Blockchain: Gerçeğin Zinciri

Dünyamız her gün değişiyor ve ister bir dönüşüm ister bir devrim olarak görün teknoloji son 20 yıl içerisinde her alana girip onu ya değiştirdi ya da değiştirmek için hazırlıklarını tamamlamak üzere. Her gün yeni bir teknolojik kelime hayatımızın dip noktalarına kadar ulaşıyor. Bilgisayar, internet, adsl, 4G, tablet, akıllı cep telefonları, facebook gibi kelimeler teknolojiyle hiç alakası olmayanların bile dünyasını kapladı. Şirketler akıllı yazılımlar ile planlamalarını yapıyor. Devletler kilometrelerce öteden dijital ölüm makineleri ile savaşa giriyor. Son yıllarda daha enteresan şeyler de konuşulur oldu. Amerika seçimlerin ve Brexit’in sonuçlarında büyük etkisi olan bir yapay zekâ firmasından bahsediliyor. Gelecek 30 yıl içerisinde var olan işlerin, %30’unun, yapay zekâ uygulamaları ile ortadan kalkacağı öngörülüyor. Daha bunları sindirememişken bir de sanal para birimleri ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Artık duymayan kalmadı diyebileceğimiz Bitcoin’in market değeri şu anda 232 milyar doları geçmiş durumda. İkinci sırada 117 milyar dolarla Etheryum, üçüncü sırada ise 80 milyar dolarla Ripple var. Bunların dışında 937 tane daha da digital para birimi var. Bitcoin’in market değeri bu değerlerle Cezair, Irak, Yeni Zelanda ve Romanya nın GSYİH’inden daha büyük. Toplam digital market para borsasının değeri is Kuveyt, Macaristan ve Katar’ı geçmiş durumda. Tüm bunlar, bir çoğu için şişirilmiş yeni bir finans ürünü gibi duruyor. Muhtemelen de Bitcoin için bu kuşkularında haksız değiller. Ancak Bitcoin tek digital para birimi değil ve bu para birimlerinin hepsi geçici olmayabilir.

Peki ama dijital para birimi ne demek? Şu anda piyasa da 80 trilyon dolar para dolaşımda ve zaten bu paranın sadece %8’i maddi olarak var. Gerisi, bilgisayar disklerinde tanımlı ‘dijital’ kayıtlardan ibaret.

Düşünün, yarın birileri bir kâğıt basıp, üzerine de şu kadar Bitcoin’e eşittir diye bir taahhütte bulunsa bu yeni dijital para birimimiz elle tutulabilir paraya dönüşebilir. Peki, eğer varlığının şekli dijital olmasını belirlemiyor ise yeni olan ne? Bu farkı Bitcoin ve diğer dijital paraların üzerinde yaşam bulduğu Blockchain teknolojik altyapısı oluşturuyor. Bu öyle bir altyapı ki onu hem tek merkezden yönetilemez, hem güvenilir, hem de toplumsal olarak meşru kılıyor.

İnternet eşit değildir gerçek!

İnternet birçoğumuzun hayatını değiştirdi. Bizden önceki hiçbir nesil, bilgiye ulaşmada bizim kadar büyük imkânlara sahip olmadı. Sadece bilgi de değil erişilebilir olan. Binlerce kilometre uzaklıktaki sevdiklerimizle ya da meslektaşlarımızla her an ses, video ya da metin gibi değişik seçeneklerle anlık iletişim kurabiliyoruz.

Ancak tüm bu iletişimde ciddi sorunlar var olageldi. Bunlardan en önemlisi gerçeklik sorunu oldu. İnternet verinin paylaşımı için muhteşem bir yol ancak verinin kaynağının doğrulanması ve sahiplik üzerinde büyük bir problem var. Ve bu sorun ne yazık ki yapısal bir sorun. Bir makale yazdığınızı düşünün. Bu makaleyi arkadaşınıza internet aracılığı ile gönderin. Öncelikle yaptığınız şey pratik olarak makalenizi göndermek değildir. Eğer öyle olsaydı sizin makaleniz, gönderildikten sonra bilgisayarınızda olmazdı. Olan şey zaten digital olan makalenizin bir digital kopyasının haberleşme kanal ağı üzerinden arkadaşınızın bilgisayarına gönderilmesidir. Pratik olarak bu, makalenin uzaktaki bir makinede kopyasını oluşturmaktır. Ancak nitekim bu bir kopya olduğu için birebir aynı olması garanti değildir. Haberleşmeniz, iki makine arasında özel bir iletişim üzerinden değil, internet adlı ağ üzerinden olduğu için, gerçekten arkadaşınıza gittiği de garanti altında değildir. Ortadaki adam (Middle in the middle) atak dedikleri saldırı yöntemi ile sizinle özel olduğunu düşündüğünüz iletişim kanalınızın arasına girebilir. Üçüncü kişiler tarafından makalenizi değiştirip arkadaşınıza gönderebilir ya da daha güzeli arkadaşınızın kimliği taklit edilebilir. Üçüncü kişiler haberleşmeyi onun adına yürütmeye devam edebilirler.

İnterneti otoriteler yönetir

Peki, ama durum bu kadar ciddiyse internet bankacılığı gibi mali sistemler nasıl internet üzerinde var olabiliyor? Bu temel sorun iki yöntemle aşılabiliyor. Birincisi şifreleme, diğeri ortak kabul gören otorite merkezleri. Bu yöntemler teknik olarak aslında yeterli ancak uygulamada yaşanan eksiklikler, her gün yeni ihtiyaçlara cevap vermeye çalışan teknolojik değişimlerin hızı sebebiyle ortaya çıkan açıklar, internet dolandırıcılığını ciddi boyutta devam ettiriyor. Bu boyut yıllık bir kaç 100 milyar doların üzerinde.

Her şeyin ideal işlediği duruma geri dönelim. Buradan Blockchain’in var oluş sebebini tanımlamaya çalışacağız. Diyelim ki internet üzerinden bir bankacılık işlemi yapacaksınız. Bunun için öncelikle kimlik sorununu çözmeliyiz. Biz bankanın kimliğine güvenmeliyiz, banka da bizim kimliğimize güvenmeli ki, bizim hesaplarımıza erişimimizi sağlasın. Burada güven merkezi banka olduğu için ilk yükümlülük ona ait. Biz bir bankanın adresine girmeye çalıştığımızda, bilgisayarımız, bu adrese atanmış, banka sunucu bilgisayarlarına ulaşmaya çalışacaktır. Bunun için internet ağında çeşitli yönlendirme mekanizmaları var. Bu mekanizmalar sonrasında bankanın bilgisayarı ile sizin bilgisayarınız arasında bir veri hattı kurulur. Ancak üçüncü bir kişinin araya girip bankayı taklit edemesin ya da banka ile aranızda geçen iletişim dinlenmesin diye şifrelemeye, bir de bankanın kimliğini garanti edecek başka bir güven merkezine ihtiyaç var.

Bunun için öncelikle haberleşme SSL şifreleme altyapısı ile bir üçüncü tarafından değiştirilemez hale getirilir. SSL şifreleme bir tür matematiksel, değiştirilmesi teknik düzenekler dolayısıyla imkânsız hale getirilen, imzalama ve şifreleme yöntemidir. Siz banka bilgisayarı ile SSL ile konuşma talebinde bulunur ve ardından, kimlik yerine geçen, SSL sertifikasını talep edersiniz. Bu kimlik aynı sizin kimliğiniz gibidir. Sadece bir devlet tarafından değil, dünya üzerinde sayılı sayıda var olan, otorite şirketler tarafından para karşılığı dijital olarak yaratılır ve onlar tarafından imzalanır. Bu kimliklerin değiştirilemezliği ve doğruluğu teknik olarak garanti altındadır. İnternette gezmek için kullandığınız tarayıcılar (ie, firefox, safari) bu merkezleri bilir ve siz bankadan SSL sertifikasını, güvenli kanal üzerinden aldıktan sonra, tarayıcınız bu kimliklerin içindeki imzalara bakıp, esas imza sahibi otorite merkezlerinden çeşitli yöntemlerle teyit eder. Anlayacağınız gibi bu otorite merkezlerinin güvenliği dünya çapında kritik bir mevzudur. Eğer bir tanesine bile sızılacak olursa tüm dünya üzerinde, otoritenin imzası ile sahte kimlik dağıtımı yapılabilir. Bu durum, otorite merkezinin yetkisi milyonlarca bilgisayarlık ağda silinene kadar etkili olur.

İmzalama nasıl çalışır?

Bu sistemde kritik olan işlerden biri bu imza ve SSL sertifika işlemidir. Meraklısı ve Blockchain’de de kullanıldığı için bir paragraf ile anlatmaya çalışacağım. SSL sertifikasının üzerine oturduğu temel algoritma açık ve gizli anahtar çifti ile şifrelemedir. Basitçe açık anahtar, çok büyük iki sayının ya da daha iyisi çok büyük iki asal sayıdan matematiksel algoritmalarla üretilir. Kullanılan sayı çifti gizli anahtar olarak adlandırılır. Bilgisayarınızda da oluşturabildiğiniz bu açık-gizli anahtar çiftinin açık anahtarı ile şifreleme yapabilir, gizli anahtar ile şifreyi çözebilirsiniz. Bu sayıların büyüklüğü ve algoritmanın zorluğu sebebiyle şifrelemenin kırılması teorik olarak mümkünken, pratik olarak imkânsızdır.

SSL sertifikası denilen kimlik bilgisi ise içerisinde sahibinin adı, son kullanma tarihi, sahibinin açık anahtarı ve veren kurumun, bu bilgilere göre atılmış, dijital imzasını içerir. Siz bu sertifikayı aldığınızda öncelikle veren kurumun imzasını denetlersiniz. Eğer her şey yolunda ise sertifikanın sahibi sunucuya, sertifikadaki açık imza ile şifrelenmiş, sadece bu iletişimde kullanmak istediğiniz üçüncü bir anahtar gönderirsiniz. Açık imza ile imzalanmış bilgi gizli anahtar sahibi dışındakilerce açılamadığı için üçüncü anahtar güvendedir. Sertifika sahibi gelen veriyi gizli anahtarıyla açar ve aranızdaki iletişim için kullanacağı üçüncü anahtarı alır. Daha sonra tüm iletişim bu anahtar ile devam eder.

Bu şifreleme tekniğinin güvenirliği üst düzeydedir ve teknik bilgisi de tamamen açıktır. Blockchain altyapısı da kimlik tespitinde bu algoritmaları kullanır.

Blockchain: Çoğunluğun otoritesi

Ne kadar demokratik bir ortam olduğu her daim dile getirilse de, az önce yukarıda açıkladığımız akıştan da anlayacağınız üzere internet, bazı temel işleyiş sebepleri gereği aynı zamanda otorite merkezlerinin kontrolü altındadır. Google gibi arama motorları sizin erişebilirliğinizi zorlaştırabilir ya da engelleyebilir. Devletler yerel ağı ve adreslendirme mekanizmalarını ellerinde tutar. Türkiye’de yaygın olduğu üzere zararlı gördükleri sitelere erişimleri engelleyebilir. internet servisi sağlayıcı yurtdışında çok yaygın olduğu üzere telif haklarına uymayan sitelere erişimi kapatabilir. Ancak en sert uygulama iş para olunca ortaya çıkar. İnternet üzerinde para akışı tamamen finans tekellerinin kontrolündedir ya da bir zamanlar öyleydi. Ve bu kontrol, kara para aklamayı engelleme vs. gibi bahanelerle, çok ağır şartlar altında tutulmaktadır. Bunun en bariz örneği Wikileaks’in bağış toplamasının dünyanın en büyük para ödeme sistemleri tarafından (Mastercard, Visa, Paypal, Western Union) bloklanmasıdır. Hangi merkez ya da hangi yasal dayanak tarafından alındığı belli olmayan bu blokaj ile Wikileaks gelirlerinin %95’i engellenmiştir.

Bu merkezlerin paranın hareketi üzerinde bu kadar büyük bir kuvvete sahip olması, onları milyarlarca dolarlık kolay bir kazanca da ortak eder. Gelişmekte olan ülkelere en büyük para transferi ne devletlerin birbiriyle alışverişi ne de merkez bankaları arasında borçlanmadır. Bu para gelişmiş ülkelere giden işçilerin anayurtlarına gönderdikleri paradır. 2015 yılında 582 milyar dolara ulaşan bu transferden mali tekeller %10’lara varan transfer ücreti almaktadırlar.

Peki, neden bu bankalara ihtiyacımız var. Devletin kimlik dağıtmasına neden ihtiyaç duyuyorsak aynı sebepten… Bu merkezler birincisi kimlik denetimi yapıyor. Bir de banka ise hesap, devlet ise nüfus gibi, kayıt defterleri tutuyorlar. Daha sonra hareketlerimiz üzerinden bu kayıtlar güncelleniyor. Gerekirse bu kayıtlara bakıp bize kefil oluyorlar ya da bizim adımıza diğer otorite merkezleriyle işlem yapıyorlar (diğer bankalarla işlem ya da devletler arası pasaport vs). Bu özellikleri de onlara ekonomi ya da nüfus üzerinde muazzam bir güç veriyor.

Peki ya tüm dünyadaki insanların bilgisayarlarında tutulan ortak kayıt defterini açabilsek ve bu defterin giriş ve çıkışları ortak yapılabilse, bir de bu ortak kayıt defterinin değiştirilemezliği de garanti altına alınsa ne olur?

2008 yılında finansal sistem çöktükten sonra belki isteyerek belki zorunda kalınarak Satoshi Nakamoto adında kişi ya da kişiler dijital bir para birimi için bir şifreleme ve kayıt sistemini dünyaya duyurdular. Bitcoin adını alacak bu ilk digital para birimi Blockchain adındaki yazılım teknolojisi üzerinde koşuyordu.

Blockchain temel olarak değer içeren verinin (para, düşünsel yapıt) ortak bir topluluk halinde yönetilmesine imkân veren bir sistemdir. Bu imkânın altında yatan küresel hesap defterleridir. Banka sistemine tüm değerler banka sunucularında saklanırken, Blockchain altyapısında her türlü dijital değer varlık küresel bir hesap defteri üzerinde, şifrelemenin en yüksek seviyesi ile topluluk bilgisayarlarına dağıtılarak saklanır. Bu topluluğa giriş serbesttir ve her türlü işlem şeffaf olarak yürütülür. Küresel hesap defteri birbirine bağlanmış blok veri kümelerinden oluşmaktadır. Bu bloklar aslında banka sistemindeki adıyla mutabakat verileridir.

Blockchain sisteminde yapılan tüm transfer işlemleri açık olarak tüm dünyaya yayınlanır. Bu paylaşımlar Bitcoin’de her 10 dakikada, Ethereum’da 15 saniyede bir, madenci denilen kişilerin elinde bulunan çok yüksek güçlü bilgisayar sistemleri ile toplanıp işlemlerin doğruluğu ve geçmiş blokla olan tutarlılığı ispatlanıp ardında tüm dünyaya yeni bir blok olarak ilan edilir. Bu blok topluluğun geri kalanının çoğunluğu tarafından onaylandıktan sonra, içerdiği tüm transfer işlemleri onaylanmış hale dönüşür. Sonrada geçmiş blok zincirine, zaman damgası kullanılarak, son halka olarak eklenir.

Yeni blok verisinin oluşturulması için tüm madenciler arasında her 10 dakikada bir muazzam bir yarış olmaktadır. Bu motivasyonun kaynağını ilk olarak yeni bloğu oluşturan madenciyi blok oluşturmak için var olan ödül (25 Bitcoin) ve işlem yapan son kullanıcıların, işlem başına teklif ettiği işlem ücretleri oluşturmaktadır.

Sistemin mucidi Satoshi Nakamoto yeni blok oluşturma işlemini öyle tasarlamıştır ki 2009 yılında yeni bir blok oluşturma probleminin çözülmesi için sadece birkaç bilgisayar ile 10 dakikada yapılmaktayken, şu anda Google’ın sahip olduğu hesaplama gücünün 100’lerce katı bilgisayar gücü ile yine 10 dakikada yapılmaktadır. Yeni yapılan bir araştırmaya göre madencilerin kullandığı süper bilgisayar gücünün tükettiği elektrik, 159 ülkenin tüketimini geçmiş durumdadır. Bu ülkeler arasında İrlanda’yla birlikte 19 Avrupa ülkesi de bulunmaktadır.
Zincirin güvenliği işte bu bilgisayar gücüyle inşa edilmiş olmasından dolayı garanti altına altındadır. Zincirin herhangi bir halkasında değişiklik yapmak isteyen biri, zincirin hedef halkasını ve bağlı olduğu tüm halkaları değiştirmek zorundadır. Ve toplam gereken hesaplama gücü bugünün teknolojisinin çok ötesindedir.

Sistemin sahip olduğu güvenlik, verinin internet ağında birçok kopya ile saklanma ve şeffaflık özellikleri ile şu anda bankacılık sistemlerinden de başarılı durumdadır.

Sadece para değil

Bu konuya ilgi duyanlardaki en büyük yanılgı bu teknolojiyi sadece borsa enstrümanı ya da para birimi olarak görmeleridir. Blockchain tüm değer niteliklerine uygulanabilir. İkinci büyük dijital para birimi Etherium 19 yaşında bir Kanadalı tarafından geliştirildi. Ve Bitcoin’den farklı olarak para değerinin dışında, yönetim ve ödeme gibi işleri yönetebilen bir akıllı sözleşmeyi de barındırabilmesindedir. Bu da herhangi bir merkezi olmayan işler yaratma imkânı getirmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda silikon vadisinin parlattığı en büyük kavram paylaşım ekonomisi oldu. Bununla, silikon vadisi kökenli yeni teknoloji firmalarının tekelleşmeyi sonlandırdığı, artık bireylerin de topluluk olmanın gücüyle kendi emeklerine sahip çıkabilecekleri vs. ifade edilmekteydi. En bilinen örnekler Uber, AirBnb olarak düşünülebilir. Bu tezin bir doğruluk içerdiği yadsınamaz. Bu sistemler sayesinde insanlar, bağımsız bir şekilde, kendi odalarını kiralar ya da kendi kişisel araçları ile taşıma işi yapar hale geldiler. Bu alandaki birçok tekel bundan zarar gördü. Paranın dağılımı belki biraz daha “demokratik” hale geldi. Ancak ne var ki Uber yada AirBnb, sadece teknolojik aracılık sıfatıyla, bu işin esas kaymağını götüren milyarlarca dolarlık şirketlere dönüştü.

Şimdi Etherium ya da benzer dijital para birimleri bunu dağıtmak üzere. Siz bu digital para birimleri ile pekala iki kişi arasında sözleşmeye dayalı para transferi yapabilirsiniz. Mesela taksiciye belli bir km için para gönderdiğinizi, işin sonunda paranın aktarımının onaylandığını düşünün. Hatta sizin ve taksicinin yaptığı yorumlar da mutabakata değiştirilemez olarak girsin ve topluma açık olsun. Burada sözleşmeyi yürüten yazılım uygulamasını yapanlar, madencilik yapanlar, yine bu alışveriş üzerinden para kazanacaklardır. Ancak bu Uber gibi tek bir merkezi gerekli kılmaz. İsteyen herkes bu Blockchain üzerinde koşan yeni bir uygulama yapabilir.

Bir başka örnek Gramma ödüllü Imogen Heap adlı sanatçının geliştirmekte olduğu Mycelia projesidir. Basit olarak Blockchain tabanlı bu uygulama müzik üreticileri ile dinleyiciler arasındaki aracıları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bu sistemde dinleyiciler, herhangi bir müzik dinlediklerinde sadece müzik sahibine para ödemiş olacaklar.

Burada dikkat çekici gözüken tekelleşme madenciler tarafında olabilir. Blok oluşturmak için gerekli işlem gücünün sürekli artması, tekellerin bu alana yayılmasını sağlayacaktır. Ancak çok daha büyük bir demokratikleşme verinin paylaşımında oluşmaktadır. Şimdiye kadar internetteki tüm yapılanmalar veriyi uygulamanın yapımcısına biriktirip, merkezileştirip, tekelleştirmektedir. Google’ı, Facebook’u ya da bankaları ele alın. Tüm bilgilerimiz ellerinde toplanmakta ve bu bilgiler ticari olarak sürekli kullanılıp, bir meta olarak pazarda dolaşmaktalar. Blockchain üzerinde oluşan tüm işlemler açıktır. Tüm dünyada Bitcoin alım satım işlemlerini takip edebilirsiniz. Bu bilgilerin açık olması Blokchain sisteminin bir zorunluluğudur. Bu ise bilgiye erişim ve kullanımının topluma yayılmasına daha büyük imkânlar vermektedir.

1 https://coinmarketcap.com/all/views/all

2 https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-12-04/Bitcoin-now-bigger-than-buffett-boeing-and-new-zealand-economy

3 https://www.quora.com/What-percentage-of-the-worlds-money-is-digital

4 https://en.wikipedia.org/wiki/Man-in-the-middle_attack

5 https://www.theguardian.com/technology/2013/oct/30/online-fraud-costs-more-than-100-billion-dollars

6 https://wikileaks.org/Banking-Blockade.html

7 https://en.wikipedia.org/wiki/Remittance

8 https://www.cbsnews.com/news/Bitcoin-mining-energy-consumption/

9 https://blockgeeks.com/guides/smart-contracts/

10 http://myceliaformusic.org/2016/05/14/imogen-heap-decentralising-the-music-industry-with-blockchain

11 https://blockchain.info/unconfirmed-transactions

Sanal paralara neden bu kadar çok ilgi gösteriliyor?

Standart iktisat kitapları, paranın dört işlevi olduğunu söyler. Bunlar, hesap birimi niteliğinde olması, bir değer taşıma biçimi olması, bir değişim değeri olması ve gelecekteki ödemeler için bir standart oluşturmasına karşılık geliyor.

Birinci anlamıyla, para, hesap kitap yapabilmemizi sağlıyor. Bu işlevin sanal paralarca karşılanması zor; çünkü bu tür paraların ‘kur’ları çok hızlı değişiyor. İkinci anlamında ise, sanal para, tercih edilen bir değer taşıma biçimi olarak öne çıkıyor. Burada kastedilen şudur: Eldeki değer, nakit para olarak tutulabilir ya da bunun yerine taşınmaz, altın, tahvil, bono, tablo vb. alınır. Eldeki değer, nakit olarak tutulursa bunun üstünlüğü, alım ve satım için hazır (sıvı gibi akışkan) olmasıdır. Zayıflığı ise, nakit paranın diğer değer taşıma biçimlerine göre daha hızlı değer kaybetmesidir. Cepteki para, başka seçenekler düşünüldüğünde, para sahibini zarara uğratır. Para cepte kaldıkça, zamanın getirdiği değer kaybına kapılıp gider. İşte bu açıdan sanal para, bu yatırımsal işlevle el ve eldiven gibi uymaktadır.

Üçüncü anlamıyla para bize, çeşitli ürünlerin değerlerini karşılaştırma olanağı verir. Ancak, sanal paraların böyle bir işlevi bulunmamaktadır. Son olarak, dördüncü anlamıyla para, bize gelecekteki ödemeler için bir ölçü sağlamaktadır. Sanal para, sürekli değişken niteliği dolayısıyla, bu işlevi karşılayamaz. Dolayısıyla, sanal para, nakit paranın dört işlevinden yalnızca birine (değer taşıma biçimi olması işlevi) karşılık gelmektedir. Demek ki, toplumda geçerliği ve kabul görürlüğü de düşük olacaktır. Yatırım düşüncesine sahip olanların uğraştığı bir dar alan etkinliği niteliği taşıyacaktır. Sanal paraların ilgi görmesini coşkuyla karşılayan kimi yorumcuların, sanal paranın ileride gerçek paranın yerini alacağını ileri sürmeleri de, sanal paranın bu eksikli işlevselliği nedeniyle doğru gibi görünmemektedir.

Sanal paranın altındaki ideoloji: aydın ve eğitim düşmanlığı

Hesap kitaba izin vermeyen, değişim değeri işlevi taşımayan ve son olarak gelecekteki ödemeler için de bir ölçü olmaktan uzak olan sanal paralar nasıl olup da bu kadar ilgi görmektedir? Çünkü kapitalizm asla çok çalışıp kazanmayı özendirmez; bunun yerine, başkalarının çalışması üzerinden edinilen kazancı (artık değeri) başarı olarak görür. Bu sık sık pompalanan başarı algısı, kendini aydın ve eğitim düşmanlığı söylemi ve eylemiyle (örneğin, “okumuş da ne olmuş canım…”, “okuyunca zengin mi olacaksın?”, “profesör olmuş ama koyun bile güdemiyor”, “filanca üniversiteyi bırakıp şirket kurmuş, zengin olmuş”) iyice pekiştirir. Okutulmayan çoğunluk için, okumak, hızla “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?” biçimindeki nitelikli eğitime erişimdeki eşitsizlik olgusuna vurgu yapan bakıştan okumanın değersizleştirildiği bir anlayışa yönelir. Sanal para, işte tam da bu yönelime yaslandığı için kapitalizmde bu kadar çok ilgi görüyor. Çok çalışmak, çok okumak yerine, (her ne biçimde olursa olsun) çok kazanmak, sanal paranın mantığıyla örtüşüyor.

Sanal paraların üç öne çıkan özelliği

Sanal paranın dikkat çekici diğer özelliklerine bakalım: Birincisi, arzın kontrolsüz oluşu; ikincisi ise, para arzındaki genişleme olarak karşımıza çıkar. Gerçell ekonomide para arzını belirleyen, merkez bankasıdır. Dünyanın her yerinde, ‘merkez bankası’ ya da benzeri bir adla (örneğin, ‘devlet bankası’) işlevlendirilmiş olan bir banka vardır. Bu banka, ekonomik sistemde ne kadar para dönmekte olduğunu ve kısa erimde dönebileceğini belirler. Bunu çeşitli yollarla yapar: En bilinenleri, başta faiz oranlarını değiştirmek olmak üzere para basma, bono alım-satımı, bankalarda tutulmaları zorunlu olan minimum rezerv oranlarıyla oynama ve döviz kuru müdahalesi biçimindedir. Merkez bankaları, kâğıt üstünde, devletten ve hükümetten özerkliğe ve hatta bağımsızlığa sahiptir; oysa gerçekte, birçok ülkede, devletin ve hükümetin arka kapıdan gelen telkin ve müdahalelerine açıktır. Güçler dengesinin (yasama-yürütme-yargı) gözden kaçan gizli öznesi niteliğindeki merkez bankasının bağımsızlığı ya da özerkliği, pratikte işlerlik kazanmaz. Üstelik, merkez bankası yöneticileri, hükümet tarafından atanır; seçilmiş değillerdir, ancak yurttaşlar üzerinde, seçime bile girmeden, çok büyük güçlere sahip olmuş olurlar.

Merkez bankası ve böylelikle devlet ve hükümet, ekonomideki para arzını az önce anılan yollarla yükselterek ya da düşürerek özellikle yatırım ve tüketime etki etmeyi, böylelikle işsizlik ve enflasyon çifte belasıyla başa çıkmayı umarlar. Para arzı üstündeki devlet tekelini kaybeden bir ülke, gerçekte egemenliğini kaybetmiş demektir. Bu bağlamda akla hemen AB’de Euro’ya geçilmesi geliyor. Tek bir Merkez Bankası’nın çok çeşitli yapısal sorunları ve dinamikleri olan farklı farklı Avrupa ülkeleri için tek bir para politikası uygulaması bunun için en güzel örnektir. Aynı biçimde, kimi ülkeler (örneğin Ekvador), kendi para birimlerini bırakıp Amerikan dolarına geçmişlerdir. Bu ülkeler böylelikle egemenliklerini kaybetmiş olurlar. Sanal paralara dönersek, bu paraların arzı ne merkezidir ne kontrollüdür.

Diğer bir nokta şu: Sanal para arzı, bir para politikasının temel parametresi niteliği taşımaz. Sanal para arzının arttırılmasının ya da düşürülmesinin gerçel ekonomi üstüne etkilerini saptamak için henüz erken; çünkü sanal paralar, sanıldığından daha az yaygın. Gerçel ekonomiler okyanusunda, bir kum tanesi niteliğinde. İleride yaygınlaşırsa, belki kredi kartlarının ve aşırı borçlanmanın yarattığı sorunlara bir ek katkı sağlaması söz konusu olabilir. Ancak, az önce söylediğimiz gibi, bu yorumlarda bulunmak için çok erken. Böylelikle, sanal paraların geleceği konusuna gelmiş oluyoruz.

Bir ürünü pahalı ya da ucuz yapan ögeler

Bir ürünü pahalı ya da ucuz yapan, üretim açısından bakarsak, sabit giderler ve ücretleri içermek üzere üretim maliyetleri ve kâr payıdır. Tüketim açısından bakarsak ise, kullanım değeri ve değişim değeridir. Sermaye düzeninde, ortalama bir tüketici, bir ürüne gereksinim duyduğuna ikna edilir; sonra da, bu ürünü pahalı olsa da satın almaya yönlendirilir. Ürün, pahalıdır; ama bu algıya göre, değerlidir ki pahalıdır. Böylelikle, benzer özelliklere sahip bir başka ürünün kalitesinden, daha ucuz olması nedeniyle kuşku duyulur. Daha ucuzu varken daha pahalısı alınır.

Bu üretim ve tüketim ekseninden hareket edersek, sanal paraların üretim maliyetlerini ve kâr paylarını düşünmeliyiz. Bunların çok cüzi olduğu görülüyor. Sanal para arzı için elektrik, internet bağlantısı, sunucu bedeli, tasarım vb. kalemler gibi harcamalar olduğu anlaşılıyor. Ancak bunlar, sanal paraların değeri noktasında devede kulak kalıyor. Asıl olay, tüketimde…

Bir para tüketilir mi? İktisatta ‘paraya yönelik talep’ ya da ‘para talebi’ diye bir kavram vardır; ama buna ‘tüketim’ demeyiz. Nakit para, temel olarak iki değişkenle açıklanır: Yurttaşlardaki alım-satım için cepte hazır para tutma eğilimi ve faiz oranları. Faiz oranları ne kadar yüksekse, cepte para bulundurmak o kadar maliyetli olacaktır. Faizlerin düşük oldukları durumda ise, para ha cepte kalmış ha bankada faize konmuş, fark etmeyecektir. Bu kısıtlı modelde, yurttaşların akıllı mantıklı varlıklar oldukları varsayılır. Klasik iktisatın tariflediği insan tipi, sürekli olarak ekonomik gelişmeleri izlemekte ve duruma göre en mantıklı hareketi yapmaktadır: Faiz yükselirse cebinde para tutmaz vb. Şimdi buradan sanal paralara bakalım:

Sanal paralara yönelik talebi ilk başta belirttiğimiz gibi, değer taşıma biçimi açısından değerlendirebiliriz. Bir yurttaş, elindeki varlığı ya sanal paralara yatıracaktır ya parayı cebinde nakit olarak tutacaktır ya da başka değer taşıma biçimlerine (taşınmazlar, altın, tablo vb.) yönelecektir. Sanal paraların değerlerinin sürekli olarak artması, onları diğer değer taşıma seçenekleri içerisinde öne çıkarmaktadır. Ancak durum, 90’ların sonuyla 2000’lerin başı arasındaki internet şirketleri balonunu akla getirmektedir. Bu balon örneğinde, bu şirketlerin piyasa değerleri, gelecekte internetin daha da yaygınlaşacağı düşünülerek, çok kısa sürede hızla artıyordu. Bu şirketlerden çok azı (örneğin, Amazon dışında), daha sonra sağ kalabildi. Sanal paraların da hızlı yükselişinin bir tepe noktasından sonra çakılmaya başlaması olasılığı, bu açıdan hiç şaşırtıcı gelmiyor. Ayrıca, yukarıda andığımız tüketiciyi ikna etme ve yönlendirme boyutu, sanal paralar için de geçerli. Sanal paraları uçuran, onlarla ilgili beklentiler. Fakat beklentiler az önce andığımız balon örneğinde görüldüğü gibi, istikrarlı olmaktan uzak. Dahası, yatırımcılar hiç de akıllı mantıklı insanlar değiller; çünkü gelecekteki değerleri tahmin etmek olanaksız. Olanaklı olsaydı, dünyanın en zenginlerinin iktisatçılar ve finans uzmanları olmaları beklenirdi.

Sanal paralar ve sermaye düzeninin bitimsiz bunalımları

Kimi yorumcular, sanal paraların merkezsizliğini ve kontrolsüzlüğünü, devletin ekonomik tekeline karşı ilerici bir adım olarak göklere çıkarıyor; oysa sanal paralar da kendi başlarına eşit dağılmıyorlar. Tersten bakan kimi yaklaşımlar, sanal paranın bu iki belli başlı niteliği dolayısıyla, bir kara para aklama yolu olarak işlerlik kazanabileceğine dikkat çekiyorlar. Vergi kaçıran da, kirli parasını dolaşıma sokmak isteyen de, kirli işlerini teknik takip nedeniyle olağan bankacılık işlemlerine üzerinden gerçekleştirmek istemeyenler de, sanal paraların en büyük destekçisi olacak ya da oldular da haberimiz yok. Haberimiz yok belki, çünkü sanal paranın kaydı, gerçel paranınki kadar ayrıntılı olarak tutulmuyor. Dolayısıyla, sanal paralar, dünya zenginleri için bir eğlencelik olmanın ötesinde, biraz da olsa gizli İsviçre hesapları ne için varsa onun için var kalıyor.

Çeşitli yorumcular, sermaye düzenindeki çalışmadan kazanma hırsının ya da hak ettiğinden çok daha fazla kazanma güdüsünün ekonomik sistemi birçok kez çökme noktasına getirdiğini anımsatıyorlar. Örneğin, Hollanda’da 17. yüzyılda lale soğanları, büyük spekülasyonların konusuydu; öyle ki, yurttaşlar, kazancı hızla arttıran lale soğanı piyasasına girebilmek için evlerini rehin koyuyorlardı. ABD’deki 2007-2008 mali bunalımı, temel olarak, borcunu ödeyemeyecek kadar düşük bir gelire sahip yurttaşlara ısrarla borçkonut satmaktan ileri geliyordu. Her bir üst düzey bankacı, sistemden kazanç sağlayıp bonuslarına bonus katarken, bu ödeyememezlik, sistemin domino taşı gibi bir devrilişini getiriyordu. Bu sistemin büzülme ve süzülmelerinde, ilkesel olarak, sistemin en altındakiler büyük kayıplar yaşarken, Marx’ın dikkat çektiği, sermayenin tekelleşme eğiliminin bir yansıması olarak, piyasadaki en büyük oyuncular servetlerine servet katıyorlar.

Sonuç

Yukarıda görüldüğü gibi, sanal paralar, kapitalizmin tarihindeki birçok patlayan balon örneğiyle benzerlikler taşıyor. Yine de, bu kadar çok ilgi görmesinin arkasında aydın ve eğitim düşmanlığı var. Kolay yoldan zengin olmanın yüceltildiği bir düzende herhalde başka türlüsü de beklenemezdi…

‘Bitcoin ne emtia ne de para, yeni türde bir varlık’

Son zamanlarda Bitcoin adını sık sık duyuyoruz. Kimileri için geleceğin para birimi, kimileri için bir yatırım aracı, kimilerine göreyse bunların çok ötesinde siyasal, ekonomik ve toplumsal birtakım gelişmelere yol açabilecek teknolojik bir gelişme… Ama her şeyden önce genelde kripto para birimlerinin, özelde ise Bitcoin’in ne olduğuna ilişkin kafa karışıklarının giderilmesine ihtiyaç var.

Biz de bu konuda merak ettiklerimizi, daha önce Gezi sonrası dayanışma süreçlerinden ve 10danSonra ve HAYIR Meclisleri gibi topluluklardan tanıdığımız, son birkaç aydır ise ‘kriptom.com’ için @firatimo mahlasıyla çeşitli yazılar yazan Fırat Seymen’e sorduk.

Merhaba Fırat. Son günlerde herkes Bitcoin’i konuşuyor. Nedir bu Bitcoin?

Bitcoin fenomen bir konu oldu, haklısın. Özetin özeti bir tanımlama yapacak olursak Bitcoin dijital bir protokol. Aynı internet ya da e-posta teknolojisi gibi. Aynı bu teknolojiler gibi kamuya ait ve kimsenin malı ya da özel mülkü değil aslında. Yani bir devlet ya da otorite tarafından üretilmiyor, piyasaya sürülmüyor, sürülemiyor. Matematiksel bazı formüllere ve yazılımlara bağlı kalarak, bu gerekleri yerine getiren herkes tarafından üretilebilen varlıklar.

Temel olarak Bitcoin’in özelliklerini şöyle sıralayabilirim: Bitcoin kişiler arası (P2P) teknolojiyi kullanan ve merkezi bir otorite veya banka olmadan çalışan bir para birimi. İşlemlerin yönetimi ve Bitcoinlerin dağıtımı toplu olarak ağ tarafından idare ediliyor. Bitcoin açık kaynaklı; tasarımı halka açık, kimse Bitcoin’e sahip değil ve onu kontrol edemiyor ve herkes bu ağa katılabiliyor. Temel olarak işlevi, yaptığı şeyin niteliği ise değeri dijital olarak depolaması ve bunu global olarak gönderip alabilmenize olanak sağlaması. Yani bu noktada banka gibi bir kurumun aracılığını da ortadan kaldırıyor. Bu görevi teknoloji sayesinde aracısız çözüyor. Birçok ekonomist şu anda Bitcoin’i ne bir emtia ne de bir para olarak görüyor. Bitcoin daha ziyade bunların her ikisinin niteliklerini bünyesinde barındıran yeni türde bir varlık aslında, internet çağının sonucu olan yeni bir varlık.

Yani somutlamam gerekirse… Şunu düşünün, bu parayı/varlığı bir devlet üretmiyor, aksine gerekleri yerine getiren her insan üretebiliyor. Soy metaller gibi kısıtlı sayıda olduğu için gün geçtikçe değerleniyor ve böylelikle varlıklarınızı korumak için oldukça iyi bir değer deposu işlevi görüyor, bu bakımdan da altın gibi bir emtia niteliği de var ama bir altını ya da başka konvansiyonel bir finansal varlığı yanınızda taşımak, onu barındırmak derdinden de oldukça azade. Dünyanın öbür ucuna bir tıkla, rahatlıkla gönderebiliyorsunuz.

Nasıl üretiliyor? Rastgele üretiliyorsa değerini nasıl koruyor?

Rastgele değil. Birçok kişi bu konuda yanılgıya düşüyor. Belirli kurallar var. Bitcoin ortaya çıkarılırken koyulmuş kurallar bunlar ve değiştirilemiyor. Örneğin toplam Bitcoin sayısı 21 milyon adet ile sınırlı. 21 milyon +1 adet olamaz. 2140 senesine kadar bu üretim devam edecek. Tüm bu üretim matematiksel denklemlere ve hesaplara bağlı. Bu bakımdan geleneksel paralara ya da varlıklara göre daha açık ve şeffaf da denebilir. Siz bugün yaşadığınız ülkenin ne kadar para bastığını biliyor musunuz? Ya da dünyada ne kadar altın rezervi olduğunu? Bunlar hep tahmini oluyor. İşte Bitcoin’de durum bunun tam tersi. Her şey açık, şeffaf ve net. Bu özellikleriyle örnek bir finansal varlık aslında. Dünyanın gördüğü en şeffaf, izlenebilir, değeri hesaplanabilir varlık.

Peki bu Bitcoin nasıl bir teknolojiye dayanıyor? Blockchain’den de bahseder misin biraz?

En önemli kısım belki de bu. Yani dayandığı altyapı. Blockchain yani Türkçe ifade etmek gerekirse blok zinciri denen bir altyapı üzerinde çalışıyor Bitcoin. Bu bir tür veritabanı. Ama oldukça gelişkin ve demokratik yapıda bir veri tabanı diyebiliriz. Demokratikliği şöyle tanımlayabiliriz. Standart veri tabanı ya da finansal yapılar bu güne kadar hep merkezi yapılarda düşünüldü ve organize edildi. Fakat blok zincirinde bu durum tam tersi şekilde işliyor. Yani veriler dağıtık veri tabanlarında tutuluyor. Bu hem güveni azaltan insan faktörünü (çünkü burada zimmete para geçirme, manipülasyon ve görevi kötüye kullanma durumları ortaya çıkıyor) matematiğe ve dolayısıyla bilime indirgemek demek. Hem de oldukça güvenli ve demokratik bir yapı demek. Merkezi dağıtınca, gücü de dağıtmış oluyorsunuz. Yani veriler tek bir yerde tutulmadığından ve eşgüdümlü olduklarından verideki tutarsızlık hemen tespit edilebiliyor. Bu bakımdan blok zinciri teknolojisi devrimsel nitelikte denebilir. Sadece finansal varlıklar açısından değil başka alanlarda da oldukça çığır açıcı rotalara göz kırpıyor.

Ne gibi yani? Nasıl şeylerden söz ediyorsun, nasıl bir rota bu bahsettiğin?

Yani şöyle düşünün bu teknoloji sadece finansal varlıklarla ya da Bitcoin ile sınırlı değil. Yarın nüfus kayıtlarımız, oylamalar, ‘şeylerin interneti’ vb. uygulamalar da rahatlıkla bu teknoloji üzerinden yapılabilir. Daha şeffaf ve demokratik imkânlar yaratılabilir. Metaların üretim süreçlerinin takibi, sağlık, gıda güvenliği gibi birçok alanda kullanılabilir. Verili sistemlerinden çok daha güvenli bir yapı kurulabilir. Çağımızda en çok yokluğu hissedilen şey güven kavramı. Şimdi üretim araçlarındaki bu gelişim ve internet ile yazılım alanındaki gelişmeler bu açığı kapamak için muazzam bir imkân sunuyor. Yani daha örgütlü, iyi işleyen yapılar, daha düzgün regüle edilen süreçler. Belki şu an kulağa bilim kurgu gibi geliyor olabilir, ama blok zinciri bunu kolayca yapmamızı sağlayabilir. Bir sosyalist olarak bu durum beni çok heyecanlandırıyor. Sosyalistler, teorik düzeyde bunları yüz yılı aşkın zamandır zaten topluma söylüyor. Üretici güçlerdeki değişim, dolayısıyla üretim araçlarındaki değişim ve gelişim bu süreçlerin niteliğini de değiştirecektir. Düşünsenize robotik bir teknoloji gelişirken emeğin verili niteliğinin değişmesi ve üzerine de böylesi açık, demokratik imkânların birlikte uygulanabilmesi, bunlar insanlık için muazzam fırsatlar.

Enteresan bir projeksiyon ama ben tekrar verili yapıya dönmek istiyorum. Bir kurum olmadan tüm bunlar nasıl yapılıyor? Paranın tarihi hep bir devletle ya da otoriteyle var oldu malum…
Ortada hiçbir kurum yok denemez, kurumlar var tabii ki ama bunlar belirleyici otoriteler değil. Bugün Bitcoin’in gelişimi ve bazı idari süreçlerinin takibi için kurulmuş bir Blockchain Vakfı var. Vakıf kâr amacı gütmeyen bir kuruluş ve merkezi Lüksemburg’da. Amacı Bitcoin’i ve temel aldığı teknolojileri yaygınlaştırmak, topluluğu desteklemek vs. Bunun dışında da Bitcoin, temel olarak ona sahip çıkan bir topluluğa dayanıyor ve oradan güç alıyor. Bu topluluk internetin açtığı imkânları anlayan çoğunluğu beyaz yakalı ya da genç bir nesilden oluşuyor. Ve bu topluluk gün geçtikçe yayılıyor.

Bir sosyalist olarak seni heyecanlandırdığını söyledin… Peki genel anlamda sosyalistlerden doğru mesele nasıl görülebilir, ne dersin?

Aslında ortaya çıkış dönemi Amerika’daki banka krizinin peşi sıra gerçekleşmiş bir şey. Yani önce ev kredisi sebepli bir kriz ardından da bankalar krizi patlak verince Amerika’daki birçok insan ekonomik olarak mağdur oluyor. Tam da böyle bir ortamda ortaya çıkmış bir şey Bitcoin. Satoshi Nakamoto adında bir kişi tarafından ortaya atılmış bir teoriye dayanıyor. Satoshi Nakamoto kimliğini gizli tutan bir kişi, belki birkaç kişi. Bunu bilmiyoruz ama kimliğini gizli tutmasının Bitcoin’e olumlu etki ettiğini düşünenlerdenim. Yani Bitcoin bugün anonim bir dijital varlıksa, bu hiçbir ismin onun kurumsal kimliğinin önüne geçmemesinden de kaynaklanıyor. Bu bakımdan geliştiricilerin çok akıllı, titiz, para teorisine hâkim, demokratik, sol ve özgürlükçü değerlere sahip insanlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten ortaya çıkışı da bankalar ve kredi krizlerinin yarattığı etkiye bir tepki olması niteliği taşıyor. Düşünsenize böyle dijital varlıklar geliştikçe bizim anlamadığımız onlarca iş çeviren ve bunları kapalı kapılar ardında yapan bankalara ihtiyaç duymayacağız.

Başka örnekler de var. Örneğin Venezuela, Yunanistan ve bazı Afrika ülkelerindeki ekonomik krizlerde insanlar varlıklarını Bitcoin’e aktararak devalüasyondan kurtuldular. Ayrıca bazı batan bankaların mevduatlarının üzerine çöreklenmelerinin de önüne geçtiler. Bu muazzam bir nitelik. Türkiye’de de benzer krizler olmuştu 2000’lerin başında ve birçok insan birikimlerini kaybetti. Tüm bunları da işin içine katarsanız ben kişisel olarak imkânım olsa banka yerine böyle bir değer depolama sistemini tercih ederdim. Bu tercihin de finans kapitale ciddi zararlar verebilecek bir tercih olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yüzden de sürekli Bitcoin hakkında olumsuz konuşuyorlar. Fakat bazı uzmanların da dediği gibi pandoranın kutusu açıldı, bundan sonra Bitcoin ve blok zinciri teknolojileri hep var olacaklar, bir yere de gitmeyecekler. Şu an verilen tepkileri biraz primitif buluyorum, makine kırıcılığından nitelik bakımından farkı yok bunların. Ortaya çıkan teknoloji muazzam çığır açıcı nitelikte, bunu yadsımanın bir anlamı yok. Sadece zaman kaybı olacaktır. Aslolan onu doğru bir güzergâha oturtmakta.

Sen bu seviyede bir güven duyuyorsun yani bu gelişmelere?

Kesinlikle duyuyorum. Düşünsenize ilk internet ortaya çıktığında onun ne işlere yarayacağını aklımız almamıştı. Mesela ilk e-posta hesabımı açtığımda acaba bana kim e-posta gönderir ki tam olarak nasıl işime yarayacak diye düşünmüştüm. Bugün bu teknolojiler olmadan yaşanabileceğini düşünemiyoruz bile. Birçok şeyi inanılmaz derece de basitleştirdiler. Benzeri bir şeyi blok zinciri teknolojisinden de bekliyorum diyebilirim.

Nasıl etkiler bunlar somutlayabilir misin?

Örneğin herkes Bitcoin’i konuşuyor ama başkaca gelişkin blok zinciri teknolojileri var. Mesela Ethereum. Ethereum bir yazılım platformu ve blok zinciri veri tabanı üzerinde çalışıyor. Yaptığı şey akıllı sözleşmeler denen yazılımlarla birçok süreci kolaylaştırmak. Örneğin Ethereum sayesinde dağıtık veri tabanı üzerinden bir seçim organize edebilirsiniz. Ve bunu yaparken operasyonel maliyetiniz neredeyse binde bir oranda azalabilir, güvenilirliği ise tersine yükselecektir. Bu muazzam bir fırsat. Mesela bu örnekte doğaya daha az zarar verip, verimlilik ve akılcılıkla şeffaf ve demokratik süreçler işletebilirsiniz.

Ya da yine Ethereum kullanarak kimsenin mülkü olmayan bir otomasyona bağlı çalışan otomobiller yapabilir ve bunu sadece bir yazılımla çağırıp binebilirsiniz. Özel mülkiyet yerine paylaşımlı mülkiyet ya da kamu mülkiyeti yapısı organize edebilirsiniz. Ya da mesela akıllı yollar, akıllı arabalar, birbirine bağlı cihazlar, ‘şeylerin interneti’ dediğimiz ve makineların birbirleriyle konuşmasını sağlayan süreçler bu teknolojiler üzerinden işletilebilir. Biraz uçuk geliyor olabilir ama bu bahsettiklerim şu anda bu gelişmelerle mümkün hale gelmiş durumda. Nasıl tavır alınırsa alınsın bu gerçeklere sırt dönülerek alınması ciddi bir hata olacaktır.

Bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz Fırat…

Blok zinciri gibi gelişmelerle ilgileniyor olmanıza ben de çok sevindim. Ben teşekkür ederim.

İki ütopya arası bir devrim

Bir kralın kafasının kesildiği ilk burjuva devrimini 1649’da İngilizler yaptı. Bir başka kralın kafasının giyotinle koparılacağı Fransız Devrimi’nden 140 yıl önce, I. Charles, parlamenter cumhuriyet ya da en azından meşrutiyet peşinde olanlar tarafından, uzun savaşlar ve ara çözümler sürecinin sonunda tahtından indirildi ve kafası kesildi. Çoğu savaş, özellikle iç savaşlar, savaşa katılan kitlelerin aslında ne için savaştıklarını bilmedikleri gerçeklerden doğar. Kılıcını kuşanan din ya da “doğru mezhep” adına kavgaya girer. Birçok durumda olduğu gibi, burada da görünüşle gerçek birbirinden oldukça uzaktı ve on binlerce insanın kanına mal olan savaşın gerçek nedeninin anlaşılması için her şeyin tamamlanıp bitmesi gerekiyordu.

Dış görünüşü bir mezhepler kavgası olan İngiliz İç Savaşı, hiç kuşku yok ki, aslında yeni yükselmeye başlayan burjuvazi ile iktidarı ve ekonomiyi bir cendere gibi sıkıştıran toprak aristokrasisi arasında bir savaştı. Parlamento ile kral arasında bir savaş olduğunu söylemek, gerçeğe biraz daha yaklaştırır bizi; ama yine de sonuçları bakamından liberal burjuva karakteri açıktır ve bu bir sınıf kavgasıdır.

Marksizm, sermayenin herhangi bir üretim aracı olmanın ötesinde, bir toplumsal ilişki olduğunu göstermişti. Ekonomi politikçiler, üretim sürecinin içinde, sayılarla, kaynaklarla ve kullanım biçimleriyle uğraşırken, Marx sermayenin insana dair yönüyle ilgilendi. Sermayeyle birlikte yalnızca sömürülerek birikmiş emeği değil, toplumsal ilişkilerin tümünün değişimini ve onun içindeki insanı gördü. Tek tek burjuvaların ne yaptığıyla değil, bir bütün olarak sınıfın tarihsel etkisiyle ilgilendi. Bu durumda herhangi bir sanatçının, siyasetçinin, bilim insanının bizzat kendisi bir burjuva olmasa bile, doğmuş bulunan büyük toplamsal değişim ortamında tarihin gidiş yönünde hareket etmeye zorunlu olduğunu gösterdi. Burjuva devriminin tipik örneği sayılan Fransız Devrimi, yaygın olarak Aydınlanma filozoflarının etkisiyle gerçekleşmiş olarak kabul edilir. Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire gibi düşünürlerin adları anılmadan devrim anlatılamaz gibidir. İngiliz Devrimi hakkında bu kadar keskin konuşulmaz. Devrim, Cromwell’ın adıyla anılır ve onun eseri sayılır. Düşünürler, sanatçılar, şairler bu devrimin tarihinde, Fransız Devrimi’nde olduğu kadar iddialı anılmazlar.

Her şey olup bittikten sonra, kimi insanların, olayların öncesinde ortaya çıkmış olmasının bunları yaratan ya da bildiren kişiler olduğunu söylemek kolaydır. Basit nedensellik aklı içinden bakıldığında, önce gelenin sonrakinin nedeni olduğunu söyleyen kalıba uygun olarak düşünürüz bunu. Oysa bir de şöyle bakmak mümkün: olayların gerçekleştiği büyük ilişkiler ve etkileşimler atmosferini düşünürüz, böylece birlikte olup biten her şeyin, birbirlerinin nedeni ya da sonucu değil, aynı zaman ve mekân koşullarında birlikte ortaya çıktıklarını, birinin diğerinin içinden ya da ona karşıt olarak doğduğunu görürüz. O zaman, biri neden diğeri sonuç gibi görünen kişilerin ve olayların, aslında aynı toprağın ürünü olarak belki eşzamanlı değil ama aynı iklim içinde birlikte ortaya çıktıklarını anlarız. Önce çimlerin yeşerip papatyaların açması, sonra güllerin gelmesi gibi… Düşünürler ve sanatçılarla yaşadıkları çağın devrimleri arasındaki ilişki de bundan ibarettir. Devrimin önünde gidenlerin çağdaşı oldukları düşünürleri okumuş, incelemiş, etkilenmiş olup olmamaları durumu değiştirmez. Hepsini birden belli bir biçimde düşünmeye ya da davranmaya yönlendiren genel maddi koşullar belirleyicidir.

Devrimin habercileri ve aynaları

Sermayenin gelişmesinin yol açtığı toplumsal değişim, herhangi birinin burjuva olup olmamasından bağımsız olarak düşünce ve davranışlarını etkileyebilir. Birilerinin, feodal soylu olduğu halde bir burjuva gibi düşünmesi, bir emekçi olduğu halde soyluların siyasetini benimsemesi şaşırtıcı değildir. Sarayda yaşayıp kulübedeymiş gibi düşünenlerin ortaya çıkması, Marx’ın, bilinci maddi koşulların belirlediği yolundaki kuralını bozmaz. O bunu genel olarak ve toplumlar için söylemiştir, sivri akıllı bireyler için değil.

İngiliz Devrimi’nin, yaşadığı zamanın sonrasını düşünen akıllıları içinde, Francis Bacon en ilginç kişiliklerden biridir. Bacon, düşünceleri ve idealleri ile hayatı arasında derin uçurumlar bulunan özelliği ile şaşırtıcı çelişkiler karmaşası gibidir. Ama zaten yaşadığı dönem her yönüyle olağanüstü ve akla sığmaz çelişkilerle doludur. Rüşvetçiliğini, makam düşkünlüğünü, muhbirliğini, el etek öpüşlerini bir yana bırakalım, bilgin ve filozof olarak, skolâstik düşüncenin temellerine karşı en etkili saldırılardan birinin yaratıcısıdır. Kurucusu olduğu tümevarım yöntemi, yalnızca düşünme biçimi hakkında bir tartışma ve Aristo’ya dayandırılan dogmalara karşı bir tutum değildir; tarihsel olarak son derece önemli bir dönüm noktasında, bilginin göklerden veya kilise babalarından değil, doğanın içinden deney ve gözlemle geleceği düşüncesine dayanan bir mantık yoludur. Bilgiyi, yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya inşa etmeyi önermiş olmasının, çağının aşağıdan gelen toplumsal değişim canlılığıyla paralel gittiğini söyleyebiliriz. Büyük bir felsefi sistem kurmamış olmasına karşın, sonrakiler için yeni bir yol açmış, kendi deyimiyle, “bir çan çalmış”, “diğer zeki insanları toplanmaya” çağırmıştır. Yaşadığı dönemi eskimiş olarak tanımlıyor, özellikle skolâstik felsefeyi “bilmediği doğayı yorumlamaktan ibaret” görüyordu. Aristo’nun Organon adlı temel eserine dayanan eski felsefeye karşı kendi eserine Yeni Organon adını vermişti. Bu yeni düşünme yöntemi, Aristocu felsefe okullarının mantığına karşıttı. Temel farklılığını ise, “benim önerdiğim bilimin amacı, hareket halindeki doğaya egemen olmaktır” sözleriyle açıklamıştı. Ayrıca dinler arasındaki ayrılıkları anlamsız bulmuş, bir tür laik eğitimi savunmuştu. Skolâstiğin temel dogmalarını ve papalığın direktiflerini yıkılması gereken idoller olarak tanımlamış, bunları sınıflandırmış ve bilimsel bilginin önünde engeller olarak nitelemişti. Bütün bu temel görüşler, yaşadığı dönemin sancılı özelliklerini yansıtıyordu. Bir yandan “dinler savaşı” yüzünden Avrupa cehenneme dönmüş, aynı zamanda gelişmeye başlayan kapitalizm, bilimin teknik ve sanayi için kullanılmasını ihtiyaç olarak dayatmaya başlamıştı. Ütopik eseri, tamamlanmamış New Atlantis, farklı bilim dallarında araştırmalar yapan bilim insanlarının örgütlü ve birbirini destekleyen çalışmalarını ayrıntılarıyla anlatır. Onun hayalindeki ülkede, bilim insanları, aslında toplumdan “kurtulmuş” vaziyette, geleceği hazırlarlar. Bacon’ın çağdaşı olan ütopyacılar genellikle toplumsal yaşam için bir eleştiri ve öneri geliştirmişlerdi; Bacon’ın ütopyası ise, örneğin çağdaşı Campanella’nın komünist ütopyasından tamamen farklı olarak, yalnızca bilim için bir ütopyadır. Eğer yazmayı tamamlayabilseydi, mutluluk düşü, bilge ve adil kralın yönetiminin sınırlarını aşamayacaktı. Her haliyle bir “egemen sınıf aydını” olan Bacon’ın ütopyasında, ezen ve ezilen insanlar ayrımı yoktur, çünkü onun düşünce dünyasında bu ilişki de doğanın değiştirilmez özelliklerinden biridir. Tanrı’yı bilimin dışına atmış, ancak kralı toplumun başından atacak bir hayale sahip olamamıştır.

Çağdaşı Shakespeare ise, eserlerinin birçoğunda, değişik coğrafyalardan kralları ve çevrelerini anlatırken hepsine katlanılmaz trajedileri layık görmüştür. Hiçbir eserinde herhangi bir krallığın iyi, adil ya da dürüst olabileceğine dair en küçük bir ima bile yoktur. İyi insanlar elbette vardır, ama onlar ya hakkı yenmiş kişilerdir, ya da iktidar dışındadırlar. İktidar demek komplo, ikiyüzlülük, sahtekârlık, hırs, cinayet, hırsızlık ya da rüşvet demektir. Baba Hamlet’in hayaleti sarayın karanlık kuytularında oğluyla konuşurken, cehennemde azap içinde olduğunu söyler:

Ben babanın ruhuyum senin ve bir süre için
Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye,
Gündüzleri ateşler içinde kalmaya,
Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar. (William Shakespeare, Hamlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları.)

Bir kralın, günahların bedelini ödemek için cehenneme atılmış olması, aynı eserinde, Marcellus’a Danimarka için söylettiği “krallıkta bir şeyler çürümüş” lafıyla birlikte düşünülürse dönemin İngiltere’sine kalıp gibi oturmaktadır. Çürüyen ve kokuşan krallıkların yıkılmaya mahkûm olduklarına inanıyordu ve kendi çağında, kendi ülkesinde yıkılışın en şiddetlisine tanık oldu.

Çağın çarkının eski olan her şeyi öğüterek döndüğünün bir başka tanığı Thomas Hobbes’tur.

Hobbes, materyalizm konusunda Bacon’dan daha radikaldi. Bütün evrenin maddeden ibaret olduğunu ve ancak maddenin hareketiyle açıklanabileceğini düşünüyordu. Hareket ise, mekaniğin yasalarına göre işlemekteydi ve tanrı, melek, ruh denilen şeylerin hepsi hayal ürünüydü; bunlar bilimin değil, yalnızca ilahiyatın konusu olabilirdi. Dünyanın döndüğünü söylemekle başı belaya girmiş olan Galilei ile yüz yüze görüşmüş, özellikle matematik ve astronomi konusundaki görüşlerinden etkilenmişti. İngiltere’de ise, özellikle kilise çevrelerinden gelen sert eleştiri ve karalamaların hedefi olmuş, devrimin en dağdağalı günlerinde Fransa’ya kaçmıştı. Büyük olasılıkla, bu hengâme içinde insanlar ve devlet üzerinde düşünmeye başladı. Cromwell iktidar olup I. Charles’ın kafası kesildiğinde Fransa’ya kaçtı. Ancak II. Charles monarşiyi yeniden kurduğunda, eskiden kendisine matematik dersleri verdiği yeni kralın himayesinde yeniden itibar kazandı. Öte yandan devrimin sonuçlarını tasfiye etmeye memur olan Avam Kamarası 1666’da ateizme karşı yasa tasarısı hazırlayınca Hobbes yeniden korkuya kapıldı. Yasa tasarısını hazırlayan komite, onun Leviathan adlı eserini de incelemeye alınca, artık seksenli yaşlarına gelen Hobbes tanrıtanımaz yazılarını yaktı. Leviathan adlı yapıtın akılcı ve dini toplumsal hayat dışına atan özellikleri, devlete tanıdığı olağanüstü güç sayesinde “kabul edilebilir” görülünce, yeniden İngiliz Hükümetine sığınması kolaylaştı. Thomas Hobbes felsefede materyalizmi benimserken, siyasette monarşiyi desteklemiş ve kitabına, her şeye egemen olan devletin simgesi olarak Tevrat’ta geçen bir canavarın, Leviathan’ın adını vermişti. Bu eserinde, insan tarihinin kökeninde şiddet ve yalanın bulunduğunu ileri sürüyor ve toplumsal durumu “herkesin herkesle mücadelesi” olarak tanımlıyordu. “Homo homini lupus” (İnsan, insanın kurdudur) sözü, gerçi yaşadığı siyasal ortamı tam olarak ifade etse de, bundan çıkardığı sonuç, canavar gibi güçlü bir devletin her şeye egemen olmasının zorunluluğu olmuştu. Ancak onunla birlikte “ilahi devlet” ya da “tanrının krallığı” kavramı da son buldu.

Fransız Aydınlanma düşünürleri üzerinde büyük etkisi olmuş İngiliz düşünür John Locke da bu dönemin filozoflarındandır.

Düşünce özgürlüğü kavramını ileri sürmesi ve insan yaşamını akla göre düzenlemeyi önermesi bakımından, Avrupa’daki aydınlanma ve Akıl Çağı’nın kurucusu olarak kabul edilir. İnsan zihninin doğuştan bir boş levha, “Tabula Rasa” olduğunu söyleyen Locke, Bacon ve Hobbes gibi bilginin kökeninde deneyi görmüştü. Politik olarak, geleneklerden ve tepeden gelen otoritenin her biçiminden kurtulmak gerektiğini, akla uygun olmayan hiçbir yasanın ve yönetim biçiminin kabul edilemeyeceğini savunmuştu. Burjuva liberalizminin, doğal din anlayışının ve din dışı, akılcı eğitimin öncüsüydü. Bu özellikleriyle, Jean Jacques Rousseau ve Thomas Hobbes’la birlikte İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin düşünsel temellerini kurmuştur. Ona göre, her yönetim otoritesini yönettiği insanların rızasına borçludur. Bu kabullenme, zorbalıkla ya da aldatmayla değil, özgür irade ile ortaya çıkmalıdır. Locke insan haklarını, yaşam, özgürlük ve mülkiyet kavramlarıyla ilişkili görmüştü. Bu üç temel hak, doğaldır, yok edilemez, sınırlanamaz! Bir insanın özgürlüğünün, bir başka insana zarar vereceği yerde sona ereceğini kabul eden temel liberal görüş de ona aittir. Güçler ayrılığı ilkesi de Locke’a aittir. Yargılama ve cezalandırma yargı gücüne, yasaları yapma seçilmiş parlamentoya, yasamanın koyduğu “akla uygun” yasaları uygulama görevi de yürütmeye aittir.

Her şeyden önce, mutlak krallığın “bütün gücü elinde tutan” egemenliğine karşı olan bu görüşler, onun “Tabula Rasa” kavramıyla da ilintilidir. Hıristiyanlık, bebeklerin doğuştan günahkâr olduğunu öğütlerken, o doğuştan hak ve hürriyetlere sahip ama zihni bomboş, suç ve günahı tanımayan bir başka bebek tasavvur etmektedir. Locke’ın ilkeleri hem Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde hem Fransız Devrimi’nde ve 1688’de İngiltere’de kralın yetkilerinin bir kısmının parlamentoya aktarılmasıyla sonuçlanan politik değişimde de karşılığını bulmuştur.

Kaybedilen, bulunan, bir kez daha kaybedilen cennet

Dönemin en etkili şairlerinden John Milton’un başyapıtının adı Kayıp Cennet’ti (Türkçede, Pegasus Yayınevi tarafından yayımlanmış bir çevirisi vardır). Adı Shakespeare’le birlikte en büyük şairler arasında sayılan Milton, İngiltere’nin iç savaş sürecinde cumhuriyetçi kanatta yer almış, 1649’da İngiliz Kralı I. Charles’ın idamından iki ay sonra yeni cumhuriyette Yabancı Diller Sekreteri olarak diplomatlık görevi üstlenmişti. Şiirlerini Yunanca, Latince, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, Fransızca, İspanyolca dillerinde yazıyor; İbranice, Aramice ve Süryanice biliyordu. Âdem’le Havva’nın cennetten kovuluş efsanesini anlattığı Kayıp Cennet adlı uzun lirik şiirinde, Âdem ile Havva’yı insanlık tarihinin ilk başkaldırısını gerçekleştirenler ve Şeytanı da liberal bir isyancı olarak yorumlamıştı. Çağdaşlarının değerlendirmesiyle, “Tanrı’nın adaleti konusunda ateşli bir tartışma” özelliği taşıyan şiir, katı ve zalim bir tanrı portresi çizerken, Şeytan’ı kendi kaderini eline almaya çalışan bir devrimci kimliğine sokmuştu. Şeytan, Locke okumuş bir cumhuriyetçi gibi, “özgür tercih”, “rıza”,  “halkoyu” gibi kavramlar kullanır ve “Cennette kul olacağıma Cehennemde kral olurum” der.

Milton şiirinde kendi siyasal ve felsefi düşüncelerini de bir propagandacı gibi sergiler. “Akıl kendi evrenini yaratır, cehennemi cennete, cenneti cehenneme çevirebilir” sözü bunlardan biridir ve zamanın beklentilerine uygundur.

Ezilenlerin ütopyası

Milton insanlığın kaybettiği cenneti düşünüp oraya yeniden dönüşün hayallerini kurarken, aynı yıllarda, bir başka cesur adam, yeryüzü cennetini kurmak için kolları sıvamıştır. Yoksul ve topraksız köylülerle birlikte, modern anarşizmi ve tarım sosyalizmini haber veren ilk pratik örneği hayata geçirmeye çalışan Winstanley, kamusal mülkiyet olarak ilan edilmiş topraklar üze-rinde Diggers (Kazıcılar) hareketini başlatır. (Bu bölüm için, Bülent Somay’ın Sosyalizm ve Sosyal Mücadeleler Ansiklopedisinde yer alan “Gerrard Winstanley: Asılan Kralın Ardından Ütopya” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.)

Winstanley’e göre, insanın hayatta kalmasının ve gelişmesinin ilk koşulu, toprakla ve doğayla özgür ilişki kurmasıydı. Londra’da St George’s Tepesini işgal edip toprağı kazmaya ve ekmeye başladıklarında Winstanley bu eylemi şöyle açıklıyordu; “Yapmaya kalktığımız iş şudur; Georges Tepesini ve çevresindeki kullanılmayan toprakları kazacağız, tahıl ekip ekmeğimizi birlikte, alnımızın teriyle yiyeceğiz.”

Kazıcı hareketi fiilen topraklara el koyup işlemeye başladıktan sonra hızla sayıları ve el koydukları toprak miktarı arttı. Yerel toprak sahiplerinin ısrarlı şikâyetleri üzerine nihayet cumhuriyet hükümeti konuyu incelemeye aldı. Devrimin ikinci adamı sayılan Fairfax bizzat bölgeye gelerek, Kazıcılarla görüşmüş, ama harekette “hükümete karşı bir tehlike” görmemiş, şikâyetçi toprak sahiplerine de mahkeme kapısını göstermişti. Ancak feodal toprak sahipleri, Kazıcılara karşı fiziki saldırılar ve kundaklamalar örgütlemeye başlayınca mahkemeler duruma müdahale etmişler, yargılama boyunca kendilerine konuşma hakkı verilmeyen Kazıcılar, “karışıklık yaratan radikal bir grup” olarak suçlu ilan edilmişler, ele geçirdikleri topraklar üzerinden zorla çıkarılmışlardır.

Winstanley’in manifestosu bir ütopya ilanı olarak sayılabilir. Ancak amaç ve eylemin karakteri açıktır: Yeryüzü cennetini, eşitlik ve kardeşlik toplumunu kurmak! Onun “ütopyası” Bacon’ınki gibi hayali bir Peru’nun bilinmeyen bir bölgesinde, diğer pek çok ütopya yazarının hayalindeki gibi kayıp bir adada ya da batmış bir kıtada değil, ayağını bastığı Britanya toprakları üzerinde kurulacaktır. Devrimin önderi olan Cromwell’e hitaben kaleme aldığı bir metinde, iktidarın basit el değiştirilmesiyle yetinmeyip, yasaların kökten değiştirilmesini ister. Toprakta ortak mülkiyet önerir. Bu talep, kazma, kürek, saban, tırpan vs. gibi bireysel üretim araçlarını, kadınları ve çocukları kapsamaz! Para ve ticaret kalkacaktır, “Herhangi biri ihtiyaç duyduğu herhangi bir şeyi bir depodan alacaktır.” Yöneticiler her yıl yeniden seçilecek ancak tembeller ve çalışmayanlar seçilemeyecektir. Çocuklar da tıpkı toplumun kendi yöneticilerini seçtikleri gibi babalarını kendileri seçeceklerdir. Evlilik resmi biri kurum olmaktan çıkacak, herkes sevdiğiyle birlikte olacaktır. Tecavüzün cezası ölümdür!

Kazıcılar işledikleri topraklardan çıkarılıp, mülkiyet sahiplerine iade edildikten sonra hareket söndü. Ancak Winstanley’in broşürü uzun yıllar okunmaya ve taraftar bulmaya devam etti. Cumhuriyetin yıkılıp krallığın yeniden hâkim olmasından sonra da piyasadan çekildi.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İngiliz Devrimi, Bacon ütopyası ile Winstanley ütopyası arasında bir cümledir. Bir yanda, eskisine benzemeyen bir biçimde egemenliklerini sürdürmeyi isteyen, kendilerine göre yeni bir dünya yaratma peşindeki sınıflarla, eskinin tümüyle, özellikle de temel mülkiyet ilişkileri bakımından yıkılıp yepyeni bir dünya kurmak isteyen en alttakiler arasında bir mücadeleyi de içermiştir. Cromwell kısa süreli iktidarında kralcı aristokrasiye karşı olduğu kadar alttan gelen yoksulların baskısına da acımasızca cevap vermiş, bu arada İrlanda ve İskoçya’ya saldırmış, Hobbs’un zihnini açan bir “canavar devlet” örneği yaratmıştır.

İster egemen sınıflar içinden çıksın, isterse en alttan gelsin aydınlar, sanatçılar, düşünürler, toplumsal değişim atmosferinin barometreleridir. Ürünlerinin radikal niteliği, etkilerinin yaygınlığı, havanın ne yönden ve hangi şiddette eseceğini gösterir. Bacon, Shakespeare, Hobbs, Locke, Milton ya da Winstanley, çok farklı sosyal sınıflardan gelip çok farklı türden eserler vermiş olmalarına karşın, hep aynı haberi vermişlerdir: Değişmekte olan bir dünyada yaşıyoruz!

Rönesans’ta, Fransız Devrimi’nde, İngiliz ve Amerikan devrimlerinde de hep aynı şey olmuştur: Fırtınayı gören aydınlardan bir bölümü, yelkenini şişirip daha uzak ufuklara gidebilecekleri devrim denizlerine açılmışlar, bir diğer bölümü sağlam olduğuna inandıkları bir liman bulup demir atmaya çalışmışlardır. Öyleyse her devrim, düşünsel alanda, iki farklı aydın grubunun ütopyaları arasındaki mücadele biçiminde de okunabilir; çünkü sınıflar mücadelesinin karmaşık bütünü içinde bir de bu yön var. Ama sonuçta devrimin karakterini, belki de bu ütopyalardan hiç haberleri olmayan kitlelerin kendi gerçekleri uğruna mücadelelerinin zaferi ya da yenilgisi belirler.

Edebiyatta TOKİ’leşme: Çok satar kitsch romanlar

Son yıllarda katıldığım fuarlarda hiç tanımadığım yazarların önünde uzayan okur kuyrukları ilgimi çekiyordu. Yazarları da, yazdıkları kitapları da merak etmeye başlamıştım. Birkaçının ismini sorup not defterime kaydettim. Sonrasında, kitapları yayına hazırlayan yayınevlerinin internet sitelerine baktığım zaman, uzayan kuyrukları gördüğümde hissettiğim tuhafsama, bu kez hayrete dönüşmüştü. Yazarlarını hiç tanımadığımız çoksatarlar ilk baskısında dahi otuz bin basılıyordu ve her biri yaklaşık yüz bin okura ulaşıyordu.

Romanda konsept danışmanı var, serim yok

Böylelikle, Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı adlı romanını okumaya başladım. Kapağında romanın adı olan Dost Kayığı, başlık altı olarak “gerçek bir dostluğun bitiş hikâyesi…” yazılıydı. Kapakta görsel unsur olarak, kâğıttan bir kayık ve yazarın kendisinin vesikalık fotoğrafı yer alıyordu. Yazarın vesikalık fotoğrafının yanına da bir ayna yapıştırılmıştı. Kitabın ilk sayfalarındaki mütevazılık boca edilmiş teşekkür metni ile yazarın kendi fotoğrafını ön kapağa yerleştirmiş olması da “kitabın konsepti”ndeki ilk çelişki olarak dikkati çekiyordu. Kitabın konsepti ifadesini kullanmamın nedeni, teşekkür yazısında kitabın konsept danışmanından söz ediliyor oluşu… Reklam ve pazarlama sektöründe yer alan konsept danışmanlığı edebiyat ve sanatta pek karşılaştığımız bir görev tanımı değil. Çünkü edebiyat metnini pazarlanacak bir ürün
olarak görmek, yazmanın anlamını baştan bozan bir zehir…

Dost Kayığı isimli romanda serim bölümüne gerek duyulmamış.
Onun yerine karakterler, metnin en başına kişiler başlığı altında sıralanmışlar. Romanda karakterler hikâyenin akışı içinde ortaya çıkmıyor, daha roman başlamadan karakterler okuyanın kucağına düşüveriyor. Başka bir deyişle, okuyanın karakterlerle ilişkisi yazar tarafından baştan belirlenmiş, romanda boşluklara yer yok. Karakterler tanıtılırken de, erkek karakterler ayrı başlıklar altında tanıtılırken, kadın karakterlerinin üçünün aynı başlık altında tanıtılması da dikkat çekici… Belli ki erkekler baş karakter, kadınlar yan karakter olmak “zorunda.”

Kitap çok sayıda bölüme ayrılmış ve bölümlerin başlarında, içinde ayna geçen alıntılara yer verilmiş. Çoğunluğu ünlü yazar ve düşünürlere ait olan bu alıntıların hangi kitaplardan alındığına ilişkin bir açıklama yer almıyor. Kaynakları belirsiz olan alıntılar, metafor olarak seçilen ayna kavramını beslemek için yerleştirilmiş. Ancak metaforlar metinle yüzeysel bir ilişki kurduğundan, okuru bir yerden başka bir yere götürmekten uzak.

Ucuz edebiyat: Para harcatsa da zaman harcatmıyor

Romanın başlığı Dost Kayığı, dost kazığı deyimiyle “dâhiyane” bir çağrışımsal ilişki kurmuş. Ana karakter Mustafa’nın arkadaşı Can’la ilişkisi ve onun tarafından suistimal edilmesi anlatılıyor. Metin “kitsch” tanımının yakın karşılığını oluştururken, “kötü edebiyat” tanımından çok, “ucuz edebiyat” ifadesine denk düşüyor. Çünkü Levent Şentürk’ün kitsch tanımındaki gibi, para harcatsa da, düşünmeye sorgulamaya sevk etmediği için zaman harcatmıyor.

Kitapta karakterler kalıp biçiminde sunulurken, edebiyatın özünü oluşturan iç çatışmalardan uzak, vıcık vıcık bir duygusallıkla kurulan ve derinlik taşımayan metin, dil bilgisi açısından da özensiz. Oysa tashih bölümünde altı kişinin ismi geçiyor. Altı kişinin altısı da cümle içinde geçen tırnak işaretli iç cümlelerin sonuna nokta getirilmemesi gerektiğinden habersiz! Türkçe dil bilgisi kuralına göre, bulunma hâl (durum) eki olan “-de” her zaman birleşik yazılır. Romanda bu kurala da dikkat edilmemiş. Örneğin, 33. sayfada “Biz de çay da kıymetli” yazılmış. “Bizde çay da kıymetli” olarak yazılmış olması gerekirdi. Romanda Gökdemir çoğunlukla sade ve yalın olarak nitelendirilemeyecek, kuru cümlelere yer verirken, “janjanlı”, uzun cümleler kurmaya çalıştığındaysa dili dolanmış: “Türk sinemalarının dışında, yoldan geçen taksiye el edip durdurabileceğimiz tek şehirde olmamızın verdiği avantajla boş bir taksiyi çeviriyoruz.”

Edebiyatın TOKİ’leşmesi

Romanda, karakterlerin sunumunun yer aldığı serim bölümünün bulunmaması, aktarılmak istenen dostluk hikâyesini de sakatlıyor ve sürekli, “Her şeyi içimde bulabilirsin, bütün dertleri içime attım çünkü,” cümlesinde taşınan “bir dertten” söz ediliyor. Ancak bu kadar büyük derdin ne olduğunu okur pek anlayamıyor, ama metin boyunca okura kitabı satın alırken karşılığını peşin olarak ödediği duygusallık vaadinin karşılığı boca ediliyor. Ana karakter hüzün, dert gömleğini giymiş, metin boyunca endam ediyor. Alımlı görünüyor, ancak sağlam bir hikâye ve estetik derinlik bulunmadığı için içi boş… Roman boyunca şöyle cümlelerle karşılaşılıyor:

“Her gözyaşı bir yağmur değil midir aslında?”

Bilal Sami Gökdemir’in Dost Kayığı isimli romanının neden otuz bin gibi bir baskı adediyle piyasaya sürüldüğüne ilişkin fikir yürütmeye başladığımızda bir kez daha kitsch ölçütlerine bakılması gerekir. Edebi eser yoruma açıktır, ancak kitsch okurun zihninde bildiklerini, ön yargılarını tekrar üretime sokar. Bir başka deyişle kitsch, “isteneni verir.” Tüketim kültürünün arz talep ilişkisine göbekten bağlıdır. Okuyanı düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirmez. Yaşar Kemal’in bir eleştiri metninde yazdığı gibi, “Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar.” Tam da bunun için, vasatizmden beslenen kitsch, egemenin elinde kültürel bir aygıt olarak bulunuyor. Hem okurun aklında bilindik ön yargıları tekrar üretiyor, hem yerlerini sağlamlaştırıyor, hem de bu ön yargılar üzerinden siyasi propaganda yapılmasının zeminini hazırlıyor. Örneğin mağduriyet üzerinden propaganda yapılırken, kitsch romanların stratejisine paralel bir zemin yaratılıyor. Dert belli değil, ama herkes dertli… Kitsche yöneltilen sosyolojik eleştirilerin odağında bu psikolojik ayartma yatıyor. Kitsch üreticilerinin iddia ettiği gibi, ürünlerine yöneltilen eleştiri yüksek edebiyat ya da yüksek sanat düzleminde yapılmıyor. Fergana Kocadoru’nun kitsche ilişkin makalesinde ifade ettiği gibi, kitsch bir psikolojik manipülasyondan ibaret. İnsanların yaşam alanlarında parklara, bahçelere ihtiyacı varken, o parkları yıkıp caddelere dikilen sentetik ağaçlar gibi kitsch romanlar… İnsanların tüketim kültürü içinde yaşamlarını sorgulamaları gerekirken, kitsch edebiyat hazır duygusallık paketleri sunuyor. Buna edebiyatın TOKİ’leşmesi de diyebiliriz.

Mimari alanda TOKİ’leşmenin gerekçesi halka ucuz barınak temini olarak sunulurken, edebiyatın TOKİ’leri olarak ifade edilebilecek çok satar kitsch metinlere ilişkin “halk bundan anlıyor, halk bunu seviyor” biçiminde savunular da bulunuluyor. Oysa halk edebiyatı ile çok satar kitsch metinler, ardında yatan düşünce sistematiği açısından herhangi bir yakınlık taşımıyor. Halk edebiyatında yazar ve üreten arasındaki sınır ortadan kalkmıştır. Dost Kayığı adlı romanda bu sınır ihlali, okura kitabın son iki sayfasına kendi hikâyesini yazması için bırakılarak ve kitabın bir bölümünün ayna aksi olarak basılıp, okurun ayna tutup okumasını teşvik ederek, taklit edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu taklit, metnin içeriğinin yansıması olmadığı gibi, okurla kurulmaya çalışılan ilişkiyi derinleştirememiş, performans sahicilikten uzak yüzeysel kalmıştır.

Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?

Halk edebiyatı, Köroğlu’nun Bolu Beyi’ne meydan okumasıdır. Ancak halka yönelik edebiyat yapıyormuş gibi yapan bu metinler, iktidar her ne ise onu destekleyen argümanların kitaplarında propagandasını yaparlar. Propaganda ve suni bir duygusallıkla çevrili ajitasyondan mürekkep metinler, halk edebiyatında olduğu gibi bireyin özünde yer alan erdemleri uyandırmaktan çok, çelişkiden uzak olarak, acı, sevinç gibi duyguların hazır paketler biçiminde sunulmasından ötürü duygusal körlüğe yol açarlar ve düzenden hem beslenir, hem de düzeni desteklerler. Yani, Ersin Berk’in Adorno’dan aktardığı ifadesiyle, bilinç ve buyruk arasında bir değişime yol açarlar.

Çok satar kitsch metinlerinin ilgi çekmesinin bir nedeni de pornografiye benzer biçimde anlık haz yaratabilmelidir, okur duygusal manipülasyon sonucu bir karaktere karşı anında öfke ya da hüzün duyabilir, ama aynı hızla da okuduğu hikâyeden uzaklaşıp, kendi dünyasına dönebilir. Kitsch metinler okurları başka dünyalara davet etmez. Hatta başka dünyaların ihtimalini yok etmeye çalışırlar. Daha da kötüsü, ucuz edebiyat, kalıp duygu ve düşünceleri pazarlamasıyla edebiyatta bir değer kaybına neden olur. Ardından, tehlikeli bir soru kalır geriye:
“Ucuz edebiyat, iyi edebiyatı kovar mı?”
Gülümseyin, çektim.

Soysal Ekinci yeniden

Mecit Ünal, eşim Birsen, Soysal ve ben…

Soysal’la birlikte olduğum bu son hayat karesi 1994 yılının Eylül ayına aittir. Eylül’ün dördüydü, akşam vaktiydi ve Mis Sokak’ta, Akademi Cafe’nin önündeki bir masanın etrafındaydık.

O cafenin önünde o gün o vakitte oturma sebebimiz Soysal’ı hem içine düştüğü sıkıntılardan hem de bodrum katındaki evinin bunaltıcı havasından uzaklaştırmak amaçlıydı. Ne var ki hiçbir sonuç alamıyorduk. Soysal, suskunluğu âdeta zırh edinmişti kendine. İki saat içinde sadece bir cümle konuştuğunu anımsıyorum.

Biri Yitik İki Ülke kitabının ardındaki fotoğrafta olduğu gibi dalıp gitti iç ülkesinin derinliklerine. Onu hiçbirimiz zorlamadık ortak sohbetin bir üyesi olması için. Hatta kendi haline bırakmak üzerinde gizli bir ittifaka vardık. O ise iç ülkesinin derinliklerinde kendini yeniden bulmak sınırını çoktan geçmiş, ulaştığı menzilde kaybolmak kararındaymış meğerse. Bunu biz bir gün sonrasının gazete ve televizyon haberlerinden öğrenecektik.

Öyle de oldu. Akşam birlikte oturduğumuz, can sıkıntısını anlamaya çalıştığımız, dalgınlığından tedirginlik duyduğumuz,çay bardağını tutuşundan, etrafa bakışından anlamlar edinmeye çabaladığımız arkadaşımız; günün uyandığımız sabahında artık başka bir mekânda ve bambaşka bir zamanın akışı içindeydi.

Soysal’la ilgili bu hazin son anımın tazelenmesinin nedeni onun bize, bu topluma, Türkiye’ye en güzel armağanı olan şiirlerinin yeniden basılmış olmasıdır.

Soysal Ekinci’nin şiirlerinin toplu basımı ilk kez 1995 yılında Toplumsal Dönüşüm yayınevi tarafından yapılmıştı. Aynı yayınevi bu kitabın ikinci baskısını da muhtemelen 1996 yılında gerçekleştirmişti. Manos Kitabevi, tam yirmi bir yıl aradan sonra Soysal Ekinci’nin bütün şiirlerini Biri Yitik İki Ülke – Bütün Şiirleri adıyla yeniden basmış bulunuyor. Bu yeni baskı vesile-
siyle onun şiirlerini baştan sona bir kez daha okudum.

“Anla işte tanrısal rubalar giyinip sana sığındım kurşun yağmurlarından kaçarak; ölümün haki yüzüne bürünmüş titrek zamanlar uçup giderken korkuların esrik başları üzerinden.”

Yüzünü aradığı kadına seslenen bu dizeler onun bireysel duygularıyla toplumsal mecradaki serüveninin birbirine de denli karışmışlığını olduğu kadar, şiirinin beslendiği kaynakları işaret etmesi bakımından da önemlidir.

“Başkaldırı zamanıdır şimdi bütün bir halkın değişmez sanılan kendi kaderine. Uzat elini, kan ve ateş deneylerinden geçerek sana dönüşmüş bir Promete’yim ben de.”

“Zerresine kâretmiyor hasretimin haritasını bedenimle binlerce kez çizdiğim bu demirler dünyası, bu hücre.”

“Havada yağmur, havada sürüp gidecek bir ıslaklığın gittikçe
belirginleşen karartıları var, ve içimdeki dağyolunun Doğu’ya
çıkan bütün güzergahlarında taze kankokuları taşıyan şiddetli
bir rüzgarın çarpmalarıyla titreşen ölümün intikam dikenleri
ufuklarıma renk veren güllere batar.”

“Ey geceleri düşlerime yalnız elleriyle gelen kadın.
Ey düşlerime akan dalgaları mavi gömlek, etekleri yeşil nehir.
Ey sonsuz karışımıyla yüreğimin bunaltısı şehir; geleceği bana bağışla”

Bütün bu alıntılardan muradım şu: Soysal Ekinci’nin üç kitaptan oluşan (Biri Yitik İki Ülke, Çağrı, Yıkıntılar Altında) şiir toplamının bütün kodları, tematik yönelimleri, kullandığı şiir teknikleri ve anlatım tarzının ipuçları “Düşsel Sorgu” şiirinde yer alıyor. Şöyle de söyleyebilirim: “Düşsel Sorgu” Soysal Ekinci şiiri için bir çerçevedir. Bu şiirden gidilerek Ekinci şiiri anlaşılabir ya da Ekinci’nin şiirini anlamak için “Düşsel Sorgu”dan yola çıkılmalıdır. İki alıntı daha yapmak istiyorum:

“Açılır nahırları değnekten geçirilen ağılların mayıstan yanmış ağır kalas kapıları. Bir sirk cambazının maharetiyle sallayarak elindeki kabuğu soyulmuş budaksız kayın değneğini, çisil yağmur altında arsız arsız gülümseyen bir küçük çoban; sık ağaçlar arasında hızla yerdeğiştiren inatçı serçeler gibi, toparlar, irinleri sırtlarına vurmuş bitkin boğaları.”

“Ben çocukluğumun başıboş kırlarında, bilirim, adımbaşı rastlanan kınakı taşların dibinde hangi otların yeşerdiğini. Kayatütünleri, böğürtlenler, yerüzümü ve ormandaki yaban çileğinin yerini bilirim. Dikenli kayalıklarda yabanhaşhaşı; ancak Temmuz’da patlatır yeşil kabuğunu.”

Alıntılardan doğru söylersem Ekinci şiirinin beslendiği ana kaynakları şöyle sıralayabilirim: 12 Eylül öncesi toplumsal mücadele, halkların kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleri, mücadele içindeki bireyin kişisel duyguları ve şairin çocukluk ve ergenlik yıllarına tekabül eden kırsal hayat dekorları.

Ekinci şiirinde Güney Afrikalı siyahların eşitlik ve adalet mücadeleleri ile Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi başlı başına birer konu olarak anlatılır. Fakat bu her iki halkın mücadelesi Türkiye’deki toplumsal mücadele ile olduğu kadar şairin söyleyici görevini yüklediği kişinin bireysel duygulanımları, bireysel yaşantısı ile de iç içe verilir.

Mesela Zindi’ye seslendiği uzun şiirinde Ekinci, Afrika ile ilgili tarihsel bir arka plana yaslanmakla birlikte, Türkiye’de hapis yatan bir şairin hapishane günlerinin ayrıntılarını da yansıtır.

Bu durum ise bize Ekinci şiirinde tarihsel ve toplumsal olgularla günlük yaşantıların ustalıkla harmanladığı ve bu durumun Ekinci şiirinin belirgin bir özelliği olduğunu göstermektedir.

Ekinci’nin uzun cümleyi şiirselliği sağlamak adına bir teknik olarak kullandığını söyleyebilirim. Sözcük seçiminde itinalı olduğu da bir gerçek. Fakat yer yer onun şiirsel ezgiyi ezen ifadelerine de rastlayacaktır okuyucu. İşte birkaç örnek:
“Barış yılı 1986 diye kazdım”

“kanları kusmuk etti o güzel ağızlarınızda / ağızlarınızda kusmuk oldu şöven şarkılar”

“Bazan geviş getiren bir mandanın umarsızlığındayım”

Fakat böylesi ifadeler onun bir nehrin akışını andıran söylemi içinde çok fazla yer tutmaz..

Epik ile liriğin bileşiminden oluşan bir söylem üzerinden ses verir Soysal Ekinci’nin şiiri. Hakkı Zariç’in ifadesiyle “uzun soluklu ve yüksek sesli şiirleri”nin hiçbir dizesinde şiirin soluğu seslenişteki coşku ve hiddetin gerisine düşmez.

Onun bütün şiirlerine ateşi yüksek ama ince ve içten bir söyleyişin akışı ve ahengi egemendir.

Toplantı çılgınlığı

Hep aynı manzaraya maruz kaldığım

Gün nihayet ağarır.

Akın ederler işe- herkes kendininkine:

Bazısı merkez komiteye…

Bazısı komite büroya…

Bazısı polit büroya…

Bazısı büroya…

Kapıdaki görevliyi geçer geçmez

Kağıttan bir yağmur.

İçlerinden en mühim,

Ellisini seçip

Koşarlar toplantıya.

Uzatıp kafayı sorarsın:

Falanca bir baksa bana, hı?

Sabahtan beri buradayım…”

Yoldaş Ivan Ivanoviç toplantıda

A ve B bürosunu ortaklaştırmada.”

Bitmez tükenmez merdivenler.

Yandık” dersin içinden.

Ve duyarsın bir kez daha:

Şimdi git sonra gel”

Lanet olsun böyle işe!

Bölemem! Önemli!

İlçe kooperatif birliğine alınacak bir şişe mürekkep

Konuşuluyor toplantıda.”

Dolaşırsın bir saat orda burada:

Ne bir buyur eden olur

Ne bir selam veren.

Duvarda bir afiş çarpar gözüne:

22 yaş altı herkes gençlik toplantısına!”

Gün biterken bir kez daha,

Soluk soluğa, sürünerek

Tırmanırsın yedi katlı binanın en tepesine. Sorarsın:

Yoldaş Ivan Ivanoviç geldi mi?”

Yok – ABCDEF komitesi

Toplantısında”

İşte o zaman bir hışımla,

Ağzıma ne gelirse sayıp

Bir volkan nasıl patlarsa öyle

Dalmışım toplantının ortasına.

O da ne!

Yarım insanlar oturuyor içeride!

Donup kalıyorum öylece.

Neler oluyor burada!

Nerede bu insanların diğer yarıları?”

Çığlık çığlığa bağırıyorum:

Cinayet!

Katliam!

Aklımı oynatacağım.

Sekreter ise gayet sakin açıklama yapıyor:

Pardon ama,

aynı anda iki toplantıda olmak zorundalar.

Günde 20 toplantı.

Napalım, mecburen

bölünüyoruz ikiye

-belden yukarımız burada

geri kalanımız başka yerde –

Uyku mu tutar bunun üzerine!

Gel de uyu hadi…

Nihayet sabaha karşı,

Girmişim mutlu bir rüyanın koynuna:

Ah, tek bir toplantı,

Bir karar toplantısı,

Bütün toplantıları kaldırma toplantısı”

(Çeviren: Sevi Emek Önder)

 

Yeşil sahalardan Spartaküs’e selam!

İlk baskısı 2009 yılında çıkan ve Metin Kurt’un kendi ağzından hayat hikayesini ve mücadelesini anlattığı “Gladyatör” isimli kitap, genişletilmiş baskısıyla yeniden kitapseverlere ve futbolseverlere sunuldu… 2012’de hayatını kaybeden Metin Kurt’un anılarını, “Futbol Arenalarında Bir İsyanın Hikayesi” alt başlığıyla derleyip kaleme alan ise yakın arkadaşlarından Vecdi Çıracıoğlu… Kitabın, basıldığı yıl Abdullah Baştürk İşçi Edebiyat Ödülü’nü kazandığını da hatırlatalım…

Metin Kurt için, “Aklı, bilinç düzeyi ve düşünceleri göz önüne alındığında, kuşkusuz Türkiye spor tarihinin en özel kişiliğiydi” demek yanlış olmaz. Ama sadece düşünceleriyle değil, futbolculuğuyla da “sıra dışı” nitelemesini sonuna kadar hak eden bir kişiydi Metin Kurt…

Sınıf/emek bilincine erişmiş nadir sporculardan birisi olmanın yanı sıra, teknik anlamda da yıldız kategorisinde yer alacak özellikleriyle, futbola “emek” ve “emekçi” odaklı bakanlar için gerçek bir efsaneydi…

Futbolculuk ve teknik direktörlük yaptığı zamanlardan, futbola daha mesafeli kaldığı hayatının son dönemine kadar, sporun ve sporcuların sorunları üzerine kafa patlatmaktan ve bunlara çözüm aramaktan hiç vazgeçmedi…

Metin Kurt’un futbolculuk yetenekleri ve becerileri öylesine üst düzeydeydi ki, pek çok kulüp aykırı düşünceleri yüzünden sorun yaşayacağını bilse bile transfer mevsiminde onu kadrosuna katabilmek için yoğun çaba göstermişti.

Kitapta aktarılan anılar ve anekdotlar bize, Metin Kurt’un çocukluk yıllarından, hayatının son dönemine kadar olan süreçte yaşadığı dönüm noktalarıyla ilgili bilgiler veriyor… Bu dönüm noktaları da ağırlıklı olarak sorgulama, bilinçlenme ve mücadele aşamalarından oluşuyor…

Boşluk hissine karşı arayış

Metin Kurt, geçim sıkıntısı çeken ailesine yardımcı olabilmek için Beyoğlu Erkek Lisesi’nin ikinci sınıfına giderken futbolcu olmayı kafasına koyar. Bu andan itibaren kendi mantığı ve bilgisi çerçevesinde oluşturduğu yoğun bireysel çalışma programıyla futbolculuğa doğru ilk adımlarını atar. Okuldaki beden eğitimi dersi öğretmenleriyle, Beyoğlu Yeniçarşı takımının idarecileri bu süreçte, çalışması için top vererek Metin Kurt’a yardımcı olurlar…

İlk futbolculuk deneyimi ise 3. Amatör Küme’de İÜSK çatısı altında (İstanbul Üniversitesi Spor Kulübü) gerçekleşir. Sezon boyunca ortaya koyduğu başarılı performans diğer İstanbul kulüplerinin dikkatini çeker… 1963 yılında 3 bin lira karşılığında Profesyonel Mahalli Lig’de mücadele eden Alibeyköy Adalet takımına transfer olur…

İlk futbolculuk dönemlerinde kendisine yapılan haksızlıklara ağlayarak tepki gösterirken, bilinç düzeyinin yükselmesiyle birlikte tepkisinin niteliği de yavaş yavaş değişmeye başlar. Haksızlıkları sindiremeyen, inanmadığı, ikna olmadığı şeyleri asla kabullenmeyen, itaat ve biat etmek nedir bilmeyen isyankar kişiliği ile her bulunduğu ortamda dikkat çeker…

Altay’da 17 yaşında toy bir futbolcuyken, Beşiktaş ile oynadıkları Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında takımdaki deneyimli bir futbolcunun kandırmasıyla doping çirkefliğine bulaşır. O yaşta henüz, dopingin bir futbolcunun başına ne denli büyük belalar açabileceğinin farkında değildir…

Altay’dan PTT’ye transfer olur ve PTT’de top koştururken Tunus karşısında ilk kez A Milli formayı giyer. Milli takıma, Ankara’dan çağrılan tek oyuncu olmasına karşın, yine de yeterince mutlu değildir.

Bu dönemde içindeki amansız boşluk hissini sorgular ve sıkıntısına çözüm bulabilmek umuduyla dini kitapları inceler, ama aradığını bulamaz ve bu kitaplarla ilgilenmeyi bırakır…

PTT takımının malzemecisi Aydoğan ona Victor Hugo’nun “Sefiller” romanını hediye ettiğinde ilk kez okulda okuduklarının dışında bir kitapla tanışır… Aydoğan, çok kitap okuyan birisidir ve Metin Kurt’un birlikte en çok zaman geçirdiği arkadaşıdır. Malzemeci Aydoğan ile yaptıkları uzun sohbetler sayesinde bilinçlenme yolundaki ilk adımlarını atar…

Kendisine aldığı ilk kitabın ismi ise “Fazilet Mücadelesi”dir. Yazarı, ABD başkanlarından John Fitzgerald Kennedy’dir. O kitapta okuduğu “Doğru bildiğini söyle, mutlaka kazanırsın” cümlesinden çok etkilenir. Öyle ki bu cümleyi okuduktan sonra kitabı elinden bırakır. Çünkü isyankar ruhunu besleyen sözü keşfetmiştir!.. Ve kısa süre içinde kulübün, kirli ilişkilere bulaştığı bilinen ve bu nedenle hiç kimsenin sevmediği genel kaptanına karşı başkaldırısını gerçekleştirir. Bu, futbolculuğa başladıktan sonraki ilk başkaldırısıdır. Teknik direktör ve yöneticiler bu davranışını hiç hoş karşılamazlar ve kadro dışı bırakılır. Metin Kurt pes etmez. Futbolcular arasında kapalı oylama yapılmasını önerir. Eğer arkadaşları kadro dışı bırakılmasını onaylarsa bu kararı kabul edeceğini söyler. Oylamadan takımda kalması sonucu çıkar. Bu sonuçtan yöneticiler de memnundur. Çünkü o, takımın as oyuncusudur ve yöneticiler takımın çıkarını riske atmayı göze alamazlar…

Aydınlanma ve örgütlenme

Ankara’daki futbolculuk döneminde futbolun diğer kirli yüzü olan şikeyle de tanışır. Doping ve şikeyle ilgili tanıklıkları sonucunda zihninde, profesyonel futbolun aslında ne kadar yoz bir organizasyon olduğu algısı giderek ağır basmaya başlar. Diğer yandan futbolcuların transfer ayında birer mal gibi alınıp satılmasını da içine sindiremez ve bunu da sorgular. Kafasında yanıt veremediği sorular günden güne çoğalmaktadır. Bir yandan da sorulara yanıt bulmak umuduyla her fırsatta kitap okumayı sürdürür.

Yıldız futbolcu olduğu için insanların gözünde kahraman gibi görünmekten rahatsızdır. İnsanların, gerçek kahramanların 68 kuşağının devrimci gençlik önderleri olduğunu anlamalarını ister.

70’lerin başında Veysel Atayman’ın verdiği kitaplar sayesinde aydınlanma felsefesi gibi konularda da birikim oluşturmaya başlar. Hegel ve Marx’ı da o dönemde okur.

Tanık olduğu haksızlıklar, çeşitli katliamlar ve işkencelerin yanı sıra Kızıldere katliamı ve arkasından Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamıyla sosyalizm düşüncesine daha sıkı sarılır.

68’in değişim rüzgarları memleket futbolunda da etkisini gösterir. İlk kez 1970 yılının sonlarında, tamamen kulüplerin çıkarlarını korumaya yönelik olarak hazırlanmış profesyonellik talimatnamesinin bağlayıcı hükümlerinin değiştirilmesi ve kulüplerin futbolcuları sigorta kapsamından çıkarma hazırlığı yapmalarına karşı Profesyonel Futbolcular Sendikası greve gidecekleri açıklamasını yapar. Bu ilk grev kıvılcımı futbolcular arasında heyecan yaratır. O güne kadar sendikayla aralarında pek yakın ilişki olmasa da futbolcular, Metin Kurt’un öncülüğünde grevi desteklemeye hazır olduklarını bildirirler. Ancak sendika kararlı bir tutum gösteremediğinden grev gerçekleşmediği gibi, konu sürüncemede bırakılır…

İzmir’de milli takımın Polonya’yı 1-0 yendiği maçın ardından coşkulu kutlamalar sırasında yoksul görünümlü bir gencin, hatıra olarak ayakkabısının bağını istemesini hayatının dönüm noktalarından birisi olarak kabul eder Metin Kurt. Futbolun yoksul insanlar üzerindeki “uyutucu” etkisini o genç üzerinde somut bir şekilde görmüştür çünkü.

1972 yılındaki kongre sonucunda, kendisi gibi birkaç faal futbolcu arkadaşıyla birlikte Profesyonel Futbolcular Sendikası’nın yönetimini ele alırlar. Sendika o güne kadar aidat toplamak dışında futbolcular adına hiçbir faaliyette bulunmamıştır. Kafalarında; sakatlık sebebiyle sahalardan uzak kalan futbolculara maaş bağlamak, sakat oyuncuları tekrar muayene ettirmek, kulüpleri tarafından cezalandırıldıkları için sözleşmedeki maaşlarının altında para alan futbolculara yardım etmek ve profesyonel futbolcu sözleşmelerinin en çok 2 yıllık olmasını sağlamak için girişimlerde bulunmak gibi tasarılar vardır.

Transfer adı altında futbolcuların, kendi düşünceleri ve istekleri hiç dikkate alınmadan kulüpler arasında birer mal gibi alınıp satılmasına karşı, futbolcu haklarını gündeme getirir. Yöneticiler ile futbolcular arasındaki ilişkinin, efendi ile köle arasındaki ilişkiyi andırdığını belirterek, futbolcuların ekonomik ve demokratik haklarını kullanabilecekleri özgür bir ortam oluşturulmasının zorunluluğuna vurgu yapar…

Metin Kurt’un verdiği mücadeleden yaklaşık 25 yıl sonra Belçikalı oyuncu Bosman, bonservis bedelini gerekçe göstererek başka bir kulübe transfer olmasını engelleyen kulübüne karşı başlattığı hukuk mücadelesini kazanarak adeta bir milat yarattı. Avrupa Adalet Divanı’nın dava sonucunda verdiği, “Avrupa Birliği vatandaşı futbolculara, sözleşmelerinin bitiminde, bonservis bedeli gibi kısıtlamalarla transfer engeli konulamaz” kararıyla futbolcular, kendi istedikleri takıma transfer olmak gibi en önemli haklarından birisine kavuştular.

1973 yılında Atletico Madrid ile oynanan maç öncesinde Metin Kurt, İspanyol gazetecilere yaptığı açıklamada, sporcuların sendikalaşmasının öneminden ve gerekliliğinden söz eder. Bu, sendikalaşma konusunda basın aracılığıyla verdiği ilk mesajdır.

Ödün vermez bir direnişçi

Aynı yıl Galatasaray ile sözleşmesi biter. Kendisi gibi sözleşmesi biten 6 arkadaşı daha vardır kulüpte. Kulübün, futbolcularla hiç konuşmadan herkese aynı parayı vererek sözleşmeleri uzatma girişimini adaletsiz bularak protesto eder ve sakal bırakmaya başlar…

Metin Kurt’un talebi, ödenecek transfer ve prim miktarlarının futbolcuların ortaya koyduğu emekle orantılı bir şekilde belirlenmesidir. Bu talepleri yüzünden kulüp başkanı Mustafa Pekin ile ters düşünce kadro dışı bırakılır…

Profesyonel Futbolcular Sendikası, Metin Kurt’un affedilmesini ister. Oysa o mücadeleyi sonuna kadar sürdürmekte kararlıdır ve affedilmek onun için yenilmek anlamına geliyordur.

Bu gelişmenin ardından kendisinin yanında yer alan birkaç arkadaşıyla birlikte sendikadan ayrılıp Amatör Sporcular Derneği’ni (ASD) kurarlar.

Kendisi hakkında basın aracılığıyla oluşturulan olumsuz imaja karşılık, kulübüyle bir sorunun bulunmadığını, amacının Türkiye’deki tüm profesyonel futbolcuları tek taraflı olarak bağlayan yönetmeliklere karşı mücadele etmek olduğunu ve yönetmelikleri değiştirme mücadelesini de ödün vermeden kararlılıkla sürdüreceğini belirtir.

Futbolu bıraktıktan sonra 1981 yılında Sportmence dergisini çıkarmaya başlar. Ama Sportmence sadece 10 sayı çıkar ve kapanır. Dergiyle ilgili hedeflerini, beklentilerini ilk sayıda kaleme aldığı manifesto ile açıklar…

Galatasaray’dayken futbolcuların prim alacağıyla ilgili olarak sorduğu soruya, Genel Kaptan Turgan Ece, “komünistlik” yaptığı suçlamasıyla yanıt verir. Bunun üzerine diğer takım arkadaşlarıyla birlikte bir sonraki idmana yarım saat geç çıkma kararı alırlar. Turgan Ece, futbolcuların bu küçük çaplı direnişine pabuç bırakmayacağını göstermek ve direnişi desteklemelerinden çekindiği diğer futbolculara gözdağı vermek adına başta Metin Kurt olmak üzere takımın 5 as oyuncusunu kadro dışı bırakır. Yöneticiler sürecin devamında diğer futbolcuları ikna ederek kendi yanlarına çekmeyi başarırlar. Bu olayla birlikte Metin Kurt’un Galatasaray defteri kapanır…

Birlikte başkaldırdıkları takım arkadaşları yöneticilerden özür dileme karşılığında affedilirlerken, Metin Kurt hiçbir zaman ne özür diler ne de geri adım atar. Çünkü o, yaptıklarının doğru olduğuna sonuna kadar inanır…

‘Kapitalist düzenin sporu asla masum olamaz’

Galatasaray’dan sonraki durağı Kayserispor’dur. Fakat futbolcuları tabandan örgütleme umuduyla gittiği Kayserispor’da da durum değişmez ve kısa bir süre sonra orada da kadro dışı bırakılır. Çünkü yöneticilerin spora bakışı ve futbolculardan beklentileri ile onun bakışı ve görev anlayışı tamamen birbirine zıttır…

Futbolculuk hayatını noktalamasının ardından, Sivasspor ve Kayserispor’daki antrenörlük maceraları da yöneticilerle yaşadığı sorunlar yüzünden birkaç ayda sonlanır…

Metin Kurt, kapitalist düzenin sporunun asla masum olamayacağı düşüncesindedir. Sporun, endüstriyelleşmeye paralel olarak günden güne insani değerlerden uzaklaşıp yozlaşması, bu düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Sporda fanatik taraftar olmak, patronlardan yana olmaktır” sözüyle spora taraftarlık penceresinden bakışını özetlerken, “Atılan her gol emekçilerin kalesine girer” lafıyla da günümüzdeki mevcut spor anlayışının hangi ideolojiye hizmet ettiğini net bir şekilde ortaya koymuştur…

Gladyatör”, Metin Kurt gibi hayatını, spor emekçilerinin özgürlük mücadelesine ve her koşulda hakkını arayan, yöneticilerin kölesi olmayan bir sporcu tipinin yaratılmasına adayarak ülkenin spor tarihine damgasını vuran bir kişiliğin yeni kuşaklar tarafından tanınmasını sağlamak açısından büyük önem taşıyan bir kitap…

Ocak 2018 sayısı çıktı!

Yeni e Mart sayısında “tarihin sonunun sonu”nu sorguluyor

Yelda Eroğlu’nun televizyon dizi ve programlarından girip Batı ve Türkiye edebiyatından gayet ikna edici örneklerle ortaya koyuverdiği bir gerçekle başlıyor Yeni e’nin Mart sayısı: Güvenliği özgürlüğe tercih etme tercihinin işareti geçen ay yaşanan ‘soy ağacı sorgulama’ çılgınlığından kaynaklanmıştır! ‘Soy sop kundağı’ başlıklı bu ilk yazıdan sonra bu kez Sarya Tunç’un çok çarpıcı bir heykelin hikâyesine de yer verdiği, ‘Boşluk: Kadının savaştaki yeri’ yazısı ve Şeref Bilsel’in Murat Belge’nin çok tartışılan kitabı ‘Şairaneden Şiirsele’ hakkındaki özellikle finalindeki Ülkü Tamer şiirine söz getirişi ile dikkat çeken ‘Şairaneden Şiirsele, modern bir tezkire’ başlıklı eleştirisi dergide yer buluyor.

Yeni e’nin dosya konusu ise ‘Tarihin sonu’nun sonu! “Geçmiş, bugün ve gelecek arasında maddi bağlantılar kurmak ve en önemlisi bir bütün olarak tarihi sınıf mücadeleleri açısından anlamak ve anlatmak, soy-sop tarihçiliğinden tümüyle farklı bir iştir. Buradan egemen sınıflar için propaganda malzemesi çıkmaz…” Aydın Çubukçu’nun bu tespitinin de yer aldığı, ‘Panta Rei’ başlıklı yazısı ile açılan dosyaya Nuray Sancar, ‘Her şeyin son bulduğu yerde başlayan’ başlıklı yazısıyla katılıyor. Napolyon’un Hegel’e oyunu ile başlayan yazı dosyaya da adını veren ‘Tarihin sonu’ tezinin sahibi Fukuyama’ya kadar uzanıyor: “Fukuyama’nın ‘insan evriminin son noktası’ dediği kapitalist demokrasi Aristo ve Platon’un kafa yorduğu, parçaların ‘Bir’e nasıl tabi kılınacağı meselesini tartışma düzeyine, itaatin arkaik referanslarına; sürünün çığlığından gönenme hırsına geri dönmüştür.” Dosyada Tanıl Bora ile Hakkı Özdal’ın yaptığı ‘Yeni’ ile kast edilen daha çok ‘eski’dir başlıklı röportaj ve Göksel Aymaz’ın ‘Güzel başlangıca mutlu bir son’ başlıklı yazıları yer alıyor.

Ümit Buget’in ‘AKM’yi yıkmanın Mana’sı ne?’; Erman Ata Uncu’nun İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in hayatına odaklanan ‘The Crown’ dizisine ilişkin ‘Kraliyet’in röntgeni’; Mahir Ergun’un ‘bize uzak ama yakın’ Afrika’da Zimbabve’yi ve devrimci şair Nyamubaya’yı anlattığı ‘Afrika uzak değil’; Adem Erkoçak’ın Aziz Nesin’in ‘Zübük’ romanı ile romandan uyarlanan filme dair eleştirisi ‘Zübük: Romanı, filmi, gerçeği’; Nazlı Toprak’ın siyah şarkıcı Nina Simone’ye dair ‘Birazdan söylenecek: Nina Simone’ yazısı, Ekinsu Devrim Danış’ın Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi ‘Sevgisiz’le ilgili incelemesi, Şenay Aydemir’in ‘faşizmin birden bire ortaya çıkmadığını’ anlatan ‘Babylon Berlin’ dizisine dair aynı başlıklı yazısı, Nurgül Özlü’nün Halil İbrahim Bahar şiirini incelediği ‘İncelikler ve öncelikler’ yazısı dergideki diğer yazılar.

Yeni e’nin yeni sayısında ayrıca Evfrosini Manta-Lazarou, Hicran Aslan, Oya Uysal, Arife Kalender, Freedom Nyamubaya, Yaprak Damla Yıldırım, Süreyya Aylin Antmen, Fatoş Avcısoyu Ruso,
Maria Siakalli, Lale Alatlı, Hülya Deniz Ünal’in şiirleri ve Adnan Özyalçıner, Zeynep Sönmez, Önder Şit, Melike Belkıs Aydın, Truman Capote öykülerine yer verilmiş.

Bu sayının çizerleri ise Berna Yangın, Esin Erdem, Janset Akyıldız, Esra Enis ve Atilla Atala.

Robinson Crusoe’nun Das Kapital macerası

Buradan gelişmiş kapitalist ülkelere gidip oradaki insan ilişkilerini gözlemleyenlerin dönüşte anlatmaya çalıştıkları ‘farklar’ için neredeyse kalıplaşmış cümleler vardır: “Komşuluk diye bir şey yok mesela…”, “Kimsenin kimseye hayrı olmaz orada”, “Bir bardak su istesen veren çıkmaz” vb. Daha çok ‘gâvur’un ‘bencilliği’ fikri etrafında bir durum tespiti yapma gayretidir bu. Ancak söz konusu olan ‘gâvurun bencilliği’ değildir elbette. Kapitalizmin bir toplum modeli olarak aristokrasiye ve kiliseye, ‘tebaa’ ve ‘cemaat’ olmaya karşı uzun mücadeleler sonucunda ulaştığı ‘birey için toplum’ modelidir bizimkileri böylesine çarpan!

Burjuvazi, kapitalizmin yükselişi sırasında kurulmakta olan yeni üretim ilişkileri ile birlikte; yasal, kurumsal, kültürel tüm mekanizmalarını da üretme ve güçlendirme mücadelesi de vermiştir. Bu mücadelenin merkez ülkesi İngiltere’de öne çıkan figürlerden biri de tüccar, iktisatçı, siyasetçi, gazeteci (ülkesindeki ilk) ve edebiyatçı Daniel Defoe’dur. İngiliz kilisesinin hayatı düzenleme konusundaki otoritesinden kurtulmak gerektiğini savunan bir mum imalatçısının oğlu olarak doğan

Defoe, on parmağında on marifet kimliği ile Rönesans’la birlikte ideal model olarak ortaya çıkan iyi eğitimli, farklı alanlarda çalışabilen, ‘özgür’ burjuva bireyi örneğidir.

Siyasi alanda kral yanlısı Torylerle parlamentonun üstünlüğünü savunan Whigler arasındaki mücadelede ‘git-gel’li biraz da şaibeli bir rol oynayarak sivrilir. Ancak tüm bu meziyetlerine ve etkinliğine rağmen -ya da belki de onlara sahip olmanın kaçınılmaz sonucu yüzünden- ticarette 13 kez iflas eder! Sonunda da kendisini bir okyanus ortasında bir kara parçasına kapatır: Umutsuzluk Adası’na!

Bu hayali adada kahramanı Robinson Crusoe’ya (ilk yayın tarihi 1719’dur) yeni bir hayat kurarken aynı zamanda burjuva iktisatçılarının kapitalizmin işleyiş yasalarını açıklamaya çalışırken başvuracakları bir ‘kahraman’ da yaratmıştır. Defoe’nun hayat hikâyesinin aktardığımız ve aktarmadığımız bölümlerinde Robinson Crusoe’yu yazmasının tesadüfi olmadığını gösteren çok fazla işaret bulunuyor.

Marx’ın adaya çıkışı

Peki Karl Marx, Crusoe’nin (Defoe’nun) “Şubat ortasından Nisan ortasına ve Ağustos ortasından Ekim ortasına kadar yağmurlu, Nisan ortasından Ağustos ortasına ve Ekim ortasından Şubat ortasına kadar kuru” bu adasında ne arar?

Marx’ın ‘Umutsuzluk Adası’na bir bilet almasının nedeni, 1843’ten itibaren ‘peşlerine düştüğü’ burjuva iktisadının ‘babaları’, özellikle de Adam Smith ve David Ricardo’dur. Smith’in Ulusların Zenginliği kitabından etkilenerek iktisat üzerine çalışmaya başlayan Ricardo, Robinson Crusoe’den 98 yıl sonra (1817’de) yayınladığı, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri adlı kitabında -Marx’ın deyimiyle- ‘Robinsonvari hikâye’ olarak bir balıkçıyla bir avcının balık ve av hayvanını değiş tokuş etmesini anlatır. Hatta bu alışverişi söz konusu avcı ve balıkçı “1817’de Londra Borsası’nda işlem yapıyorlarmış gibi”, ‘insan doğasının gereği’ böyle yapmak imiş gibi açıklar. Marx bu açıklamaları Kapital’i yazmaya başlamadan çok önce ‘dar burjuva ufuklar içine hapsolmak’la eleştirir. Konu Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) ve öncesinde de Grundrisse’den (Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma-1857) itibaren üretimin başlıkları arasında yer alır. Nihayet Kapital’in 1867’de yayınlanan ilk cildinin ‘Meta ve Para’ başlıklı ilk kısmında da tartışmayı hatırlatıp, “Robinson Crusoe denemesi, ekonomi politikçiler için gözde bir tema olduğundan, Robinson’a, adasında bir göz atalım” diyerek bu talihsiz deniz kazazedesinin gemiden kurtardığı ve kendi ürettiği az sayıda eşyası ile kurduğu ilişkiyi inceler. Bölümün başlığı ‘Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı’dır.

Kilisenin ‘cemaati’ ve krallığın ‘tebaası’ olmaya karşı mücadele eden burjuvazinin iktisatçıları, bireyin ‘doğası’ gereği olduğunu iddia ettikleri kapitalist toplum dışında bütün toplumsal modelleri ‘despotik ve bağnaz’ olarak görür. Kapitalist gelişmenin (girişte sözünü ettiğimiz şekilde tarihsel olarak daha ‘geride’ki ülkelerde yaşayanları şaşırtan) ‘bireyci toplum’ modeli ise burjuvaziye göre ‘insanın haklarını gerçekten kullanabileceği’ tek modeldir.

Robinson’un sırları…

Tüm bu açıklamalara karşı öfkesini Kapital’in satırları arasında sık sık okuruna hissettiren Marx, Robinson’un adasının altını üstüne getirir. Ve ‘burjuva ideolojisi’nin izlerini kolayca önünüze seriverir. Kapitalizm dışı modellerin tamamını aynı sepete atıp ‘yağmacı’ olarak değerlendiren burjuva iktisatçısı hiçbir balıkçının ya da avcının sınırlı üretim kapasitesini artırmak için başkalarıyla işbirliği yapmak zorunda olduğu gerçeğini doğru açıklayamaz. Onların açıklaması, işbirliğinin ‘özel mülkiyet hakkı’ üzerinden kurulmasıdır. Felsefenin Sefaleti’ndeki (1847) ifadeyle söylersek, “Onlar için ancak iki tür kurum vardır: Yapay ve doğal. Feodalizmin kurumları yapay kurumlar, burjuvazininkiler ise doğal kurumlardır. Bu durumlarıyla kendileri gibi iki tür din kuran tanrıbilimcilere benziyorlar. Kendilerinin olmayan her din insan icadı, kendilerininki ise tanrıdan çıkma.

Robinson’un burjuva iktisatçılara oldukça romantik görünen doğaya meydan okuyan güçlü bireyciliği Marx’ın kaleminde ilk kez bir fırtınaya tutulup savrulur. Karl Marx henüz gençlik yıllarında iktisat çalışmalarına başlamasına yol açan ‘aydınlatıcı’ olaylardan biri olan Alman orman köylülerinin emeğine göz diken yeni yasal düzenlemelerden beri biriktirdiklerini ortaya döküverir.

Meta üretimi sırasında ortaya çıkan emek-değeri anlayamayan, üretim sürecini değil üretilenin dağıtımını (piyasaya sürülmesini) merkeze alan burjuva iktisadı ile hesaplaşır. Ama eğlenmeyi de ihmal etmez: “Genel faaliyeti içinde, eğer bir iş ötekisinden daha fazla yer tutuyorsa, bu, amaç edinilen yarara ulaşmak için yenilmesi gerekli güçlüğün az ya da çok olmasına dayanır. Dostumuz Robinson, bunu, çok geçmeden deneyimleriyle öğrenir ve batan gemiden bir saat, kayıt defteri, mürekkep ve kalem kurtararak halis bir İngiliz olarak derhal muhasebe tutmaya koyulur…1

Defoe kendisinin defalarca batmasına engel olamayan muhasebe defterlerini kaçıp saklandığı Robinson’un adasında bile ortalığa saçıvermekten kendini alıkoyamamıştır!

‘Defter tutma’ konusu Kapital’in ikinci cildinde bu kez kendi başına bir madde olarak karşımıza çıkar. Marx bu faaliyetin nasıl ‘kapitalistin üretken işlevlerinin yanısıra’ gittiğini ve içiçe geçtiğini açıklar.

Bir isim benzerliği…

Marx, kapitalizmin ‘güçlü bireyi’nin neler çevirdiğini anlatmaya devam ederken yine birinci ciltte, bu kez “Normal İşgünü İçin Savaşım Emek-Zamanı Yasasıyla Zorunlu Sınırlandırma İngiliz Fabrika Yasaları, 1833’ten 1864’e” başlıklı bölümde bir kez daha Robinson Crusoe ve Cuma’dan bahis açar.

1848 yazının 5 Ağustos gününde İngiltere İçişleri Bakanı Sir George Grey, işyeri denetmenlerine gönderdiği bir genelge ile “genç işçilerin, yasada öngörülenden daha uzun süre fiilen çalıştırıldıklarına inandırıcı nedenler bulunmadıkça, yasa metnine uyulmadığı ya da bunların vardiya ile çalıştırıldıkları konusunda fabrika sahipleri aleyhine rapor verilmemesini” tavsiye eder. Kapitalistler ter ve kanla yükselen imparatorluklarında çocuk işçi emeğini sömürürken en küçük bir ‘tersliğe’ bile tahammül gösteremeyecek durumdadır.

Robinson uşağı Cuma’yı yargılıyor

Denetmenler, yasanın uygulanmasını genelgeyle engellemeye çalışan bakan beyin bu tavsiyesini pek dikkate almaz. Ancak sonuçta şikâyet edilenin geleceği yer mahkemedir. Karşılarına çıkarıldıkları yargıçlar ise kendileri… Ya da Marx’ın deyişiyle Robinson, uşağı Cuma’yı yargılamaktadır!

Pamuk ipliği imalatçısı Eskrigge, fabrikasında uygulamak istediği vardiya planını denetmene kabul ettiremez. Ancak ısrarcı da olmaz. Birkaç ay sonra Robinson adında başka bir pamuk iplikçisi –Marx ondan ‘eğer bu adam Robinson’un uşağı Cuma değilse bile herhalde Eskrigge’nin bir akrabası olmalı’ diye söz eder- Eskrigge’nin vardiya planının aynısını uygulamakla suçlanarak mahkemeye çıkarılır. Mahkemenin dört yargıcının üçü tıpkı Robinson gibi pamuk ipliği fabrikatörüdür. Üstelik başlarındaki kişi de davaya konu olan vardiya sisteminin ilk uygulayıcısı bay Eskrigge’dir!

Robinson beraat ettirilir ve Eskrigge ona tanıdığı bu ‘hak’tan hemen kendisi de faydalanır!

Marx, böylece Robinson’u kullanarak devam eden hesaplaşmasında İngiliz kapitalizminin ‘ipekli kumaş üzerinde çalışacak ellerin ancak hafif kıvrak çocuk elleri olması gerektiği’ gibi iddialarla 11 yaşındaki çocukların çalışma sürelerinin nasıl artırıldığını anlatır. İşçilerin tepkisi karşısında mecburen çıkarılan ve pek çok durumda uygulanmayan yasaların bile burjuvazinin ‘özgürlüğüne engel olduğu için’ nasıl delik deşik edildiğini uzun uzun örnekler vererek açıklar.

Yunan trajedilerinden, İskandinav efsanelerine, Latince deyişlerden Dante’nin cehennemine, İncil ve Tevrat’tan Hint mitolojisine kadar bütün bir insanlık birikimi üzerinde taşlar arasında kendine yol bularak ilerleyen su gibi akar gider Kapital. Ve bunların hepsine yeni anlamlar yükler bu ilerleyişi sırasında.

Dünya edebiyatının belki ‘gücüyle’ değil ama popülerliği ile öne çıkan Robinson Crusoe macerası da Marx’ın alaycı diliyle burjuva ekonomi politiğinin körlüklerini teşhir için Kapital’deki yerini almıştır.

1Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Sol Yayınları, 1986, s. 92.