Kerem Cankoçak: Hawking dünyadan kaçma çağrısı yapmadı

Hawking’den söz etmeye başlamadan önce “deha” ve “dâhilik” üzerinde dursak, sizin tanımlarınız nasıl olur? Bu kavramlar eninde sonunda gelip bir “üst insan” bir “kurtarıcı” mı anlatıyor bize, yoksa aslında belli bir alanda –özellikle de bilimde– öne çıkmış kişilerden mi söz ediyoruz sadece?

Deha ve dâhilik tartışmalarının nesnel bir çözümlemesi yok bence. Tarih boyunca kim dâhidir diye çok tartışılmış, bazı kişiler üzerinde uzlaşılmış. Örneğin çoğunluğun üzerinde mutabık kaldığı dâhi 1643-1727 yılları arasında yaşamış Isaac Newton’dur. Bilindiği üzere Newton hem evrensel kütleçekim yasasını buluyor hem de bugün hala kullandığımız kalkülüsü, yani türev/integral hesabını. Sonra 1777-1855 yılları arasında yaşamış büyük matematikçi ve fizikçi Carl Friedrich Gauss kimilerince Newton’dan bile daha üstündür. Çok fazla sayıda katkısı var Gauss’un bilime. Şüphesiz Einstein var 20. Yüzyılda. 1905’te yazdığı üç makaleyle hem özel göreliliği keşfediyor, hem atomların varlığına ilişkin en önemli kanıtlardan birini buluyor, hem de kuantum mekaniğini başlatan olgulardan birini açıklıyor (halen güneş pillerinin işleyişinin temeli olan foto-elektrik etki). Ama bütün bunlara rağmen, kimilerine göre Einstein olmasaydı başka biri hemen hemen aynı zamanlarda bu buluşları yapacaktı. Dâhiliğin tanımındaki problem bu zaten, “o olmasaydı başkası aynı şeyi bulacak mıydı?” tartışması. Belki de tartışılması gereken şudur: Bilim birkaç dâhinin ya da çok akıllı birkaç insanın olağanüstü çabaları sayesinde mi gelişir, yoksa küçük küçük adımlarla zaten ilerleyen bilime son rötuşu vuran bilim insanına mı dâhi denir? Benim görüşüm biraz ikinciden yana ağır basıyor. Elbette büyük bilim insanlarının katkısını küçümsemiyorum, ama o büyük insanlar da diğer küçük katkılar olmadan ilerleyemezlerdi. Bilim birkaç kişinin eseri değil, çok kalabalık bir topluluğun ortak çabasıyla ilerliyor bence. Hiç bir şekilde “üst insan” ya da “kurtarıcı” değildir dâhi dediğimiz kişiler. Kendi dönemlerinin ürünüdürler, bilim evine son taşı koyanlardır. Bu dâhiler her şeyden önce kendilerinden önceki bilimsel gelişmeleri çok iyi kavrayan, o anki bilimsel sorunlara çok hâkim olan, bu sorunların çözümü için birikmiş olan malzemeyi bilen ve bu malzemeyi birleştiren kişilerdir.

“Dâhi” denilince Albert Einstein’dan başlayarak, Picasso’ya, Mozart’a doğru uzanan ‘yüzler’ beliriyor ilk önce gözümüzün önünde. Ancak ‘gördüklerimiz’ gerçekten o “kişi”lerin yüzleri mi sadece yoksa onların kendi alanlarındaki üretimlerine, hayat hikayelerine dair anlatılanlar mı? “Dâhi” ve ona dair anlatıların kuruluşlarıyla ilgili nasıl bir işleyiş var?

Sanat konusu biraz daha farklı ama sadece bilimsel dâhiliğe odaklanırsak, az önce söylediklerimle ilişkili olarak, aslında Einstein gibi dâhiler büyük bilimsel buluşlarda son noktayı koyan kişiler olduklarından, halkın (ya da medyanın) ilgisini üzerlerine daha çok çekiyorlar ve sürekli bir sahne ışığı altında kalıyorlar. Böyle olunca da her yaptıkları bir olay oluyor. Aslında magazinleşiyorlar. Magazin basınında da gördüğümüz insanlar ünlü olmasalar çok sıradan hayatları varmış diyeceğimiz insanlar. Ama spot ışıkları onlara yönelince sanki olağanüstü bir yaşam hikayeleri varmış gibi geliyor. Dünyada gerçekten olağanüstü yaşamları olmuş insanlar vardır elbette, ama bunlar hemen hemen hiç bir zaman dâhi dediklerimizden değildir. Örneğin aklıma ilk gelen isim Jack London. Olağanüstü bir yaşamı olmuş çok müthiş bir yazar. Ama dâhilik başka bir şey elbette. Büyük bilimsel başarılara imza atmış insanların hayatı özellikle daha sıradandır, çünkü çok çalışmaları gerekir o insanların. Bilimde dâhiliğin büyük kısmı çalışmaktan gelir. Hawking özelinde bakarsak, evet Hawking çok medyatikti ve belki de engelli oluşu, bir cihaz aracılığıyla parmağını ya da gözünü oynatarak konuşmasıyla ve sık sık yaptığı spekülatif açıklamalarla biraz fazla dikkat çekiyordu. Ama yine de halkın ilgisini bilimsel konulara çekmekle, gençlere ilham vermekle çok faydalı bir iş yapıyordu. Yandaş yazar Haşmet Babaoğlu, Hawking için “bir sahne oyunu/bir popüler bilim manipülasyonu” diye yazmış Twittter’da. Patronlarını memnun etmek istiyor, çünkü Hawking’in ateist açıklamaları dincileri kızdırıyordu. Bence Hawking kesinlikle bir sahne oyunu ya da popüler bilim manipülasyonu filan değildi. Belki bazı açıklamaları biraz fazla sansasyoneldi, ama bunda basının da aşırı abartı eğiliminin ve bilimsel bilgileri yanlış aktarmasının payı var.

Hawking bu “dâhiler alemi”nde nasıl bir iz bıraktı? Kendinden öncekilerle benzerlikleri, devamlılıkları ya da farkları/değiştirdikleri neler?

Hawking 20. yüzyılın önemli fizikçilerindendir hiç kuşkusuz. Yine de Einstein ayarında bir dâhi değil. En az Hawking düzeyinde ya da hatta ondan çok daha önemli katkılar yapmış pek çok adı bilinmeyen fizikçi var, onun çağdaşı olan. Ama Hawking’in bilime katkılarını göz ardı edemeyiz. 1960’ların sonlarında, Roger Penrose ile Stephen Hawking genel göreliliğin dikkat çekici bir özelliğini kanıtladılar: Kütleçekim alanı yeteri kadar büyürse, bir tekillik oluşur. Örneğin kara deliklerde ya da evrenin ilk zamanlarında, Büyük Patlama anında tekillik vardır. Aslında tekillik, genel görelilik yasalarının işlemediği yerlerdir. Diğer bir deyişle şu anda tekillik sırasında ne olduğunu bilmediğimiz anlamına gelir. Genel görelilikte, yoğunluk ve uzay-zaman eğikliği sınırsız artar ve sonunda sonsuz eğiklikte bir tekillik oluşur. Her kara deliğin içinde böyle bir tekillik yatar. Ama aslında bu tekillik bizim bilgimizin sınırıdır bir anlamda. Hawking’in fiziğe en önemli katkısı 1975 yılında kara deliklerin ışıma yaptığını, yani o kadar da kara olmadıklarını keşfetmesi olmuştur. Ne yazık ki bu ışıma çok zayıf olduğundan henüz tespit edilememiştir ve bu nedenle de Hawking Nobel Ödülü alamadan aramızdan ayrılmıştır. Ama bu çalışması, kütleçekim kuramı ile kuantum kuramını bir araya getiren ilk çalışmalardan biri olarak öncü bir rol üstlenmiştir ve Hawking’in açtığı yoldan giden pek çok çalışma yapılagelmiştir.

Yine Hawking özelinde ele alarak düşünecek olursak eğer, bir “dâhi”nin ortaya çıkışında toplumun tarihsel olarak yaşanmakta bulunulan dönemdeki sorunları, ilişkileri, eğilimleri, gelecek arayışı etkili midir ya da ne kadar etkilidir?

Dâhi ya da değil, bilime önemli katkıda bulunmuş bilim insanlarının oraya çıkışında mutlaka çevre etkisi vardır. Yani tek başına çıkmaz bu insanlar. Diğer bilim insanlarıyla etkileşim halindedirler her zaman. Dolayısıyla toplumsal ve tarihsel koşullar her zaman çok önemlidir. O nedenle üzerinde yaşadığımız topraklardan ”dâhiler” çıkmıyor. Örneğin Einstein’ın mucize yılı denilen 1905 yılında (ki daha önce söylediğim gibi üç çok önemli katkısı olmuştur) Osmanlı’da üniversite yoktu. Oysa Einstein’ı yaratan gelenek Batı’da yüzyıllardır işlemekteydi. Einstein’ın Zürih’te ETH’de okurken Minkowski gibi dünya çapında öğretmenleri, elinin altında müthiş kütüphaneler vardı, bilimsel makalelere erişebiliyordu, arkadaşlarıyla fizik tartışabiliyordu. Hawking özelinde bakarsak, Hawking’in eğitim gördüğü ve daha sonra çalıştığı kurumlar (Oxford ve Cambridge) 700-800 yaşındadır. Newton gibi gerçek dâhilerin yetiştiği, görev yaptığı yerlerdir. Öte yandan, emperyalizmin bir süre sömürgesi olmuş yerlerden de arada bir çok iyi bilim insanları çıktığını görüyoruz. Örneğin Hindistan, Pakistan gibi eski sömürgelerden. İngilizler buralarda iyi bir eğitim sistemi kurmuşlar, onların kalıntıları hala etkili. Sovyetler’den de birçok deha çıkmıştır. Toparlarsak, dâhilerin yetişmesi için çevre koşulları, eğitim, bilimsel ortam ve bilim geleneği çok önemlidir. İleri kapitalist ülkelerde de ya da Sovyetler Birliği’nde eğitime çok önem veriliyordu. Çarlık döneminde bile bilime büyük katkılar yapmış Rus bilim insanları vardı, bir bilim geleneği vardı. O yüzden buralardan büyük bilim insanları çıkmıştır.

Önceki sorudan devamla… Toplumdan, onun dertlerinden “bağımsız” bir deha düşünülebilir mi ya da ne kadar anlam taşır? Hawking bu noktada nasıl bir yer işgal ediyor ve gelecekte nasıl hatırlanacak? Özellikle hayatının son döneminde yaptığı “dünyadan kaçış” çağrısıyla bir felaket habercisi mi yoksa alanındaki başarısına rağmen insanlık için (herkesi bir uzay gemisine bindirip başka gezegenlere taşıyamadığımız koşullarda) farklı bir alternatifi öngörememiş ya da tercih etmemiş bir fizik bilimci mi?

Toplumdan bağımsız bir deha çıkmaz ama toplumsal olaylara, toplumsal dertlere kayıtsız bir deha çıkabilir elbette. Örneğin Newton toplumun dertleriyle hiç uğraşmazdı, ama Einstein sosyalistti. Einstein’ın “Neden Sosyalizm” makalesi halen güncelliğini korumakta. Bilim insanının mutlaka toplumsal meselelerle uğraşma zorunluluğu yok. Kimileri uğraşıyor, kimileri uğraşmıyor. Hawking özeline dönersek, Hawking de kendince toplumsal meselelerle uğraşıyordu, ama politik olarak değil de, genelde çevre, nüfus artışı, dünya dışı zeka vs. gibi meselelerle uğraşıyordu. Belki de bunları insanları bilime özendirmek adına yapıyordu. Çok çalışkan bir insandı. O engelli haline rağmen yüzlerce bilimsel makale ve pek çok popüler bilim kitabı yayımlamıştı. Hayatının son döneminde yaptığı “dünyadan kaçış” çağrısı aslında basının abartmasıydı. Hawking sadece uzaya açılmamız gerekliliğini vurguluyordu. Basın da bunu çok abarttı. Hawking herkesi uzay gemilerine bindirmekten filan bahsetmemişti, ama haklı olarak insanlığın uzaya açılması gerektiğini söylüyordu. Öte yandan Hawking toplumsal problemlere pek eğilmemişti. İlgi alanları başka yöndeydi, belki de engelli oluşu yüzünden bilemiyorum. Sosyal bilimler ya da felsefe alanında pek bilgisi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kendini pozitivist olarak tanımlıyordu. Bu pozitivizmi bilmediğini gösteriyor. Günümüzde fizik pozitivist olamaz. Pozitivistler atomların varlığına inanmıyorlardı, çünkü deney yoluyla doğrudan gözlemlemediğimiz şeylere inanmaz pozitivistler. Tabi bu geçmişte kaldı. Günümüzde gerçek anlamda pozitivist yok, sadece bilimden hiç anlamayan postmodernler (ve onların yetiştirmesi dinciler) tarafından kullanılan pejoratif bir sözcük artık pozitivizm. Hawking, spinlerden, kuarklardan, bebek evrenlerden vs. bahsediyor. Pozitvizm için ağza alınamayacak kavramlar bunlar. Son olarak şunu belirteyim: ister edebiyatçı olsun, ister bilim insanı ya da felsefeci, ünlü insanlardan her şeyi beklemek yanlış. Hawking medyatik ve ünlü bir bilim insanıydı. Evet, fiziğe çok önemli katkılar yapmıştı, bu anlamda büyük bir fizikçiydi. Ama o kadar. Hawking’den yapay zeka, dünyanın kurtuluşu vs. gibi her konuda bir şeyler üretmesini beklemek yanlış. Günümüzde gerek doğa bilimleri gerekse toplum bilim ve felsefe alanları o kadar dallanıp budaklanmıştır ki, bir insanın bütün bunları toparlayıp hepsinde birden doğru laflar söyleme olasılığı pek kalmamıştır.

İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacak Füruzan

Füruzan için Memet Fuat, “Füruzan edebiyatımızda bir olaydır”, “Orhan Kemal’in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı,” derken de yanılmıyordu. Behçet Necatigil, Füruzan’ın Kırk Yedi’liler romanı için “sosyal otopsi” ifadesini kullanırken de iddialı davranmıyordu.

İlk öykü kitabı Parasız Yatılı’nın 1971’de yayımlanmasının öncesinde, Füruzan’ın öykücülüğe farklı bir ses getireceği Papirüs dergisinde yayımlanan “Piyano Çalabilmek” ve “Nehir” adlı öyküleriyle seziliyordu. Füruzan, ilk öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı (1972) kazanarak, aynı zamanda bu ödülü alan ilk kadın öykücü oldu. İlk öykü kitabının ardından, Kuşatma (1972), Benim Sinemalarım (1973), Gül Mevsimidir (1973), Gecenin Öteki Yüzü (1982) ve Sevda Dolu Bir Yaz (1999) adlı öykü kitaplarını yayımladı. Yazarın Kırk Yedi’liler (1974) ve Berlin’in Nar Çiçeği (1988) adlı iki romanı bulunmaktadır. Kırk Yedi’liler 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü almıştır.

Füruzan’ın edebiyatı, altmışların sonunda Papirüs’te yayımlanan öykülerinden beri göç olgusuyla ilgilenmiştir. Füruzan değişimin ve hareketliliğin olduğu her dönemi, keskin gözlem yeteneğini kurguyla birleştirerek edebi estetik içinde kâğıda dökebilir. Füruzan, 12 Mart edebiyatının en önemli kalemlerindendir. Altmışlardaki sosyoekonomik sınıflar arasındaki etkileşim, göç ve gecekondulaşmayı onun kadar mesafeli, onun kadar sıcak öyküye taşıyan başka bir ismi bulmak kolay olmayacaktır.

Öykü türü, Füruzan’ın ilk öykü kitabının ismini taşıyan sözcüklerle, tarihi bir uyum içindedir: Öykü, edebiyatın parasız yatılısıdır. Belki bu yüzden, piyasayla ilişkisi zayıftır. Ancak, sosyal değişimlerle ilişkisi de bir o kadar sıkıdır. Dünyayı değiştirecek toplumsal hareketlerin olduğu dönemler önemli öykücülerin doğuşuna sahne olmuştur. Savaş ve ayrımcılığa karşı hareketlerin dünyayı sardığı altmışlar, Türkiye için de değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesi gerçekleşmiş, kısa ömürlü çok partili demokrasi deneyimi kesintiye uğramıştır. 1961 Anayasası hazırlanmış, ekonomik açıdan da beş yıllık, bir türlü kalkındıramayan, kalkınma planlarının devrine girilmiştir. Ancak aynı dönem örgütlü işçi hareketlerinin, sanayileşme adımlarıyla birlikte köyden kente kitlesel göçün de başlangıcı olmuştur. Bu hareketli dönemde öykü dilini bulan Füruzan’ın metinleri dünya savaşları ertesinde baş gösteren yoksullaşma, özellikle de orta-üst sınıfların yoksullaşmasını güçlü bir biçimde öyküye taşımıştır:

“Anneannen yerelmasının lafını ettirmiyordu. Her defasında, ‘Hanımcığım, enginar bu’ diyordu Nazire. Nazire olmasa ne yapardık bilmem. Ben hayatımda yalnız Üsküdar’a bile inmemiştim. Anneannen, ‘Francaladan başka ekmek yemem’ diyordu. Gözleri mi iyi seçmiyordu, bilmem. Her şeyi eskisi gibi görüyordu. Daha sonra dedeni yaşar sanmaya başladı. Anneannen, ‘Haydi Müberra,’ diyordu bana, ‘piyanoya geç.’ Ben piyano çalarken yan bölükteki kiracıların, ‘Deli saraylılarda yine eğlence var’ diye konuştuklarını biliyordum.” (Piyanoya Çalabilmek öyküsünden)

Füruzan’ın kült öykü kitabı, Parasız Yatılı’daki öykülerin bir diğer özelliği, öykülerin tümünde ölümün yer alması, aslında bir ölümün izinde kurulmasıdır. Bu da savaş yılları sonrası bir dönemde öykülerin yazıldığının işaretçilerindendir. Kitap, ‘Sabah Eskimişliğin’ başlıklı öyküyle açılırken, metinde babanın ölümü, annenin içine düştükleri yoksulluğa yabancı olması, çocuğun temiz belleğinin penceresinden hissettirilir. Füruzan öyküsü, “ayakların suya ermesinin” öyküsüdür:

“… kimse en mükemmel değil; bunu öğrendiğimizde kendimizi tanımış olduk, beğendik de, bu ayağımızın suya ermesiydi.” (Sabah Eskimişliğin öyküsünden)

‘Sabah Eskimişliğin’, bir kesit öyküsü olma özelliğini taşırken, sınıflar arası farkı da, babanın ölümüyle birlikte yoksullaşmış bir anne kızın, eski günlerinden kalmış arkadaşlarıyla ilişkilerine mercek tutarak gösterebilmiştir. ‘Sabah Eskimişliğin’, babanın ölümünün ardından kurulmakta, bir sonraki öykü, ‘Özgürlük Atları’ ise, küçük kızın babasının ölümünden sonra aileye dâhil olan üvey babasını anlatışıdır. Ancak bu öyküde, elli ve altmışlardaki değişim de konu edilir:

“Pembe suskun çay fincanları kırıldı. Yerlerine, bitkisel yağlarla yapılan akşam kahvaltıları geldi.”

‘Özgürlük Atları’nda üveylik duygusu sezdirilirken, bu öykü bir öncekinin devamı olmasa da, onu hatırlatmakta ve yine çocuk belleğinden çıktığı anlaşılmaktadır. Bu öyküsünde üveylik, yaşamına giren yeni babayla ilişkisi güçlü bir ifadeyle yansıtılmaktadır: “Kapıyı iyice kapayın. Sizden üşüdüm…”

İlk öykü grubunun son öyküsü, ‘Münip Bey’in Günlüğü’, öykülerin sadece cümlelerle değil, boşluklarla da örülebileceğinin örneğidir. Münip Bey’in kısa kısa yazdığı, detaylı betimlemelerden kaçındığı günlüğü bir öykü niteliği taşımaktadır. Okurun zihnindeyse, bu kesikli anlatım birden fazla öyküyü doğurmaktadır:

“Yarbay Faik Bey evleniyormuş. Her taraf bembeyaz. Geçen gün radyoda şedaraban faslı geçilirken bizimki ağlamaya başladı. Ne ister bu kadın, bilmem! Acayip halleri senelerdir sürer gider. Vezneciler’de ilk gerdeğe girdiğimiz gece boyu kestane rengi saçlarıyla gene böyle mükedderdi.”

Münip Bey’in eşinin “mükedderliği”nin nedeni tam olarak anlaşılmaz, ancak anlatım okurun zihninde pek çok soru işaretinin ışığını yakabilir.

‘Taşralı’dan başlayarak ‘Yaz Geldi’ye uzanan ikinci öykü grubu, Füruzan öykücülüğünün köşe taşlarını oluşturur. ‘Taşralı’ adlı öykü de, “Sen babanı bilmezsin kızım. Altı yaşındaydın öldüğünde…” cümleleriyle yine bir ölünün izlerini taşır. Füruzan’ın öyküleri kız çocukla evin kadınlarının ilişkisini aktardığı kadar, kız çocukla ölü babanın görünmez ilişkisini de anlatır. ‘Taşralı’ adlı öykü, ‘Sabah Eskimişliğin’e benzer biçimde, sınıflararası ilişkiyi gösterir. Aynı aileden çıkmasına rağmen, iki kız kardeşin yaşamları geçirdikleri evliliklerle birlikte başka ekonomik sınıflara, başka coğrafyalara akmıştır. ‘Taşralı’ adlı öykü de, zenginleşmiş teyze ile yeni üniversiteye başlayacak yoksul yeğenin diyalogudur. ‘Nehir’ ve ‘Su Ustası Miraç’ öyküleri, ‘Taşralı’ ve ‘Piyano Çalabilmek’ öykülerinin ardından sıralanırken, birbirleriyle ilişki kuran öykülerdendir. ‘Nehir’de yaratılan karakterler, sanki ‘Su Ustası Miraç’ adlı öyküde yaşamaya devam ediyor gibidir. ‘Su Ustası Miraç’, sadece öyküye ismini veren karakterle değil, Vedat karakteriyle de diğer öykülerden ayrılır. ‘Parasız Yatılı’ olmak, Füruzan’ın ilk öykü kitabında yoksullaşmaya bağlı bir zorunluluktur. Oysa Vedat varsıl bir toprak ağasının oğludur. Ancak annesi, yaptığı evlilikle sınıf atlamış bir kadındır ve asıl sınıfına karşı bir kin gütmektedir. Bu aile ortamında Vedat, ezilenden yana tutum almakla kalmaz, varsıl olmasına rağmen parasız yatılılık sınavına girerek, böyle eğitimini sürdürmeyi seçer.

‘Parasız Yatılı’, Füruzan’ın edebiyat serüveninin ana izleğinin sınıf çelişkisi yoksulluk ve yoksunluk olacağının baş gösterenidir. Füruzan’ın öykü ve romanları, röportajları ve gezi yazıları hep bu izleğin çevresinde biçimlenmiştir.

1988-89 arasında senaryolaştırdığı ve 1990’da Gülsün Karamustafa ile birlikte yönetmenliğini yaptığı Benim Sinemalarım, 1990’da Cannes Film Festivali’nin “Eleştirmenlerin 7 Günü” ve “Altın Kamera” bölümlerinden çağrılmış, 1991 İran Fecr Film Festivali’nde “En İyi İlk Film” ödülünü almıştır. Ayrıca, Füruzan, ‘Ah Güzel İstanbul’ adlı öyküsünden uyarlanan ve aynı adla gösterime giren filmi Ömer Kavur yönetmiş, senaryosunu da birlikte kaleme almışlardır. Ah Güzel İstanbul, 18. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi İkinci Film seçildi. Altmışlarda hızlanan sanayileşme hareketleriyle Füruzan’ın da metinlerine yansıyan kapitalist sömürüyle birlikte belirginleşen sınıf çelişkisi, dönemin Türkiye sinemasında da görülür. Toplumsal düzeni ve iktidarı eleştiren sorgulayan, göç ve gecekondulaşmayı konu eden filmler görülür. Bu anlamda Füruzan’ın metinleri, belki döneminin edebiyatından çok, dönemin sinemasıyla konuşur, onunla etkileşim halindedir.

Füruzan, kentin görünmezlerini, kenar mahallelerde yaşayan insanların yaşamlarındaki çaresizlikleri edebiyata taşımıştır. Ece Ayhan, onunla yaptığı bir röportajda, soru yerine şu cümleyi söyler: “İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacaklar Füruzan.”
Füruzan, Ece Ayhan’ı yanıtlar: “Bu benim için en büyük övünç olur. Bit, sirke muayenelerinin vazgeçilmez erleri, hâlâ arka sıralarda oturuyorlar.”

Parasız Yatılılar, hâlâ arka sıralardalar… Onları destanlaştıran Füruzan’ı unutmayacaklarına eminim.

Öküz gibi yaşayacağımız bir ülkeye!

“Namussuzum gideceğim. Öküz gibi yaşayacağım bir ülkeye gideceğim!”

Sermet Çağan’ın kült oyunu ‘Ayak Bacak Fabrikası’nda resmedilen ülkenin ‘öküz’ü, işler kötüleştikçe, oyunun farklı yerlerinde isyan eder, “öküz gibi yaşayacağı”, “kara tohum değil buğday yiyebileceği”, “evlenme hakkı alabileceği”, “oy hakkı alacağı, sevgi ve saygı göreceği, görevler yükleneceği” bir yere gitmek ister. Çağan’ın 1963’te yazdığı, yerli tiyatronun toplumcu gerçekçi örneklerinden olan bu eskimeyen oyunu, 2000 senesinde, İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi Sahnesi’nin absürdün kıyısında dolanan yorumuyla izlemiştim. Aradan geçen 18 yıla rağmen, oyuncuların tonlamalarına kadar bir dolu ince detayla aklımdaki yerini koruyor, ÖKM’nin ‘Ayak Bacak Fabrikası’ yorumu. Vakit henüz üniversite yıllarıydı, eh yine pek de parlak zamanlar değildi ama bir şekilde o günlerde seyirci koltuklarında ve İstanbul Üniversitesi amfilerinin sıralarında oturan her birimizin, bu ülkede kuracağı geleceğe dair güçlü inançları vardı.

Okullar bitti, o oyunu birlikte izlediğim arkadaşlarımla bir süre daha tiyatro yaptık. O da bitti sonra. ÖKM’nin ‘Ayak Bacak Fabrikası’, izlediğimiz en güzel oyunlardan biri olarak kaldı hafızamızda. En çok da ‘öküz’ün replikleriyle… O hayali ülkedeki gibi, burada da günler an be an tatsızlaştı çünkü. Uzun buluşmalarda kadehleri “Öküz gibi yaşayacağımız bir yere gidelim!” diye tokuşturmaya başladık. Hâlâ arada darlandıkça birbirimize bakıp, “Yetti artık, gidelim; öküz gibi yaşayabileceğimiz bir yere gidelim!” diyoruz. Ama gitmedik. Gidenler oldu. Çok oldu. Sizin de olmuştur, en az beş kişi sayarsınız değil mi, gidenlerden?

Yaşadığınız şehirde rahatça nefes almak, sokaklarda güvenle dolaşmak, insani koşullarda çalışmak, barınmak her zorlaştığında… Birileri tarifsiz acılarla boğuşurken kaygısızca göğe bakıp “Oh be!” demekten, sevinmekten her utandığınızda… Ülkenin bir yerlerinde –belki henüz sizin için değil ama- birileri için hayat her zorlaştığında… Bombaların arka arkaya patladığı her anda, korku her arttığında… Her yeni yasakta, her yeni tutuklama, gözaltına alınma, mahkûmiyet ya da linç haberinde… Sesinizi yüksek çıkarmaktan imtina ettiğiniz ve sustuğunuz için kendinizi suçladığınız her anda… Kafada kurup kurup “Yok ya, ben zaten buraya ait değilim” hissine düştüğünüz her seferde… “Tek bir hayatım var, burada tüketmeye değer mi!” paniğine her kapıldığınızda… “Çocuğum burada harcanmasın bari, kurtarsın kendini” endişeleriyle boğuşmaya başladığınızı her fark ettiğinizde… Kendinizi; doğup büyüdüğünüz, sizi siz yapan, ait olduğunuz sokaklardan, insanlardan, evinizden kaçıp gitmeye hazır ve fırsat kollar halde hissetmediniz mi? Hiç olmadı; Berlin’e, Londra’ya, Sydney’e, Barselona’ya “kapağı atmış” tanışlarınızın ardından iç geçirirken bulmadınız mı? Gittikleri yerden Facebook başına çakılıp Türkiye’de olan biteni takip ediyor, ‘RT’liyor, ‘fav’lıyor, uzaklardan sitem ediyor, küfrü basıyor, ‘karşı taraftakilerle’ laf dalaşına giriyorlar değil mi? Olsun, ama “yırttılar” yine de…

İş ya da tatil için gittiği yabancı memleketlerde görüp gezdiği şehirlere, bizim kadar alıcı gözle bakan başka millet var mıdır? Berlin İstanbul’a çok benziyor, dinamik falan ama soğuk be!, Londra pahalı, Kanada, Avustralya desen çok uzak… En yakınından, en bize benzeyeninden ‘Yunan’a kaçmaktı en tatlısı ama krizden kurtaramadılar ki başlarını onlar da… Şehirli, eğitimli, orta sınıf gençlerin burada kalıp her yeni güne, yeni bir kötü haberle başlayıp; direnmekten, inat ve mücadele etmekten vazgeçip ‘kaçmayı’ seçmelerine kızmaya hakkımız var mı? Peki, biz kalanlar ne olacağız? ‘Kurtulmak’ için biz de gitmek zorunda mıyız? Ya da en azından gitmeyi istemeye mecbur muyuz? “Ben buraya aitim, burası benim, ben de Türkiye’yim” diyenler? Sadece gidemediği için falan değil, gitmek istemediği için kalanlar yani. Onlar ne olacak?

“Biz de Türkiye’yiz!”
Bugünün Türkiye’sinin sesini sahneye taşıyan oyunlar yazan Ceren Ercan; “gitmek ve kalmak” meselesi üzerine kafa yoran, sonuçlarını sahneye –şimdilik- iki başarılı örnekle taşıyan bir isim. Bu sezon sahnede iki ayrı tiyatro topluluğunca sahnelenen iki oyunu, ‘Seni Seviyorum Türkiye’ ve ‘Berlin Zamanı’, bir üçlemenin parçaları olarak, tam da yukarıdaki çıkmaz vaziyeti anlatıyor. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği, prömiyerini İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapan ‘Seni Seviyorum Türkiye’, bu ülkeyi sevme inadı üzerine bir oyun. Sezonun en etkileyici işlerinden biri. Ceren Ercan, Türkiye’nin, kendi nesline denk gelen döneminin bir kaydını tutmuş, bir kulağını sokaklara dayamış, günler, geceler boyu dinlemiş, not etmiş sanki. Bize şimdi, burada olanın hikâyesini anlatmaya koyulmuş sonra. Yelda Baskın’ın rejisi ve Melih Kıraç’ın koreografisi, metnin ahengini sahneye yaratıcı fikirlerle taşıyor. Alican Yücesoy, Defne Şener Günay, İrem Sultan Cengiz, Emre Koç ve Damla Karaelmas; Ercan’ın ironisini sindirmiş performanslarla çıkıyor karşımıza.

“2010’ların –ağırlıklı İstanbul olmak üzere- Türkiye’sinde hayat nasıldı, insanların, gençlerin, orta sınıfın/orta yaşın derdi, tasası neydi?” sorusuna çok eğlenceli ama bir o kadar da iç sızlatan bir tonla yanıt veren bir oyun bu. Yıllar sonra açıp sadece okunduğunda dahi, okuyanı şu an içinden geçmekte olduğumuz, yer yer içimizi deşen gündemimize ışınlatabilecek bir metin. İçine OHAL’i, KHK’ları, ‘biten Taksim’i, yükselen Kadıköy’ü, bombalı saldırı korkusunu, ‘Arap turist fobisini’, Türkiye’den Avrupa’ya göç etmenin yollarını, açlık grevlerini, olan biten onca şey karşısında somut hiçbir şey yapamamanın vicdan azabını sığdıran; fantastik bir gecede geçen bir oyun. Bir çamaşırhanede buluşan beş benzemez karakter eşliğinde kendinizi, ülkenizle aranızdaki sevgi-nefret ilişkisinin kıskacında bulacağınız, gülerken birden ağlamaya başlayacağınız bir iş. Ceren Ercan bu oyunu yaratırken aklından geçeni elle tutulur hale getirmeyi başarmış; “Buradayız ve biz de Türkiye’yiz” demeyi…

Geleceği bir ülke ile kurmak mümkün mü?
Üçlemenin ikinci oyunu ‘Berlin Zamanı’ ise bir şekilde gitmeyi başaranların öyküsü. İki kadın, bir erkek; üç Türkiyeli gencin “kimsenin kendilerini çağırmadığı” bir başka şehre gidişinin, orada mutlu, özgür ve iyi olmaya çalışmasının kısa öyküsü. “Geleceği bir ülke ile kurmak, mümkün mü?” Ceren Ercan üç şehirli, iyi eğitimli genci Berlin’de takip ederek arıyor sorunun cevabını. Kendilerini artık güvende hissetmeyen, kırgınlıklarını, korkularını, güvencesizliklerini geride bırakıp çok dilli, çok kültürlü, özgür, eğlenceli ve üretken bir hayat kurma çabasıyla Berlin’e giden üç karakteri, Alman yönetmen Frank Heuel’in rejisiyle takip ediyoruz. Ezgi Çelik, Tuğçe Altuğ ve Kutay Kunt’un dinamik performansları, birkaç aksesuar eşliğinde metnin enerjisiyle bütünleşiyor sahnede. Karakterler Deniz, Eren ve Özge kendi ifadeleriyle ‘Türkiye’nin Avrupalı’ yüzü. (‘Seni Seviyorum Türkiye’nin kendini Avrupa’ya beğendirmeye çalışırken ne kadar da Batılı olduğunu/göründüğünü anlatan gençlerinden üçü onlar, belki de.) Adına ‘new-wave’ (yeni dalga) denen şu son malum göç dalgasının parçası onlar da. Ama giderken Türkiye’nin boğucu siyasal gündemini, içlerine işleyen kültürel kodları ve hatta iki ülke arasındaki gerilimi de yanlarında götürmeyeceklerini kim söylemiş! Özgürce kendin olmak; Berlin’de de o kadar kolay değil belki de? Ceren Ercan yine sarkastik dili ve bir o kadar da anlayışlı haliyle anlatıyor hikâyemizi.

Gidene “Neden?” diye sormak yersiz. Sokağa çıkmaktan, yüksek sesle itiraz etmekten, mücadele etmekten vazgeçene, yılana, bıkana “Hadi, cesaret!” demek gün geçtikçe zorlaşıyor. Ama ‘Seni Seviyorum Türkiye’nin ‘gitmeyen’ karakterlerinden birinin seslenişini tekrarlamakta fayda var:
“2007 İstanbul Pride! İstiklal Caddesi’ndeyiz, seni en güzel ben sevebilirim, 2008 Taksim’deyiz, sana kapılarımı açıyorum, 2009 Pride, bizi suçlayıp duran tüm insanları affediyoruz. 2010 İstiklal Caddesi’nde el eleyiz, bayrağın üstünde öpüşüyoruz, hadi fotoğrafımızı çekin. 2011 biraz biber gazı yedik ama bana dokunursan tüm acı tadı dağılır sokağın. Pride 2012 arkadaşlar iyidir, bütün bir yıl sözler yaralasa da bir gün yan yana gelmek onarır. 2013 anneler, babalar, kardeşler bizimle. Biz ikimiz hiç bu kadar kalabalık olmadık. 2014 İstanbul Pride; cafelerden, ofislerden, evlerin camlarından bize el sallayanlar. Varız! Buradayız! Elimi bırakma! 2015 Tomalar caddeye indi! Her yer biber gazı, tazyikli su bir kızı cadde boyu sürüklüyor. Elimi bırakma! 26 Haziran 2016 kimseyi İstiklal Caddesi’ne sokmuyorlar, ara sokaklara dağılıyor herkes. 2017, Beni bırakma! Kimse kimseye kavuşamıyor. O kalabalık nerede? Sen de git, gitmek istiyorsan. Cafelerden el sallayanlar, evlerinin camlarına bayrak asanlar? O insanlar nerede? Sen neden mutsuzsun bu kadar? Her yer polis, her yer Toma! Ara sokaklara dağılanlar var… Biz bu yıl caddede 5 kişiyiz. Sen neden evdesin? O insanlar, onlar neredeler? Gittiler mi? Gerçekten gittiler mi? Sen de gidecek misin?”

Nisan 2018 sayısı çıktı!

Sağ’ın çıkmazı: Kültürel iktidar

Kapitalizmle birlikte yeni olan şey, idam seremonilerinin aynı zamanda çalışan sınıfların disiplinini korumalarını, daha önemlisi tamahkârlıklarını yitirmemelerini sağlamaya dönük birer otorite gösterisine evrilmesiydi.” Yeni e’nin Nisan sayısı Bahadır Özgür’ün yazısıyla açılıyor ve Rembrant’ın ‘Dr. Tlup’un Otopsisi’ tablosundan Mary Shelley’in grotesk kahramanı Frankenstein’a, genç Karl Marx’ın ‘Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefesi’ çalışmasından ünlü 1 Mayıs pankartındaki işçi temsiline uzanan, “Siyasal bir mekân olarak proleter beden” başlığı altında devam ediyor..

Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği ve ‘Türkiye’den gitmeye…’ dair ‘son dönem eğilimi’ne tiyatrodan gelen bir cevap niteliğindeki, ‘Seni Seviyorum Türkiye’ oyunu üzerinden konuyu tartışan Bahar Çuhadar ise, “Özgürce kendin olmak hiçbir yerde o kadar kolay değil belki de?” diyor, “Öküz gibi yaşayacağımız bir ülkeye!” başlıklı yazısında.

Hawking dünyadan kaçma çağrısı yapmadı” başlıklı söyleşide ünlü fizikçinin ardından ‘dahilik’ ve bilim ilişkisini sorgulayan Prof. Dr. Kerem Cankoçak, “Hawking’den yapay zekâ, dünyanın kurtuluşu vs. gibi her konuda bir şeyler üretmesini beklemek yanlış” diyor.

Yeni e’de Ayşegül Tözeren’in, “İlkokula takunyayla başlayan çocuklar da seni unutmayacak Füruzan”, M. Sinan Birdal’ın “Devr’i CEO”, Koray Demir’in “Bir garip ‘Striptiz’ ”, Alp Baykal’ın kısa süre önce kaybettiğimiz heykeltraş Ali Teoman Germaner’i anlattığı “Taş, ustayı biçimlendirirmiş”, Mustafa Kemal Coşkun ve Yasin Durak’ın “Mehmet silahını kaptı!” yazılarının yanı sıra Melike Belkıs Aydın’ın şair Betül Dünder’le yaptığı “Dünyayla savaşımında dünyanın yanında ol” başlıklı söyleşi de yer alıyor.

Yeni e’nin bu ayki dosya konusu ise “ ‘Sağ’ın çıkmazı: Kültürel iktidar”… Aydın Çubukçu, “Din ve dünya işleri” başlıklı yazısında önerdiği hayatla ‘kültürel iktidar sanatı’nın gerçek hayatta neden tutunamayacağını tartışıyor. Göksel Aymaz “Niçin kültürel iktidar olunamadı?”, Yasin Durak, “Kültürel iktidar değil hegemonik kültür”, Taner Timur “Necip Fazıl Kısakürek, ‘İslam İnkılabı’ ve AKP”, Nihat Ateş “Türk sağ iktidarlarında ‘sağcılığın’ izleri…”, Halim Şafak “ ‘İtaat dikkati’ ve İslamcı şair/şiir” başlıklı yazıları ile dosyayı oluşturuyor.

Yelda Eroğlu’nun “Bir Dostoyevski Uyarlaması: Aşk Çılgını” başlıklı ‘tefrika roman’ının ilk bölümü ile yer aldığı dergideki öyküler Adnan Özyalçıner, Zehra Çelenk, Adem Erkoçak ve Yorgos Moleskis’e ait.

Yeni e’nin Nisan ayı şiirleri ise Tolis Nikiforou, Ayşe Nâlân, Murat Atıcı, Ahmet Uçar, Muzaffer Kale, Taylan Şahbaz, Sadık Aytekin, Cihan Oğuz, Ömer Turan ve Levent Karataş’tan…

Berna Yangın, Janset Akyıldız, Esin Erdem ve Fatma Gül bu sayının çizerleri.

YETMEZ AMA MAHFİL

Ayşegül Tözeren

“Orji Bitti, Şimdi Ne Yapacağız?” başlıklı yazıma başlarken, “yazanların varlık evi olan dilin, dünyada olup bitenle, bir başka deyişle ikincil doğayla etkileştiğini, kendisini fildişi kuleye kapatmış edebiyatçıların dahi, taş duvarlara vuran dalgaların sesini duyduğunu” yazmıştım. Her edebiyatçının, her şairin dış dünyaya metninin içinden verdiği cevabın da farklı olduğunu belirtmiştim.

Devamını Oku

Panta Rei

Son çözümlemede devletlû egemenler de insandır. Öyle olmasalardı, bir sürü müneccimin, falcının, bilicinin kafasını kesmezlerdi. Çünkü diğer ölümlüler gibi iktidar sahipleri de göklerden gelen sesin hakikati değil, duymak istedikleri şeyleri söylemesini istiyorlardı. İç ferahlatıcı sözler dökülmedikçe gelecekten haber verenin dilinden, doğruyu söylemelerinin hiç gereği yoktu. Aslında yıkılış, açlık, kıtlık, ölüm ve ayrılıklardan ve bunların türlü-çeşitli biçimlerinden söz etmenin olağan olduğu bir dünyada, bunları “önceden” haber vermek için gizemli güçlere sahip olmak da gerekmezdi! Ağzını açan, bu kötü, korkunç, istenmez şeylerden konuşuyorsa bilinmeyen bir şeyden söz etmiyordur zaten. Ama her devrin yönetenler sınıfı, kendi egemenlikleri altında her şeyin âlâ, yolunda ve iyi olduğuna ve kendi egemenlikleri sürdükçe hep öyle kalacağına inanmak ve herkesi de buna inandırmak isterler. Bu yüzden, “gidişat iyi değildir” diyebilecek herkes susmalı, susturulmalıdır. İster müneccim olsun, ister bilgin ya da ahaliden biri…

Pek göze çarpmasa da tarihçi de bu “ağzı karalar” sırasındadır.

Zira “böyle giderse, geleceğin hiç de güzel olmayacağını” söylemenin biçimlerinden biri, geçmişten dosdoğru söz etmektir; bunun da yolu, yıldızlara bakar gibi eski zamanlara bakıp ders çıkarılabilecek bir tarih yazmaktır. Müneccimlerle tarihçilerin ortak yanı uzaklara bakarak yakındakiler hakkında bir şeyler söylemeleri, ya da en azından burnunun dibindekilere dokundurmalarıdır. Ama eski tarihçiler de, çağdaşları müneccimler gibi, kötü haber vermektense, geçmişin yüceltilmiş hallerini sultanlarının önüne sermeyi seçmişlerdi. Bu yüzden, yaptıkları iş destancılığa benzerdi. Örneğin “menkıbe, menakıpname” denilen tür, padişahların ya da ulu kişilerin her birini birer gazi olarak anlatırken, sefere hazırlanan askerleri de gazi olma yolunda heveslendirmeyi amaçlardı. Yani geçmişten söz edenler aslında bugün için propaganda yaparlardı. Özellikle “saray tarihçiliği” diye adlandırılan yazıcılık, başlangıcından itibaren soy-sop kayıtçılığı, olabildiğince de cihat ve gazâ goygoyculuğu olmuştu.

Yaşadığımız korkunç günlerin tarihle ilişkilendirilmiş politik propagandasının içeriği de budur. Öyleyse, şöyle bir tanıma ulaşabiliriz: Uydurulmuş bir geçmiş hikâyesini, ondan daha uyduruk bir ölümsüzlük hikâyesine bağlayarak yazılan propaganda metni oluşturmaya, “tarih yazmak” denir! Bu, bir “milli maç” öncesinde de, komşu ülkenin topraklarına girince de lâzım olur…

***

Sultanların dizi dibinde şanlı geçmiş masalları ve ulu çınarlar gibi köklü ve dallı budaklı soyağaçları uydurarak gün sayanların aslında yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Kötü bir miras devralmışlardı. Onlardan önce de, geçmişin kaydını ilk tutanlar gerçeği anlatmaktansa efsane düzmeyi uygun görmüşlerdi. Mısır firavunlarının kumtaşlarına kazıdıkları hiyerogliflerin hemen hepsi yalnızca propaganda değeri taşır. Hangi krala boyun eğdirilmiş, hangi savaş zaferle bitmiş, efendimiz ne kadar güçlüymüş, hangi tanrıların soyundan gelirmiş, bunları anlatır bize. Anlatmaya, ya da anılır kılmaya değer en önemli şey tanrıların ve kralların iç içe geçmiş hayatına ilişkindir. Göklerin ve yerlerin efendilerinin soyunu sopunu, evrenin ve tanrıların geçmişini bizim efendimize bağlayan yolları uydurmak, yönetilen yığınların kendilerine uygulanan zulmün ne kadar haklı ve değiştirilemez olduğuna inanmaları için iyi bir araçtır! Şu var ki, güncel ihtiyaçlar bakımından yöneticiler bu saçmalığın dozunu arttırabilir, biçimini ve içeriğini değiştirebilir, ama aracın niteliği ve işlevi değişmez.

Romalı senatör Çiçero’nun yakıştırdığı unvanla “Tarihin Babası” diye biline gelen Heredot’u okuyanlar ve izleyenler de, bu geleneğe uydular. O da kendisinden öncekiler gibi, örneğin, Leonidas ya da Leotykhidas’ın soyunu sopunu Sparta krallarının atası sayılan Herakles’e kadar uzatmış, pek çok “önemli kişi”ye soy ağaçları dikmiştir. Diğer yandan Heredot, zamanının dünyasını ülke ülke gezip farklı kavimlerden insanlarla konuşmuş, en eski yapıları görmek için bazen yolunu değiştirip bilinmeyen dillerde bilinmeyen yazılarla oyulmuş işaretlerden anlam çıkarmaya çalışmıştı. Ama bütün bu malzeme, Heredot öyle istemiş olmasa bile, sonuçta heyecan ve merak uyandırmaya hizmet eden bir masal külliyatı gibi algılanmaktan kurtulamadı. Tanrıların adları ve kökleri değişmişti, firavunların yerini krallar ya da kendine bir soy uydurma ihtiyacında olanlar almıştı ama tarihçi denen kişinin elinden çıkan yazıların görevi değişmemişti. O yüzden Heredot’un anlattıklarının bir bölümü gerçekten tarihsel olaylar mı yoksa masallar mı olduğu belirsiz kaldı. Tarihin efsaneleştirilmesi, belki o çağlar için sözlü aktarım geleneği içinde kuşaktan kuşağa aktarılmasını kolaylaştırıyordu, ama sonuçta masal ve tarih birbirine karışıyor, gerçek yüzlerce palavranın içinden kırılarak geçiyordu. Onunla başladığı doğruysa eğer, tarihin yönetici sınıflar elinde etki kazanan görev haritasını da o çizmişti.

***

Gelgelelim, tarihin ne ile ya da kimle başladığı sorusuna verilen cevaplar farklıdır. Okullarda bize tarihin yazıyla başladığı ezberletildi. Sonra da, “tarihsel dönemler” anlatıldı. Taş devri, tunç devri vs. Yazıdan önce tarih yoksa, bu devirler neyin devriydi? Çocuk aklının almayacağı karmaşık sorunlar vardı, bugün de devam ediyor. “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız. Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi; Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” diye başlayıp giden Onuncu Yıl Marşı, yalnızca “muhalif cumhuriyetçilerin” değil, iktidardaki kesimin de hissiyatını dile getiriyor artık. Bu marşın dile getirdiği tarih tezine göre, tarih yazıyla değil Türk ile başlamıştır. Daha sonra, ilk insanın da Türk olduğuna kadar abartılan bu tez, Tanrı’nın Âdem ile hangi dilde konuştuğunu tartışan dindarlar arasında küçük bir ayrışmaya yol açtıysa da, milli hisleri güçlendiren etkisinden bir şey yitirmedi. Günümüzde de, Hakkâri’de dört bin yıllık, İstanbul’da üç bin beş yüz yıllık “Türk mezarı” bulunduğu yolunda çıkan haberler, “Türk’ün gücüne güç katan” bu tezlerin kanıtı değilse nedir?

Ne zaman “milli birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç” duyulsa, tarihin masallaştırılmış hali imdada çağrılır. Bugünlerde Türk-İslam tarihi, katran kıvamında ve aşırı dozda üstelik damardan veriliyor. Ama yalnız Türkiye egemenleri değil, bütün dünya egemenleri aynı sloganı bağırıyor.

Örneğin Brexit cenderesindeki Britanya… 2017’nin son ayında iki ayrı Churchill filmi birden gösterime girdi. Birinin adı gündeme uygun: En Karanlık Günler… O en karanlık günlerde, ülkenin etrafında birleşebileceği bir simgeye ihtiyacı var ve o, başbakan Churchill… Bir yandan kendi kabinesinde Hitler’le, hem de Mussolini aracılığıyla uzlaşma arayan “savaş karşıtları” çabalıyor, diğer yandan direnmeyi ve her yönden savaşmayı örgütlemek isteyen Churchill… O, halkın sesini dinliyor, güçlükleri ve olanakları biliyor, gece gündüz çalışıyor ve karanlık günlerden savaşarak çıkmayı istiyor.

Diğer film, Churchill’in farklı bir yönünü öne çıkarıyor. Savaşı, en az kayıpla ve kazanma güvencesiyle kabul eden, aksi takdirde “vatan evlatlarını” ölüme göndermek istemeyen bir Churchill… Fakat bu kez karşısında, krallığın generalleri var ve onlar Avrupa’ya belirlenen günde çıkarma yapmaya kararlılar. Burada anlatıldığına göre, bütün yetkilerine, etkili siyasal kişiliğine, saygı duyulan geçmişine karşın Churchill’in sözü geçmiyor! Politikacı endişelerini temsil eden başbakan, askerliği bilen ve emir komuta zincirinin başında olan komutanların kararlılığını kıramıyor. Generaller, o konuştukça sessizce dinliyorlar ve bildiklerini yapacaklarını kuvvetle hissettiriyorlar. “Evlatlarımı ölüme gönderemem” diyen adama rağmen Birleşik Krallık’ın çıkarlarının gereğini yapacak olanlar vardır! İmparatorluğun tüm tarihsel deneyimini temsil eden, seçimle gelip gitmeyen, ciddi, soğuk ve kararlı kurumlar vardır! Özetle, “büyük çıkarlar” söz konusu olduğunda elbette evlatlar ölecektir!

Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı çıkan referandum sonucunda Büyük Britanya ahalisi fena halde bölünmüş, ekonomi ağır yük altına girmişti. Bu durumda birliği sağlayacak ve tıpkı “en karanlık günler”de olduğu gibi fedakârlıklara katlanmayı kabul ettirecek bir propaganda için Nazizm’e karşı direniş yıllarını hatırlatmak iyi bir yol olmalıydı. Tarih bir kez daha güncel sıkıntılar karşısında yönetici sınıfın imdadına çağrıldı. Buna Merkell karşıtı hava yaratmak da eşlik etti, bu görevi de sabah-akşam şehir içi ulaşım yollarında bedava dağıtılan reklam gazeteleri üstlendi. Londra merkezli ve dünya çapında etkili uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist işin derin ve ciddi yanlarının teorisini yaparak yol gösteriyor.

Türkiye’deki ilkel milliyetçi ve dinci propagandaya göre hayli “ince” sayılabilecek bu propaganda, sonuçta “HAYIR dedik ve belaya girdik, ama olsun, biz ne badireler atlatmışız geçmişte” duygusunu yaratmakta hiç de etkisiz olmadı.

***

Tarihi, güncel politikanın işine yarayacak ıvır zıvır deposu gibi karıştırmak yerine, olup biteni anlamak, olacakları kestirmek ve en önemlisi yaşanan gerçekliği eleştirmek ve değiştirmek için okuyup yazma Marx’la başladı. Açıkça iddia edilebilir ki, Marx’tan önce tarih yoktu! Geçmiş, bugün ve gelecek arasında maddi bağlantılar kurmak ve en önemlisi bir bütün olarak tarihi sınıf mücadeleleri açısından anlamak ve anlatmak, soy-sop tarihçiliğinden tümüyle farklı bir iştir. Buradan egemen sınıflar için propaganda malzemesi çıkmaz. Uyuşturucu, boyun eğmeye, ölmeye çağıran masallar türetilemez. Ondan önce, “şiddet, savaş, yağma, cinayet, soygun vb. tarihin itici gücü olarak” kabul edilmişti ve bunlar, yalnızca geçmişin değil, günümüzün de temel ve değiştirilemez gerçeği olarak gösterilirken yine tarihe başvuruluyor.

En eski diyalektikçilerin öğrettiği bir gerçeği hatırlamanın zamanıdır. Pante Rei! Her şey akar! Hareket ve değişme, sınıf mücadeleleri biçimini aldığında olmuş ve olmakta olanlar, işimize gelenin seçilip “işte gerçek budur” diye ortaya atabileceğimiz karmaşık bir yığın olmaktan çıkar.

Soy sop kundağı

Terry Eagleton İngiliz Romanı adlı kitabının girişinde modern romanın temel meselelerinin “cinsellik ve mülkiyet ilişkileri” olduğunu söyler. Aynı şey Türk televizyon dizileri için de söylenebilir. Üstelik Türk dizileri iki meseleyi aynı potada eritir. Cinsellik derhal çocuk doğurmaya, çocuk da anne ya da babasının mirasına çökerek varsayılan mülkiyet ilişkilerini dinamitlemeye sebep olur; bir vuruşta yedi can! Bunu daha entrikalı ve hikâyenin başladığı yer haline getiren done ise karakterin aslında sandığı soy bağına mensup olmadığını öğrenmesidir. O, aslında zannettiği kişi değildir ve maddi olanakları da aşağı ya da yukarı doğru trajik bir şekilde değişmiştir.

Son birkaç yıldır neredeyse her dizide (baştan ya da hikâyenin sıkıştığı yerde) en az bir karakter, kendisini büyüten kişilerin gerçek anne babası olmadığını öğreniyor. Karakter bambaşka bir soy bağıyla yenilenirken hikâye de üç kutu lavabo açıcı yemiş gibi açılıyor bu sayede. Biyolojik annenin şimdiye kadar susmuş olan yakın bir arkadaşı, doğumu yaptıran ebe Dickens romanlarından firar etmiş gibi birer birer sökün ederken çabucak sonuçlanan DNA testleri olayın 2000’lerde geçtiğini bize hatırlatıyor.

Bir stüdyo, birkaç ihtiyaç sahibi, birkaç sosyopat, bir orkestra ve sunucudan ibaret yükte hafif reytingde ağır evlendirme programları (bir başka alaturka cinsellik ve mülkiyet ilişkisi) RTÜK tarafından yasaklanınca; kanallar ve program yapımcıları yeni bir format bulmak zorunda kaldı. Bir kısmı Müge Anlı’nın yolundan gidip sıradan insanların işlediği korkunç suçları “aydınlatmaya” çalışırken; evlendirme programlarının kraliçesi Esra Erol gibiler, Türk dizilerinin abandığı nesep meselesine daldılar. Uğur Arslan ve Seda Sayan bir kanalda Esra Erol diğerinde, evlatlık olduğunu öğrenen Türklerin biyolojik ailelerini aramaya verdiler kendilerini. Neredeyse her hafta bir başka Türk kadını ya da erkeği, şok şok şok! evlatlık olduğunu öğreniyor ve biyolojik anne babasını hunharca aramak için programa çıkıyor. Öz anne babayı aramak öyle tartışılmaz bir hak ki diğer bütün hukuki ve ahlaki normları ezip geçiyor. Erol’un programında gayet de yetişkin bir erkeğin öz annesi olduğundan “kuşkulanılan” kadının adı soyadı ve fotoğrafı kabak gibi konuluyor ekrana. Kadının avukatı müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu söyleyip fotoğrafın ve ismin kaldırılmasını talep ettiğinde Erol yapıştırıyor cevabı; bu arkadaşın öz annesini bulma hakkı ne olacak, asıl ona saygı gösterin, ne var sanki mahkemeyi filan beklemeden DNA örneği verseniz.

Neden terkedildiklerini öğrenmek istiyorlar, sosyal çevrenin üzerine dokunduğu genetik kâğıdın neyden dokunduğunu öğrenmek istiyorlar ama en çok da hayat kendilerine yeni bir el dağıtsın istiyorlar. Çoğunluğu evlat edinildikleri ailelerde kötü muameleye maruz kalmamış, sorsan, adet yerini bulsun diye benim esas ana babam beni büyütenler diyorlar ama arada bir mutlu sona ulaşıldığında, niye terkettin lan beni diye bağırmıyor kimse buna hırslanmıyor. Yetişkin bir kadın, öz babası olduğundan şiddetle kuşkulandığı adamla henüz DNA testi gelmeden sarılarak uyuyor babam diye (biz Freud’dan korkumuza ortalık yerde rüyamda çanta gördüm diyemezken). Yeni bir anne baba yeni bir sen demek; hayat yeni bir sen dağıtsın oyuna bir de öyle oturup şansını denesin istiyor herkes.

Reyting listesindeki “Total” sabah programlarıyla gerçek soy bağı yolculuklarına çıkarken “AB” de devletin yeni hizmete açtığı bir sistemle daha nezih bir şekilde köklerini arıyor. Öte yandan.
Öte yandan; “Pippi’nin ne annesi ne de babası vardı; aslına bakarsanız bu pek de kötü bir durum sayılmazdı. Çünkü bu durumda, en çok eğlendiği sırada onu yatağa gönderen ya da canı karamela isterken balıkyağı içmeye zorlayan hiç kimsesi yoktu”. Pippi zengin bir evde oturur, parası vardır ve ayı gibi de güçlüdür. Onun kimsesizliği acınası bir hal değil gıpta edilecek bir serbestliği imler. Amerikalı yazar Jean Webster’ın Bir Gençlik Masalı’nda kimsesizler yurdunda büyüyüp üniversiteye giden genç bir kız, okul arkadaşı ailesini dayanılmaz bir şekilde özlediğini söylediğinde; “Sonuçta ev özlemi benim yakalanabileceğim bir hastalık değil,” der. Buruk da olsa özgürlüktür bu. Batı çocuk edebiyatında öksüzlük ve yetimlik çocuğa erken bahşedilmiş bir özgürlük olarak yorumlanırken Türk edebiyatında öksüzler ve yetimler ancak Kemalettin Tuğcu’nun ağla ağla romanlarında rol alırlar.

Yine Terry Eagleton, Güç Mitleri adlı incelemesinde, Charlotte Bronte romanlarının merkezinde akrabalık bağı olmayan ya da o bağı kasten koparıp atmış bir karakterin bulunmasına işaret eder. “Bu o karakterin benliğini ‘toplum öncesi’ evredeki bir atom molekülü gibi bağsız ve başıboş kılar”. Edebiyat tarihinin en ünlü kimsesizlerinden Jane Eyre, soy olsun çamurdan olsun demez, merhum amcasının karısına “Seninle akraba olmadığıma çok memnunum,” diye bağırır. Nitekim ilerleyen zamanlarda Jane haklı çıkacak, reddettiği kuzenlerinin hepsi ayrı bir hayat başarısızlığıyla sahneden çekilecektir. Jane genetiğin kendisine verdiği iğreti bağları kopardığında “Ruhum o zamana kadar hissetmediğim tuhaf bir özgürlük ve zafer duygusuyla öyle ferahladı, öyle coştu ki,” der, “Sanki görünmez bağlarımı koparıp hayallerimi aşan bir özgürlüğe ulaşmayı başarmıştım”. Aşık olduğu erkek evlenmelerine bir engel olup olmadığını sorduğunda “Karışacak kimse yok efendim. Hak iddia edecek bir yakınım yok,” diye cevap verir. Eagleton söylediği gibi “Yalnız olmak beraberinde yaşamını kimsenin desteği olmadan kazanma zorunluluğunu getirirken insanı miras aldığı ödevlerden kurtaran göreli bir esneklik de sağlar; sizi sevecek kimseniz yoksa engelleyecek kimseniz de yok demektir”.

Özgürlük ruhu coştururken aynı zamanda acı verir ve korkutur da. Bütün yollar önünüzde fütursuzca açılmaktadır. Size hangi yoldan yürümeniz gerektiğini dikte edecek kimse yoktur ama bu aynı zamanda düştüğünüzde yardım edecek kimse de olmadığı anlamına gelir. Alacağınız kararlar bütün dehşet verici sonuçlarıyla beraber sizin sorumluluğunuzdadır. Sevdiği erkek, nasılsa onun kararlarına müdahale edecek bir yakını olmadığı savıyla evlilik dışı bir ilişki yaşamayı teklif ettiğinde Jane baş kaldırır; onu kınayacak akrabaları olmasına gerek yoktur, sıkı sıkıya bağlı olduğu dini prensipleri vardır. İnsanın kimsesi yoksa, taş gibi sağlam bir kişiliği olmalıdır.

Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Feride’si de hem öksüz hem yetimdir. Çalıkuşu’nu yıkan, sevdiği erkeğin evli değil ama bir başka gönül ilişkisiyle kendisini aldatmasıdır. O da Jane gibi evi terkeder ve bir bilinmeze açılır. Onun da ahlaki ve dini prensipleri vardır. Tıpkı Jane gibi o da öğretmenlik yaparak hayatını kazanacaktır. Ne var ki Jane çalıştığı yerlerde camı açıp özgürlüğü teneffüs ederken Çalıkuşu, mezarlıkların içine ölüm korkusu salan soğuğunu alır. Jane gazete ilanıyla gittiği evde çalışma saatleri dışında özgür bir hayat yaşarken, Çalıkuşu cümle kasabanın erkeklerinin taciziyle boğuşmak zorundadır. Kimsesizlik Jane’e insanları az çok korkutup saygı veren bir zırhla donatırken, Çalıkuşunu bütün tehditlere açık kılar. Nitekim Jane tarlalarda yatıp yemek dilenirken bile tehlikeden azadeyken, Milli Eğitim’in bir memuru olan Çalıkuşu pes edip evlenmek, bir erkeğin soyadına sığınmak zorunda kalır. Romanın sonunda Jane, kayıp akrabalarını bulur. Kişiliğini kurarken onlardan yardım almamış olmanın özgüveniyle bu soy bağı ilişkisi artık sadece bir bonustur Jane için. Yaltaklanıp hizmet ederek aralarına girmez, tersine bu ilişkide hâkim ve güçlü taraf olur. Sevdiği adamın karısının öldüğünü öğrenir ve onunla da kavuşur; eski güçlü ve muktedir erkek şimdi bir sakat ve köre dönüşmüştür. Sonuç Jane için tam anlamıyla bir zaferdir. Dünyaya tek başına fırlatılıp atılmış molekül, varoluşunu başarıyla tamamlamıştır. Çalıkuşu’nun akrabalarının yanına dönüşü ise tam bir burun sürtmeden ibarettir.

Bebek bakımıyla ilgili bir ekol, geleneğin raflarına kaldırılmış kundağı yeniden gündeme soktu. çok sıkı olmayan bir kundaklamanın bebeği sakinleştirdiğini iddia eden bu ekole göre bebeğin güvenlik ihtiyacı özgürlük ihtiyacından önce geliyor. Belki de Türkler, hiç bitmeyen bir bebeklik evresinde, güvenlik ihtiyaçlarını özgürlük ihtiyaçlarından daha elzem görüyorlardır. Akraba olsun çamurdan olsun, kendi kötümüz başkasının iyisinden yeğdir mottolarıyla… Rastgele verilmiş bir soy bağı kundağında elini ayağını kıpırdatmadan durmak belki ateşe belki özgürlüğe dokunmaktan…

Murat Belge: Şairaneden Şiirsele, modern bir tezkire

Bizim edebiyatımız, özellikle şiir bahsinde dedikodu, asparagas üzerinden kendine gizli bir arşiv edinmenin yollarını her daim açık tutmuştur. Bu durum bizi şaşırtmıyor artık, merak unsurunu diri tutan edebi metinler hep dikkat çekici olmuştur. Şiir/şair gibi ne yönden, hangi zamandan baktığınıza göre anlamı değişen bir alanda söylenen her söz tam anlamıyla kuşatıcı bir muhatap bulmakta bugün de zorlanıyor. Bu, anlaşılır bir durum. Nesnel bir alandan söz almıyor çünkü şiire bakanlar. Hele bir de şiir gibi devam eden, devinen, canlılığın korumak için yeni dönemeçler araştıran yetenekli bir söz şubesi üzerinden konuşmaya doğrulmak, konu nesnesinin doğasına uygun biçimde geride boşluklar bırakıyor. Bu boşluklar çoğu durumda öznel tarihe sızmış tanıklıklarla da doyurulamıyor. Edebiyatın her hâli sıkıntıyı, şiddeti de yanında taşır; bazı isimler bize, gençliğimizde bütün o doğduğumuz dağ kıyılarından, denizlerden, kırlardan alıp bir şey söylerdi. İnanmak isterdik ve inanırdık onlara. Belki radyodan belki televizyonlardan. İnsanın ‘inanma’ vakitleri olur kırlardan merkeze doğru… Herkesin merak ettiği kimi edebiyat insanlarının özel hayatına dair ortaya konan ve ilk bakışta şairlerin şiiriyetini anlaşılır kılmaya hiçbir katkısı olmayan bazı özel tanıklıkların ‘sakıncası’ üzerinden tartışma gündemi yaratan Murat Belge’nin Şairaneden Şiirsele üst başlığını taşıyan Türkiye’de Modern Şiir adlı çalışması birçok bakımdan kışkırtıcı bir eser.

Türkiye’de yaşayan bir aydının, düşünürün başka bir iklimden kendiyle aynı şeyleri yaşadığını düşündüğü birine karşı en sahici, en kestirme kullanacağı dil: şiir. Bizim de, gerek bize benzeyenlere gerekse bize benzediğini bildiğimiz halde tanışmadığımız insanlara en kısa, en sağlam en talaşsız yoldan selam ileteceğimiz vâsıta şiir. Bu toprakların hâfızası şiirlidir, bilinir. Bütün etnik unsurlarının sözlü, yazılı hâfızasının ortaya koyduğu ve her birimizin içinden bir ırmak gibi geçen dil. Bu dil, ‘şiirsel’dir. Burada – sokakta, minibüs arkalarında, tuvalet kapılarında, sit alanları olarak ihata edilmiş sahalarda duran yorgun taşlara, harabelere, eski ağaç bedenlerine, denize bakan banklara, intihar mektuplarına sirayet etmiş bu- dil hesaba katılmadan konuştuğunuzun muhatap bulması zor. Dedemi gömdük geldik, bu yazıya oturdum; kardeşim İbrahim, hiç okul görmemiş anneannemin, kocasının ölümü üzerine söylediği ve benim ilk kez duyduğum bir dörtlük- mani- ulaştırdı: “Dertliyim yüzüm gülmez/ Kimse halimden bilmez/ Bu kaybana yüreğum/ Perdelidur görülmez”. Şiir de hangi anlayışa uygun ortaya konmuş olursa olsun büyük ölçüde “perdelidur görülmez”

Söz konusu edeceğimiz kitabın arkasında yazar, çevirmen, siyasi aktivist, akademisyen gibi kimlikleri bünyesinde barındıran bir isim var: Murat Belge. İşadamı ve Demokrat Parti milletvekili Burhan Asaf Belge’nin oğlu olarak doğmuştur. Halası Leman Hanımın kocası, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Burhan Asaf Belge ve Yakup Kadri isimleri bizi Kadro dergisine gönderiyor. Kadro dergisi; Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, Yakup Kadri Karaosmanoğlu… Cumhuriyet rejiminin kültürel, ekonomi sahalardaki uygulamalarını destekleyen bir çizgi izlemiştir Kadrocular. Belge, kültür/sanat/edebiyat ortamına dönemin aydınları ve yayımlanan kitapları üzerinden doğrudan temas edeceği bir ortamda şekillendi. Bu şekillenmenin izlerini daha sonra kitap boyutunda rasat edeceği farklı alanlara düşkünlüğünden -bu isimler ilgili hatıralarından- merakından da çıkartabiliriz. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1966 yılında bitirdi. Aynı üniversitede asistanlık ve doktora yaptı. Doktora tezi Christopher Caudwell üzerinedir. 1980’de doçent, 1997’de profesör oldu. 1982’de YÖK’ün oluşturulmasından sonra üniversitedeki görevinden istifa etmiştir. 1970’te, -kurucuları arasında Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel’in de olduğu- Halkın Dostları ve Birikim dergilerinin kurucuları arasında yer almıştır. 1984 yılında İletişim Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini üstlendi.

Belge; bugünlerde çevirmen, aktivist, akademisyen, yayın yönetmeni kimlikleriyle değil de ‘yazar’ kimliği ile gündemimizde. ‘Yazar’ kimliği vurguyu üzerine çektiği yerde bizi edebiyatın bir şubesine (Öykü, roman, deneme, eleştiri v.b.g) gönderir. Ve orada bulduğumuz eserden hareketle bir ‘yazar’a mı yoksa ‘yazan’a mı muhatap olduğumuzun sağlamasını almaya girişiriz. Çünkü okur olarak yazının bize taşıdığı bir bellek var, biz o belleği harekete geçirerek nasıl bir edebiyat türüyle karşı karşıya olduğumuzu anlamaya çalışırız. Yazarın kendisiyle giriştiği bir muhasebe ile mi karşı karşıyayız; eğer öyleyse önümüzde ‘deneme’ türüne yakın bir metin var demektir bu. Öyle değil de üzerinden zaman geçmiş ve bir biçimde tanık olunmuş olay ve durumlardan derdest edilen bir hacmi mi okuyoruz? Yani okuduğumuz bir hâtıra (anı) mı? O da değil. Bütün bunlar değil de yazarın önüne çıkmış şair ve şiir verimlerinin -duygu durumuna göre aklanacak yahut karalanacak yerlerinin- kâğıdın üzerine çıktığı bir eleştiri mi okuyoruz? Murat Belge’nin “Şairaneden Şiirsele-/Türkiye’de Modern Şiir” adlı çalışmasını okuduktan sonra yukarıdaki edebiyat türlerini sıralama gereği duydum. Çünkü kitap bütün bu türlere dokunan ama hiçbirinde uzun süre eğleşmeyen bir yapıyı sahipleniyor. Modern bir tezkire olarak da adlandırılabilir.

Cumhuriyet sonrası şiirimizin ana akslarını kalıcı isimler üzerinden açıklama girişimi olarak da okunabiliyor. Belge’nin kişisel tanıklıkları kimi yerlerde metnin önüne geçiyor ve biz bir şairin şiiriyetine dair okuduğumuz 15-20 sayfalık bir metinden çıkınca ilk kez duyduğumuz ‘özel’ bir bilgiyle baş başa kalıyoruz. Bu bilgi, kimi yerlerde ‘dedikodu’ tadı taşıyor. Murat Belge gibi bir üslûp edinmiş edebiyatçının ısrarla denediği bu tavır tesadüfi olamaz. Yazarın önsözde, rüya görmek isteyenin bile uyanık olmak zorunda olduğu gibi, bu durumun farkında olduğunu, zaman zaman ‘dedikodudan’ çekinmeyeceğini anlıyoruz. Bizim edebiyatımızın şiire bakan cephesinde böyle ‘tumturaklı’ başlıklarla çıkmış bazı kitapların varlığını da hatırlamak gerekir: Türk Şiiri / Modernizm/ Şiir (Hasan Bülent Kahraman, Agora yay., 2004). Çok masum, kendini ifade alanının imkânlarına geri çekip sınırlayan başlıklar altında yapılmış çalışmalar da yok değil. Bu tür çalışmalar ‘anı’, ‘günlük’, ‘mektup’ (bknz.: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mina Urgan, Nurullah Ataç, Necatigil, Cemal Süreya, Kemal Özer, Hüseyin Cöntürk vbg.) türlerinin sıcaklığını taşır ve ‘çaktırmadan’ öğreticidir bu metinler.

Murat Belge’nin sıcağı sıcağına şiir ortamını rasat ettiği zamanların üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Ve bizim Fecr-i Âti’den 2000’li yıllara kadar yayımlanan manifesto sayısından fazla bildiri son 15 yılda yayımlandı. Son çeyrek yüzyıldır şiirimizi taşıyan dergilerin sayısı, 1960-1970 yılları arasında çıkan (Yeni Dergi, Yordam, Papirüs, Diriliş, Halkın Dostları, Militan, Sanat Emeği, Yazı v.b.g.) dergilerin toplam sayısı ile kıyaslanamayacak ölçüdedir. Şiir, yığılarak gelir; son durakta bize bulaşan sözün içinde elbette geçmişin birikimi de vardır ve geçmişi görebilmek için koşmak, kronolojik olarak bugünlerden geriye doğru bakmak gerekir sanki. Edebiyatımızda ‘dergiler’ odaklı çalışmaların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu çalışmalardan biri Erdal Doğan’a ait: Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam, 1997), kitabın önsözünde bir cümle: “80’den itibaren çıkan şiir dergilerinin 1923’ten 1980’e kadar çıkmış olan şiir dergilerinden neredeyse dört katı oluşu dikkat çeker”. Belge kitabın önsözünde üzerinde durulması gereken, tartışılmaya muhtaç birçok şey söyler. Bir dikkatten ziyade ‘rehavet’ eşlik eder Belge’ye: ben gördüm; görmediklerimi de ‘duydum’ demektedir sanki. “(…) İkinci Yeni’nin bitişini ben kendi dersimin bitişi olarak kabul ettim.” Bu açık sözlü beyanı unutmadan ve Belge’nin çoktandır bir edebiyat tarihi başlığına dönüşmüş (Hâşim, Yahya Kemal, Nâzım, Garip, İkinci Yeni) kimi isim ve dönemlere dair ‘açık olan’ (kişisel tanıklıkların az olduğu) bir alanı ‘gizli’ bilgilerle yeniden gözden geçirdiği bu eserin tartışma konusu olması şaşırtıcı değil. İyi bir okur olma potansiyeline sahip pek çok insan okuduklarından hareketle ‘şaiir’liğe hicret edip okur olma şansını da kaybettiği bu ortamda herkes yazıyor; şimdi elzem olan eski, kalıcı şairlerin gizli bölmelerine dair ‘çekici’ bilgiler. Lisede edebiyat derslerine giren biri olarak, lise sonların müfredatına sokulmuş Cumhuriyet Sonrası Tür Şiiri başlığı Belge’nin bu kitabıyla işlense çok faydalı, dikkat çekici ve heyecanlı olur zannındayım. Sivil bir şiir tarihi çünkü. Tezkire yazarlarının kendilerine yakın bulduğu şairlere gösterdiği özen ve ferahlık Belge’nin çalışmasında da kendini duyurmakta gecikmiyor. Yazının başında verdiğim şu bilginin burada anlatmak istediklerime bir katkısı var mı acaba: “: Murat Belge. İşadamı ve Demokrat Parti milletvekili Burhan Asaf Belge’nin oğlu olarak doğmuştur. Halası Leman Hanımın kocası, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur”. Laf kalabalığı işte!

İkinci Yeni’nin kimi şairleri en sıkı kitaplarını Belge’nin şiir okumayı bıraktığı zamanlara düşürdü! Sonra İkinci Yeni dediğimiz -ortak bir manifestosu olmayan, güçlü şairlerin birbirine benzemez enerjisinden doğan atmosfer- yönelimin tesirinin bugün sürmediğini kim söyleyebilir? Biz, durmuş bir şeyi, oturmuş ve belli bir mekânı kendi zamanı içinde eritmiş bir durumu tanımlayabiliriz ancak. Bu bakımdan, “İkinci Yeni’nin bitişini ben kendi dersimin bitişi olarak kabul ettim.” beyanı, yazarın olabilir ama şiirimizin hâl beyanı değil. Kitapta Ahmet Hâşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet öne çıkıyor; Nâzım’a geniş yer ayrılmış: 45 sahife. Dedikoduları ve yığılarak aktarılan bilgileri bir tarafa bırakırsak, ‘şiir tahlili’ne giriştiği yerde -kendi bünyesinde toplanan iz ve işaretlerden şiire doğru açılımı dikkate alınınca- aklıma Mehmet Kaplan’ın kendini de inandırdığı ‘şiirsel’ tavrı geldi. Şiirsel demişken, ‘Şairane’ ne? Bir ölçüde bu kavram üzerinde açılmış tartışmalar, yazılmış yazılar var; peki ‘şiirsel’ ne? ‘Şairaneye karşı olmak’ vurgusu en bariz biçimde Orhan Veli’de dile getirilmişti. Muhafazakâr şairden modern şairin görüş alanına doğru bir ok mu çıkartılıyor buradan? Olabilir mi? Ben şimdi ‘şairane’ ile Kübalı bir erkeği; ‘şiirsel’ ile, Balkanlı bir kadını hatırlatıyor bana desem olacak mı bu benzetme? Şiirde her şey olur mu, yoksa her şeyde mi şiir olur? Buraya bakmak lazım ebet.

Belge’nin kitabının ismi ‘Şairhâne’ olsaydı bunca tartışmaya yol açmazdı belki. Herhangi bir alanda, özellikle edebiyatta, ad vermek, adlandırmak hep sorunlu olmuştur. Şiir ortamımızı kavileştirmiş birçok kitabın, vaktiyle yazılmış yazıların bir araya getirilmesinden oluştuğunu biliyoruz. Kimileri, bir bütünün parçaları olarak, tasarlayarak yazar: bu tür yazılar aynı yöne bakmaya gayret eder- ki edebiyat gibi canlı bir faaliyet alanında bunun sahiciliği tartışmaya açık olsa da- bu anlaşılır bir şeydir. Bizim, Anadolu’ya ilk yönelen ve bir tren penceresi ardından gördüğünü ‘Anadolu’ diye aktaran o ilk iyi niyetli hamasetle bağlanmış şairlerimizin her yere elin uzatan iştahasının bizi karşıladığını da söylemeliyiz Belge’nin bu kitabında. Son okuduğu şair ‘İsmet Özel’miş. Pek iyi İsmet Özel şiirinin özellikle 1980 sonrası verimlerini -son kitabındaki, kendinden genç kuşakların öncülüğünü yaptığı ‘deneysel’ işleri- merak etmediniz mi?

Şu alıntılar Belge’den: “Bir gelişimde, kısarak boylu biri bu rafların arasında geziniyor, kitaplara bakıyordu. Biz önde oturduk. Memet Fuat, ‘Ece Ayhan’ dedi” (Ece Ayhan başlığı altında söylenmiştir.); “Sonra karışık bir hikâye anlattı. Bunu da iyi hatırlamıyorum. Bir kıza vuruluyor, kızın bir erkek arkadaşı var, kızı bırakıp ona vuruluyor, böyle bir şey. Yani Ece’nin bir eşcinsel ‘tezahürü’”. (Ece Ayhan); “Bu erken yıllarında Turgut Uyar oldukça ‘kendi halinde’ şair görüntüsü verir. ‘Yenilikçi’ dedirtecek bir özelliği görülmez.”; “Engebeli çocukluk hayatının önemli bir olayı, en büyük kızkardeşinin deli olmasıdır. O koşullarda ne olduğu, kıza niçin ‘deli’ dendiği çok belli değildir.” (İlhan Berk); Belge, Cemal Süreya’ya, Attilâ İlhan’a dair düşüncesini soruyor: “Adiye beş kala dedi. Şüphesiz bir iltifat değil bu. Hiçbir şair kendisi hakkında bu değerlendirmenin yapılmasından mutlu olmaz.” Yani, Cemal Süreya’ya bir şey sormuş, şairane’ cevap vermiş Süreya; Süreya’nın cevabını netleştirememiş ve sonunda “Hiçbir şair kendisi hakkında bu değerlendirmenin yapılmasından mutlu olmaz” deme gereği duyuyor. Bu ifadelerin bırakın hâtırayı, dostluğu ayaklandırıp şairlerin şiir serüvenine ışık tuttuğu söylenebilir mi? Ölümlerinin yaş ortalaması ‘58’ olan İkinci Yeni üzerine ’75’ yaşında birinin konuşmaya hakkı var elbet. Biz burada edebiyatın temel meselesi olan ne anlattığından ziyade ‘nasıl anlattığı’ üzerinde duruyoruz. Orhan Veli’nin ‘onu da edebiyat tarihçileri’ bulsun imasına sanki bir karşılık veriyor tanık olduklarıyla. Zaten, büyük oranda kes-yapıştır biçiminde hazırlanan yıllık ve antolojilerden sıkılan şiir okurunun şairin hayatına dair merak ve ilgisinin açlığa dönüştüğünü, bu kadar farklı alanlarda kalem oynatan birinin, görmeme lüksü olamazdı. Sadece sahne sanatlarında öne çıkanların değil; edebiyatın da sahnelere, sokaklara düştüğü bir ortamda ünlü şairlerin hayatının da kendilerine ait olup olmadığını düşündürttü bana bu kitap. Dedikodu da şiirin ve şairin hayatına dâhil mi?

Son yirmi yıldır Türk şiirinde çok sayıda şair ortaya çıktığı için dergiler çoğaldı, buna paralel şiir yıllıkları (Mehmet H. Doğan, Veysel Çolak, Bâki Asiltürk’ün devamlılık gösteren eserleri başta olmak kaydıyla) ortaya çıktı, dergileri izleyemeyenler için ‘özet’ bir hâfıza. Bazı dikkate değer antolojiler de yayımlandı; insan bütün bu ‘özetleyen’ birikime bakmadan ‘ben bu işleri orda bıraktım’ der mi? Diyebilir elbet. Peki bu durum, şiirin doğasıyla ne derece uyuşur? Doksanların sonunda Dağlarca’ya “genç şairleri izliyor musunuz?” diye sorduklarında ‘Ülkü Tamer’i söylüyordu. Dağlarca 1914 doğumluydu, bu bir ölçüde anlaşılır. Belge’nin kitabında ‘yaşayan/hayatta olan’ bir tek Ülkü Tamer var. Ülkü Tamer’e dair yazılanlar -şairin hak ettiği gibi- bir titizlik, dikkat taşıyor. Şair aramızda olmasa da şiir, ‘yaşayan’ bir şeydir. Yunus’un, Pir Sultan’ın, Nâzım’ın yaşamadığını kim söyleyebilir.

“Can Yücel” başlığı altında yazılanlardan birkaç cümle okuyalım: “1977 yazında John Berger eşi Beverly ile İstanbul’a gelmişti. Burada geçirdiği sürenin bir kısmında bizim evde kaldılar.” Bu cümleyi öğrencilere verip ‘ne anlatıyor?’ diye sorsak muhtemelen şöyle cümleler kabaracak: “Jonh Berger’in bir eşi var; adı: Beverly.”; “Berger, İstanbul’a ilk kez mi geldi anlaşılmıyor ama Murat Belge’nin evinde ‘bir süre’ kalmış.”; “J. Berger ve eşi bir müddet İstanbul’da kalmış”; “İstanbul’a gelen J. Berger ve eşi İstanbul’daki zamanlarının bir kısmını Murat Belge’lerde geçirmiş.”. Belge’nin bu kitabı, hemen her sayfasından alıntı yapılıp üzerinde tartışma açılabilecek bir kitap. Belki ‘anı’ bölümlerini ayırıp Mina Urgan gibi -‘anıları’nın çok satmasından rahatsız olduğunu anımsıyorum- ustalıkla tanzim edip kaleme alabilseydi çok özgün bir eser çıkabilirdi ortaya; fakat bir anı kitabı değil söz konusu ettiğimiz; anılarla tahkim edilmiş ve merak duygusunu diri tutan deneme kitabı diyebiliriz. Böyle bir kitabı bütün tanıklığına, birikimine rağmen Cevat Çapan’dan bekleyemeyeceğimize göre, ‘merkez’den birinin bu boşluğu doldurması, edebiyatın ‘keyif veren’ cephesine yaslanıp bütün sözlü tarih bilgisini ortaya koyması gerekiyordu! “Gene de bir gün oturup böyle bir kitap yazacağım aklıma gelmezdi. Roman alanında çalışmaya karar verirken beni bu karara yönlendiren etkenlerden biri topluma duyduğum ilgiydi. Toplumun tarihine, siyasetine ilgi duyuyordum. Her zaman bunların edebiyat incelemesini de mutlaka hesaba katması gereken alanlar olduğunu düşünmüşümdür.” (Önsöz’den)

Şiirimize yön vermiş, bırakın doğdukları evlerde okuyabilecekleri birkaç kitaba tesadüf etmelerini, bir kısmı sürgüne zorlanmış, bir kısmı hayat boyunca kiracı olmuş ve hemen hepsi yaralandığı aşkı kutsal bir kitap gibi göğsünde saklamış insanlara mı yoksa bu insanların hayatını merak edenlere (okur) mi ‘arkadaşça’ yaklaşmak gerekirdi? Bu sorunun cevabını ciddi okurlar bulacaktır. Kitapta yer alan, yaşayan tek şairin, Ülkü Tamer’in bir şiiriyle bitirelim.

konuşma
Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Zübük: Romanı, filmi, gerçeği…

“Zübük” denilince akla ne geliyor? Ya da nasıl bir silüet beliriyor hafızanızda?

Bende çok uzun yıllardır Kemal Sunal’ın şişinerek güldüğü hali geliyor. 1961 tarihli romanın Atıf Yılmaz tarafından uyarlanan senaryosunu Kartal Tibet’in yönettiği aynı adlı filmde Zübük’ü canlandıran Kemal Sunal’ın gülüşü…

Çocukluğumda ve özel televizyon kanallarının patlama yaptığı dönemde –hani her akşam yayında olan bütün kanallarda Kemal Sunal’ın oynadığı bir film gösterilirdi– eğlenerek izlediğim bir yapımdı. Film hakkındaki olumlu düşüncelerim birkaç ay önce ilk kez romanı okuyunca tamamen değişti.

Romanı okurken fark ettiğim, eserin zamansızlığı, yani yazıldığı dönemin ötesinde anlattığı hikâyenin her zaman geçerli oluşu ve sosyolojik derinliği oldu. Anadolu’nun doğusunda bir kasabada geçen roman bize ilçe ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atanmış birinin gözünden anlatılıyor.

Öğretmenin kasaba hakkında edindiği ilk izlenim, üzerine ölü toprağı serpilmiş hali ve bununla bütünleşen, belki de o halin nedeni olan yoksulluğu. Kasabayı öğretmen ile birlikte tanırken yerli halkın olayları anlama ve aktarma biçimini görüyoruz: En ufak bir hadiseyi bile abartarak mitleştiren, hoşa gidecek bir kılığa sokan kasabalının, elindeki tek eğlence bu olduğu için dilbaz hale geldiğini, yaşadıkları gerçekliğin üstesinden bu şekilde geldiklerini görüyoruz.

Öğretmenin izlenimleri, bir dostuna yazdığı mektuplar aracılığıyla –belki de doğrudan bize yazılan– iletiliyor. İlk mektup, yaklaşık 115 sayfa sonra karşımıza çıkıyor. Oraya kadar kasabalının doğrudan anlatımlarını dinliyoruz. Daha ilk andan itibaren kasabalı adeta şeytandan bahsedercesine “İbraam Zübükzâde” diye birinin türlü madrabazlıklarını anlatıyor. Her anlatıcı kendi yaşadığı “kandırılma” hikâyesini anlatırken biz de Zübükzade’nin ne menem biri olduğunu iyice idrak ediyoruz.

Zübük, aslında Türkçede olmayan bir kelime. Zübükzade de zaten kasabalı değil, “kökü dışarıda”, göçmen bir ailenin oğlu. İsimse ona babasından yadigâr; çünkü kasabalı “Zübüklüğü” ilkin İbraam Zübükzâde’nin babasından görüyor. Zeybekzâde Kara Yusuf Efe, kasabaya geldiğinde hal ve tavırlarıyla hemen herkesin dikkatini çeken fakat kimsenin konuşmaya cesaret edemediği biri.

Bir süre sonra kendi ağzıyla namını öyle bir anlatır ki, kasabanın ileri gelenleri onun adına davetler düzenler; kasabada, Ermenilerden kalma en güzel ev ona verilir; akşamları bütün kasaba Efe’nin anlattığı öyküleri huşu içerisinde dinler; kasabalı Efe’nin her ihtiyacını giderir; Efe bir yıla kalmadan yörenin en zengini olur çıkar.

Fakat her şey yolunda giderken Efe kendini ele verir: Dağları titreten, anlattığı bin bir hikâyede yiğitliğiyle övünen Efe, çarşafa bürünüp kadınlar hamamına girer. Erkek olduğu anlaşılınca da hamamcının sıska oğlu bunu kasaba meydanına kadar kovalar, tekmeler. Meydanda çarşafı açılınca Efe’yi görenler onu tükürüğe boğar, içlerinden biri de şöyle der:

Ulan namussuz, sen Zeybekzâde değil, Zübükzâdesin. Zeybeği de rezil ettin alçak Zübük!
O günden sonra, Zübük aşağı Zübük yukarı her gittiği yerde aşağılanır. İbraam Zübükzâde’nin Zübüklüğü buradan gelir.

Peki, nedir bu Zübüklük? Kitabın tanıtımında kullanılan tarif şu: “Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz. Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.”

Adorno’nun “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünü getiriyor akla bu tanım. Ya da “günah keçisi” kavramını. Veya “sütten çıkmış ak kaşık” olma halini. Çeşitlemeleri, çağrışımları çoğaltabiliriz.
Zübük’ten dert yanan bütün kasabalılar, aslında Zübük’ten medet uman ya da kendi çıkarlarına avantajlı bir durum elde etmek isteyen insanlar. Zübük, insanlardaki bu “zayıflığı” görünce oraya oynayan, onlara duymak istediği sözleri söyleyen ve isteklerini gerçekleştirme vaadiyle onların kanına giren biri aslında. İnsanları buna iten sebepse “düzenin” öyle kurulması.

Nesin’in romanı kaleme aldığı ve ilk yayımlandığı yıllar, Demokrat Parti iktidarında hızla “demokratikleşen” bir Türkiye’nin olduğu zamanlar. Romanın politik eleştirisi sadece demokrasiye doğru koşar adım ilerlenen bu yılların değil, Cumhuriyetin de tesis edemediği bir yapının eleştirisi. Kısacası, Türkiye’deki siyasi sistemin ta en başından yozlaşmış olduğunu söylemesi. Eserin en kolay algılanan ve güncel takibini sağlayan bu katmanı, ileride de göreceğimiz gibi filmleştirilirken dikkate alınan tek katman.

Halbuki roman, bu yozlaşmanın insanı nasıl yozlaştırdığını, ülkenin nasıl bir kısır döngüye hapsolduğunu, insanların sürekli aynı davranışı sergileyerek her defasında nasıl farklı sonuçları beklediğini gösteren, bunlara ek olarak Türkiyeli aydınların kendi memleketlerine ne ölçüde “turist” kaldığından karikatürleştirilmiş “saf Anadolu” insanı tahlilinde birçok katmanı içinde barındırıyor.

Ve tam da eleştirdiği aydın bakış açısıyla roman, filmleştiriliyor. Romanda bahsedilen o geniş Zübüklük tanımına uygun bir şekilde, romanın bu şekilde sinemaya uyarlanması tam anlamıyla bir “Zübüklük” oluyor!

Film, romanın içerdiği politik söylemi güncelleyerek siyasi taşlama yapıyormuş gibi görünen bir kaba güldürü aslında. 1980 yılında çekimine başlanan ve 1981 yılında gösterime giren film Zübük’ü, yolunu bulan bir siyasetçi olarak hayata geçiriyor. Uyarlama olduğu için romana sadık kalmak zorunda değil elbette; ancak bağlamından koparıp romandan bire bir aldığı sahneleri üzerine fazlaca düşünülmeden yazılmış bir hikâye içerisine katan film, “Zübük ve maceraları” tadında, skeç tarzı ilerleyen öykü yapısıyla ve olayları nedensel olarak ele almayan biçimiyle romanı okumadan film üzerinden eser hakkında fikir sahibi olan herkeste onulmayacak zihinsel yaralar açıyor.

Memleketin karakteristiği olan sorgulamadan yaşama halini, anlatılana kanmayı çok iyi analiz eden romanın anlattığı bu durum, filmi izleyip de Aziz Nesin’in eseri hakkında fikir sahibi olan insanlarda bir kez daha vücut buluyor. Üstelik artık filmin internette bulunan ikişer dakikalık video parçaları üzerinden ediniliyor bu fikir. Ekşisözlük’e girilen onlarca “entry”nin bu video parçalarındaki olayları dönüp dönüp anlatmasından da görülebileceği gibi, “kolayı seçmek kolaycılığına düşmeyi” eleştiren romanın ruhuna kibrit suyu döküyor.

Günümüzde yaşadığımız; görüp ses çıkarmama hali, benim işim olsun da gerisi mühim değil bakışı, benzerini, dolayısıyla kendini eleştirememe zayıflığı, gücün ve güçlü gibi görünenin peşine takılma çıkarcılığına romanda ve maalesef yaşamımızda çokça rastlarken; filmde bu durumlara ya hiç ya da içi boşaltılmış, derinliksiz bir karikatüre dönüşmüş şekliyle rastlıyoruz.
Ve en çok konuşulan, dikkate alınan, bilinen de –içinde bulunduğumuz bu “görsel” çağda– film oluyor…

Boşluk: Kadının savaştaki yeri

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, derler. Savaş karşıtları için dosdoğru bir söz bu. Ama savaştan geçinenler açısından mutlaka bir kaybeden bulunmalıdır. Her savaş, önce askerî sonra siyasi ölçütler kullanılarak kazanç-kayıp terazisinde tartılır. Kim daha çok asker kaybetmiş, kimin toprağından daha çok gitmiş, kim hak ve çıkarlarını daha çok yitirmişse, savaşta o taraf yenilmiş kabul edilir! Bu soğuk ölçülerle yapılan değerlendirmede insan yoktur. Sayılar, anlaşma maddeleri ve söylevler vardır; ama savaş boyunca çektikleri yokluklarla, acılarla, canından kanından kayıplarıyla insan yoktur… Çünkü hangi taraf kazanırsa kazansın, kaybeden insandır. Ve ondan söz etmek, savaşı kutsayanların “yüce” amaçlarını örten perdeyi birazcık olsun açar…

Ama onları da savaşın ayrılmaz bir parçası haline getirmek gerektiği zaman ortaya salınan propaganda silahı, bir kez daha perdeleri çeker! Ve hep kaybedenlerin bir kez de savaşın cephe gerisinde kaybetmelerine yol açar. Hep kaybedenler, daha çok kaybedenler ise daima ve en önce kadınlardır!

Cephede canlarını verenler, savaşın görünen yüzünde yer alırlar. Bu görünüş, cephe gerisinde kalanları,“yaşayabildikleri” için daha şanslı gösterir ve onların acılarını gizler.

Peki kimdir cephe gerisindekiler? Kadınlar, çocuklar, hastalar ve -savaş koşullarında eğer mümkünse- savaşmayı reddedip kalanlar. Çocuklar ve hastaların bakıma muhtaç olduklarını düşünürsek gidenlerin boşluğunu doldurmak genellikle kadınların görevi olmuş. Kendi üzerlerine yapışan görevleri yapmaya devam edip, ayrıca gidenlerin eksik bıraktığı yerleri doldurmaya çalışıp, aynı zamanda aklına mukayyet olup yaşamaya çalışan kadınlar…

Cephelerde ölen milyonlarca insanı zaten biliyoruz… Cephe gerisindeki insanların yaşadığı en büyük trajedilerden biri şüphesiz İkinci Dünya Savaşı dönemi. Hepsi, hayatın olağan akışı içinde yapılan işlerin, savaş içinde de yapılması elbette yaşamsal bir zorunluluk. İkinci Dünya Savaşı sırasında fırınında ekmek pişirmeyi bırakıp cepheye giden fırıncının yerine kim ekmek pişirdi dersiniz? Ya eline posta çantası yerine tüfek alıp savaşmaya giden postacının yerine kim dağıtmış olabilir mektupları? Ya fabrika tezgâhlarında boşalan yerleri kim doldurmuştur?

Savaşın kadınlara açtığı yer!
Savaşın sadece cephede silahla yapılmadığını diğer savaş deneyimlerinden sonra öğrenenler, savaşı kazanmada içerideki cephenin yani “ev cephesi”nin önemini de kavramış. Kavramış ki İkinci Dünya Savaşı sırasında bilhassa bu cepheye yönelen adımlar atmışlar.Barut ve kan kokusundan nispeten uzak olan bu cephede en önde kadınlar savaşa dâhil edilmiş.

Durumu harika özetleyen bir afiş var. Cepheye giden erkeğin yerine onun tulumunu giyip fabrikaya gitmeye hazırlanan kadın görülüyor. Erkeğin evden çıkmasıyla, kadının erkeğin iş önlüğünü giymesi aynı anda oluyor. Afişin gizli mesajı, ikisinin de pür neşe, güler yüzle çizilmiş olmalarında. Sanki olağan bir işbölümü yapıyorlar ve bundan mutluluk duyuyorlar gibi…

Kadınları cepheye çağıran, ordunun sana ihtiyacı var diyen propaganda afişlerinin yanı sıra evde kalmak zorunda olanlara, ya da dışarıdaki işini bitirip ek olarak evdeki işlerini yapmak zorunda olan kadınlara da bir dizi görev biçmeyi ihmal etmemişler. Kadına daha az ekmek yemesi/yedirmesi gerektiğini söyleyen afiş bunun en canlı örneği. Zaferin mutfaktan geçtiğini, daha hızlı bir enerji kaynağı ve daha ucuz olduğu için daha çok patates yemesi gerektiğini ve hatta bu sebzeleri de kendisinin yetiştirmesi gerektiğini söyleyen afişler var. Açlık, kıtlık, yokluk ve yoksulluk hep metanetle karşılanması gereken bir kadın hali oluveriyor.

Bunlardan hiçbirini yapamayanlar için de bir rol düşünülmüş. Sosyal, gönüllülük temelli aktivitelere katılmak, destek vermek… Ambulans sürücülüğü yapmak, gönüllü çorba dağıtımında görev almak gibi…

Cepheye giden erkeklerin boşalttığı yeri doldurmak için kadınları görevlendirmek, tüm dünya savaşlarının gerçeği. İşte tam da bu gerçeği dile getirmek üzere, Londra’da 2005 yılında bir anıt yapılmış. Anıt, bir yanıyla büyük bir incelik, Londra’nın en işlek bölgelerinden Westminster’da gözlerden kaçamayacak bir yerde duruyor. Savaş sırasından erkeklerin boşluğunu doldurarak iş başına geçen kadınları, o dönem kadınların çalıştırıldıkları işlerin kostümleriyle simgelemiş sanatçı. Kostümlerin içinde kadın yok. Evlerinden, yurtlarından, eşlerinden, ailelerinden edilen kadınları, içleri boşalmış üniformalar içinde hayalimizde canlandırabiliyoruz sadece… Şimdi yoklar. Bu simsiyah anıt, hem ağır bir keder yüklüyor izleyene, hem de savaş içindeki kadınlar için saygı duruşuna çağırıyor. Ama, içi boş üniformaların çağrıştırdığı soru ortada kalıyor.

Savaştan sonra erkekler evlerine dönünce kadınların çalışma yaşamı ne oldu dersiniz? Sanatçı burada talihsiz bir açıklama yapıyor. Diyor ki; “Bu çalışmayı yaparken eski zamanlarda çekilen bir vestiyer fotoğrafından etkilendim. Kadınların savaş sonrası normal yaşantılarına dönmeleriyle ilgilendim.”

Sorun, sanatçının ilgilenmeyi kestiği yerde başlıyor aslında. Bir boşluğu doldursunlar diye göreve çağrılan kadınlar, başka bir boşluğun içine terk edildiler. Sınıflı toplumların başlangıcından bugüne, kadınların mekânı ve kimliği, büyük bir boşluk olarak tanımlandı ve ancak yokluklarında, soyut birer imgeye dönüştüklerinde saygıya değer görüldüler. Gerçek varlıklarıyla değil, girip çıktıkları kılıklarla tanımlandılar ve işleri bitince kendi boşluklarına geri gönderildiler. Geri dönmeyi reddedenler olmadı mı dersiniz? Bunun için direnç gösterenler? İşte hâlâ onların mücadele deneyimlerinin pratiğini yaşayıp yine onların dirençleriyle umut dolabilmek de bizim payımıza düştü.

Savaşın açığa çıkardığı şey, ezeli baskının ezeli biçimlerinden sadece biri. Tıpkı kendi evlerinde sabah akşam demeden didinen milyonlarca kadın gibi, savaşın cephe gerisi yükünü omuzlayan kadınların birçoğu da, erkekler evlerine dönünce, yorgun argın, ama anaç bir gururla, sessizce odalarına çekildiler. Kara anıttaki üniformalar, kadınların tam kurtuluşu gerçekleşene kadar boşluğa atılmış kadın ruhlarını simgelemeye devam edecek.