadar yitirdiklerini selamlıyorum. Kadın olmak benim gerçeğim. Gücüm yettiğince bütün kadınların elinden tutmaya çabalıyorum. Bizim sadece “cinsiyetimiz” değil, pek çok şeyimiz ortak. Bu yüzden kadın mücadelesini çok anlamlı buluyorum. Ve bu şartlarda buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

  • Merve “kendi ölümümü kendim öldüm.” gibi “hiç ölmediğim bir ölümü öldüm.” ya da “o yokken kendi ölümümü özlediğim günler oldu. kendi ölmezliğimde. burada ölmek istedim. burada kendime ölecek bir yer bulamadım.” ve “biliyorum yalan yalan hepsi yalan ah biz insanlar/batsın/ batsın dünya” benzeri dizelerin var. Biliyorsun ölüm şiirde en çok değinilen meselelerden biri olmuş şimdiye dek. Birçok şair çeşitli bağlamlarda eğilmiş ölüm meselesinin üzerine. Zira bu kavramın politik, felsefik ve mistik açılımları var. Kitabın Hiçölüm’de de esasen bu mesele üzerine bir şey söylemek istemişsin sanırım. Kitabın bütününde toplam kırk dört defa ölüm kelimesini fiili olarak kullanmışsın. Yer yer de bunu ima eden cümleler gördüm. Bu genel olarak umutsuz bir hava yayıyor mu sence kitaba? Senin ölüm kavramı özelinde düşündüğünde yapmak istediğin neydi kitapta?

Ölüm çok insani, insana ait, insanla ilgili. Ölmek, doğmak kadar doğal. Ölüm, doğum kadar yaşamın bir parçası. Yadsıyamayacağımız, unutamayacağımız. Bu nedenle benden önce de bir sürü insanın ölümden bahsetmiş olmasında şaşılacak bir yan görmüyorum. Kitapta “ölüm” kelimesini bu kadar sık kullanmama gelecek olursak, Ibn Gabirol bir metninde insanın Tanrı’dan korunmak için yine Tanrı’ya sığındığından bahseder. Ben de benzer şekilde ölümden kaçarken/kaçmak için ölüm kavramının kendisine sığınıyorum. Dış dünyayı, yani yaşamın kendisini bir yana bırakıp zamanında kıyısına vardığım, hatta boyu geçen yerlerinde yüzdüğüm ölümü anlamaya ve kendimden yapmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden yazdığım şiirleri ölümün bir anlatısı değil, ölümün kendisi olarak görüyorum. Aynı zamanda bütün bunlar ister istemez bana Blanchot’nun yazmakla ilgili söylediklerini hatırlatıyor: “Yazmak, ölmektir.” Blanchot’ya göre “ölüm, en son insani olanağın dokunaklılığı, olanaksızlığın olanaklılığı değil, önünde ‘ben’in kendiliğini kaybettiği, kavranamaz olanın kesintisiz yinelenip durmasıdır. Olanaklılığın olanaksızlığıdır. Edebiyat yapıtı bizi ölüme yaklaştırır; zira ölüm, edebiyat yapıtının mırıldandırdığı varlığın kesintisiz uğultusudur.” (Levinas, Maurice Blanchot Üstüne, çev. Kudret Aras) Bütün bu deneyimimin kitaba umutsuz bir hava yaydığını kendi adıma düşünmüyorum. Çünkü insan düşündüğü, anlama eylemini ve kendisini gerçekleştirmeye çalıştığı sürece umut var. İnsan ne zaman aklının melekelerini kullanmaktan vazgeçer, işte o zaman durum içler acısıdır.

  • Merve kitabın başlarında, “Musa’nın Balıkları” bölümünün ilk iki üç şiiri, su imgesi ile felsefi ve mitolojik olarak okura mistik bir şeyler fısıldayacağını düşündürüyor. Daha sonra ise “Sen” diye seslendiğin birinin ya da bir imajın yörüngesine giriyor şiir. Su ile kurulan ilişki, desteklediğin dini öğelerle daha da zenginleşecekken başka bir yere evriliyor. Bu senin bilinçli olarak tercih ettiğin bir şey miydi? Bu keskin sapmanın temel nedeni ne olabilir?

Devrim sen ne düşünürsün bilmem ama açıkçası ben şiirin çok da kontrol altında tutulabildiğini sanmıyorum. Yazarken de yazdıktan sonra da şiir sürekli dönüşüyor. Durmadan başka bir şeye evriliyor, hatta şeylere. “Musa’nın Balıkları” bana daha çok gitmeyi, giderken kaybolmayı, sonra bulunmayı, bazen bulunamamayı anımsatıyor. Aslında az önce bahsettiğim dönüşümü ve gidişi burada da görüyorum. Şiir gitme eylemini kendi içinde barındırıyor, yeri geliyor gitme eyleminde hareket ediyor. Ben de yazarken her zaman bir yerlere gittiğimi hissediyorum. Daima bir yere çekildiğimi. Dış dünyadaki akıştan ancak bu şekilde kaçabiliyorum belki de. Başka bir akışa, şiirin akışına kapılarak. Daha iyi bildiğimi sandığım ama sık sık içinde kendimi yitirdiğim, bulunduğumdaysa asla aynım olmadığım. Bu hem güven verici hem de tedirgin edici. Bu ikisi aynı anda nasıl oluyor, bunun ayırdına henüz ben de varamadım. Aslında varmam da gerekmiyor. Ulus Baker’in dediği gibi “Her şeyi anlamak zorunda değiliz.” Çünkü bence bir şeyi anladığımızı sandığımızda, ondan bir parça bize el sallar ve artık onu bildiğimizi düşünürüz. Ve o şeyin o andan itibaren güzelliğini yitirdiğini, büyüsünün kaybolduğunu çoğu zaman görmeyiz. Şunu iyi biliyorum ki, şiir beklentinin yeri değildir. Şiir her zaman şaşırtır. Yazanı da okuyanı da.

  • “skye” isimli şiirinin sonunda “SEN YEŞİLE EĞİLİMLİSİN BENSE MAVİYİ ARIYORUM” diye bir dize var. Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil” şiirindeki “Sen o karanfile eğilimlisin” dizesine bir selam vermeye çalışmışsın anladığım kadarıyla. Yazdıklarında etkisi olduğunu düşündüğün şairler kimler? Okuduğun bölüm sebebiyle mutlaka dış kaynakları inceleme şansın oluyordur. Kimleri kendine daha yakın buluyorsun?

“skye”da Cansever’e verdiğim selamı fark etmene çok sevindim. Şiir yazan biri olarak şiir geleneğinin bilinmesini önemsiyorum. Mutlaka birilerini unutacağım ama Lale Müldür’ü, Didem Madak’ı, Nilgün Marmara’yı, Anita Sezgener’i, Dickinson’ı, Baudelaire’i, Verlaine`ni, Mallermé`yi, Rimbaud’yu, Hölderlin’i, Mayakovski’yi, Paul Celan’ı, Yorgo Seferis’i, Kavafis’i, Sylvia Plath’i, Rilke’yi, Ezra Pound’u, William Carlos Williams’ı, e. e. cummings’i çok seviyorum.

  • Çağdaşlarını takip etme şansın oluyor mu Merve? İlk kitabı çıkan bir isim olarak bugünün şiir algısı ile ilgili fikirlerini merak ediyorum açıkçası. Ne düşünüyorsun şimdinin şiiri hakkında?

Elbette elimden geldiğince şimdinin şairlerini de takip etmeye çalışıyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim kendimi bugünün şiir algısıyla ilgili nutuk çekecek kadar yetkin görmüyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki günümüzde şiirin tanımı epey değişti. Yazan kişiler olarak neyin şiir olup neyin olmadığına karar verirken biraz dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

  • Son olarak bize daha sonra yapmayı düşündüğün çalışmalar hakkında bilgi verir misin? Şiir dışında başka çalışmalar okuyacak mıyız senden? 

Hayatta olduğum sürece şiir yazmaya devam edeceğimi sanıyorum. Bunun benim için bir seçenek değil, bir zorunluluk olduğunu biliyorum. Şiir dışında sık sık denemeler yazıyorum. Açıkçası kendimi kurmaca yazarken pek hayal edemiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek, şimdi ne desem havada kalır.

ÇAKILIN VE ÇAMURUN ŞİİRSEL YAŞI

“Geleceğin toplumunda ressamlar olmayacak,

Bütün öteki işlerin arasında resim de yapan insanlar olacak”

Karl Marx

Bir rüya atölyesindeyiz yine. Balçığın içindeki formları parmağımızın ucuyla, modelaj kalemleriyle oymanın ve yapıştırmanın doğaçlama estetiğini yakalamak işte tüm derdimiz. İçimizdeki matematiğin ruhuyla her dokunuşa can üfleye üfleye… Çocukken sokak aralarında kerpiçten ev modelleri, mağara, duvarları olan bir bahçe yapardık kumla karışık çamurla. Bir varoş mahallesinde sel sularının getirdiği çamurla. Her şey çocuklukla başlamıyor mu zaten? Paylaşmayı, hüznü çocuklukta öğrenmiyor muyuz? Bu yüzdendir ki her kamp benim için bir çocukluk provası. Çok ilginç değil mi! Herkes geleceğe prova yapar. Sen Yontma Çırak, Uygur çocukluğa prova yapıyorsun! O halde bir kamp mottosu yazacak olsam ilk şunu yazardım: “Ne mutlu çocukluğun provasını yapanlara.”

Kampta ruhumuza mekân oluşturan formlar bir bir zihnimizden dökülmeye başlıyor: Birisi tavuğunu, kaplumbağasını; birisi sıkılmış yumruğunu, birisi küre biçiminin ön yüzüne aşkını, Cumartesi Annelerini; birisi Stalin’i, birisi Lenin’i, birisi gözleri oyuk bir porte büstü… Korkunç maskelerden, yöre adlarına, çekiç-orak imgesinden fillere, beşikte uyuyan bebeklere, canavarlara, anne yüzlerine… Ve kısacası hayatın ön provasız sevgisi ile içimize yer etmiş nesneler. Bu arada Bilge Taşçı babamın sözleri geliyor usuma, “Çukur form yoktur. İki formun arası vardır.” Portre büst yaparken gözlerini parmağı ile oyan atölye genci geçiyor gözlerimin önünden. Şeyleri algılama biçimini ister istemez ters düz ettik. Doğa dışı, tıpkıbasım olmayan formlar hep o çocuksu doğaçlamamızın yaratma sürecinin içindeydi. Tuhaf ve zalim bir dünyada yaşarken pembe tozcuklu, mavi akvaryumlu bir dünyada olmadıklarının o çarpıcı gerçekliğini, o suratımıza vuran müziğini, eğlenerek bulduk. Gördük ki hikâye de melodi de duymuşlar, ejderhayla da savaştığını hayal etmiş bu atölye işçileri. İşte bu yüzden geriden değil ilerden başlamış yaşamın pratiğine. Kendisi dışındaki dünyaya inanmayı ve o dünyada cesaretlenmenin, yumruğunu sıkmanın iz düşümüzde Yontma Çırak Heykel Atölyesi… Malzememiz ney miydi? Denizköpüğü çakılları ve nehrin süzgecinden geliveren çakıllar ve ahşabın o sıcak yüzü…

Sanat taklitten ortaya çıkıyor ilkin. Sonra yaratıcılık başlıyor. Zorluklar bizi böylesine çizgilerin yalınlığına götürüyor usul usul. Bir siyahi sanatı, Afrika sanatı, Mezopotamya sanatı gibi… Stilizasyona gidilmiş ışıklar gölgeler senfonisi. Hep acele, hep çarçabuk formlar. Çünkü bu gençlerin yalnızca bu işi yoktu. Marks’ın da dediği gibi öteki işlerin arasında “Heykel de yapan insanlar olacak geleceğin toplumunda.” Tiyatro, sinema, politik iktisat, seminerler, atölyeler, Latin dansları, nöbetler, yemek ve temizlik…

Saatlerce bir çamur kütlesinin oylumu içinde yürüdük. Bazen rastlaşmış gibi yaptık, sokakta yaptığımız gibi, bazen de gerçekten yakaladık çakıllara kaşıkla vurarak o müziğin tınısını. Evet, birisi heykeli başlatmalı. Evet, birisi heykelin şiirini söylemeli. Birisi acıyı keşfetmeli, acıyı bal etmeyi de sanatın abecesine başlarken. “Bambaşka bir dünya mümkün” şiarını önceleyerek özgürlük, ekmek, emek ve bağımsızlık… Bu kelimeler aslında taşta, çamurda uyuyordu. Gerçekliğin rüyasından kor bir güneş altında zıplatarak kışkırtarak uyandırdık. Eee, çamur bitti! Sıra çakıllarda. Yaratıcı yazma atölyesi başladı on dakikalık. Barbar bir ‘’modernite’’nin çarklarına uyum bizim işimiz değildi. Duyarlılık denizimizin dalgaları bizi deniz kıyısında milyonlarca yıl zımparalana zımparalana ışıklı çakıllara götürdü. Dizelerimizi kazıdık taşlara. “Taş da taşmış ha!” Kuşun öttüğü gibi portre çizdik cıvıl cıvıl, dülgerin ağaca vurduğu keser gibiydi ellerimiz. Bir hayvanın barınağını işler gibi yuva yaptık çamurdan. Güneşe zıplayan çocuklar gibiydik. Kendi gerçekliğimizdi hep atölye üretimlerimiz. Fabrika işçisi gibi değil ama tüm işçiler için “halkın ekmeğini” ağaca yaktık. Varlıkların duyumsattıklarını, doğanın dilini aradık. İçimizin somutluğunu soyutlamalarla doğadan çıkardık. Sarısız ve turuncusuz mavi olamayacağını söyledik ama sanatın insan yanımızı daha bir kışkırttığını gözlemledik. Picasso’nun dediği gibi “Hayal ettiğimiz her şey gerçektir.” Bilgi hamalı olmadığımızı biliyorduk. Sürekli hareketin bolca olduğu bir yontma-çırak atölyesi daha sürüyordu kampta. Çelişkilerin doğması ve çözülüp batmasını gördük. Bir coğrafyanın heykelsi şiirini, şiirsi heykelini yasalardan, ön kabulleniş yapılmış içsel tabulardan, ezberlenmiş hayattan daha güçlü olduğunu yaratarak gösterdik. Yirmi dört saat açık olan atölyemizde “insan nasıl kelimelerle düşünürse” biz de formlarla düşündük. Sorguladık. “İnsan yüzünün üstünde olanı mı yoğuralım çamurla, içinde olanı mı, yoksa içinden bize yansıyanı mı?” sorularını sorduk kendimize.

Bir şeyi altı yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız siz de anlamamışsınız demektir. On yaşındaki Defne’nin “Hocam, çiğ balık kokuyor bu taşlar, ben bu taşın üzerine yazamam.” sözünü anlamalıyız. Okullardaki sahte eğitimin tekrardan papağanlaştırdığı bir sınıf dolusu öğrencinin alternatifi olan bu düş dünyası Yontma-Çırak Atölyesi diğer kamplarda da devam edecek.

Harıl harıl bir sessizlikte tasarlayıp pratiğe çevirdik coşkumuzu. Biçimler; zihinsel süreçten çıktı, çamura ve çakıla bulaştı. Afrika fetişlerinden, siyahi sanatının plastiğinden, İnka uygarlığının maskelerinden, Mezopotamya’nın kanatlı aslanlarından habersiz içimizdeki hayatı yalınlaştırdık. Cisimleri gördüğümüz gibi değil düşlediğimiz gibi yapıştırıp yonttuk. Ağaca yaktık ve taşa kazıdık. Şimdi sıra kolektif şiirimizde.

YONTMA ÇIRAK  HEYKEL ATÖLYESİ NOTLARI

Çelik kabuğu yaran dizeler

Ey yontucu! Ay ablam.. Işık amcam.. Dayım, evrensel dünyam..

Mermerin içine sıkışmış işçileri gör! Gür sesindeki öfkeyi de, dört boyutlu uzayı konuşurken yaktık çırayı. “Ben ustamın ustası, çırağımın çırağıyım.” Evimize dekor için cilalamadık şu çakılları, artık bir silahtı. Yabancılaşmaya karşı şu çakıl şu çamur… Estetik  ne, eylem kim ve eleştiri nasıl..  Eylem ne zaman, eleştiri niçin ve estetik nerede! Çınlayan sessizliği bulduk taşın içinde. Kâbus gölünde boğulmasın diye hayat. Puldu, kendine yazılan bir mektuptu. O nasıl sonsuz uyumaktı. O ay yüzlü çocukların yüreğine ateş düşmüştü oysa. Gerilimli bir kurmaca tiyatro, can çekişen güneş ve hiç olmayan birine yazmaklar. Bir dağın belgeselinde üşüyen masum kuş misali. Ay uykusunda bölünecek ve uyanacak perdeler. Yaşlı yaramaz bir ateş yakar geçer gecenin yalnızlarını. Yalımlanan kıyısında usul umut, umut usulca. İnsan boşluğa düşünce düşünürmüş yaralarını. Kırgın uzak şehir tapınakları ve bir de kiraz ağaçlarımız vardı, altında beş taş oynadığımız. Kabuk bağlamış heykeller. Zımparası unutulmuş ahşap masamız. Ama neyin nesi şu kara yapraklar! Dokunmak istiyorum ama rüzgâr çıkıyor. Kabına sığmayan mağrur güneş, ışık biçiyordu elimizde. Geçtin… Gidiverdin… Tut, tutuş, tutuşsun, daha zamanı gelmedi kamptan ayrılmanın. Havadaki mısranın en yakınında kaldı kalp kırığı zaman.. Oksit sarısı bulut niye dönüyor başımda.. Neyin eskisi şu ıhlamur.. Hadi biraz çakılı çakıla sürelim akıl ve cesaretle.. Aşkı dürtükle, kuşlarını ürkütme sakın..

Haydi, çelik kabuğu yaralım Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir  işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Ey koskoca yaşlı ay! Neden uyumaz o içindeki sapsarı boşluk! Ateş püskürüyorum cennete. Gecenin her mektubu cehennem. Bir bir aklımda tutuyorum yüzümdeki çiçek çiziklerini. Nerde başlıyor nerde bitiyor… Eline tırmanan karıncayı da kıskanıyorum. Hem tanrı da sıkılmıştır şu rüyasal yalnızlıktan, yüzlerce çocuk hapiste düş göremeden ölüşürken. Gerilim telleri çat çat çatlıyor, gök pat … pata da pat pat. Her sabah ölüm ailesi, bir öğle sonrası ölü aileler. Uykum bir daha çocukluğumdaki gibi olmayacak, çocukluk eskimiyor işte. Güneş de ısıtamayacak. Aşk ateş tutulması… Aşk yara tutulması. Kapalı gişe bir acı güneş oyunu. Şu gölgeler şu gölgeler… İşte gerçek. Hiçbirimizin gölgesi birbirine benzemez. Kaf Dağı’na giden var mı, ya da gelen? Biraz odun, biraz zımpara, yüreğim boşluktaki ağaçta. Rüyasında yaşlandı bir evren, delindi gözaltı torbaları. Bir masalın küçücük yankısıydı, kulağımda hayal nüvesi, keman teli, kızıl çamlar, perdeler, çıplak ayaklar… Kabuğuna bile hasret kaldık,  nerede ağaçlar.. Aşkı  dürtükle kuşlarını ürkütme sakın.

Haydi çelik kabuğu yaralım. Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Ah prova, prova.. Her şey ayak uydurmamak içindi zulme. Binlerce teşekkür havaya.. Daha çok buluşacağız serinliğiyle bir ahlat ağacının. Ruh, güllerin güz rüzgârı ve emeğin Yontma Çırak Atölyesi.. Ayağa kalkmak için bekleme.. Yoksa nasıl nasır bağlar yollar.. Hayatın falanları filanları.. Bulut maviliğe batık.. Gözlerinse sırılsıklam.. Dört gözle teke tek kurgu kentlerin hayalle çevrili zindanlarında.. Aşkı dürtükle kuşlarını ürkütme, sakın..

Haydi çelik kabuğu yaralım. Şu uğursuz cehennem boşluğa inat!

Bir işçi sabahı semaverinden çay içelim, kuşların adasındayız, haydi!

Dut ağacına çıkarken sırt üstü düşmek gibiydi küskünlük.. Bu da benim provam.. Kötücül ve iyicil masal.. Yankı mağarasında.. Güvercin ve Japon balığının aşkını unutma.. Bir anda gök yüzü doldu seslerle.. Güvercini vurdular balık öldü.. Defne dedi ki “Çiğ balık kokmasın diye yıkadım çakılları öğretmenim.” Çakılın ve çamurun şiirsel yaşını ararken duyduk tüm bunları.. İnanmıyorsanız kulağımın tozundaki kelimeciklerin izine bakın.. Aşkı dürtükle, kuşlarını ürkütme, sakın..

 

[*]  Yontma Çırak Heykel Atölyesi Yürütücüsü

 

Biriken, Unplugged, Hafıza ve İnşaat İşçileri

Melis Tezkan ve Okan Urun’dan oluşan biriken, kişisel hafızalarını ve gündelik deneyimlerini bugüne ait toplumsal meseleler etrafında örerek 2006’dan bu yana izleyiciye aktaran bir sanat topluluğu. Biriken‘in son işi Unplugged Çelenk Bafra’nın küratörlüğünü üstlendiği Mektep Meydan Galatasaray[1] sergisi kapsamında 14 Eylül’den beri Pera Müzesi’nde sergileniyor.

Unplugged, otomobil formunda sönüp şişen siyah renkli bir balona, ’90’ların eşlik ettiği deforme edilen bir melodi ve sanatçıların bu yerleştirmeye dahil olarak bir kaç kez tekrarlayacağı performanstan oluşuyor. Otomobilin nefes alıp veren canlılığı ve ritmi sayesinde biriken aslında sergi boyunca görünmez bir birliktelikle izleyicilere temas ediyor; izleyicilerin ’90’lara giden kişisel yolculuklarında yanlarında duruyor. Bu yolculuk sırasında yaşları ve kültürel sermayeleri yakın olanlar, ’90’ları aşağı yukarı benzer duygusal ve düşünsel birikimlerle hafızalarında yeniden canlandırırken, muhtemelen umut ve hayal kırıklığı arasında salınıyorlar. Umut ve hayal kırıklıklarını, performans sırasında okunan yazık olan bazı şeylerin listesi‘nde de görmek mümkün. Metin sanatçıların Galatasaray Lisesi ve çevresinde geçen öğrencilik yıllarındaki pratiklerini, toplumsal hafızanın çok katmanlı yapısıyla birlikte okumaya açarken hem kişisel hem de toplumsal zafer ve yenilgilerden de söz ediyor.

Biriken, gözlerimizi Türkiye’nin ’90’lı yıllarına çevirirken MTV’den Arafat’a, beyaz Toroslar’dan “tüplü” televizyona, Levi’s 501’den unplugged’a uzanan toplumsal atmosferi bize yeniden hatırlatıyor. Diğer yandan tarihin bu kesitine bakarken yaşanılanların donup kalan iyi ya da kötü hatıralardan ibaret olmadığını; sınıf, cinsiyet, etnisite bağlamındaki ayrımcılıkların ve en temel insan haklarını içeren meselelerin yakıcı bir şekilde güncelliğini koruduğunu da gösteriyor. Bu nedenle ’90’larda birikenlerin farklı formlar aracılığıyla 2018’e aktarıldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla da Susurluk kazası ve beyaz Toroslar’la özdeşleştirebileceğimiz, nefes alıp veren, malzemesi hafif anımsattıkları ağır balon otomobille somutlaşan ’90’lar Türkiye’si ile günümüz arasında süreklilik kurabilmemiz mümkün görünüyor. Bu hafıza her türlü iktidarın hegemonya tesisinde ve tarafların süregelen mücadelelerinde, bozulup yeniden kurulan süreçler içinde daima taze ve canlı. 14 Eylül’de biriken‘in performansını deneyimlediğimiz sırada İstanbul’da yapımı süren 3. havalimanında çalışan binlerce işçinin çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle gerçekleştirdikleri eylemler devam ediyordu. İnşaat İşçileri Sendikası imzasıyla 15 maddelik talepler metni sosyal medyada dolaşıma girdiğinde, metinde yer alan maddelerin birer talep olarak gündeme gelmesinden dolayı utanmamak, öfkelenmemek ve isyan etmemek olası değildi. Metin, insanca yaşamanın ve çalışmanın asgari düzeyde ifade edildiği bir yazıydı. Yazık olan bazı şeylerin listesi gibi bu liste de sade ve sarsıcı bir etkiye sahipti.  Listelerin içerik ve yazılma amaçlarının çok farklı olmasına, farklı mekânlarda yazılıp farklı mekânlarda kamuyla paylaşılmasına rağmen performe edilme biçimleri, gerçekle olan bağları sanat / hayat birlikteliğinin göstergesi şeklinde okunabilir. Bu yüzden de iki farklı listeyi aynı günde görmek oldukça heyecan vericiydi.


İnşaat İşçileri Sendikası’nın Talepleri

Unplugged‘ı şu an içinde bulunduğumuz tarihin geriye dönüşler ve geleceğe gidişlerle oluştuğunu deneyimlemek; kişisel hafızalarımızdaki ’90’lar parçalarını kolektif belleğin imajlarıyla tamamlamaya çalışmak, “bu yaşadıklarımızın ‘hâlâ’ nasıl mümkün olduğun[u]”[2] anlayabilmek için görmenizi, üzerine düşünmenizi öneririm. Sahi siz “Kurt Cobain’in öldüğünü duyduğunuzda ne yapıyordunuz?”[3]

Unplugged performansına katılamayanlar, 18 Eylül 2018 Salı günü 19.00’da düzenlenecek sergi turunun hemen öncesinde gerçekleştirilecek olan performansa katılabilirler.

[1] 25 Kasım 2018’e kadar devam edecek olan Mektep Meydan Galatasaray sergisinde yer alan diğer sanatçılar ve işleri şu şekildedir: Elvan Alpay, İsimsiz; Hera Büyüktaşçıyan, Gül Bahçesinin Ardı; Antonio Cosentino, Etrafında; Burak Delier ve GSL Tiyatro Topluluğu, Zil: Gelmekte Olan Bir Okuldan Sahneler; Hasan Deniz, Duvar; Cemal Emdem, Ağaçlı Yol; Barış Göktürk, Cumartesi; Ali Kazma, Okul; Vahit Tuna, Duyma Biçimleri.

[2] Walter Benjanmin, Son Bakışta Aşk, çev. Nurdan Gürbilek. Metis Yayınları (İstanbul: 2001), 43.

[3] Biriken, Unplugged, 2018.

Kadınlığın Tehciri

“Kimsesizlerin cenaze törenlerinde üç kişi olur. Cenaze hizmetleri görevlisi, külleri savuran mezarlık görevlisi ve bir şair.”

Yeni e, Eylül sayısında bu satırların yer aldığı “Kimsesizlerin şairleri” ve hemen ardından gelen “I.M. Hanım’ın uğurlanışı” Joke Timmermans ve Peter Mangel Schots imzalı iki içerikle açılıyor. Hollanda ve Belçika’da her yıl ölen onlarca kimsesiz için ‘Yalnız Uğurlama’ projesini anlatan mini dosya şaşırtıcı ve sarsıcı…

Derginin ana dosyası ise “Kadınlığın Tehciri” başlığı altında

“Kapitalist önceliklerin İslami referanslarla uyumlulaştırılarak hayata geçirildiği sermaye birikim modeline tekabül eden ve 16 yıldır adım adım inşa edilmeye çalışılan yeni toplumsal cinsiyet rejimi”ne odaklanıyor. Dosyanın yazarları Nuray Sancar, Şahika Yüksel, F. Ceren Akçabay, Erdal Doğan, Burcu Karakaş, Sevda Karaca, Kıvılcım Turanlı ve Özlem Ergun.

Tarık Güney imzalı “Erdoğan’ın ‘İslam içi laikliği’ keşfi” başlıklı yazı ise iktidarın İslam’a “Arap-olmayan bir yorum katan” İmam Maturidi’yi ‘keşfi’nin kronolojisini seriyor.

“Plastik nasıl sanat oldu?” Ali İhsan Ökten’in kaleminden başlığının hakkını veren yazıyı, Kavel Alpaslan imzalı “Sovyetler’den gelen Nasreddin” yazısı takip ediyor. Yazının konusu Kor Kitap’tan yayınlanan Leonid Solovyov’un “Huzur Bozan Nasreddin” kitabı.

Yeni e daha sonra edebiyatımıza dair üç yazı ile devam ediyor: Edip Cansever’i anlatan “Cansever’in Şiirbolero’su” Hakan Cem, “Cansever şiirinin görsel dünyası” M. Zaman Saçlıoğlu imzalı… Abidin Dino’nun yönetiminde yayınlanan ‘Küllük’ dergisinin hikâyesini anlatan “Türkiye edebiyatında tasfiye” ise C. Hakkı Zariç’e ait.

Yeni e’nin Eylül sayısında ayrıca, Hasan Cömert’in Anna Seghers’in romanından uyarlanan Transit filmini anlattığı “Hayaller ve hayaletler”, Şeyhmus Diken’in “Mıgırdiç Margosyan’a sordunuz mu?”, Ferhat Uludere’nin “Samimiyeti özlüyorum”, Yasin Durak’ın “Nefretin çağrısı” yazıları yer alıyor.

Adnan Özyalçıner, Haydar Sancar ve Meryem Demir öyküleri; Yelda Eroğlu tefrika romanı; Nihat Ateş, İbrahim Tığ, A. Nail Deniz, Nisa Leyla, Āba Müslim Çelik, Senem Gökel, Ümit Özkan, Batuhan Bozca, Gökhan Taner Günsan ve Tolis Nikiforou şiirleri; Berna Yangın, Esra Enis, Vahit Akça ve Kürşat Zaman çizimleriyle Yeni e’ye katılıyor.

Kimsesizlerin Şairleri

Hollanda ve Belçika’da her yıl onlarca insan yapayalnız ölüyor. Uğurlamaya gelen arkadaş, akraba, tanıdık ya da komşu olmadan sessiz sedasız gömülüyorlar. Şairlerin, yalnız vefat eden insanları, her birine özel yazılan şiirler eşliğinde ebedi istirahatgâhlarına uğurladıkları edebi ve sosyal proje ‘Yalnız Uğurlama’ 2002 yılında hayata geçirildi. Veda ritüeline şiirin dahil edilmesi. Medeniyet göstergesi. İnsanlık örneği.

Günlerden 5 Haziran Salı. Leuven semaları griye boyanmış. Güneş kendini göstermek istemiyor. Bugün Bayan I. M. toprağa verilecek. Onun tek başına uğurlanacağı törenin fotoğraflarını çekme ayrıcalığına ben eriştim. Sunumu yapacak olan şair Herlinda Vekemans. Koordinatör olan Peter Mangel Schots ile cenaze aracını takip ediyorlar. Kül savurma alanına geldiklerinde araç duruyor. Cenaze evi yetkilisi “urn”u[1] bir kaideye yerleştiriyor. Herlinda şiirini okuyor. Biraz geride, bir ağacın arkasında bekliyorum. Ürkekçe. Arada bir kameramın deklanşör sesi duyuluyor. Cenaze hizmetleri görevlisi külleri çimenlere savuruyor. Hafif bir esinti var. Uzaktan bir kuşun ötüşü duyuluyor.

Çok etkileniyorum. Yalnızlığın boyutu ölçülebilir mi? Giden ardında hangi hikâyeleri bırakır? Nedir bir şaire son nefesini yapayalnız veren bir insan için kalemini eline aldırtan?

Törenden sonra şehir mezarlığına bir taş atımı uzaklığında bulunan bir kafede toplanıyoruz. Şairler Peter Mangel Schots, Herlinda Vekemans ve Alain Delmotte anlatıyorlar.

Yalnız uğurlama ne kadar yalnızdır?

Peter: Kimsesizlerin cenaze törenlerinde üç kişi olur. Cenaze hizmetleri görevlisi, külleri savuran mezarlık görevlisi ve bir şair. Ben koordinatör olarak hepsine katılmaya gayret ediyorum. Şirket olarak kimsesiz bir insanın cenaze törenini bir nebze de olsa kimsesizlikten kurtarmak bizim için çok önemli. Birini toprağa vermek bir ritüeldir. Hayatta kalan akrabaların yas tutmalarına katkı sağlar. Birinin, “güzel bir törendi,” demesi teselli verir. Kabullenmeyi kolaylaşır. Aynı zamanda, ölen kişinin hayatına tekrar atıf yapılmasına vesile olur. Ölen kişi yâd edilir. Samimi duygular doğar.

Bu durumda samimiyetlerini sunanlar merhumu hiç tanımayan kişilerdir.

Peter: Hepimiz insanız. İnsan olmanın gerekliliklerini yeniden gözden geçirmek zorundayız. İnsanlar yalnızca hijyenik nedenlerden dolayı gömülmez. Bir semboldür bu. Tarih boyunca tüm halklar bir yaşamdan diğerine geçebilsin diye ölülerini gömmeyi tercih etmiştir. Hiçbir topluluğun, nerede olursa olsun, ölülerini köpek ve kuşların inisiyatifine bıraktığı görülmemiştir. Açık denizlerde ölenlerin mezarı deniz olmuştur. Onun da kendine has ritüelleri vardır.

Herlinda: Stefan Hertmans “Antigone Molenbeek” isimli kitabında ölmüş kardeşini arayan genç bir kadını anlatır. Tek isteği onu gömmektir. Birine sunabileceğin en büyük merhamet ölümünden sonra gömülmesini sağlamaktır.

Peter: Bir onurlandırma, son bir selam. Mutlaka olmalı. Ölen kişinin akrabası, arkadaşı, tanıdığı, komşusu , kimi kimsesinin olmadığı durumlarda devreye giriyoruz. Yedek oyuncular gibi.”

Senin koordinatör olarak görevin nedir Peter?

Peter: İlk benimle iletişime geçilir. Huzurevi, Sosyal Kamu Refahı Merkezi (OCMW /Openbaar Centrum voor Maatschappelijk Welzijn) veya Cenaze Hizmetleri beni arar. Hiç vakit kaybetmeden Leuven’de müsait olan bir şaire ulaşmaya çalışırım. Ardından ölen kişi hakkında bilgi toplarım. Ölen kişi Huzurevi yaşlısı ise zorlanmam, doğrudan kuruluşa giderim. Eğer kişi evde ölmüşse komşularla veya yardıma muhtaç insanlara yardım eden derneklerin temsilcisi Poverello’yla irtibata geçerim. Mümkün olduğunca ayrıntılı bilgi toplamaya çalışırım. Zaman genellikle kısıtlıdır. Edindiğim parça parça bilgileri şaire iletirim.

Yani kişinin hayattayken ‘kim’ olduğunu bulmak için küçük bir keşif yolculuğu yaparsınız. Peki mahremiyet nerede başlar?

Peter: Elbette amacımız o insanın özelini deşmek değil. Gazeteci ya da heyecan arayan kişiler değiliz. Sınırlar var, ama şiir için bazı bilgiler, kullanılmamak kaydıyla, oldukça yararlı olabiliyor.

Herlinda: Kimsenin ruhu duymadan kişinin haftalarca evinde ölü yatmış olması gerçeğini dizelerime yansıtamam, ama bu bana ölenin kim olduğu, nasıl yaşadığıyla ilgili ipuçları verir.

Tanımadığın bir kimse hakkında şiir nasıl yazılır?

Peter: Veriler kısıtlı olduğu için “yalnız uğurlama” için yazılan şiir kişiselliğin ötesindedir. Bugün toprağa verdiğimiz kadın bir hemşireydi. “Hastaneler hayatın oldu. Yatak yapmak, ateş ölçmek ve sürgü değiştirmekten başka kalan neydi sana?” Şairin önüne bir tablo konur, onu duygular izler. Sözcükler sıralanır.

Herlinda: Beni bir ıssızlık hissi sarar. Bir insanın son nefesini tek başına vermesi beni derinden sarsar. Zaman zaman ölen insanla alakası olmayan kişilerden ilham alırım. Merhumun ismini Google’a yazıp aynı ismi taşıyan insanlar bulurum. Sahip oldukları özellikleri tanıma imkânı bulabileceğin, hâlâ hayatta olan insanlar. Kaleme aldığım ve artık hayatta olmayan kişiyle aynı isme sahip erkek ya da kadınlar. Bu bana ilham verir.

Alain: Beni motive eden bir çeşit hiddet. Öfke nöbeti değil de bir kızgınlık. İnsanların dışlanması, yalnız ölmesi ve kimsesiz gömülmesi bir insanlık ayıbı değil midir? Toplum her bireyin kucaklanmasını sağlayabilmeli.

Peter: Sonuçta şiir ısmarlama yazılıyor, bu bir gerçek. Şu ve şu özelliklere sahip bir kişi hakkında yazmak zorundasın. “Bunu yapamam, kendimi kısıtlanmış hissederim. Yalnızca kendi duygu dünyam veya düşüncelerim doğrultusunda yazabiliyorum,” diyen şairler mevcut. Bazıları ise tam tersi, zorlanmazlar. Kendisi de bir “yalnız uğurlama” şairi olan Bernard Dewulf geçenlerde, “Bana yazacağım konunun söylenmesi çok hoşuma gider. Bu bana bir çerçeve, bir bağlam yaratma imkanı verir.” diyordu.

“Yalnız uğurlama” şiirini “iyi şiir” yapan nedir?

Herlinda: Saygı sınırlarını aşmıyorsa, hissettiklerinle uyum içindeyse, nazım olarak yazılmışsa, zaten o hayat hakkında yazma imkânı seni seçilmiş hissettirir. Bu verilmiş bir armağandır.

Alain: Kısa sürede iyi bir şiir yazmak bir meydan okumadır aslında. Her seferinde yüksek bir standart yakalanır. Bazı şiirler klasikler arasına girmiştir.

Peter: Bunun bir ayrıcalık olduğu yönetmeliklerimizde de belirtilir. “Yalnız uğurlama” kaliteyi şansa bırakmamak için bir yayınevine bağlı şairlerle çalışır. Şairlerimiz kendilerini ispatlamış kişilerdir. Her birinin yüksek yazma kabiliyeti vardır, sözcükleri yürekten gelir ve beklentilerin çok üstüne çıkarlar. Bu da muhteşem şiirler doğurur.

Etkilenip unutamadığın, aklından çıkmayan kişilerle karşılaştığın oluyor mu?

Herlinda: Bir ölümün seni bir diğerinden daha çok etkilediği oluyor. Söz konusu olan film karakterleri değil, gerçek insanlar. Gece gündüz içen bir adam vardı. Sevgilisi varmış. Kiracıların öğrencilerden oluştuğu bir apartmanda yaşıyorlarmış. Öğrenciler acil durum ziline basmışlar. Posta kutusu taşmış, koridora tuhaf bir koku hâkimmiş. Apartman görevlisi adamı ölen sevgilisine sarılır vaziyette bulmuş. Kız iki haftadır ölü yatıyormuş. Çok feci. Bu yeteri kadar kötü değilmiş gibi öğrenciler birkaç yıl sonra tekrar alarm vermişler. Apartman görevlisi bu sefer adamı bulmuş. Dört hafta önce ölmüş. O ana kadar kimse anlamamış. Bundan daha yalnız ölünemez. Bu hikâye kafamın içinde dolaşıp durdu, cenaze töreninde şiiri okuduktan sonra da devam etti.

Peter: Çoğunlukla raporu yazmayı bitirdiğimde olay benim için kapanmış oluyor, ama bunun elbette istisnaları var. Mesela altı ay önce bir bebek hakkında yamıştım, sahipsiz ölmüştü. O zaman olay basına da yansımış, bir bağış kampanyası başlatılmıştı. Berbat bir his. Bebeği aklımdan çıkaramadım.

Alain: “Kafamda kişiler kurgu karakterlere dönüşebiliyorlar. Sayısız cevaplanmamış soru, dünya kadar gizem var. “Yalnız uğurlama” projesinin dışında yalnız uğurlanma konulu iki şiirim var.

Şiirlerin yayınlanması neden önemli?

Alain: Şiirlerimiz ikinci bir yaşama sahip oluyorlar. Web sitesinde yayımlanıyorlar, kitaplarda yer alıyorlar. Gidiyorlar ve çoğalıyorlar. Bu çok önemli. Ölen kişinin varlığı –nasıl bir hayat sürdüğü fark etmiyor- bir anlam kazanıyor.

Peter: Bizler nasıl kaybettiğimiz sevdiklerimizin fotoğrafını saklıyorsak, toplum da tek başına ölen kişiyi şiirle anıyor. Yaşamaya bu şekilde devam ediyor.

Herlinda: Bir tablo gibi, ya da bir portre. Boya yerine kelimelerimizi kullanırız. Yayımlanıyor olması çok önemli. Toplum bu tür olayların yaşandığını bu şekilde görüyor. Şiirin okunması kalıcı değil, bu işin ritüel kısmı. Onları kalıcı yapan web sitesi.

 Umursanmamak. Yalnız ölmek. Hikâyelerin hepsi mi keder ve ıstıraptan ibaret?

Peter: Aslında hepsi değil. Bir kadın vardı, hiç çocuğu olmayan bir dul. Son yıllarını geçirdiği huzurevinde tek bir arkadaşı varmış. Sürekli birlikte kahve içerlermiş. Günleri mutluluk içinde geçiyormuş. Kadın öldüğünde o arkadaş yalnız kalmış; arkadaşını kaybeden oymuş çünkü.

Alain: Yaşlı insan deyince aklımıza genellikle bir hastalık tablosu gelir. Raporlar bedensel gerileyiş hakkındadır, öncesinde yaşananlardan bahsetmez. Bir kadının raporunu hatırlıyorum, hastalıkları vesaire anlatılıyordu. En altta küçük harflerle şöyle yazıyordu: Domatesli karidese bayılırdı. Hayatına birçok genç erkek girdi. Bunu okuduğunda ortaya bir hikâye çıkar. Genç erkekler mi? Hım, demek ki baştan çıkarma sanatını biliyormuş? Yaşama sevincine bakar mısınız! Bir de dans yarışmalarına katılmayı seviyormuş. Belki de kızı onu o yüzden ziyaret etmiyordu, sürekli dansla meşgul olduğundan? Bu tür bilgiler hayal gücünü tetikler!

Herlinda: Bu tür detaylar çok şey anlatır. Böyle olaylarda çıkış noktan dışlanmışlık duygusu değildir.

Peter: Ama yine de baskın olan üzüntü ve öfke duygusudur. Bu bir fiyasko. Toplumca başarısız olduk. O yüzden bizler, “yalnız uğurlama” şairleri, eksik kalanı veriyoruz. Sunabildiğimiz de hepi topu üç beş kelime. Yine de dileğimiz en güzel şiirimizi yazmak. Azmimizi kaybetmemek. Sonuçta hepimiz insanız.

[1]              Urn: Müteveffanın küllerinin konduğu kâse, kap.

 

I.M. Hanım’ın yalnız uğurlanışı

Peter Mangel Schots
Çeviren: Nevin Soysal

27 Aralık 1938 yılında Aarschot’ta doğan I.M. Hanım, 31 Mayıs 2018’de birkaç haftadan beri misafir olduğu Leuven Edouard Remy Bakımevi’nde hayata gözlerini yumdu. Kül savurma merasimi 5 Haziran 2018 Salı günü Leuvens şehir mezarlığında yapıldı. O gün şair Herlinda Vekemans görevli idi. Rapor Peter Mangel Schots tarafından hazırlandı.

Cenaze evinden ve Sosyal Kamu Refahı Merkezi’nden (OCMW /Openbaar Centrum voor Maatschappelijk Welzijn) birer saat arayla peş peşe iki haber geldi. Kimsesiz cenazeler konusunda duyarlığın devam etmesi, Leuven’deki son vaka -neyseki- altı ay önce yaşanmış olsa da teselli verici.

Bu sefer söz konusu olan I.M. Hanım. İsminin baş harflerindeki ironi, onu anmak için uygun kelmeleri ararken sonradan dikkatimi çekiyor.

I.M.

In Memoriam.

Yapacağımız tam da bu: onu anmak, kendi kendine sönmüş hayata bir anlığına ışık tutmak.

Bu sefer onun hakkında fazla bir şey öğrenemiyorum. Remy Bakım Merkezi’ne ocak ayında yerleşmiş. Öncesinde Heverlee’de yaşlılara özel bir apartmanda kalıyormuş. Kocası iki yıl önce ölmüş.

Başhemşire, I.M. Hanım’ı mümkün olduğunca tanıtmaya çalışıyor. Demansı varmış, bu yüzden derinlemesine görüşmeler yapılamamış; ama demansına rağmen I.M. Hanım esprili bir kişilikmiş. Sürekli şakalaşırmış. Kafasının karışıklığından ismini hatırlayamadığı insanlara kendince isimler uydururmuş. Erkek hemşirelerden birini F.C. de Kampioenen televizyon dizisindeki Marscke’ye ikizi gibi benzetiyormuş. Bu yönü, ömrünün son demine karanlığını delen yıldızlar gibi umut getirmiş olmalı.

Hayatının önceki 79 yılının nasıl geçtiğini tahmin etmekten başka seçeneğimiz yok. Bazı veriler hayatının hiç de kolay geçmediğini gösteriyor. Kalabalık bir aile, savaş yılları. Bir kızı varmış, bakımını ailesinin üstlendiği. Buna hangi koşullar sebep olmuş bilmiyoruz. Tek evladı olan o kız çocuğuyla iletişimi yıllar önce kopmuş olmalı. Ne onun, ne de başkasının cenaze törenine gelmesini bekliyoruz.

Başhemşire başka bir şeyi daha gün ışığına çıkarıyor: I.M. Hanım’ın kendi de hemşireymiş. Mechelen’de eğitim görmüş, bir süre Pellenberg’de hizmet etmiş. Belli aslında: I.M. Hanım’ın  hayatı hastane koridorlarında geçmiş. Beyaz önlüklerle çevriliymiş.

5 Haziran Salı, ikindi vakti yürüdüğüm sokaklar -rotamı şehir mezarlığına çevirdikten sonra- o hastane koridorlarının biçimini alıyor. Sağımda ve solumda şehrin belli belirsiz kapıları, havada yoğun bir günün kırık beyazı.

Herlinda mezarlığa gelmiş, Alain de onunla birlikte. Siyahlar içindeki güven timsali adam da orada. Birilerinin sürpriz yaparak ortaya çıkmayacağına emin olmaya çalışarak, tören için belirlenen saati on dakika geçiriyoruz.

Yalnızca bir kedi geçiyor. Cenaze aracının altına saklanıyor, oyuncu canlılığı dördümüzü de etkiliyor. Ansızın kırılan bir buz tabakası gibi.

Yavaş adımlarla küllerin savrulacağı çayırlığa ilerliyoruz. Herlinda şiirini okuyor:

Yedi kardeşin güzün doğanı
ses, kahkaha, koşuşturma ve bağrışmayla dolu
bir ev ve avlu,
zıpladığın, ip atlayıp mendil sakladığın
savaş yıllarında geçen bir çocukluk.
‘Hastaneler hayatın oldu.
Yatak yapmak, ateş ölçmek ve
sürgü değiştirmekten başka kalan neydi sana?’
Onca yıl kaç hastayla konuştun,
kaç kişinin derdine derman olup yastıklarını kabarttın?
Günlerini ütülenmiş mendiller gibi çekmeceye kapatan
onlar mıydı?

Huzurevi o eski zamanlara bir dönüş müydü?
Artık erkeklerin de hemşire olması ve
esprilerinin usta karşılıklar bulması seni şaşırtıyor mu?
Koridorlarda oradan oraya koşturarak mı geçti ömrün?
Yedi kardeşin güzde doğanı
Kahkaha, koşuşturma, bağrışma, hastaneler, mendiller,
şikâyetler ve espriler.
Her şey çekmeceye  kaldırılmış;
uzun süre aralık bırakılıp
nihayet kapatılan.

Şiirden sonra mezarlık amiri dikkatle külleri savuruyor. Gri bir dikdörtgen, mezar taşına benzer.

Cenaze evi görevlisi bizimle vedalaşırken filozofça bir edayla: “Bunları söyleyebildiğim yegâne insanlar sizsiniz” diyor.

Sonradan töreni belli bir mesafeden izleyen fotoğrafçı Joke ile konuşuyoruz. Bir sayısını ritüellere ayıran Felemenkçe-Türkçe yayınlanan edebi dergi Akrostiş için törenle ilgili bir yazı hazırlıyor. Herlinda şiirini okurken bir adam çıkageldi, diye anlatıyor Joke. İ.M. Hanım’ı tanıyormuş, ama töreni uzaktan izlemek istemiş. Tören biter bitmez de hızla ortadan kaybolmuş.  F.C. de Kampioenen televizyon dizisindeki Marscke’ya benzeyip benzemediğini soruyoruz. Joke kısa bir an şaşkınlıkla baktıktan sonra: “Evet, şimdi siz söyleyince, andırıyordu biraz sanki…”

‘Kendinizi Allah mı sanıyorsunuz!’[1]

(Şükür anladık! Titre ve kendine gel ey erk zihniyet! )

Kırgın Çiçekler dizisini yazdığımız günlerde sert bir sahne seyretmişti seyirci. Yetimhanede yaşayan 16 yaşındaki Meral, tanımadığı bir adamın arabasına binmişti. Belki bir yere can havliyle yetişmesi gerekiyordu, belki o ıssız yerde bir arabaya binmeye mecbur kalmıştı, hatırlamıyorum.  Adam yol boyu kıza o arabada ne işi olduğunu sorup durdu. Hangi kafayla hiç tanımadığı bir insanın arabasına biniyordu, ya o sapık olsaydı, ya ona bir şey yapsaydı, Allahtan kendisi buna yeltenmiyor, ama ya tersi olsa; şuracıkta başına kim bilir neler gelirdi. Gelirdi di mi, anladın di mi sen olacakları, bak benim de kız kardeşim var, senin yaptığın şu haltı yese, suratına tükürürdüm gibisinden laflarını ard arda sıralamıştı… Karakterimiz tedirgin olmuş, bir müddet sonra ‘abi ben ineyim, ne olur ineyim’ diye yalvarmış, ama adam inmesine bir süre izin vermemişti. Ve nihayet adam tamam git demiş ve kızcağız perişan bir halde arabadan inip koşarak gitmişti. Adam üstü örtük gibi görünse de çok net bir şekilde Meral’e psikolojik şiddet uygulamış, kızı taciz etmişti. Biz yazarken bile iğreti olmuştuk yalan yok, seyircinin de aynı hislerle dolup taşacağını sanırken; atılan twetlerden adamdan hayranlıkla söz ettiklerini, Meral’i ise yerden yere vurduklarını gördük. Oh çok şükür neyse ki adam iyi biri çıkmış, kıza bir şey yapmamıştı. Yani adam kıza tecavüz etmediği için ona minnettar kalmışlardı. Arabanın içinde dakikalar süren ve salyalarını akıtarak kıza ayar çeken o erk söylem tuhaf bir şekilde tacizden sayılmamıştı. Sahnenin bu şekilde anlaşılmasından dehşete düşmüştük elbette. Arabadaki adama daha fazla fenalık etmediği için hayranlık duymak, onu yüceltmek; erk söylem tam da bu demekti. Meral de bir daha elin adamının arabasına binmeyecekti, ona ders olsundu şuydu buydu… Bir adamın genç bir kıza iyilikle yardım da edebileceği fikri konuşulmamıştı bile. Erk söylem yine korunmuş kollanmış, sürdürülebilirliğine hizmet edilmiş, pekiştirilmişti.

‘Beren saati kim taciz etti, adını vermediği o kanal yöneticisi kim?’ sorusu  sektörde yine konuşulmaya başladığında, meselenin bu sefer nereye varacağını merakla bekledim. Bir erk seviciliğinin nüksedeceği, yine bir “ne münasebet canımcıların” çıkacağına dair bir hissim vardı; fakat Beren Saat vesilesiyle sektördeki bir çok kadını ezip geçeceklerini, doğrusu tahmin etmiyordum.

Mesele; Beren Saat’in bundan üç yıl önce, Özgecan cinayetinden hemen sonra twitter ve instagram hesabından “Güzel olmak zor, güzel kız olmak çok zor ülkemde” diye başlayan bir metin paylaşmasıyla başladı. Oyuncu, dizi çekimleri sırasında bir erkek oyuncunun dudağından zorla öpmek istediğini ve bir kanal yöneticisinin kendisini taciz ettiğini söylemişti. Özgecan cinayetiyle öylesine sarsılmıştık ki; Saat’in paylaşımına duygusal bir metin gözüyle bakılmış, birkaç küçük çatlak ses çıkmış; Beren söyle kim bunlar denmiş ve sonra unutulmuş, üzerinde durulmamıştı.

Üç yıl sonra oyuncunun rol aldığı Fatmagül’ün Suçu Ne dizisi Fransa’da yayınlanmaya başlamasıyla mesele tekrar gündeme geldi. Le Figaro dergisinin oyuncuyla yaptığı röportaj Türk medyasında “feminizmden korkmayın, çocuklarınızı feminist yetiştirin” başlığıyla haber oldu. Ve hemen arkasından Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök şu iddiayı ortaya attı: Röportaj bir çeşit sansürlenerek önümüze servis edilmişti. Beren Saat’in bir televizyon yöneticisinin tacizine uğradığını söylediği bölümler atılmıştı:

Bu mülakat Hürriyet dahil çok sayıda gazete ve internet sitesi tarafından da özetlenerek yayınlandı. Beren, mülakatta 2015 yılında söylediği çok önemli bir şeyi, hem de bu defa daha açık bir ifade ile tekrarlamış. ‘Bir televizyon kanalı yöneticisinin tacizine uğradım’ demiş… Siz de merak etmiyor musunuz kimdir bu kanal yöneticisi, hâlâ görevinin başında mı…Hâlâ aynı şeyleri yapıyor mu? Beren Saat mülakatta ‘Mücadelemiz sessizlik yeminini kırmak’ diyor…Ama görüyorum ki aradan 3 yıl geçmesine rağmen bu ‘mesleki omerta kanunu’ hâlâ kırılamadı…

Özkök’ün eleştirdiği bu suskunluk yasasını bozan bir babayiğit elbette vardı. İnternette yayın yapan Uçankuş adlı magazin sitesi “Beren Saat’in tv tacizcisini açıklıyorum” başlığıyla ortaya çıkıverdi.  Uçan Kuş’a göre; bu iddia karşısında  tv kanal yöneticileri büyük bir töhmet altında kalmış ve rahatsızlıklarını dile getirmişti. Bu ismi açıklamak boyunlarının borcuydu. Ve herkes şimdi dinlesindi:

“Herkes ‘Uçan Kuş biliyordur o televizyon yöneticisinin kim olduğunu… Açıklayın’ diye… Doğrudur… Konuyu biliyoruz. (bilmeseler şaşardık di mi?)

Bu eski bir olay… Şimdilerde sözü edilen tarihten çok eski… (Beren Saat bile yanılıyor olabilir, o denli eminler)

O dönemde sözü edilen kanal yöneticisiyle bir kanal gecesinde yaşanan olay, o dönemler bir şekilde Uçan Kuş’un kulağına gelmişti. Ancak o zaman, Beren Saat’le o kanal yöneticisi arasında flört’öz bir ilişki olduğu iddiaları da vardı. O yüzden hiç üstünde durmamıştık. (Evet genelde flört ederken sevgililerimiz sarhoş bir şekilde kıçımızı elliyor ve kavga ediyoruz[2]**)

Ancak Beren Saat’in ifadesine göre, öyle bir durum da yok ve sadece taciz var. (E yani?!) Peki kim?.. Kim bu TV yöneticisi?..(Kim?) Hemen şunu söyleyelim, şu anda TV dünyasında aktif olmayan…TV yöneticiliğinden uzaklaşmış bir kişi… (Allahtan öyle, yoksa nasıl söylerdik?)

‘Neden bu kadar yazdık ve neden ismini tam olarak vermiyoruz’ sorusunun cevabı ise şöyle: Ortada ispatlı bir olay yok. Bu şekilde birisini afişe etmek son derece yanlış olur. (Kadının beyanı ne zaman esas alındı ki, adamlar haklı) Peki neden bu kadarını yazdık?.. (Ayol bir şey söylemediniz ki zaten)

Çünkü, özellikle de bir sürü medya mensubu arayıp şu anda TV’lerin başındaki kişilerden tahmin ettikleri yöneticilerin ismini söylemeye başladılar ve baktık ki, hiç alakasız isimler töhmet altında kalmaya başladı. (Ve işte beklediğimiz hareketler de başladı. Türk öğün güven çalış, erk’i koru kolla hizmet et!)

Bazen susmak da suç… En azından bu kadarını yazalım da kimse töhmet altında kalmasın istedik…”

Uçan Kuş “Bazen susmak da suç” derken çok samimi değil mi? Sanki kanal yöneticilerinden azarı işitmiş, kardeşim açıktan yazın şu şerefsizi denilmiş ve mecburen kem küm etmek zorunda kalmışlar gibi. Fakat sektörün ne olacağı belli olmayacağından, şimdilerde sektörde aktif olmayan tacizcinin bir gün bir bakmışız bir kanalın başına geçiverme ihtimalinden dolayı isim de net olarak zikredilmemiş. Cidden iki arada bir derede kalmak tam da böyle bir şey galiba. Sussalar suç, susmasalar yine suç! Yazık yahu! İnsanın tam üzülecek gibi olup bir gülesi geliyor valla!

Uçan Kuş magazin sitesinin neden Beren Saat’i taciz eden tv yöneticisini açıklamadığı, kıyısında köşesinde dolaşıp, hissettirir gibi yapıp ama usulca sıvışıvermesi, bu yazının konusu değil aslında. Asıl mesele; haber metnindeki Beren Saat’in bu çıkışının arkası gelirse, ‘aman Allahım ne yaparız’ korkusu. Ve bu vesileyle birlikte yeniden ürettiği kadın düşmanlığı.

Buyurun okumaya devam edelim:

Beren Saat’in bu çıkışının arkası mutlak gelecektir. Fakat esas tehlike şudur: Bu durumu fırsat bilip, herhangi bir şekilde TV ekranlarında yer bulamayan ya da istedikleri dizi ve de filmlerde yer alma şansı yakalayamayan veya sürekli problem çıkardıkları için dizilerden v.s gönderilen bazı kişiler de bu furyayı fırsat bilip, kızdıkları bazı insanlara iftira atabileceklerdir!..

Yani ne anlıyoruz; kadınlar çıkarları uğruna ortalığı fitne fesada boğabilir, çünkü fırsatçıdır… Zaten bütün taciz ifşalarının özü de genelde böyle değil midir? Kadının tersine pisine aman ha gelmeyin, derhal bir iftira atmalar, bir haksızlığa uğratmalar… Bir kadının kendisini taciz eden bir erkeği ifşa etmesinin hakikaten kolay olduğunu sanmalar şunlar bunlar…  Fakat Uçan Kuş gibi erk seviciler hazırda ve nöbette, çünkü erk’e dil uzatılamaz. Eğer olur da o felaket günleri başlarsa, sektördeki kadınlar kendilerini taciz edenleri bir bir ifşa ederse; Uçan Kuş göğsünü bu iftiralara siper edecek, canla başla çalışacaktır.  

“İşte tam burada Uçan Kuş’un rolü çok önemli… Yıllardır bu piyasada ne var ne yok biliyoruz. Hatırladığımız vardır, hatırlamadığımız vardır. Ama bir şekilde yine böyle bir gündem olursa, mutlaka araştırıp, müthiş arşivimize de baştan sona göz atıp, konuyu eğrisiyle doğrusuyla, hem burada, hem de Uçan Kuş TV’de ekrana getireceğiz.”

Getirmezseniz hatırımız kalır. Aman ha, iyi araştırın. Tacizcisini ifşa eden kadınla tacizci arasında belki flörtöz bir durum vardır. Ve erk daima biriciktir, yücedir, kutsaldır. Allah erkeklerimize aman ha zeval vermesin. İyi çalışın çocuklar!

[1] Oyuncu ve yazar Başak Sayan, Sinem Gedik ve İntizar’ın görüntüsünü dava dosyasına koyan ve görüntüleri sızdırdığı söylenen Mustafa Ceceli’ye instagram hesabından ağır sözler söylemiş, Lut kavmini örnek göstererek “kendinizi Allah mı sanıyorsunuz?” diyerek tepki göstermişti…

[2] Beren Saat’in 2015 yılında instagram hesabında paylaştığı metne atfen…

Mayıs 2018 sayısı çıktı!

Yeni e dergisinin Mayıs 2018 tarihli 19’uncu sayısı çıktı. Dergi, bu ayki dosya konusunu, Mayıs 1818’deki doğumunun 200. yılı nedeniyle Karl Marx’a ayırıyor. ‘Bizim’ Marx başlıklı dosyada Karl Marx ve eserinin, Osmanlı’dan başlayarak nasıl ve ne kadar anlaşıldığı, bu anlama çabasını hangi tarihsel ve toplumsal etmenlerin belirlediği konuları tartışılıyor. Dosyada, Aydın Çubukçu, Nuray Sancar, Y. Doğan Çetinkaya, Barış Avşar, Hasan Ayhan ve Pamela H. Johnson’un yazılarının yanı sıra Bahadır Özgür’ün, Osmanlı ve Türkiye’de Marx çalışmalarıyla bilinen akademisyen Mehmet Ö. Alkan ile yaptığı röportaj da yer alıyor. Derginin kapağında ise ressam Namık İsmail tarafından 1919’da yapılmış ve ilk olarak o dönem yayınlanan Kurtuluş gazetesinde basılmış Marx portresine yer veriliyor.

Dergide dosya dışında da çok sayıda dikkat çekici yazı ve ürün bulunuyor. Açılışı bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan ve “çağdaş sanatlara karşı geleneksel sanatlar” gibi bir formülle sunulan Yeditepe Bienali’ne yönelik eleştirel bir yazıyla açılıyor dergi. Begüm Özden Fırat, “Senin bir ihtimalin var!” başlıklı bu yazısında, Erdoğan’ın Yeditepe Bienali açılışında yaptığı konuşma ve küratörlerin demeçlerinden yola çıkarak güncele de değinen bir ‘kültürel iktidar’ tartışması yürütüyor.

Dergide ayrıca Meral V. Gündoğdu’nun, Scott Fitzgerald’ın “Muhteşem Gatsby” romanına ve bu romandaki Amerikan evrenine ilişkin sınıfsal bir okuma yaptığı “Gatsby’nin başarısı ve başarısızlığı” başlıklı yazısı ile Aras Coşkuntuncel’in, pek çok ülkede olduğu gibi bizde de gündemi sıklıkla meşfuy eden ‘Uber’ uygulamalarını emeğin yağmalanmasının bir yöntemi olarak ele aldığı “Emeğin Uberizasyonu” başlıklı yazısı dikkat çekiyor.

C. Hakkı Zariç’in geçtiğimiz ay kaybettiğimiz şair Ülkü Tamer’le 2014 yılında yaptığı röportaj; Erkan Aktuğ’un Neş’e Erdok ve resimleri hakkındaki yazısı “İçinden Neş’e Erdok’un geçtiği zaman”; Yasin Durak’ın ABD’li yazar John Fante hakkındaki kısa monografisi “Yeraltının deneyim düşkünü” de bu sayının ilgi çekici yazıları arasında.

Dergide bunların yanı sıra Adnan Özyalçıner, Zehra Çelenk, Özer Akdemir ve Önder Şit’in öyküleri; Yelda Eroğlu’nun geçen ay başlayan tefrika romanı ‘Aşk Çılgını’nın ikinci bölümü; Ezgi Atabilen’in tiyatro ve Hasan Cömert’in sinema eleştirileri ile pek çok başka yazı ve ürün yer alıyor.

Bu sayının sürprizlerinden birisi de Hegel şiiri. Türkçede ilk defa yayınlanan Hegel’in sevgilisine yazdığı şiiri Sevi Emek Önder çevirdi. Huey Newton şiiri Mahir Ergun çevirisiyle, Kenneth Patchen şiiri Tamer Gülbek çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Gülsüm Cengiz, Oya Uysal, Tuğrul Keskin, Yiğit Kerim Arslan, Gökhan Taner Günsan bu sayıdaki şairler. Engels’in severek okuduğu Georg Weerth’in bir şiirini ise Mehmet Mutlu çevirdi.

Namık İsmail, Janset  Akyıldız, Berna Yangın, N. N. Şukov, Aslı Akyüz, Esin Erdem ve Fatma Gül bu sayının çizerleri arasında yer aldı.

Devr-i CEO

ABD’nin tek başına hüküm sürdüğü “tek-kutuplu” bir uluslararası sistemden; Çin, Rusya, İran, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi bölgesel güçlerin ortak yönettiği “çok-kutuplu” sisteme geçildiği sıkça dile getiriliyor. Bu tespit (özellikle siyaseti kapitalist birikim krizine indirgeyen) kimi muhalif çevrelerde Amerikan hegemonyasının çöküşünü müjdeleyen bir haber gibi algılanıp, pek sorgulanmadan kabul ediliyor. Halbuki bu tespit üzerine etraflıca düşünmek gerek. Kısaca:

1) Bu tespit kendi başına kuramsal bir eleştiri içermiyor. Uluslararası ilişkiler disiplininin önde gelen ana akım kuramcısı Kenneth Waltz, -daha 1990larda, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında ortaya çıkan ABD gücünün geçici olacağını, eninde sonunda çok-kutupluluğa geçişin kaçınılmaz olacağını söylemişti.

2) Bu tespit ilk defa dile getirilmiyor. Stratejik açıdan üstün pozisyonda yer alan aktörün en temel hedefi üstün pozisyonunu koruyabilmektir. Yani, hegemonik stratejinin temelinde çöküş korkusu yatar. Bu nedenle Amerikan hegemonyasının çökeceği senaryoların tarihi, hegemonyanın tarihiyle eş zamanlıdır. Çöküş tespiti yapılırken bugünkü tespitin geçmiş tespitlerden nasıl farklılaştığı değerlendirilmelidir.

3) Tespit bir dönüşüme işaret ederken isabetli, yalnız bu dönüşümü tarif etmekte yetersiz ve hatta yanıltıcı olabilir. Nitekim, hem Ahmet Davutoğlu’nun hem Avrasyacı stratejistlerin bu tespiti bir amentü gibi kabul ettiklerinin; özellikle son dönemin hayal kırıklığıyla liberallerin önemli bir kısmının da bu düşünceye meylettiğinin altını çizelim. Bu kadar geniş bir siyasi yelpazede kabul gören bir tespiti eleştiriye tabi tutmak elzem. Başka bir ifadeyle, siyasi farklılığın netleştirileceği kuramsal bir eleştiriye ihtiyaç var.

Türkiye’deki hakim jeopolitik yaklaşımlar olan Yeni-Osmanlıcılık, Avrasyacılık, Ulusalcılık ve Batıcılığın ortak noktası Reelpolitik ya da siyasal realizmdir. Realizm, uluslararası ilişkilerde belirleyici olanın büyük güçler arasındaki rekabet olduğunu ve bu güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini öne sürer. Tarihsel olarak büyük güçlerin toplumsal içeriğindeki (örneğin, antik köleci devlet, feodal devlet veya kapitalist devlet arasındaki) farklılıklar uluslararası ilişkilerdeki güç mücadelesinin mantığında hiçbir şey değiştirmez: Güç, her zaman diğer güçlerle güçlenme mücadelesi verir. Lakin, “güçlülerin güçlenmek için güç mücadelesi yaptığı” bir önermenin döngüselliği realizmin başına dert olagelmiştir. Bu “güç fetişizmini” Marx’ın “meta fetişizmine” benzeten Justin Rosenberg, şirketlerin yerini devletlerin, piyasanın yerini de güç dengesi rekabetinin aldığı bir ideoloji olarak eleştirir. Hal böyleyken, Marxist yaklaşımların kuramsal olarak bu güç fetişizmiyle ayrışması ve dünya düzeninin dönüşümünü tarif ederken toplumsal ilişkileri hesaba katması gerekir.

Devrimin cenazesi olarak Reelpolitik
Reelpolitik deyimi ilk olarak Alman liberali August Ludwig von Rochau tarafından Reelpolitiğin Temel İlkeleri: Almanya’nın Devlet Meselelerine Uygulaması adlı kitabında kavramsallaştırıldı. 1853’te yayımlanan bu eser Alman milliyetçi liberallerinin 1848 Devrimi’nden duyduğu hayal kırıklığını yansıtır. Milli birlik uğruna liberalizme veda edilirken, Alman düşünce tarihinde 1806’da Jena’da Prusya’nın Napoleon’a yenilgisiyle başlayan bir devletçi reform hareketiyle buluşuluyordu. 1848 kuşağı 1789 kuşağının hayal kırıklığından besleniyordu.

Jena sonrası Prusya’da II. Mahmud’la eşzamanlı olan bir reform hareketi başlamıştı. Humboldt’un kurduğu Berlin Üniversitesi’nde Jena yenilgisi sonrası Prusya’yı modernleştirecek bir kadronun yetiştirilmesi amaçlanmıştı. Bu kadro Napoleon’un gücünü mümkün kılan modernleşmeyi gerçekleştirecek ancak mevcut Prusya monarşisinin kurumlarını muhafaza edecekti. Aydınlama düşüncesi daha geçen yüzyıl bizzat Büyük Friedrich tarafından uygulanmamış mıydı? Bu “romantik” eğitim reformu dünya düşünce tarihinde felsefede Alman idealizmi, tarihyazımında Ranke ekolü olarak önemli bir iz bıraktı.

Leopold von Ranke 1810’da eğitime başlayan üniversiteye, 1825’te muhafazakar hukuk tarihçisi Carl von Savigny tarafından davet edilmişti. Savigny gibi Hegel’in azılı bir muarızı olan Ranke spekülatif tarih yerine belgelerin eleştirel okunmasına dayanan ampirisist bir tarihyazımını geliştirdi. Bu tarihyazımının temelinde yatan ilke “dış politikanın önceliğidir” (Primat der Außenpolitik). Böylece toplumların tarihinde devletin önceliği, üstünlüğü ve devlet çıkarının nesnelliği ve doğallığı varsayılır. Bu muhafazakar ideoloji nihayet (başka bir liberal hayal kırıklığı olan!) Hegel’in devletin en üstün ahlaki varoluş olarak tanımlandığı siyaset kuramıyla örtüşür. Hem Romantikler hem 1848 liberallerinin muhafazakarlaşması devrimin geri çekilişidir aynı zamanda.

Muhafazakar Prusya’nın resmi ideolojisi reelpolitik 19. yüzyıl sonu Almanya’nın ağır toplarından Max Weber ve öğrencisi Otto von Hintze’nin eserlerine sinmiştir. Weber’in siyaset sosyolojisi İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün Amerikan sosyal bilimlerinde olduğu gibi siyaset bilimi içinde beliren uluslararası siyaset disiplininde de egemen olmuştur. Nitekim, savaş sonrası ilk kuşak Amerikan uluslararası ilişkiler kuramcıları Hans Morgenthau, John Herz gibi Almanya kökenliler tarafından kurulmuştur. Soğuk Savaş’ın önemli reelpolitik kuramcılarından Henry Kissinger’in doktora tezini Napoleon sonrası 1815 Viyana Düzeni üzerine yapmıştır. Siyasi tarihte musikişinas bir şekilde “Avrupa Konseri” denilen bu barış halinin devrimcilerin amansızca bastırıldığı bir iç savaş olduğu Marx ve kuşağının yazılarında da anlatılır. Marx’ın bahsettiği düzen güçleri reelpolitik stratejinin yapı taşlarıdır. Başka bir deyişle: reelpolitik aynı zamanda bir rejim inşasıdır.

İki reelpolitik
Güncel uluslararası ilişkiler disiplininde uluslararası düzenlerin doğuşu ve çöküşü üzerine iki farklı realist kuram mevcut: Güç dengesi ve hegemonya kuramları. Güç dengesi kuramları reelpolitiğin ortaya çıktığı 19. yüzyılın Avrupası gibi çok-kutuplu bir dengeyi idealleştiriyor. Buna göre hegemonik devlet er ya da geç zayıflardan oluşan bir anti-hegemonik ittifakla karşılaşır ve güçten düşer; böylece hiçbir devletin tümüne egemen olmadığı bir devletler sistemi – disiplin jargonuyla “uluslararası anarşi” – varlığını sürdürür. Uluslararası anarşinin egemenliği reelpolitiğin değişmez kanunudur. Bu akıl yürütmeyi takip eden realistler ABD’nin hegemonik olduğu tek-kutuplu düzenin kalıcı olmayacağını, bu nedenle çok-kutuplu bir dünyaya hazırlanılması gerektiğini savunmuşlardır. Örneğin, Kenneth Waltz Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun gereksiz yere Rusya’ya bir tehdit mesajı verdiğini vurgulamış, Bush’un Irak seferine muhalefet etmiştir. Yine John Mearsheimer ABD’nin kendi bölgesi dışında müdahaleci siyaset izlemesine karşı çıkmış, 19. yüzyılda Britanya’nın olduğu gibi “denizaşırı bir dengeleyici” (offshore balancer) rolü oynaması gerektiğini savunmuştur. Bu yönden uluslararası ilişkilerde hukuki kurumların oluşturulması ve kurumsallaşmayı destekleyen denizaşırı harekatlara sıcak bakan liberallerden ayrışırlar.

Güç dengesi kuramcıları içinde Stephen Brooks ve William Wohlforth denge mekanizmasının ancak hegemonik eşiğe ilerleyen devletler için geçerli olduğunu, ABD’nin ise hegemonik eşiği aşıp, hegemonik devlet pozisyonuna geldiğini ileri sürdüler. Bu kuramcılara göre ABD’ye karşı bir ittifakın oluşması mümkün değildir. Dolayısıyla tek-kutupluluk devam edecek uluslararası anarşi sadece hegemonya altında yaşayan geriye kalan devletler için hükmünü icra edecektir. Brooks ve Wohlforth Irak Savaşı’na muhalefet ettikleri gibi Trump’ın dış politikasını da eleştiriyorlar. Yazarlara göre, Trump’ın iddia ettiği aksine, ABD kaybeden durumunda değil, her durumda kazanan durumunda. Bu eleştirinin ironisi şurada yatıyor: Eğer ABD her durumda kazanan bir tek-kutupsa o halde Trump’ın ne yaptığının hegemonyaya sarmak açısından pek de bir önemi yok. Ancak bu gücü kullanarak ABD’nin mevcut angajmanlarını yeniden müzakereye – çağın ruhuna daha uygun bir ifadeyle pazarlığa – açmak ve daha karlı “deal”ler, işler bağlamak gayet akla yatkın. Özellikle borç içindeyseniz (sanırım hem başkan seçilmeden önceki Trump hem de halihazırdaki Amerikan ekonomisi için aynı derecede geçerli bir teklif bu). Dolayısıyla kuramcılar neye muhalefet ederse etsin kuramın temel iddiasının Trump için hem iç hem dış politikada bir fırsat olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz.

Realizm içindeki ikinci kuramsal akım olan hegemonya kuramları uluslararası anarşi değil hiyerarşiyi vurguluyor. Bu kuramlar 19. yüzyıl Britanya hegemonyasını da temel alır: yani üstün üretim kapasitesi, uluslararası para birimi egemenliği ve askeri üstünlük. Bu kuramlara göre tarihteki hegemonik devletler “emperyal aşırı-genişleme” (imperial overstrech) nedeniyle güç siyasetinde bir rakip tarafından “yakalanır ve geçilirler”. Bu kuramlar ABD’nin tıpkı Britanya’nın yaptığı gibi bir sonraki hegemonla – örneğin Çin – barışçıl bir geçişi hazırlaması gerektiğini savunurlar. Bu kuramların ölçütlerine göre ABD’ye rakip olabilecek yegane devlet Çin’dir. Obama’nın Çin’i çevreleyen Asya Pivotu bu kuramın temel iddialarını işlevselleştirmiştir.

Liberal müşfik hegemon
Uluslararası ilişkiler disiplininde liberal akım realizmin güç siyasetini eleştirir ve uluslararası kurum ve kuralların işlevsel, etkili ve kalıcı olduğunu savunur. Liberal kuramın kurumlarla olan ilişkisi sorunludur: Bir yandan, kurumların oluştuktan sonra kalıcı olduğunu savunur, diğer yandan kurumların daha etkili politika araçları olduğunu realistlere hatırlatmakla yetinir. Realistlerin ütopyacılık eleştirileri karşısında liberal kuramcılar modern kapitalizmin devlet çıkarları ötesinde küresel çapta ulusötesi çıkarlar yarattığını, giderek bütünleşen dünya ekonomisinde devletlerin karşılıklı bağımlı hale geldiğini öne sürer. Bu anlayışın temelinde ekonomik bütünleşmenin reelpolitiğin anarşisini dizginleyecek bir kurumsallaşmayı gerektirdiğidir. Yani, sermayenin küresel bütünleşmesi uluslararası bir kurumsallaşmayı yaratacaktır. Sermayeyi bir sınıfsal ilişki değil de bir üretim faktörü olarak kavrayan liberal ekonomi politik hegemonyayı kurumlar, kurallar, ekonomik çıkarlara dayanan uzlaşmalar ve kültürel kalıplar çerçevesinde tanımlar. Elbette realistlerin askeri üstünlük vurgusu reddedilemez. Ancak hegemona tabi olan devletlerin de “paydaş” haline getirildiği bir küresel yönetişimin daha az maliyetli, daha güvenli, daha kalıcı olacağı vurgulanır. ABD’nin üstünlüğünü çıplak zor tehdidine dayandırmasından ziyade hegemonik çıkarlarını soyut ve genel kurallara “gömdüğü” ve böylece görünmezleştirdiği, gizlediği, Obama’nın deyimiyle daha “akıllı” bir strateji teklif edilir. Liberaller Trump’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Amerikan hegemonik kurum ve kuralların işlevsizleştirmesini eleştiriyorlar. Liberal hayal kırıklığı modelin kuramsal sorgulamasına yönelmiyor, pilotaj hatasını suçluyor.

Amerikan hegemonyasının kuruluşu
Bugün çöktüğünden bahsedilen dünya düzeni İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kuruldu. Siyasi tarih açısından bu “kurucu dönemin” iki temel gelişmesi Batı ittifakı ve Sovyetler Birliği arasında toplum modellerinin yarıştığı Soğuk Savaş ve sömürgelerin bağımsızlık kazanmasıydı. Soğuk Savaş, uluslararası ilişkiler uzmanlarınca dönemin belirleyici çatışması olarak ilgi gördüyse de aslında devletler sisteminde kalıcı etki bırakan olay sömürgesizleşmeydi. Eski sömürgelerin bağımsızlaşmasıyla yeni bir siyasi coğrafya kavramı belirdi: Üçüncü Dünya. Amerikan hegemonyası, öncülü Britanya hegemonyasının aksine ulusal egemenlik hukuku üzerine kuruluyordu. Uluslararası hukuk açısından sömürgesizleşme feodal kılıç hakkından, eşitsizler arasında kurgusal bir eşitlik varsayan burjuva hukuk dogmasına geçişi ifade ediyordu. Bu aynı zamanda 19. yüzyıldan beri Üçüncü Dünya’nın temel toplumsal dinamiği olan köylü ve toprak sahibi arasındaki çatışmanın yeni bir rejime bağlanması anlamına geliyordu. Nitekim, ABD’nin Soğuk Savaş politikalarının kuramsal çerçevesini oluşturan modernleşme kuramında toprak reformu önemli bir başlık teşkil eder. Weber’i temel alan modernleşme kuramına göre modernleşme Üçüncü Dünya ülkelerinin için siyaseten yönetilemez bir toplumsal hareketlilik yaratıyor, bu da siyasi krize neden oluyordu. Eğer bu krize müdahale edilmezse henüz yönetici sınıfların idari kapasitesinin olgunlaşmadığı yeni bağımsız ülkelerde komünizmin yayılması riski söz konusuydu. Dolayısıyla, bu süreci yönetebilecek askeri rejimlere ihtiyaç vardı. Aynı dönemde akademik çevrelerde İslam’ın dinî hassasiyetlerden ötürü komünizme karşı bir toplumsal güç yedeklenebileceği dile getiriliyordu.

Amerikan devlet oluşumu açısından bu politika tercihi, savaştan hemen sonra istihbarat aygıtının devlet içinde ağırlık kazanmasına yol açtı. 1950ler boyunca uluslararası ilişkilerle beraber Amerikan devletinin de yapısı değişiyor, hem Pentagon hem de CIA yeni rejim içindeki önemli iktidar odaklarına dönüşüyordu. 1945-53 arasında başkanlık yaptığı dönemde CIA’yi kuran Harry Truman 1963’te Washington Post gazetesinde CIA’nin tekrar sadece istihbarat toplamaya dönmesini savunan ağır bir eleştirisi yayımlamıştı. Bu yazıda Truman CIA barış dönemi operasyonlarını “pelerin ve hançer operasyonları” olarak niteliyordu. Başkan Truman’ın reddettiği İran başbakanı Musaddık’ı deviren 1953 darbesine onay veren Eisenhower ise 1961’de ayrılış konuşmasında ABD rejiminin “askeri-endüstriyel kompleks” tarafından ele geçirilme endişesini dile getirmişti. Demokrat Truman da Cumhuriyetçi Eisenhower da ABD’nin İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Soğuk Savaş politikasının mimarıydı. Her ikisi de bina etmeye çalıştıkları yapı için kullandıkları aletlerin liberal demokrasi açısından zararlı hale geldiğinden yakınıyordu. Devletin siyasi liderlik, asker ve istihbarat/güvenlik blokları arasındaki güç paylaşımlarında istihbarat ve asker kanadın üstünlüğü Trump döneminde daha dramatik bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Yalnız bu sefer, bürokrasi bloğunun Trump liderliği üzerinde uyguladığı veto liberaller tarafından neredeyse bir güvence olarak görülüyor. Dahası Suriye’de hem Pentagon hem CIA savaş sahasında farklı programlarla operasyonel halindeler. Önümüzdeki dönemde devlet aygıtları arasındaki ilişkiler hegemonyanın geleceği açısından belirleyici bir dinamik olacak.

Siyasi liderlik: CEO’lar dönemi
Günümüz liderler kuşağını tanımlayan en kilit kavram herhalde CEO kelimesi. Soğuk Savaş döneminde yetişmiş bu liderler en büyük sermayelerinin birikim yaratmak ve dağıtmak olduğu bilinciyle hareket ediyorlar. Bunların popülizmi gençliklerindeki popülizmden çok farklı. Örneğin, hem Trump hem Erdoğan de temelde Batı’dan Üçüncü Dünya’ya göç eden sermayenin hareketlendirdiği kitlelere dayanıyor. Kent rantıyla finansallaşmanın buluşmasından nasıl bir siyasi biçimin oluştuğunu Türkiye ahalisine anlatmak pek zor değil. Elbette kuruluş aşamasında endüstrileşmiş ve kentleşmiş ABD’yle bu süreci henüz yaşamış Türkiye arasında rejime eklemlenmesi gereken sınıfların siyasi bloklaşmaları açısından önemli farklar var. Ancak hem Trump hem Erdoğan kendilerini bir CEO olarak pazarlıyorlar kitlelere. “İş bağlama”, risk alma, kural atlatma yeteneklerini bu imajın bir unsuru olarak sunuyorlar. Trump’ın kent rantından beslenen bir müteahhit, dikkate değer bir müttefiki olan Rudy Guiliani’nin eski New York belediye başkanı olduğunu vurgulamakta fayda var. Bu açıdan bakıldığında 2008 krizi sonrası yaşayan parasal genişleme benzer toplumsal güçleri siyasal iktidara taşımışa benziyor.

Nitekim, kent rantının aksine emek üretkenliğinin düştüğü ama dolar bolluğunun yaşandığı bir dönemdeyiz. The Economist dergisi CEOların holding karlarını üretkenliği arttıracak yatırımlara harcamak yerine kabarık bonus çekleri almak için hissedarlara dağıttığından şikayet ediyor. Siyasi CEOlar kurmaya çalıştıkları rejimlerin ayakta tutacak hissedarı besleyecek kadar kazandıkları sürece uluslararası ilişkilerde mevcut kargaşanın devam edeceğini tahmin edebiliriz. 1848 gibi 2010 döneminin ilerici toplumsal hareketleri otoriter rejimleri tarafından etkisizleştirildi veya çevrelendi, izole edildi. Savaşı halkların üstünde bir karabasan olarak dolaştıran bu rejimler, stratejik çıkmazlarını yeni silah teknolojilerinin (sosyal medyayı da bunun içinde değerlendirebiliriz) verdiği taktik üstünlükle aşmaya çalışıyorlar. Trump’ın vizyonu Amerikalıların resmî ikonografisindeki Roma İmparatorluğu’ndan ziyade tam bir haraç devleti olan Moğol İmparatorluğu’na benziyor. Bu vizyonun ne kadar hakim olacağını toplumsal güçlerin bu taktikleri boşa çıkaracak şekilde müdahale edip edemeyeceği belirleyecek.

Bir garip ‘Striptiz’

Karanlıkta iki kapı beliriyor… Başta ikisi de kapalı. Sonra yavaş yavaş açılıyor kapılar ve önce arkadakinden sonra öndekinden, kostümlerinden ve ellerindeki evrak çantalarından memur ya da beyaz yakalı oldukları anlaşılan, iki karakter düşüyor sahneye. Daha doğrusu fırlatılıyor.

Zindan, hücre gibi bir yer burası ve buraya kendi istekleriyle düşmedikleri belli. Ama nasıl düştüklerini de tam olarak kestiremiyorlar. “Birinci Adam” yolda yürüdüğünü, daha doğrusu -biraz da aydınlanarak- bir hedefe doğru ilerlediğini anımsıyor. “İkinci Adam” ise -yine bir çeşit aydınlanmayla- daha önceden tasarlanmış bir hedefe doğru ilerlediğini anımsıyor.

“İlerleme”nin, özellikle bu “önceden tasarlanmış bir hedefe doğru” ilerleme işinin, içinde bulundukları durumla nedensel bir bağı olduğuna yönelik üzerine konuşulmayan bir uzlaşma var karakterler arasında. Ama oyun boyunca iki karakterin üzerinde uzlaştıkları neredeyse tek nokta bu.

İçinde bulundukları durumla ve bu durumdan nasıl kurtulacaklarıyla ilgili ikisi tamamen farklı düşünmekte. “Birinci Adam” özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünmemektedir. Aslında ortada kurtulmalarını gerektirecek bir durum bile yoktur. Sonuçta her ne kadar buraya atılmış olsalar da kapılar hala açıktır ve istedikleri zaman bu kapılardan çıkmakta özgürdürler. Ona göre asıl kapıdan çıkmak gibi bir eylemde bulundukları anda özgürlüklerini kendi elleriyle kısıtlamış olacaklardır. Çünkü bu durum (kapıdan çıkmayı tercih etme durumu) seçeneklerini azaltacaktır. Seçeneklerinin var olması özgür oldukları anlamına gelir. O yüzden “Birinci Adam” eylemsizliğin en iyisi olduğunu, içinde bulundukları durumu, en azından bir şeyler netleşene kadar, sürdürmeleri gerektiğini düşünmektedir. Sonuçta buraya düşmeleri dışarıdan gelen bir etkiyle gerçekleşmiştir ve dış etkenlerin özgürlüğü sınırlaması mümkün değildir. Önemli olan “iç özgürlüktür” ona göre… “Direnmek anlamsız”dır.

“İkinci Adam” ise bu mantığı kesinlikle aptalca bulmaktadır. Ona göre madem kapılar açıktır, çıkıp gidilmelidir buradan. Hatta şimdi harekete geçilirse buraya düşmeden önce nereye gidiliyorduysa oraya yetişilebilir bile belki. Zaten hiçbir şey yapmadan oturmak da bir tercih değil midir? Hem “iç özgürlük” de ne menem bir şeydir ki; içinde bulundukları durumun özgürlüklerine getirdiği zeval karşısında onları eylemsizleştirmekten başka bir işe yarasın?! Safsata!

Böyle düşünen “İkinci Adam” kapıdan çıkmak için yeltenir. Fakat “Birinci Adam” buna müsaade etmemektedir. Tartışmayla başlayıp fiziksel itişmeye kadar süren bu kavga sırasında kapılar büyük bir gürültüyle kapanır. Ve durum artık eskisi gibi değildir…

Fakat “Birinci Adam” hala eskisi gibi düşünmektedir. Sonuçta seçenekleri hala “sonsuzdur”. Şarkı söyleyebilir ya da bir balıkçı taklidi yapabilir mesela… İç özgürlüğü tamamen kendisiyle ilgilidir ve dışarıdan gelen herhangi bir etki ona zarar veremez. Kapıların açık veya kapalı olması onun özgürlüğüyle ilgili değildir. Sonuçta o, kapıdan çıkmayı tercih etmemiştir. Bu tercihi yapan “İkinci Adam”dır ve özgürlüğü kısıtlanan da odur.

“İkinci Adam” ise çıldırmıştır. Bağırıp çağırmaya, ayakkabısının tekini çıkarıp duvarlara, kapılara vurmaya başlar. Fakat bu kapılara vurma işinin bile bir çekince barındırdığı rol kişisinin her tavrından bellidir. “İkinci Adam”ın bu hareketlerini dehşetle seyreden “Birinci Adam” iyice sinmiş, kendisini hücrede bulunan yegane nesneler olan sandalyelerin arkasına saklamıştır. Bu bağırış çağırış içinde öndeki kapı tekrar açılır ve sahneye, bağırıp çağıran “İkinci Adam”ı işaret eden bir “El” uzanır. “El”, o sırada sahnenin diğer yanında olan ikinci adamı yanına çağırmaktadır. “İkinci Adam” büyük bir korkuyla “El”in uzandığı kapının yanına gittiğindeyse kendisinden ayakkabılarını teslim etmesi istenir. “İkinci Adam” istemeye istemeye, büyük ve abartılı bir acıyla ayakkabılarını “El”e teslim eder. Sıra gelmiştir, bu durumu “oh olsun” jestleriyle izleyen “Birinci Adam”a… O, her ne kadar kendisinin herhangi bir eylemde bulunmadığını, içinde bulundukları duruma ufak da olsa bir itirazı olmadığını belirtse de “El” onun da ayakkabılarını alır ve kapı tekrar gürültülü bir şekilde kapanır. Sonrasında birbirini suçlamaya devam eden ikili kapının her açılışında biraz daha çıplaklaşacaktır oyun boyunca; ta ki sahnede donlarıyla ve birbirlerine kelepçeli bir şekilde kalana kadar. Sonunda ikisi de -donlarının çizgilerine kadar- aslında ne kadar aynı olduklarını farketse de iş işten geçmiştir artık.

Bu noktada yapılacak tek bir şey gelir “İkinci Adam”ın aklına; özür dilemek. “Birinci Adam” özür dilemenin de dış etkilere yönelen bir eylem olduğunu ve böyle bir eylemin de -daha önce de belirttiği gibi- iç özgürlüğüne zarar vereceğini ifade etse de bu yüzeysel itiraz iki tarafın çabucak uzlaşmasıyla savuşturulur. Geriye tek bir sorun kalmıştır; neden özür dileyeceklerdir ki? Yolda yürüdükleri için mi? İlerledikleri için mi? Hem de belirli bir hedefe doğru!.. En iyisi her şey için özür dilemektir. Evet, sonuçta içinde bulunulan belirsizlik, kapıların kapanmasıyla görünür bir mahpusluk durumuna evrilmiştir ama bu mahpusluğun nedenleri hala belirsizdir. Fakat, buna kafa yormaktansa her şey için özür dilemek en iyisidir.

Sonunda kapı açıldığında neler yaşanacağını, kahramanlarımızın özür dilemeyi becerip beceremeyeceklerini ve bu noktadan oyunun sonuna hikayenin nasıl bağlanacağını gidip oyunu izleyecek olanlara hediye edelim.

Slawomir Mrozek tarafından 1961 yılında yazılan “Striptiz” adlı bu kısa absürd metin, Tiyatro KaST tarafından Kadıköy Theatron’da sahneleniyor. Metin her ne kadar kısa olsa da Mehmet Avdan’ın rejisiyle yaklaşık bir saat yirmi dakikalık seyirlik bir oyuna dönüşmüş. Serdar Bakioğlu (Birinci Adam) ve Salih Usta’nın (İkinci Adam) ana kastı paylaştığı oyunda iki “El”e ise Deniz Demiroğlu ve Yağmur Altay hayat vermiş. (Evet, burada bahsetmediğimiz ikinci bir “El” daha var oyunda…)

Birbirinden tamamen farklı karakter yapısına sahip iki rol kişinin, içinde bulundukları tüm bu saçma duruma rağmen, baskı karşısında doğru bir direniş hattı örememesi; giderek, baskı unsurlarına karşı gösterilecek ortak muhalefetin değil, günlük hayata ilişkin farklı konumlanışların ana sorun haline gelmesi ve sistemin bu rol kişilerini giderek aynılaşmaya ve -anlıyoruz ki aslında gerçek olmayan- ilkelerinden taviz vermeye zorlaması oyunun ana eksenini oluşturuyor diyebiliriz. Oyun metninde de oldukça ön planda olan bu unsurlar oyuncuların beden, hareket ve mimik sınırlarını zorlamasıyla iyice parlatılmış. Duygu ve durumların, gerek konuşma gerekse jestlerle desteklenen abartılı tasvirleri, yine bu unsurları destekler şekilde kullanılmış, sahnede.

Karanlık bir zindana atılmış olmasına rağmen “halinden memnun” tavrını bozmamaya ve -o da her ne demekse- “iç özgürlüğünden” ödün vermemeye kararlı “Birinci Adam” ve şikayet etmekten ve en ufak bir zorlukla karşılaştığında geri adım atmaya, özür dileyerek günü kurtarmaya hazır “İkinci Adam” bize korkuyla hareket etmenin bir işe yaramayacağı, direnmeyenin yolunu kaybedip savrulacağı ve baskıcı bir sistemi toptan reddetmek yerine onun varlığıyla ilgili haklı “bahaneler” üretmenin hayatı cehenneme çevireceği konusunda komik bir hikaye anlatıyor.

1961’de yazılmış olmasına rağmen günümüz dünyasında halen geçerliliğini -üstelik daha da yakıcı bir şekilde- sürdüren insanlık durumlarının anlatıldığı “Striptiz”, tiyatro severlerin ajandasına izlenecekler arasında not edilmeye değer. İyi seyirler…