Zübük: Romanı, filmi, gerçeği…

“Zübük” denilince akla ne geliyor? Ya da nasıl bir silüet beliriyor hafızanızda?

Bende çok uzun yıllardır Kemal Sunal’ın şişinerek güldüğü hali geliyor. 1961 tarihli romanın Atıf Yılmaz tarafından uyarlanan senaryosunu Kartal Tibet’in yönettiği aynı adlı filmde Zübük’ü canlandıran Kemal Sunal’ın gülüşü…

Çocukluğumda ve özel televizyon kanallarının patlama yaptığı dönemde –hani her akşam yayında olan bütün kanallarda Kemal Sunal’ın oynadığı bir film gösterilirdi– eğlenerek izlediğim bir yapımdı. Film hakkındaki olumlu düşüncelerim birkaç ay önce ilk kez romanı okuyunca tamamen değişti.

Romanı okurken fark ettiğim, eserin zamansızlığı, yani yazıldığı dönemin ötesinde anlattığı hikâyenin her zaman geçerli oluşu ve sosyolojik derinliği oldu. Anadolu’nun doğusunda bir kasabada geçen roman bize ilçe ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atanmış birinin gözünden anlatılıyor.

Öğretmenin kasaba hakkında edindiği ilk izlenim, üzerine ölü toprağı serpilmiş hali ve bununla bütünleşen, belki de o halin nedeni olan yoksulluğu. Kasabayı öğretmen ile birlikte tanırken yerli halkın olayları anlama ve aktarma biçimini görüyoruz: En ufak bir hadiseyi bile abartarak mitleştiren, hoşa gidecek bir kılığa sokan kasabalının, elindeki tek eğlence bu olduğu için dilbaz hale geldiğini, yaşadıkları gerçekliğin üstesinden bu şekilde geldiklerini görüyoruz.

Öğretmenin izlenimleri, bir dostuna yazdığı mektuplar aracılığıyla –belki de doğrudan bize yazılan– iletiliyor. İlk mektup, yaklaşık 115 sayfa sonra karşımıza çıkıyor. Oraya kadar kasabalının doğrudan anlatımlarını dinliyoruz. Daha ilk andan itibaren kasabalı adeta şeytandan bahsedercesine “İbraam Zübükzâde” diye birinin türlü madrabazlıklarını anlatıyor. Her anlatıcı kendi yaşadığı “kandırılma” hikâyesini anlatırken biz de Zübükzade’nin ne menem biri olduğunu iyice idrak ediyoruz.

Zübük, aslında Türkçede olmayan bir kelime. Zübükzade de zaten kasabalı değil, “kökü dışarıda”, göçmen bir ailenin oğlu. İsimse ona babasından yadigâr; çünkü kasabalı “Zübüklüğü” ilkin İbraam Zübükzâde’nin babasından görüyor. Zeybekzâde Kara Yusuf Efe, kasabaya geldiğinde hal ve tavırlarıyla hemen herkesin dikkatini çeken fakat kimsenin konuşmaya cesaret edemediği biri.

Bir süre sonra kendi ağzıyla namını öyle bir anlatır ki, kasabanın ileri gelenleri onun adına davetler düzenler; kasabada, Ermenilerden kalma en güzel ev ona verilir; akşamları bütün kasaba Efe’nin anlattığı öyküleri huşu içerisinde dinler; kasabalı Efe’nin her ihtiyacını giderir; Efe bir yıla kalmadan yörenin en zengini olur çıkar.

Fakat her şey yolunda giderken Efe kendini ele verir: Dağları titreten, anlattığı bin bir hikâyede yiğitliğiyle övünen Efe, çarşafa bürünüp kadınlar hamamına girer. Erkek olduğu anlaşılınca da hamamcının sıska oğlu bunu kasaba meydanına kadar kovalar, tekmeler. Meydanda çarşafı açılınca Efe’yi görenler onu tükürüğe boğar, içlerinden biri de şöyle der:

Ulan namussuz, sen Zeybekzâde değil, Zübükzâdesin. Zeybeği de rezil ettin alçak Zübük!
O günden sonra, Zübük aşağı Zübük yukarı her gittiği yerde aşağılanır. İbraam Zübükzâde’nin Zübüklüğü buradan gelir.

Peki, nedir bu Zübüklük? Kitabın tanıtımında kullanılan tarif şu: “Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz. Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.”

Adorno’nun “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünü getiriyor akla bu tanım. Ya da “günah keçisi” kavramını. Veya “sütten çıkmış ak kaşık” olma halini. Çeşitlemeleri, çağrışımları çoğaltabiliriz.
Zübük’ten dert yanan bütün kasabalılar, aslında Zübük’ten medet uman ya da kendi çıkarlarına avantajlı bir durum elde etmek isteyen insanlar. Zübük, insanlardaki bu “zayıflığı” görünce oraya oynayan, onlara duymak istediği sözleri söyleyen ve isteklerini gerçekleştirme vaadiyle onların kanına giren biri aslında. İnsanları buna iten sebepse “düzenin” öyle kurulması.

Nesin’in romanı kaleme aldığı ve ilk yayımlandığı yıllar, Demokrat Parti iktidarında hızla “demokratikleşen” bir Türkiye’nin olduğu zamanlar. Romanın politik eleştirisi sadece demokrasiye doğru koşar adım ilerlenen bu yılların değil, Cumhuriyetin de tesis edemediği bir yapının eleştirisi. Kısacası, Türkiye’deki siyasi sistemin ta en başından yozlaşmış olduğunu söylemesi. Eserin en kolay algılanan ve güncel takibini sağlayan bu katmanı, ileride de göreceğimiz gibi filmleştirilirken dikkate alınan tek katman.

Halbuki roman, bu yozlaşmanın insanı nasıl yozlaştırdığını, ülkenin nasıl bir kısır döngüye hapsolduğunu, insanların sürekli aynı davranışı sergileyerek her defasında nasıl farklı sonuçları beklediğini gösteren, bunlara ek olarak Türkiyeli aydınların kendi memleketlerine ne ölçüde “turist” kaldığından karikatürleştirilmiş “saf Anadolu” insanı tahlilinde birçok katmanı içinde barındırıyor.

Ve tam da eleştirdiği aydın bakış açısıyla roman, filmleştiriliyor. Romanda bahsedilen o geniş Zübüklük tanımına uygun bir şekilde, romanın bu şekilde sinemaya uyarlanması tam anlamıyla bir “Zübüklük” oluyor!

Film, romanın içerdiği politik söylemi güncelleyerek siyasi taşlama yapıyormuş gibi görünen bir kaba güldürü aslında. 1980 yılında çekimine başlanan ve 1981 yılında gösterime giren film Zübük’ü, yolunu bulan bir siyasetçi olarak hayata geçiriyor. Uyarlama olduğu için romana sadık kalmak zorunda değil elbette; ancak bağlamından koparıp romandan bire bir aldığı sahneleri üzerine fazlaca düşünülmeden yazılmış bir hikâye içerisine katan film, “Zübük ve maceraları” tadında, skeç tarzı ilerleyen öykü yapısıyla ve olayları nedensel olarak ele almayan biçimiyle romanı okumadan film üzerinden eser hakkında fikir sahibi olan herkeste onulmayacak zihinsel yaralar açıyor.

Memleketin karakteristiği olan sorgulamadan yaşama halini, anlatılana kanmayı çok iyi analiz eden romanın anlattığı bu durum, filmi izleyip de Aziz Nesin’in eseri hakkında fikir sahibi olan insanlarda bir kez daha vücut buluyor. Üstelik artık filmin internette bulunan ikişer dakikalık video parçaları üzerinden ediniliyor bu fikir. Ekşisözlük’e girilen onlarca “entry”nin bu video parçalarındaki olayları dönüp dönüp anlatmasından da görülebileceği gibi, “kolayı seçmek kolaycılığına düşmeyi” eleştiren romanın ruhuna kibrit suyu döküyor.

Günümüzde yaşadığımız; görüp ses çıkarmama hali, benim işim olsun da gerisi mühim değil bakışı, benzerini, dolayısıyla kendini eleştirememe zayıflığı, gücün ve güçlü gibi görünenin peşine takılma çıkarcılığına romanda ve maalesef yaşamımızda çokça rastlarken; filmde bu durumlara ya hiç ya da içi boşaltılmış, derinliksiz bir karikatüre dönüşmüş şekliyle rastlıyoruz.
Ve en çok konuşulan, dikkate alınan, bilinen de –içinde bulunduğumuz bu “görsel” çağda– film oluyor…

Boşluk: Kadının savaştaki yeri

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz, derler. Savaş karşıtları için dosdoğru bir söz bu. Ama savaştan geçinenler açısından mutlaka bir kaybeden bulunmalıdır. Her savaş, önce askerî sonra siyasi ölçütler kullanılarak kazanç-kayıp terazisinde tartılır. Kim daha çok asker kaybetmiş, kimin toprağından daha çok gitmiş, kim hak ve çıkarlarını daha çok yitirmişse, savaşta o taraf yenilmiş kabul edilir! Bu soğuk ölçülerle yapılan değerlendirmede insan yoktur. Sayılar, anlaşma maddeleri ve söylevler vardır; ama savaş boyunca çektikleri yokluklarla, acılarla, canından kanından kayıplarıyla insan yoktur… Çünkü hangi taraf kazanırsa kazansın, kaybeden insandır. Ve ondan söz etmek, savaşı kutsayanların “yüce” amaçlarını örten perdeyi birazcık olsun açar…

Ama onları da savaşın ayrılmaz bir parçası haline getirmek gerektiği zaman ortaya salınan propaganda silahı, bir kez daha perdeleri çeker! Ve hep kaybedenlerin bir kez de savaşın cephe gerisinde kaybetmelerine yol açar. Hep kaybedenler, daha çok kaybedenler ise daima ve en önce kadınlardır!

Cephede canlarını verenler, savaşın görünen yüzünde yer alırlar. Bu görünüş, cephe gerisinde kalanları,“yaşayabildikleri” için daha şanslı gösterir ve onların acılarını gizler.

Peki kimdir cephe gerisindekiler? Kadınlar, çocuklar, hastalar ve -savaş koşullarında eğer mümkünse- savaşmayı reddedip kalanlar. Çocuklar ve hastaların bakıma muhtaç olduklarını düşünürsek gidenlerin boşluğunu doldurmak genellikle kadınların görevi olmuş. Kendi üzerlerine yapışan görevleri yapmaya devam edip, ayrıca gidenlerin eksik bıraktığı yerleri doldurmaya çalışıp, aynı zamanda aklına mukayyet olup yaşamaya çalışan kadınlar…

Cephelerde ölen milyonlarca insanı zaten biliyoruz… Cephe gerisindeki insanların yaşadığı en büyük trajedilerden biri şüphesiz İkinci Dünya Savaşı dönemi. Hepsi, hayatın olağan akışı içinde yapılan işlerin, savaş içinde de yapılması elbette yaşamsal bir zorunluluk. İkinci Dünya Savaşı sırasında fırınında ekmek pişirmeyi bırakıp cepheye giden fırıncının yerine kim ekmek pişirdi dersiniz? Ya eline posta çantası yerine tüfek alıp savaşmaya giden postacının yerine kim dağıtmış olabilir mektupları? Ya fabrika tezgâhlarında boşalan yerleri kim doldurmuştur?

Savaşın kadınlara açtığı yer!
Savaşın sadece cephede silahla yapılmadığını diğer savaş deneyimlerinden sonra öğrenenler, savaşı kazanmada içerideki cephenin yani “ev cephesi”nin önemini de kavramış. Kavramış ki İkinci Dünya Savaşı sırasında bilhassa bu cepheye yönelen adımlar atmışlar.Barut ve kan kokusundan nispeten uzak olan bu cephede en önde kadınlar savaşa dâhil edilmiş.

Durumu harika özetleyen bir afiş var. Cepheye giden erkeğin yerine onun tulumunu giyip fabrikaya gitmeye hazırlanan kadın görülüyor. Erkeğin evden çıkmasıyla, kadının erkeğin iş önlüğünü giymesi aynı anda oluyor. Afişin gizli mesajı, ikisinin de pür neşe, güler yüzle çizilmiş olmalarında. Sanki olağan bir işbölümü yapıyorlar ve bundan mutluluk duyuyorlar gibi…

Kadınları cepheye çağıran, ordunun sana ihtiyacı var diyen propaganda afişlerinin yanı sıra evde kalmak zorunda olanlara, ya da dışarıdaki işini bitirip ek olarak evdeki işlerini yapmak zorunda olan kadınlara da bir dizi görev biçmeyi ihmal etmemişler. Kadına daha az ekmek yemesi/yedirmesi gerektiğini söyleyen afiş bunun en canlı örneği. Zaferin mutfaktan geçtiğini, daha hızlı bir enerji kaynağı ve daha ucuz olduğu için daha çok patates yemesi gerektiğini ve hatta bu sebzeleri de kendisinin yetiştirmesi gerektiğini söyleyen afişler var. Açlık, kıtlık, yokluk ve yoksulluk hep metanetle karşılanması gereken bir kadın hali oluveriyor.

Bunlardan hiçbirini yapamayanlar için de bir rol düşünülmüş. Sosyal, gönüllülük temelli aktivitelere katılmak, destek vermek… Ambulans sürücülüğü yapmak, gönüllü çorba dağıtımında görev almak gibi…

Cepheye giden erkeklerin boşalttığı yeri doldurmak için kadınları görevlendirmek, tüm dünya savaşlarının gerçeği. İşte tam da bu gerçeği dile getirmek üzere, Londra’da 2005 yılında bir anıt yapılmış. Anıt, bir yanıyla büyük bir incelik, Londra’nın en işlek bölgelerinden Westminster’da gözlerden kaçamayacak bir yerde duruyor. Savaş sırasından erkeklerin boşluğunu doldurarak iş başına geçen kadınları, o dönem kadınların çalıştırıldıkları işlerin kostümleriyle simgelemiş sanatçı. Kostümlerin içinde kadın yok. Evlerinden, yurtlarından, eşlerinden, ailelerinden edilen kadınları, içleri boşalmış üniformalar içinde hayalimizde canlandırabiliyoruz sadece… Şimdi yoklar. Bu simsiyah anıt, hem ağır bir keder yüklüyor izleyene, hem de savaş içindeki kadınlar için saygı duruşuna çağırıyor. Ama, içi boş üniformaların çağrıştırdığı soru ortada kalıyor.

Savaştan sonra erkekler evlerine dönünce kadınların çalışma yaşamı ne oldu dersiniz? Sanatçı burada talihsiz bir açıklama yapıyor. Diyor ki; “Bu çalışmayı yaparken eski zamanlarda çekilen bir vestiyer fotoğrafından etkilendim. Kadınların savaş sonrası normal yaşantılarına dönmeleriyle ilgilendim.”

Sorun, sanatçının ilgilenmeyi kestiği yerde başlıyor aslında. Bir boşluğu doldursunlar diye göreve çağrılan kadınlar, başka bir boşluğun içine terk edildiler. Sınıflı toplumların başlangıcından bugüne, kadınların mekânı ve kimliği, büyük bir boşluk olarak tanımlandı ve ancak yokluklarında, soyut birer imgeye dönüştüklerinde saygıya değer görüldüler. Gerçek varlıklarıyla değil, girip çıktıkları kılıklarla tanımlandılar ve işleri bitince kendi boşluklarına geri gönderildiler. Geri dönmeyi reddedenler olmadı mı dersiniz? Bunun için direnç gösterenler? İşte hâlâ onların mücadele deneyimlerinin pratiğini yaşayıp yine onların dirençleriyle umut dolabilmek de bizim payımıza düştü.

Savaşın açığa çıkardığı şey, ezeli baskının ezeli biçimlerinden sadece biri. Tıpkı kendi evlerinde sabah akşam demeden didinen milyonlarca kadın gibi, savaşın cephe gerisi yükünü omuzlayan kadınların birçoğu da, erkekler evlerine dönünce, yorgun argın, ama anaç bir gururla, sessizce odalarına çekildiler. Kara anıttaki üniformalar, kadınların tam kurtuluşu gerçekleşene kadar boşluğa atılmış kadın ruhlarını simgelemeye devam edecek.

AKM’yi yıkmanın Mana’sı ne?

Markiz Adaları’nda bir kabile üyesi kişisel yürekliliği sayesinde savaşta reis olabilirdi. Savaşçı’nın öldürdüğü kişilerin Mana’sını bedeninde topladığına inanılırdı. Vuruşmada galip gelen öldürdüğü düşmanının adını alırdı. Bu, düşmanının gücünün artık onun olduğunun göstergesiydi. Düşmanının Mana’sını doğrudan ele geçirebilmek için onun etinden yerdi…

Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci’nde Handy’nin Polinezya dini üzerine yazdığı bu kitaptan alıntıladığı hikayedeki ana fikrin, ‘ölüye üstün olma hissi’ olduğunu söylüyor. İnsanın belki kendisine bile açıklamaktan kaçındığı, derinlerde bir yerlerde sakladığı o zafer duygusu.

Meselenin can alıcı noktasını yine onun ağzından dinleyelim:

“Ölen ister onunla karşılaşanın eliyle yaşamı son bulmuş bir düşman, ister yitirilmiş bir dost olsun, her şey sanki hayatta kalanın karşısına çıkan ölümü, bir başkası kendi üstüne çekmiş gibi bir görünüm oluşturmaktadır. Hızla egemen olan duygu bu duygudur. Başlangıçtaki dehşet, bir doyuma ulaşma duygusuyla karışır. Henüz her şeyi yapabilecek olan ayakta duran insan, dimdik ayakta oluşunun bilincine hiçbir zaman bu kadar varmamıştır. Kanatları olsa, şu anda uçup gitmeyi düşünmeyecektir. Bu olgu o denli korkunçtur ve o denli apaçık ortadadır ki akla gelebilecek her türlü çareye başvurularak gizli tutulur.”

Canetti güç ve iktidarın ne olduğunu ve nelere yol açtığını anlamayı istediğimiz takdirde, gerek gücün gerekse büyüklüğün özünde yatan bu evreyi yani ‘ölümden zafer devşirme’ meselesini korkusuz ve acımasız biçimde göz önünde bulundurmanın, karşımıza bir zorunluluk olarak çıktığını söylüyor.

Ezcümle, ölen kendi olmadığı takdirde ölümler –ölen kim olursa olsun fark etmez– ister yandaşı ister düşmanı, çeşmenin başındakinin gücüne yazıyor. Yakın geçmişte olanları, şu an olmakta olanları ve yarın olacak olanları bu anlamda okumlamak zihin açıcı bir faaliyet olabilir. Tabi bu kendi hayatlarını bu derece kutsallaştıranların başkalarının ölümlerine nasıl ve neden bu kadar koşar adım gittiklerini de anlatıyor.

Peki yaralıyı, AKM’yi iyi etmek yerine, etinden her yıl birer parça koparıp akbabalar gibi tepesinde dönenerek yavaş yavaş ölmesini beklemekten umulan murat ne idi?

‘Atatürk’ mü, ‘Kültür’ mü, ‘Merkez’ mi yoksa hepsinden biraz biraz ya da hepsinden hepsi hepsi mi? Bir taşla hepsinin Mana’sını bünyeye katmak mümkün mü?

Meseleyi biraz daha oturtmak adına bir hikâye de 14. yüzyılın Delhi’sinden gelsin o vakit. Delhi Sultanı Muhammed Tuğlak, sürekli olarak geceleri kabul salonunun duvarları üzerinden atılan mektuplar bulur. Bu mektupların tam içeriği bilinmemekle birlikte sövgü ve hakaretlerle dolu olduğu söylenmektedir. Bunun üzerine Sultan, çığırtkanı aracılığıyla, üç gün içinde kentte tek insan kalmaması gerektiğini ilan eder. Çoğunluk buyruğa uysa da birkaç kişi evlerinde saklanır. Sultan kenti taratıp kalanları arattırır. Köleleri, sokakta biri topal, biri de kör iki adam bulurlar ve Sultan’ın önüne çıkarırlar. Sultan, topalın bir mancınığa konup fırlatılması, körün de Delhi’den yeni kent Daulabad’a kadar yerde sürüklenerek götürülmesi talimatını verir. O çağda bu iki kent arası yolculuk 40 gün sürmektedir. Kör adamın yol boyunca her parçası bir yerde kalır ve Daulabad’a yalnızca bir bacağı varır. Bu olay üzerine herkes varını yoğunu bırakıp Delhi’den kaçar ve kent bomboş kalır. Yıkım öyle boyutlardadır ki kentin yapılarında saraylarında ya da yöre kentlerinde bir kedi, bir köpek bile kalmaz. Bir gece sarayının damına çıkan Sultan hiçbir ateşin dumanın ve ışığın görülmediği Delhi’ye baktıktan sonra şöyle der: Şimdi artık içim rahat ve öfkem biraz yatıştı.

AKM’nin yıkılması Mana’sı, bir Sultan’ın kendi damına çıkıp öfkesini biraz olsun yatıştırma çabasıdır.

‘2013 Haziran’, Erdoğan’ın avlusuna düşen ve her satırı hâlâ aklında olan kocaman bir mektuptur.

Öfke Gezi’dir, oradaki 16 günlük büyük yenilgidir. Öfke, belki de bütün ‘kahramanlıklar’a rağmen –hay aksi– bir türlü geçilemeyen, yanından geçilemeyeceği anlaşılan Atatürk’tür, Belki de maddi-manevi tüm imkanların seferberliğine rağmen yeteri derecede, tatminkar dönüşler alınamayan ‘yerli ve milli kültür’dür. Bunca güce karşılık şehrin ‘merkez’ine hakim olamama hissidir.

O yüzden nihai amaç Taksim’i kendine göre yeniden inşa etmektir, ama her şeyden ve hepsinden önce kendi iktidarı olmayanı, kendine göre olmayanı yok etmektir. Sonrası barok olmuş, kürek olmuş çok da mühim değildir. 15 yıllık hükmetmesinin 10 yılını AKM’yi boş bırakarak geçiren bir iktidarın adamakıllı kültürel bir endişesi olduğundan bahsetmek de mümkün değildir.

Hadise bir akşam Çamlıca sırtarındaki malum dama çıkıp, karşı tarafa doğru: “Taksim benim” diyerek bağırma isteğidir. O kadar. Belki bu kendi haleti ruhiyesi içinde anlaşılabilir de bir istektir. Tarih bunun haklı, en azından doğal bir istek olduğunu gösteriyor. Hep böyle olmuş, oluyor…

İşin bize kalan yanını değerlendirmek istersek karşımıza ne çıkıyor peki?

Fernando Savater, ‘Gençlerle Politika Üzerine’ isimli kitabında şöyle diyor:

“Geçerli saydığımız nedenlerden ötürü boyun eğdiğimiz zaman toplumsalız, ama boyun eğmediğimiz, bize daha önemli görünen başka nedenlerden ötürü başkaldırdığımız zaman da toplumsalız… Çünkü politika, boyun eğme nedenleriyle başkaldırma nedenlerinin bütününden başka bir şey değildir. Böylece dönüp dolaşıp başlangıçtaki soruya geliyorum: Politika neyle uğraşır? Kime boyun eğmeliyiz, nerede boyun eğmeliyiz? Ne zamana dek ve ne niçin boyun eğmeyi sürdürmeliyiz. Doğal olarak da, ne zaman, nasıl, niçin başkaldırmalıyız?”

Bana kalırsa bu sorunun muhatabı artık daha çok yüzde 51’lik AKP seçmeni. Geri kalanın cevabı zaten belli. Zamanı onlar belirleyecek gibi gözüküyor. Canetti’nin ‘son aldanan’ olmamaları için onlara da bir tüyosu var aslında: “… Çünkü gerçek anlamda iktidar sahibinin asıl amacı hem tuhaf hem de inanılması güç bir amaçtır, o tek insan olmak ister. Kimse onun ardına kalmasın diye herkesten çok yaşamak ister…”

İlerisi de çok heyecanlı ama kitabın tamamını da buraya yazmış olmayalım. Velhasıl kelam, tek adamın yanında muhaliflere yer olmadığı gibi nihayetinde yandaşlara da yer yoktur!

Geniş zamanın damına çıkılıp bakıldığındaysa sonuç çoktan bellidir aslında: Tarihin bize ne haykırdığı çok bellidir.

Robotların bile baskı gördüğü hükümranlıklar yıkılmaya mahkûmdur. Mevzu geride kalan yıkımdır. O yüzden tüm içtenliğimle oturduğum odadan söylüyorum ki: Keşke AKM’den önce AKP yıkılsaydı da tiyatromuz bize kalsaydı, ama olmadı… Zira olayın yüzümüze yakınlığı nedeniyle hissedilen sıcaklık biraz fazla, ama bu ülke ‘arının vızıltısı’nın eksikliğini/etkisini bugün ne kadar hissediyorsa, yarın bir ampulün yanmayışını da ancak o kadar hatırlayacaktır. Esas olan halktır, halklardır…

Hadi buraya kadar geldik madem filmin sonunu da (spoiler verme riskini de göze alarak) ömrü, savaşlarla, öldürmekle geçmiş Napolyon Bonapart söylesin: “En çok neyi takdir ediyorum biliyor musun Fontanes? Gücün bir şeyi korumaya güç yetiremeyişini. Dünyada iki güçten başka güç yoktur: Kılıç ve ruh. Uzun erimde kılıç her zaman ruha yenik düşer…”

Haberi alınca hemen vedalaşmaya İstiklal’e koştum… Aziz Nesin sahnesine son kez inmek için AKM’nin yanındaki otoparkı geçtim ama girişte çapraz nöbette bir polis memuru: ‘Burası artık bir yere çıkmıyor’ dedi. Geri dönüp Gezi’ye komşu bir banka oturup yorgun binayı uzun uzun seyrettim. Hatıralarımızı anımsadım. İş çıkışı hızlıca bir şeyler yiyip oyunlara yetişmelerimizi düşündüm, kahkahalarımızı duydum. Mutluluğumuzu duyumsadım. Yeraltından Notlar’a, Bahar Noktası’na, Ful Yaprakları’na, Çayhane’ye, Yangın Duası’na ve diğerlerine teşekkürler. İki yangın ve onca badire atlattın ama öyle görünüyor ki bunu atlatamadın/atlatamayacaksın. Ruhun şad olsun AKM.

 

Kaynaklar:

Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci,

Fernando Savater Gençlerle Politika Üzerine

 

Faşizm bir anda gelmez: Babylon Berlin!

20. yüzyıl Alman edebiyatının en önemli isimlerinden birisi olan Hans Fallada’nın yakın zamanda Ahmet Arpad çevirisiyle Everest Yayınları tarafından basılan “Küçük Adam Ne Oldu Sana” isimli romanı, Nazi iktidarı öncesi Almanya’sının mikro bir görüntüsünü verir.

1930’ların başında hayata tutunmaya çalışan milyonlarca ‘küçük adam’dan birisi olan Johannes Pinneberg ve ‘kuzucuğu’ Emma’nın ayakta kalma mücadelesine götürür okuru. Emma’nın hamile kalmasının ardından çalışmayı bırakması çiftin hayatını giderek zorlaştırır. Pinneberg, bir yandan ailesini geçindirmek için var gücüyle çalışırken, diğer yandan da azgın bir rekabet, birbirinin kuyusunu kazan iş arkadaşları, acımasız ev sahipleri, gözü paradan başka bir şey görmediği için kendisinden bile oda kirası isteyen annesi ve çürümeye yüz tutmuş bir toplumun içinde bulur kendisini. Johannes ve Emma bütün bu çevre içerisinde onurlarıyla ayakta kalmaya çalıştıkça daha da yoksullaşır, yalnızlaşırlar. Çürüme Alman toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, parçası olmayan herkes için hayat çekilmez bir hal alır.

“Küçük Adam Ne Oldu Sana?”nın aksine geçen yıl sonbaharda yayımlanmaya başlayan “Babylon Berlin” adlı dizi, herkesin bu çürümeden kendisine düşen payı aldığı ve Jahannes ile Emma’nın bir türlü cevabını veremediği “ne oldu da bu hale geldik” sorusuna cevaplar arayan bir yapım olarak dikkat çekti. “Babylon Berlin”, polisiye bir hikâyenin fonunda 1929 yılının Berlin’ine götürdüğü seyirciye yalnızca toplumsal çürümeyi değil, aynı zamanda daha Naziler o kadar güçlü değilken bile devlet aygıtının hatırı sayılır bir parçasının faşizm için hazır olduğunu da gösteriyor. Çürümenin, kaldırımda üç kuruş için insan öldüren katiller, yoksulluktan bedenini satan kadın ve erkekler, üç kuruşa insan çalıştıran patronlar ya da ekonominin çarkını döndüren mafyada bulunmadığını aynı zamanda polis, ordu, bürokrasi ve yargının fazlasıyla bunda payını aldığını, bunu bir fırsata dönüştürmenin olanaklarını kolladığını görmek mümkün dizide.

İçine düştüğümüz dünya ve insanlar

Köln’den geçici bir görev için Berlin emniyetine atanan ahlak büro dedektifi Gereon Rath içinde kimi siyasilerin de bulunduğu bazı ‘erotik’ filmler aramaktadır. Birlikte çalıştığı Bruno Wolter ile birlikte filmlerin izini sürerken önce mafya ardından da Almanya devletinin karmaşık ilişkilerine doğru bir yolculuk yapmak zorunda kalırlar. Gereon, savaşta erkek kardeşini kaybetmiş olmanın travmasını herkesten gizleyerek yaşarken, Bruno ilk başta küçük çaplı olduğunu düşündüğümüz yolsuzluklarıyla dikkat çeker. Dizi ilerledikçe Bruno’nun göründüğünden çok daha karanlık bir adam olduğunu ve Versay Anlaşması’na tepki olarak devlet içinde örgütlenen “Siyah Ordu” adlı bir girişimin parçası olduğunu öğreniriz.

Bu iki ismin dışında dizinin merkezinde yer alan Charlotte Ritter ise iki göz odada altı akrabasıyla birlikte yaşayan, yoksulluğun her türlüsünü tatmak zorunda bırakılmış genç bir kadın. Bir yandan gece kulüplerinde seks işçiliği yaparak hayatta kalmaya çalışırken, diğer yandan da emniyet müdürlüğünde sekreterlik işleri yapar. Charlotte’nin merakı ve çalışkanlığı yolunun Gereon ve Bruno ile kesişmesine vesile olur. Gereon ile Bruno’nun yolları ayrılırken o da bazı kararlar vermek zorunda kalır.

Dizi, bu üç ana karakter ve çevresindekilerle birlikte nasıl bir dünyanın içinde olduğumuzu resmediyor bir yandan. Charlotte’nin kimliğinde ülkeyi kasıp kavuran ekonomik krizin yarattığı yoksul kitleleri, onların hayata tutunmak için çabalarını ve toplumsal çürümenin vardığı boyutları görmek mümkün oluyor. Son dönemin önemli Alman sinemacılarından Tom Tykwer’in yanı sıra Henk Handloegten ve Achim von Borries’ten oluşan dizinin yaratıcıları yarattıkları hiçbir  karakteri yargılamadıkları gibi, diğer karakterlerin bunu yapmamasına da izin vermiyor. Tarihin bu noktasından bakınca ‘çürüme’ gibi algıladığımız her şeyin aslında dönemin normali olduğunu göstermekte oldukça maharetli bir dizi “Babylon Berlin”. Charlotte’nin hem seks işçiliği yapıp hem de polis olmak istemesinin kimse için anormal bir tarafı yok. Küçük çocukların para karşılığı alınıp satılmasının, sokaklarda insanların bedenlerini satmasının, tek göz odalarda dip dibe bir hayat sürmenin, kardeşin kardeşin gözünü oymasının gayet olağan, herkes tarafından kabul edilebilir olduğunu soğukkanlı bir şekilde anlatıyor dizi. Bu yüzden hiç kimse hiçbir şeye müdahale etmiyor. ‘İyi’ bir adam olduğu izlenimi veren Gereon da gördüklerini değiştirmek için çabalamıyor. Charlotte de kimseyi yargılamıyor.

Darbeciler, burjuvalar ve devrimciler

Dizinin yan hikâyesi gibi başlayan, bölümler ilerledikçe merkeze oturan ve finalde her şeyin dönüp bağlandığı bir başka damar daha var. İlk bölümde Sovyetler Birliği’ndeki Stalin iktidarına karşı örgütlenmiş bir grup Troçkist militanın Rusya’dan gelen bir treni İstanbul’a Troçki’ye gönderme çabasına tanık oluyoruz. Devrim öncesinin zenginlerinden birisinin kızı olduğunu söyleyen bir kadın Almanya’ya gelecek bir trene altın dolu bir vagon eklenmesi için bu grupla anlaşmıştır. Ancak trenin asıl yükü zehirli gazdır. Bir dizi gelişme sonucu trene polis tarafından el konulunca herkes boşa düşer. Yalnızca karşıdevrim örgütlemek için altınlara ulaşmak isteyen militanlar değil, Versay Anlaşması’nın ağır şartlarını reddeden ve alttan alta yeniden bir ordu kurmaya çalışan ordu mensupları, onlarla işbirliği yapan sermayedarlar, açgözlü mafya üyeleri de zor durumda kalır.

Gereon’un 1 Mayıs gösterilerinde polisin ateş açması sonucu silahsız iki kadının öldürülmesine tanıklık etmesiyle Alman komünistleri de hikâyenin içine dahil oluyor ucundan. Bu cinayetin önce polise sonra da yargıya taşınması sürecinde Gereon’un yaşadığı dönüşüm aslında Almanya’nın ilerleyen yıllarda yaşayacaklarının da habercisi oluyor aynı zamanda. Hukuk ilk olarak komünistler için çalışmıyor…

Trenle ilgili soruşturmanın derinleştirilmesiyle birlikte gizli bir darbe hazırlığı içinde oldukları anlaşılan üst düzey askerlerin bütün delil ve ifadelere rağmen en üst makamdan imparatorluk vekili tarafından affedilmeleri ve salıverilmeleri, mahkemeye bile çıkarılmamaları da hukukun aslında hiç işlemediğini gösteriyor!

Faşizm akacak bir yatak arıyor

“Babylon Berlin” üçüncü sezonu için kapıyı aralık bırakıp 16 bölümden mürekkep iki sezonu bittiğinde faşizmin birden bire ortaya çıkmadığını, aslında toplumun ve devletin bütün kurumlarında kendisini var ettiğini, artık sonrasının iktidarı ele geçirme meselesi olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor. Bu bakımdan 1933’te Nazilerin iktidara gelmesinin bir başlangıç mı yoksa sonuç mu olduğunu da tartışmaya açıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın hem kişisel trajediler açısından ağır sonuçlarını hem de toplumda yarattığı travmaları ustalıkla ortaya koyuyor. Versay Anlaşması’nın devletin bir kanadı tarafından aşağılayıcı bulunmasının, Almanya’nın ordusuz bırakılmasının kabul edilmemesinin, dışarıya karşı öfkenin içeride önce komünistlere sonra da Yahudilere yönelmesinin ve en vahimi bütün bunların toplumda sessiz bir kabul görmesinin faşizme giden yolları da döşediğini gösteriyor.

Öldürülen komünistlerin mahkemesinde Gereon’un durumu kabullenişi, Yahudi bürokrat ve siyasetçilerin hedefe konulması, ‘Alman ulusunu yüceltme’ sevdasındaki ulusalcı darbeci oluşumların sırtının devlet tarafından sıvazlanması finalde anlamını buluyor. Son bölüme kadar birkaç yerde anılmak dışında görmediğimiz, varlığı hissedilmeyen Nazilerin bir anda ortaya çıkışıyla birlikte dizi boyunca gösterilen her şey ideolojik anlamını da bulmuş oluyor.
“Babylon Berlin”, faşizmin koşullarının, faşistlerin cesaretle ortaya çıkmasından çok daha önce oluştuğunu ders verir gibi çarpıyor suratımıza.

Halil İbrahim Bahar şiirinde ‘İncelikler ve Öncelikler’

1965 Mayıs’ından 1977 Eylül’üne kadar dönemin en önemli edebiyat dergisi Soyut’u çıkaran ve pek çok genç şairin yetişmesinde katkısı olan Halil İbrahim Bahar, şiirlerini yaşarken kitaplaştırmamış. Şairin seçilmiş şiirlerinden oluşan Çok İncelikler Vardı Dünyada adlı kitabının “Tuhaf ve Sıradışı” başlıklı önsözünde Özdemir İnce, “Bizim ‘Doktor’ dediğimiz Halil İbrahim Bahar, ünlü olmak, gündemde yer sahibi olmak için her türlü malzemeye sahipti: On iki yıllık (1965-1977) bir dönemde yayınlayıp yönettiği Soyut dergisini kullanarak kendisi için kurumsallaşmış bir şair algısı yaratabilir, şairler kentinin bir alanına kendi heykelini diktirebilirdi.” (s. 21) diyor. Durum böyleyken H.İ. Bahar hep geri planda kalıp, şiirine olan güveniyle olsa gerek, şiire emek vermeye devam etmiş. H.İ. Bahar için şiir bir umuttur ve yaşama sevincidir. Yaşama sevinçlerimize gözümüz gibi bakıp, dört kolla sarılmaz mıyız?

Şairimizin, yaşadığı dönemde tanınma beklentisinin olmadığı “Esintiler Uyarımlar Yansımalar (Güncel Sapmalar)” adlı yayımlanmamış güncelerindeki notlardan anlaşılıyor. “Bir ozan, hele beğenileri altüst edebilmiş, alışkanlıkları çiğnemiş geçmiş bir ozan elbette kısa bir süre içinde -hangi yaşam kısa değildir ki- anlaşılmayı, yüceltilmeyi bekleyemez çevresinden, beklememelidir. Gelecek kuşakların, yeniden kurulacak beğeni ölçülerinin değerlendireceği bir kişiliktir artık o, buna razı ve yatkın olmalıdır. Demek ona hak ettiği yer daha sonra verilecektir. Bu açıdan bakıldığında hiçbir ozanın hakkı yenmez, er geç değeri ortaya çıkacaktır onun. Mutluluğunu gününün alkışından beklememeyi öğrenmelidir her ozan.” (s. 20). Böylesi bir öngörüyle yılmadan, bütün enerjisini şiire veren, şiiri varoluş biçimi olarak belirleyen Bahar’ın şiirimizdeki yeriyle ilgili hakkının teslim edilmesi gerekmez mi artık? Bu da şiirlerinin kitap haline getirilip okuyucuya ulaştırılmasıyla mümkün olacaktı elbette. Şairimiz, ardında çok sayıda şiir ve yayına hazır kitap dosyası bırakmıştır. “Böylesi bir külliyatı yayımlamak bizim gücümüzü aşan bir yerde duruyordu. Bir ucundan yayımlamaya başlasak bile tümünün yayımlanması yıllar alacaktı. Hal böyle olunca, seçilmiş şiirlerini kitaplaştırarak işe başlamanın doğru olacağını düşündüm.” (s. 161) diyor kitabı yayıma hazırlayan Kenan Yücel.

H.İ. Bahar’ın “Esintiler Uyarımlar Yansımalar (Güncel Sapmalar)” adlı notlarında şunları söyler:

“17 Haziran 1984 Pazar
bir ozan için en büyük saçma engel
kendisinden önce yerleştirilmiş olan bir tür
şiir alışkanlığıdır
ortalama okur her ozandan bu alışkanlığa karşılık veren
şiir bekler bir bakıma haklıdır da
okurun alışkanlığını sarsıp yok edecek kimse de
ozandan başkası değildir
demek yeni bir ozanın temel işlevi
önceki şiire karşı bir anlamda şiir olmayanı
yani kendi şiirini ortaya koymak
kendi değişik sesli borazanını çalmaktır” (s. 16)

İlk yıllarında İkinci Yeni’den etkilendiği anlaşılıyor ancak yerleşmiş olan şiir alışkanlığını değiştirmeye inanmış bir şair olarak, kendi sesini bulmuş, has şiirini oturtmuştur şiir evrenine. Bu kadar özen gösteren bir şair sanırım her seferinde ilk defa şiir yazıyormuş gibi davranmış olmalı. Cemal Süreya’nın 21 Mayıs 1988’de Üvercinka’sını H.İ. Bahar için “Şiir kitabını gün gün beklediğim, yayımlanması için her şeyi yapmaya hazır olduğum, ilginç, benzersiz şair Halil İbrahim Bahar için sevgiyle.” (s. 162) diye imzalamış olduğunu görüyoruz.

Şiirinde emeğinin etkisi açıkça görülmektedir ve aklının ucuna geleni kaleminin ucuna getirip yazmadığı çok bellidir. Bireysel bunalımın baskın olmadığı şiirinde umudu, düşselliği ve imgelemi öne çıkmaktadır. İmgelerin ve dizelerin akışı kontrolü altındadır, şiirleri otomatizm yazıları değildir. Gerçeküstücü şairler gibi düzyazı şirini benimsediği söylenemez ancak kitapta “Mezmurlar” adlı böyle bir şiiri de vardır. Diğer dosyalarında düzyazı şiirlerine yer vermiş mi bilemiyoruz.

H.İ. Bahar, bazı şiirlerinde kendisine ‘İbrahim’ diye seslenirken Divan şiiri ve Halk şirindeki gibi adını son dizelerde değil de başta kullanarak yaratıcılığını gösterir. Pek çok şiirinde ben diliyle şair öznesine (kendisine), ikinci tekil kişiye, az da olsa üçüncü çoğul kişilere veya gizli özneye seslenir. Çocukluk dönemine özlemi yoktur, sadece dedesiyle ve annesiyle ilgili birkaç dizesi vardır, çok ilginç imgelerle üstelik: “galiba bu sabah durdu korkuyorum/ dedemin çenemdeki sakalı uzamaktan” (s. 25). Çocukluğundan getirdiği başka hiçbir öznesi, nesnesi veya bir uzamı yoktur.

Öznesinin imgeleminde sadece sevgilisi vardır; eşi, dostu ve ailesi yoktur; hatta vücut bulan bir sevgilisi de. Sevgilinin kadın oluşunu yüceltmeden, cinsiyetine dikkat çekmeden sevdasını anlatıyor. Bu nedenle “Kadın” sözcüğüne hiç rastlanmıyor şiirlerinde. Yoğun ve derin bir özlemle, incelikle sesleniyor. Kırmamaya, örselememeye dikkat ediyor, kavga etmiyor, sitem etmiyor; yapıcı bir ruh halinden sesleniyor.

Kendi varlığıyla barışık, yalnız olmayı değil de yalnızlığı seven, alçakgönüllü, egodan sıyrılmış bir şairle-özneyle tanışır okur H.İ. Bahar’ın şiiriyle. Elbette ki bunda yarattığı öznesinin okurda bıraktığı izlenimin payı çok fazladır. Öznesi gayet bilinçlidir, karşılıksız sevebilen, sevmeyi önceleyen, olgun bir insandır, pasif ve bıkkın değildir. Toplumun bir parçasıdır, ancak kalabalık içinde yer alma arzusu yoktur. Yazan kimliği gereği herkesten uzakta, odasına kapanıp yazarak var olan ve mutlu olmakla yetinen bir şair ve onun öznesi vardır.

Birbirinden kopuk olmayan, yaygın olan imgeleriyle doğaya yöneldiği çok açıktır. Eskilerden yeniyi yaratma çabası yoktur. Sözcüksel sapma örneği olarak “öztutku”, “özcoşku” ve “kışgil” sözcüklerini gösterebiliriz. H.İ. Bahar’ın şiiri, dalgın ya da yüzeysel okumaya imkân vermeyen, her okumada kendisini yeniden yaratan bir şiirdir. Söylemedikleri mutlaka vardır, düşüncesindeki okur gizemini merak edecektir. Şair, ömrünce yaratmanın sarsıcı sürecini yaşamışlığını şiirinde sezdirir. Gerçeküstücülerle benzer bir yanı, ironiye başvurmasıdır; ancak ilk yıllardaki şiirlerinde görülen ironik anlatım gittikçe kaybolmuştur. Dış dünyayı sezgilerle, izlenimlerle aktarırken bilinç akışı tekniğini kullanır. Bilincinde olduğu meseleleri düzenleyerek aktarması nedeniyle gerçeküstücü şairlerden ayrılır. “yumuşak bir el çeviriyor bilincimin yapraklarını / sanki tükenmez bir gizemin kapısını açıyorum” (s. 70) dizesi şiirinin amacını vurgular gibidir.

Sembolistlerin örtülü güzellik anlayışını H.İ. Bahar’ın şiirinde, simgelerde ve kapalı anlatımında bulabiliriz. Karanlık sular, gölgeler, solup dökülen nesneler, sevgilinin hiç batmayan güneşi, sis yumakları, saatlerin kararan ağırlığı, güzel düşler, aydınlık sular, puslu akşamlar sıklıkla göze çarpan sembolik unsurlardır. “kül rengi bir aydınlıkta / belki kalın bir sis örtüsü altındayız” (s. 62), “kargalar tepelerinde / ilerlerken batıya doğru upuzun bir yas ordusu” (s. 79), “güneş sağ yanda batıyor / olgun bir turaç renginde / sol yandaysa sular kararıyor” (s. 53) dizeleri örnek gösterilebilir. Ahmet Haşim, aklımızdan geçer şöyle bir.

H.İ. Bahar için şiir araç değil amaç olmuştur. Sessizlik, dilsizlik, suskunluk ve hüzün şiirinde oluşturduğu atmosferdir. İçsel monologlarla okuyucuyu, kendi iç dünyasına alır. Dizelerinde sessizliği, yalnızlığın şiirini, duyumlar, semboller ve imgelerle, anlam açıklığından kaçınarak aktarır. “sessizliği ancak sessizlik bozabilir” (s. 29), “bir kara düş havası içinde sessiz” (s. 41), “bir ağıt sessizliğinden doğdun” (s. 76), “göğsümden kalkan kuş sessiz bir çığlıktı” (s. 76), dizelerinde de görüldüğü gibi ses imgesiyle sessizliğini aktarır. H.İ. Bahar’ın şiiri, çığırtkan bir şiir değildir. İç savaşını sessiz sedasız aktarır, sessizlik öyle nesnel bir hale gelmiştir ki somutlaşmıştır neredeyse. Şiir engin bir denizdir, dalgalar da o kıyılara çarpan dizelerdir. Sevgiliyle birlikte olmak müziğe gömülmek gibidir. “bunca sessizlikte / serüveni / sessizliği arayanın / doldurması gerek bu sayfayı” (s. 94) diyerek şiirinin amacını anlatır okura.

İnceliklerden izleklere

H.İ. Bahar’ın, rutinliklere mesafesini ve huzuru en iyi biçimde şiirle yakalamış olduğunu, ele aldığı sorunlardan ve 20 Mayıs 1984’teki günlüğünden yola çıkarak anlıyoruz.

“kendi tarihim sürüyor
sürekli olarak kendime doğru çekildiğimi
tekliğe yalnızlığa ulaştığımı görüyorum
bu dış dünyadan gerçeklikten
kaçış anlamına gelmemelidir çünkü gerek öznel
gerekse nesnel açıdan gerçekliğin daha derin
daha yoğun bir algılanışı oluyor
dikkatini dağıtan küçük güncelliklerden
bir tür arınma” (s. 160)

Bunca sessizlik imgeleriyle dolu şiirinin izlek başlıklarını sesli (ünlü) harflerle kategorize etmek gibi bir sonuç ortaya çıktı. Aşk, Erotizm, Işık, İroni, Ozan, Ölüm, Uyumsuzluk ve Ülkü başlıklarıyla kısaca değinmek uygun olacaktır.

Aşk: Sevgilisinin varlığına ve şiire tutunan, acı çeken bir özne vardır karşımızda. “doğum tarihi bir şiirde kalmış / kimliğiyse bir aşk kütüğünde yazılıdır” (s. 44) diyen şairimiz için, şiir acıyı dışa vurmak için en gerekli dildir. Aşk acısıyla kendisine bile yabancılaşıyor öznemiz, aşık olursa dünyaya yeniden gelmiş gibi oluyor. “biliyorum aşk sana kanser gibi geliyor / bana da öyle elbet / peki ne yapalım geceyi” (s. 84) derken aşkı hastalık gibi gören sevgilisine ten doyumunu soruyor. “yapacaklarım değişmez / ölümsüz bir aşkın ölümüyle” (s. 105) diyen öznemiz için hayat yeniden başlar ve biten aşkının ardından umutsuz değildir. Aşkın gerçeküstü mü yoksa gerçekdışı mı olduğunu sorguluyor. “Gerçeküstücü peygamberleri aşmakta kullanıyorum senin kara uzun saçlarını ey gerçekçilerin tek sevgilisi çıplak meşe ormanı” (s. 30) dizesinde de görüldüğü gibi sevgilisini meşe ormanı ile sembolleştirir. Kendisi de tek bir ağaçtır, ormana ait olmak isteyen.
Erotizm: Sevgilisinin bedenini mayınlanmış bir toprak gibi gören özneyle sevgilisiyle arasındaki güçlü bağ ‘gizli suyolu’dur. “saçlarının kumralından / sürekli ırmaklar boşalıyor” (s. 52) dizesindeki gibi kapalı erotizmin etkisiyle, imgelerin çağrışımı zenginleşir ve okura şiiri okuma hazzı verir. Kopan sevgilileri kuruyan ağaçlarla sembolize eder. “ormanın karanlığı aşklarla / ezberimdeydi bütün yollar” (s. 61), “sonsuzluğa bindirmiş gelen yağmuru / ortasından yıldırım salan bir bardağa doldurur” (s. 66). Denizdeki dalgaların ve gelgitlerin devinimiyle, sallanan ağaçlarla, şimşekle ve yıldırımla sezdirir erotizmi. Öznemiz sevgilisinden uzaksa, kendisini, denizin kıyıya attığı boş bir deniz kabuğu gibi hissediyor.

Işık: Geceyle özdeşim kurduğuna göre yalnızlık da vardır öznemizin ruhunda. Kalbindeki sıkıntısı hep gölge gibi peşindedir. “kalbim sıkıntım” diye hitap eder sevgiliye, gözünde aşkın ışığı varsa görür dünyayı. Ormanın karanlığına benzettiği, yollarını ezbere bildiği, ışıksız görebildiği tek yer sevgilinin bedenidir. Kaygılıyken karadır her yer, tasası karartır dünyasını. Işığı ve belirsizliği genelde beyaz renkle, puslu havayla, sisle anlatır. Sevgililerin bedeninin imgesi olan ağaçlar karaltı halindedir. Bedensel varlığını gölgesiz olarak kabul eden öznenin, karanlıkta yalnızlığı depreşince tek yoldaşı şiirdir. Kara; varlıksal anlamsızlığın ve içinde bulunduğu boşluğun rengidir.

İroni: Düşüş adlı şiiri intihar izleğiyle yazılmış ironik bir şiirdir. “düşüyorum yıllarca tünediğim / tepesinde bir ağacın / tetikte gözetlenmiş bir yaban kuşu gibi / bilmiyorum franz kafka ne diyecek buna” (s. 32) dizeleri çok anlamlı ve ironiktir. “Halat” şiirini -kitapta belirtilen tarihten- kırk bir yaşında yazdığı anlaşılıyor. Böylesine genç olduğu bir dönemini zindan olarak niteler. İronik dille yazdığı şiirleri tekrar tekrar okunulası şiirlerdir ve imgeleri de ironiktir. “sıkıntımın atı öldü gülmekten / usumda tam takır kaldı kemikleri.” (s. 26). Varoluşu peygamber olan öznenin şiirinde, hem toplumsal olaylara vurgu hem de mizah yapar. “ben gırgırın ve mangırın / en yakışıklı / peygamberiyim / gölgem benden uzundur / kutsarım hepinizi / amin” (s. 35). Değindiği sorun ne kadar ağırsa o kadar mizaha başvurmuş bu şiirlerinde. Bazı başlık adları da ironiktir, özgündür: Sa, Da, Miydim, Kışgil.

Ozan: Bulduğu eski bir şiiriyle sohbet edişi bile yalnızlığına iyi gelen özne, imgeleminde şiirle yaşar. Yalnızlığının ödülü olan şiirle, sonsuzluğu yakalayıp acılardan uzaklaşmak ister. Doğayı en güzel şiir olarak kabul etmesi imgelerinden ve sembollerinden bellidir. “Ben yazmasam da doğanın şiiri yeterlidir” (s. 56). “Şiirsiz bir geziye çıkmamız bağışlansın denize doğru” (s. 66). Ruhunu doyurmak için şiir ve aşk, tenini doyurmak için sevgilisine kavuşması gerektiğini sezdirir. “Ben ozanım / bir karşı duruş” (s. 89) dizesiyle ozanlık görevini, “duyarlığın durma / baş kaldır” (s. 94) diyerek de sorumluluğunu vurgular. Şiirin deniz kadar yatıştırıcı etkisini, sonsuzluğunu, alıp uzaklara götürmesini vurgular. Dilin gizemine, harflerden kitaba olan yolculuğuna, iki harfin (e, v) koskoca bir evi küçük bir kâğıda sığdırmasına hayranlık duyar. Son yıllarda yazdığı şiirlerde göstergebilimsel sözcüklerle imgeler yarattığı görülür.
Ölüm: Sözün gücünün ölüler üzerinde bile etkili olduğunu söyler, yazarak da ölüme karşı koyabilir insan. Yaşam kaynağının sevgi olduğuna inanır. İlk öpüşmenin tadını ölüme benzetir. Sevişmeler sessizdir ve zevkten ölmenin ta kendisidir. Dante’den, sevgilisiyle kendisine bir intiharname göndermesini isterken, Cehennem ve Araf yolculuğunda Dante’ye eşlik etseydi, ikinci çember olan şehvetteki fırtınalara yakalanacağını çağrıştırır.

Uyumsuzluk: Bazı dizelerinde insan aklına sığınır. “ey duraksız kalan usum, doğrul” (s. 25) diyerek aklından güç alır. Sıkıntıları olan uyumsuz öznemizin sıkıntısı öyle bir sıkıntıdır ki onu bir ata yükleyip taşıtsa atı bile öldürebilir. Uyumsuz olduğu için bedenini zindana benzetiyor. “ben ötelerdeyim / herkesten” (s. 91) derken günlük basit işler ve uğraşlardan uzak olduğunu belirtir. Sevgilisinden ayrıldığında dünyayı saçma ve anlamsız bulur. Dünyaya uyum sağlamasının yolu anlamsızlığın anlamından geçer. Aradığı anlamı bulmak ve boşluğunu doldurmak için şiir ve aşk olmazsa olmazıdır.

Ülkü: Karşılığı olan bir aşk, öznemizin, yerleşiklik ve ait olma hissini güçlendirir. Yazamadığı zaman “anlamsız bir yontu”dur (s. 49). Denizi görmek yerine, masasında, bir şiirde denizi okumayı tercih eder ya da şiir yazmayı. Denizi yazmak müzik dinlemeye benzer. Her gün bir şiir yazmalıdır öznemiz çünkü o bir şairdir. Ülküsünü canlı tutmasının yolu şiirden geçiyor, dünyası şiir ve aşk etrafında dönüyor. Yazmaya gücü olmayınca, denizi çekilen boş bir tekne gibidir. Aşk ve şiir denizine ulaşmak en temel ülküsüdür.

H.İ. Bahar, dünyaya baktığı pencereden toplumsal sorunları görür; aklından aldığı yetkiyle, körü körüne inancın ve dogmaların insanı nasıl kuşattığını eleştirir “bir üfürükte döndürmedi mi sıska öküzün boynuzlarına çaktığınız yer yuvarlağını galile. Daha bir elmayı ortasından kesmeyi bilmiyorsunuz hangi mucize ile ikiye böldünüz gök maviyken ay karpuzunu bir tepside” (s. 31). İnsan bedeninin, emeğin, sevginin ve ekmeğin dünyayı tatlandırdığına inanır. Şaire göre insan isterse hayalinde uçabilir, mucizeye gerek yoktur.

H.İ. Bahar “kör gözlerim görmedi ama / çok incelikler vardı dünyada” (s. 61) dizeleriyle ifade eder dünyanın güzelliğini. İnsan olmanın, varoluşun incelikli ve öncelikli yanlarını, sevgiye ve şiire sığınmanın sağaltıcı etkisine olan inancını şiiriyle ortaya koyar. “benden sonra ne kalacak / şimdi kestiremem” (s. 100) diyen şairimizden kalanlar şiirimize ve okuruna önemli bir mirastır.

Miriam

Bayan H.T. Miller birkaç yıldır Doğu Nehri’ne yakın, henüz elden geçirilmiş kırmızı kiremitli, iki oda bir ufak mutfak, şirin bir apartman dairesinde yalnız yaşıyordu. Bayan H.T. Miller duldu ve kocası H.T. Miller ona hatırı sayılır miktarda bir para bırakmıştı.

Bayan Miller’ın ilgi alanları kısıtlıydı, konuşacak pek arkadaşı yoktu ve nadiren köşedeki bakkaldan daha uzağa giderdi. Oturduğu apartmanda yaşayan diğer insanlar onun farkında değillerdi. Sıradan ve ciddi bir giyinişi, demir grisi renginde gelişigüzel dalgalı saçları vardı. Makyaj yapmazdı. Bütünüyle bakıldığında sade biriydi ve doğum gününü en son 61 yaşına girerken kutlamıştı. Uğraş verdiği işler arasında, nadiren de olsa, sıradan aktiviteler vardı. Arada bir sigara içer, sigara içtiği bu odayı temizler, kendi yemeğini hazırlar ve kanaryasını beslerdi.

Sonra bir gün Miriam’la tanıştı.

Karlı bir geceydi. Bayan Miller akşam yemeğinin bulaşıklarını yıkayıp kurulama işini bitirdikten sonra öğlen haberlerini başparmağıyla çevirmeye başladığında yakındaki tiyatroda gösterilen bir oyunun afişini gördü. Başlık kulağa hoş geliyordu. Hemen davrandı, oradan kürklü paltosunu aldı, sarındı ve ayakkabısının bağcıklarını bağladı. Apartmandan çıkarken antrenin ışıklarını yanık bıraktı, zira onu karanlığın yarattığı histen daha fazla hiçbir şey rahatsız edemezdi.

Dışarı çıktığında henüz kaldırımları örtmeyen, hafifçe düşen güzel bir kar yağıyordu. Nehir tarafından esen rüzgâr sadece yol kavşağını kesiyordu. Bayan Miller acele etti, başını öne eğdi. Delikte gizlenen bir köstebek, kör bir hayvan misali olana bitene kayıtsızdı. Bir aktarın önünde durarak bir paket naneşekeri aldı.

Bilet bankosunun önünde uzun bir kuyruk vardı. Kuyruğun sonundan sıraya girdi. Kuyrukta, kısa sürede yerini almayı bekleyen sıkıcı bir sızlanma vardı. Giriş ücretini tam denkleştirecek bozuklukları elde edene kadar çantasının altını üstüne getirdi. Bu kuyruk zamanını çalacak gibi görünüyordu, dikkatini dağıtacak bir şeyler bulabilmek için etrafa bakındı ve birden sinemanın önündeki tentenin köşesine ilişmiş küçük kızı fark etti.

Küçük kızın saçları Bayan Miller’ın hayatında gördüğü en uzun ve en tuhaf saçtı; gri-beyaz rengindeydi tıpkı albinolar gibi. Beline kadar dümdüz bir şekilde uzuyordu. Zayıf ve kırılgan bir yapısı vardı. Mürdümeriği rengindeki kadife paltosunun ceplerine sokulmuş başparmaklarıyla sade bir şıklıkla dikiliyordu.

Bayan Miller tuhaf bir heyecan hissetti ve küçük kız göz ucuyla ona baktığında sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Kız ona doğru ilerledi ve “Bana bir iyilik yapabilir misiniz” diye sordu.

“Yapabilirsem ne âlâ, mutlu olurum” diye karşılık verdi Bayan Miller.

“Gerçekten kolay bir şey. Sadece ‘Benim için de bir bilet alabilir misiniz’ diyecektim. Bana satmıyorlar da. İşte parası burada” dedi ve Bayan Miller’ın eline iki onluk, bir beşlik koydu.

Böylece tiyatroya birlikte girdiler. Yer gösterici onlara bekleme salonunu gösterdi, yirmi dakika sonra gösteri başlayacaktı. Bayan Miller otururken neşeyle “Kendimi halis bir suçlu gibi hissediyorum. Bu gibi şeyler kanuna aykırı bildiğim kadarıyla, değil mi? Umarım yanlış bir şeyler yapmıyorumdur. Annen nerede olduğunu biliyor mu hayatım, yani öyledir, biliyordur herhalde?”

Küçük kız bir şey söylemedi. Paltosunun düğmelerini çözdü, uçlarını bir araya getirerek katladı. İçindeki elbise koyu mavi renkte, münasip bir elbiseydi. Boynunda altın bir kolye vardı ve bir müzisyeninkini andıran hassas parmaklarıyla onunla oynuyordu. Yakından incelemeye tabi tuttuğunda Bayan Miller; ondaki asıl dikkate değer şeyin saçları değil gözleri, çocuksuluktan, herhangi bir çocukta olabilecek denli bir başkalıktan yoksun ela rengindeki sabit gözleri olduğunun ayırdına vardı. O gözler ki neredeyse küçük yüzünü yutacak büyüklükteydi.

Bayan Miller bir naneşekeri uzatırken “Senin adın ne canım” diye sordu.
“Miriam” dedi, sanki ilgiliymişçesine ve aşina bir bilgiymişçesine.
“Nasıl yani, bu çok komik, benim adım da Miriam ve bildiğim kadarıyla artık çok yaygın bir isim değil. Sakın soyadım da Miller deme!”
“Sadece Miriam.”
“Ama çok komik değil mi?”
“Kısmen” dedi Miriam naneşekerini dilinde o yana bu yana kaydırırken. Bayan Miller rahatsız olduğunu belirtircesine kızardı ve yerini değiştirdi. “Böyle küçük bir kıza göre epey geniş bir kelime hazinen var” dedi.
“Benim mi?”
“Evet sen, ta kendisi.” Apar topar konuyu değiştirdi. “Sinemayı sever misin?”
“Bilmem, daha önce hiç gelmedim ki!”

Bu sırada kadınlar bekleme salonunu doldurmaya başlamışlardı. Az ötedeki ekranda güncel haberlere dair flaşlar patladı. Bayan Miller çantasını koltuğunun altına sıkıştırarak “Sanırım oturacak yer bulabilmem için koştursam iyi olacak, seninle tanışmak gerçekten güzeldi” dedi.
Miriam onu hafif bir baş hareketiyle selamlamakla yetindi.

***

Bütün bir hafta boyunca kar yağdı. Tekerlekler ve adımlar caddeleri sessizce arşınladı, sanki hayat; bir perdenin, cansız ama aynı zamanda arkasına sızması mümkün olmayan bir perdenin arkasında devam ediyor gibiydi. Sessizliğin indiği yerde ne gökyüzü ne yeryüzü vardı, sadece rüzgârda salınan kar, buzlanan pencere camı, üşüten odalar, seslerden azade sükût içindeki şehir… Öyle ki saatler boyunca bir lambayı yanık tutmak gerekiyordu, dahası Bayan Miller günleri hepten birbirine karıştırmıştı; cuma günü bir cumartesi yahut bir pazar gününden farksızdı. Nitekim markete uğradı ve tabii ki kapalı olduğunu gördü.

Akşam sahanda yumurta ve bir tas domates çorbasıyla idare etti. Yemekten sonra pazen geceliğini giyip, yüzüne gece maskesini sürdü ve ayaklarının altına sıcak su torbasını koyarak kendini yatağa bıraktı.

Kapı zili çaldığında Bayan Miller gazetesini okuyordu. İlkin biri yanlışlıkla zile basmış olmalı kimse çoktan gitmiştir diye düşündü. Ama öyle olmadı, zil zır zır diye ısrarla takılı kaldı. Saate baktı, on biri bir iki dakika geçiyordu. Her zaman saat onda uykuya geçen Bayan Miller için durum hiç normal değildi. Yataktan çıktı, oturma odasını hızlıca yalınayak geçti. “Geliyorummm, çatlama lütfen!” Kapının sürgüsü takılmıştı, bir o yana bir bu yana çevirdi ama zil bir an için bile durmadı. Sürgü (nihayet) geçit verdi ve kapıyı bir arpa boyu kadar araladı. “Allahaşkına bu da kim?”

“Merhaba” dedi Miriam.
“Ooo, sana da merhaba” dedi Bayan Miller, çekinerek hole doğru geriledi. “Sen şu küçük kızsın.”
“Bir ara hiç açmayacaksın sandım, parmağım zilde öylece asılı kaldı, evde olduğunu biliyordum. Beni gördüğüne memnun olmadın mı yoksa?”

Bayan Miller ne diyeceğini bilemedi. Miriam geçen gün giydiği şu mürdüm (eriği) rengi kadife paltosunu giymişti. Bu kez ona uyumlu bir de beresi vardı. Beyaz saçları iki örgü şeklinde örülmüş ve uçları kocaman beyaz kurdelelerle düğümlenmişti.

“O kadar beklediğime değdi doğrusu en azından beni içeri aldın.”
“Gerçekten geç bir vakit…”

Miriam bu sözlere boş bakışlarla karşılık verdi. “Ne fark eder. İçeri aldın bir kere. Dışarısı soğuk ve üzerimde incecik bir ipek elbise var” diyerek kibar bir hareketle Bayan Miller’ı kenara itti ve içeri girdi.

Beresini ve paltosunu sandalyenin üzerine bıraktı. Gerçekten de ipek bir elbise giyiyordu. Beyaz ipek… Şubatın ayazında beyaz ipek! Etekleri nefis pileli uzun kollu bir elbiseydi. Odayı boydan boya arşınlamışçasına bir esriklik yarattı. “Evini sevdim” dedi. “Halıyı beğendim ki mavi benim en sevdiğim renktir.” Masanın üzerindeki yapay güllere dokundu. “Sahteler” dedi cansız bir biçimde. “Sahte olmaları ne kadar üzücü, değil mi?” Kendini kanepeye bıraktı, elbisenin eteklerini zarifçe yanlara devşirdi.

“Ne istiyorsun” diye sordu Bayan Miller.
“Otur” dedi Miriam. “Ayakta dikilen insanları görmek beni kaygılandırıyor.” Bayan Miller koltuğa gömüldü. “Ne istiyorsun sen” diye tekrar etti.
“Biliyor musun, geldiğime memnun olduğunu hiç sanmıyorum.”

İkinci bir defa Bayan Miller cevapsız kalmıştı. Elleri belli belirsiz kımıldadı. Miriam kıkırdadı ve desenli yastığa yaslandı. Bayan Miller, bu kızın hatırladığından daha az solgun olduğunun ayırdına vardı. Yanakları al aldı.

“Yaşadığım yeri nasıl buldun sen?”
Miriam kaşlarını çattı. “Başka bir soru?.. Senin adın ne, benimki ne?… Hadi ama telefon defterine kayıt yapmıyoruz, başka şeylerden konuşalım.”
“Annen, gecenin bir yarısı böyle küçük bir yaşta, dışarıda öylece aylaklık yapmana izin verdiği için delirmiş olmalı. Hem de böylesi komik bir kıyafetle. Gerçekten aklını yitirmiş olmalı.”

Miriam yerinden kalktı. Köşeye, tavandan zincirle asılmış kuş kafesinin olduğu yere doğru yöneldi. Örtüsünü şöyle bir araladı. “Aaa bir kanarya” dedi. “Onu uyandırırsam senin için bir sakıncası var mı? Ötüşünü duymayı çok isterim.”
“Tommy’i rahat bırak” dedi Bayan Miller endişeli bir şekilde. “Sakın onu uyandırayım deme!” “Pekâlâ” dedi Miriam. Ancak, neden onun sesini duyamayacakmışım pek anlamadım.” Sonra da “Yiyecek bir şeyler var mı, açlıktan ölüyorum. Süt bile olur hatta reçel sürülmüş bir ekmek fena olmaz” dedi.

“Bana baksana sen” dedi, Bayan Miller yerinden kalkarak: “Bak eğer iyi bir çocuk olup doğruca evine gideceğine söz verirsen sana bir sandviç hazırlarım. Saat gece yarısını geçti bile!”
“Ama dışarıda kar yağıyor” diye sitemkâr konuştu Miriam. “Üstelik soğuk ve karanlık…”
“Öyleyse bunu ta baştan düşünüp hiç gelmeyecektin” derken bir yandan da sesini kontrol etmeye çabaladı Bayan Miller. “Hava konusunda elimden bir şey gelmez. Eğer yiyecek bir şeyler istiyorsan, gideceğine söz vermen gerekli.”

Miriam o sırada yanağının üzerine düşen bir tutam saçı örmekle meşguldü. Gözleri düşünceli düşünceli bakıyordu, teklifi kafasında tartıyor gibiydi. Kafese doğru yöneldi. “Pekâlâ” dedi söz veriyorum.

Kaç yaşlarında vardı? On, on bir?.. Bayan Miller, mutfakta çilek reçeli kavanozunun ağzını açtı ve ekmeği dörde böldü. Bir bardağa süt doldurdu ve sigarasını yaktı. İyi de neden gelmişti ki? Elleri bir kibriti dibine kadar yanıncaya dek tutmuş gibi titredi, öyle allak bullak olmuştu. Öte yandan kanarya sanki günün başka bir vakti değil de sabahmış gibi şarkısını söylemeye devam ediyordu. “Miriam” diye seslendi. “Miriam, sana Tommy’yi rahatsız etmemeni” söylemiştim. Cevap veren olmadı. Tekrar seslendi, karşılığında duyduğu sadece kanaryanın sesiydi. Sigaradan bir nefes daha çekti. İzmaritin sonuna geldiğini fark etti, “Amaaan” diye mırıldandı hoşnutsuz. Neyse sinirlenmeyecekti.

Yiyecekleri bir tepsiye koyarak kahve masasına götürdü. O an kuşun kafesinin hâlâ gece kılıfıyla örtülü olduğunun ayırdına vardı. Tommy hâlâ şarkısını söylüyordu. Bu onda tuhaf bir his yarattı. Odada kimsecikler yoktu. Sonra yatak odasına giden cumbaya doğru yürüdü. Tam odasının kapısına gelmişti ki gördüğü karşısında soluğu kesildi.

“N’apıyosun sen burada” diye sordu. Miriam şöyle bir baktı, gözlerindeki bu bakış alışılmışın dışındaydı. Üzerinde mücevher kutusu olan yazı masasının başında öylece dikiliyordu. Bayan Miller’la göz göze gelebilmek için bir süre çaba harcadı.

“Pek işe yarar bir şey yok ama bunu sevdim doğrusu.” Elinde cameo bir broş vardı. “Harikulade bir şey.”

“Sanırım onu yerine koysan iyi olacak” dedi Bayan Miller. Sanki kendisine destek olacak bir kuvvet bekliyordu. Kapının sövesine yaslandı, başı dayanılmaz bir biçimde ağırlaşmış, damarlarındaki basınç kalp atışlarını hızlandırmıştı. Normal olmayan bir şekilde gözlerinin önünde bir şeyler uçuşmaya başladı.

“Lütfen çocuk! O bana kocamdan yadigâr.”
“Ama bu çok güzel bir şey. Onu istiyorum” dedi Miriam. “Onu bana ver!”

Bayan Miller, ayağa kalkarak broşu alıp muhafaza etmesi için ricada bulunabileceği birine bir cümle kurmaya çabaladı ama ona öyle geldi ki kimsecikler yoktu onu kale alacak ve o an ürkütücü bir açıklıkla anlamıştı ki, yalnızlığı şu dingin şehir manzaralı yatak odasının tasdik ettiği ve hiçbir şekilde görmezden gelemeyeceği bir yalnızlıktı.

Miriam açlıktan uğunmuşçasına yiyordu. Öyle ki sütü ve sandiviçi bitmiş olmasına rağmen hâlâ parmak uçlarıyla tabakta zikzaklar çizerek ekmek kırıntılarını topluyordu. Cemeo broş, bluzu üzerinde parlıyor, parlaklık sanki üzerindekinin kendine ait olmadığının bir aksi gibi duruyordu.
“İşte bu çok hoştu” diye iç geçirdi. “Tam da şu an bademli ya da vişneli bir kek iyi giderdi doğrusu. Tatlı yiyip tatlı konuşmak gerek öyle değil mi?”

Bayan Miller pufun üzerinde her an kalkacakmış gibi tedirgin şekilde oturmuş sigarasını içiyordu. Saçındaki bone orantısız bir şekilde yüzüne doğru kaymış, onu zor durumda bırakmıştı. Bön bön etrafa bakınıyordu, yanakları al al, kızgın bir elin attığı tokadın kalıcı izini taşıyor gibiydi.

“Şeker ya da kek var mı?”
Bayan Miller sigarasının külünü halıya silkeledi. Başını hafiften doğrulttu, onunla göz göze gelebilmek için çabalar gibiydi. “Sana sandviç yaparsam gideceğine söz vermiştin” dedi.
“Gerçekten mi? Ben mi?”
“Bir söz vermiştin ve şu an gerçekten kendimi iyi hissetmiyorum, yorgunum…”
“Hemen öyle işkillenme ya! Takılıyorum sadece” diyerek paltosunu aldı, koltuğunun altına sıkıştırdı ve aynanın karşısında beresini taktı. Ardından Bayan Miller’a doğru yaklaştı ve fısıldadı. “Bana iyi geceler öpücüğü ver!”
Bayan Miller “Lütfen! bunu istediğimi sanmıyorum” dedi.
Miriam omuz silkeledi ve bir kaşını kaldırdı, “Nasıl istersen” dedi ve doğruca kahve tepsisine doğru ilerledi. Vazonun içindeki çiçekleri avuçladığı gibi zemine doğru taşıdı, yaydı ve vazoyu yere doğru savurdu. Camlar etrafa dağılırken o yerdeki çiçekleri ezmeye başladı. Yavaşça kapıya doğru yürüdü fakat kapamadan önce arkasında öylece duran Bayan Miller’a biraz sinsi biraz masum tuhaf bir bakışla baktı.

***

Bayan Miller ertesi günü yatakta geçirdi. Sadece bir kez kanaryasını beslemek, bir kez de kahve içmek için yerinden kalktı. Bir ara ateşini yokladı, ateşi yoktu. Başında çalkalanan sadece rüyalarının hararetiydi. Gözleri fal taşı gibi açılmış öylece tavanı izliyor, kararsız haliyle oyalanıyordu. Takibi zor bir senfoninin birbirini izleyen mistik temaları gibi rüyalar birbiri ardına geliyor, her bir sahne bitişi, keskin bir biçimde taslaklandırılmış yetenekli bir elden çıkmış bir yoğunluğun hissini veriyordu: Beyazlar içindeki küçük bir kız başına çelenk takmış, grilere bürünmüş tören alayını bir patikadan aşağı doğru peşi sıra sürüklüyordu ta aralarından bir kadının yükselen sesi bu tuhaf sessizliği böldü. “Bizi nereye götürüyor ki?”

“Kimse bilmiyor” dedi ön saflardan yaşlı bir adam.
“Ama bu kız çok güzel değil mi” diyen üçüncü bir ses eklendi onlara. “Tıpkı karda açan kardelenler gibi değil mi? Öyle beyaz, öyle parıltılı…”

***

Bayan Miller salı sabahına daha dinç uyandı. Göz kamaştıran gün ışığı stor perdenin arkasından sızıyor, rahatsız edici bir biçimde hastalıklı düşlerini aydınlatıyordu. Cemrenin düştüğünün habercisi ılık bahar havasını içine çekmek için odasının penceresini açtı. Mevsimsiz gelen yoğun bir karabulut kütlesi sonsuz mavilikteki gökyüzünü bir anda kaplamıştı. Çatı hizasından baktığında uzaktaki nehri ve bir vapurun bacasından çıkan dumanların eğimini sıcak rüzgârın içinden seçebiliyordu.

Tam da o sırada büyükçe, kurşuni bir kamyon caddedeki karı küreyerek kenara yığıyor, makinenin çıkardığı ses havada uğulduyordu.

Dışarı çıkıp apartmanı doğruca geçtikten sonra markete girdi, para bozdurdu, ardından ‘Schaffet’ların mekânına, garsonlarıyla şakalaşarak kahvaltısını yaptığı yere girdi. “Oh, gerçekten muazzam bir gün, tatil günüymüş gibi. Böylesi bir günde eve dönmek aptallık olur doğrusu.”

Lexington Bulvarı’na doğru giden otobüse bindi ve 86. Cadde’de indi. Burası kalıp alışveriş yapmak için idealdi.

Ne istediği ya da neye ihtiyacı olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Böyle başıboş şekilde, kıvrak bir canlı gibi bakınarak oradan oraya geçmek ona rahatsız edici bir ayrı kalmışlık hissi verdi.

Üçüncü Bulvar’ın köşesinde beklerken çarpık bacaklı, kamburu çıkmış, kucak dolusu bir paket taşıyan yaşlıca bir adam gördü. Adam yırtık pırtık kahverengi bir palto giymiş, üzerine ekose bir şapka takmıştı. Bayan Miller birden karşılıklı olarak gülüştüklerini fark etti. Bu gülüş hiç öyle arkadaş canlısı bir gülüş değilken tam da bu anda kafasında onu tanıdığına dair bir sinyal yandı. Yine de bu adamı daha önce hiç görmediğinden emindi.

Adam El Pillar’ın yanında dikilmiş bekliyordu. Ne zaman ki Bayan Miller yürümeye başladı o da dönüp takibe başladı. Adam dibine kadar gelmişti. O kadar ki, Bayan Miller önünden geçtikleri dükkânın camekânından gözbebeklerinin yansısında adamın sarsak hareketlerini izleyebiliyordu. Sonra blokun ortasına vardığında birden durdu ve adamla burun buruna geldi. Adam da mecburen durakladı ve kafasını kaldırarak sırtardı. Bayan Miller ne yapacağını şaşırdı. Ne diyebilirdi ki? Burada? Güpegündüz hem de 86. Cadde’de? Çabası nafileydi, acizliğinden tiksindi. Adımlarını çabuklaştırmakla yetindi.

Ardından vardığı İkinci Bulvar tenha bir yerdi. Derme çatma yapılı, yer yer arnavutkaldırımlı, yer yer asfalt, yer yer ise beton kaplıydı. Bu sokağın hissettirdiği tek şey kalıcı bir terk edilmişlikti. Bayan Miller, kimseyle yüz yüze gelmeksizin beş blok kadar öteye vardığı sırada adamın karda istikrarla, hiç sekmeden attığı adımlar da yakınlaşmıştı ve çiçekçi dükkânına vardığında ses hâlâ kulağındaydı. Dükkânın içine kendini dar attı ve arkasında kalan cam kapıdan boylu boyunca adamın geçişini seyretti. Adam gözlerini sabitlemiş, ama adımlarını yavaşlatmamıştı; tuhaf bir şey yaptı, şapkasını gözlerine devirdi.

“Altı adet beyaz olacak değil mi” diye sordu çiçekçi. “Evet, beyaz gül” diye cevapladı çiçekçiyi. Oradan cam eşyaları satan bir dükkâna girdi ve bir vazo seçti, üç aşağı beş yukarı Miriam’ın kırdığının yerini alabilecek bir vazo. Ancak garip bir şekilde hem vazonun fiyatı makul değil hem de malzemesi bayağı diye düşündü. Yine de sanki önceden ayarlanmış, hesap edilmemiş bir dizi satın alma işi başlamıştı ve planın kendine dair en küçük bir malumatı ya da hükmü yoktu.
Knickerbacker denen fırından bir paket jöleli vişne aldı ve altı adet bademli kekle beraber kırk sent ödedi.

Son bir saat içinde hava tekrar soğumuştu, tıpkı donuk bir lens gibiydi; kış bulutları güneşe gölge düşürüyor, erkenden batmaya yüz tutan güneş, gökyüzünün rengini değiştiriyor, nem ve sisin karıştığı rüzgârın ve az ötede karın kapladığı yolda açtıkları oluktan kayan birkaç çocuğun sesi etrafa yayılıyordu. Yalnız ve neşesiz gibiydiler.

Az sonra ilk kar tanesi düşmüş ve Bayan Miller kiremit taşlı evine vardığında üzerindeki ayak izlerini örtecek raddeye gelmişti.

Beyaz güller vazodaki yerini almıştı. Jöleli vişneler seramik tabağın içinde parlıyor, üstlerine pudra şekeri serpiştirilmiş bademli kekler uzanıp alacak elleri bekliyordu. Kanarya kendince şarkısını söylüyor, kafesin aralığından yemini atıştırıyordu.

Tam saat beşte kapı zili çaldı. Bayan Miller kim olduğunu çok iyi biliyordu. Kapıyı açmaya giderken sabahlığının eteğine takıldı. “Yine mi sen” dedi kapı aralığından.

“Doğal olarak” diye cevapladı Miriam. Cırtlak sesi tüm holde yankılanıyordu. “Aç şu kapıyı!”
“Defol git” dedi Bayan Miller.
“Lütfen aç şu kapıyı, elimde çok ağır bir paket var.”
“Git başımdan” dedi Bayan Miller ve oturma odasına geri döndü. Bir sigara yaktı, oturdu, sakince durmaksızın çalan zilin sesini dinledi.
“Gitsen iyi olacak, çünkü seni içeri almaya hiç niyetim yok.”

Bir an için zil sesi kesildi. Tahmini belki bir on dakika Bayan Miller yerinden kıpırdamadı. Hiçbir ses duymayınca kız gitti diye düşündü. Parmak uçlarına basarak kapıya doğru gitti ve kapıyı hafifçe araladı. Miriam mukavva kartondan yapılmış bir kutuya yaslanmış şekilde duruyordu. Kucağındaki süslü oyuncak bebeği beşikte sallar gibi sallıyordu.

“Buna inanamıyorum! Bir daha gelmeyeceksin sanmıştım” dedi hırçın bir şekilde.
“Hadi hadi şunu içeri taşımama yardım et, feci ağır.”

Bu durum karşısında Bayan Miller’ın hissettiği baskı yaratan bir büyülenmişlik halinden ziyade meraklı bir edilgenlikti. Oyuncağıyla birlikte Miriam’ı içeri aldı. Miriam sofaya kıvrıldı, hiç öyle paltosunu, beresini çıkarmak gibi bir derdi yoktu. Sadece Bayan Miller’ın oyuncak kutusunu yere koyuşunu, doğruluşunu, nefesini toplayışını ilgisizce seyretmekle yetindi.

“Teşekkür ederim” dedi. Gün ışığında bu kız, yorgun ve adeta bir deri bir kemik kalmış gibi görünüyordu, saçları ziyadesiyle parlaklığını yitirmişti. Oyuncak bebeğin kafasında tozpembe, zarif lüleleri olan bir peruk vardı. Aptal bakışlı, cam gibi gözleriyle Miriam’ın gözlerine bakıyor onlarda bir avuntu arıyordu. Miriam, “Sana bir sürprizim var” diye devam etti. “Kutumun içine bak!”

Dizlerinin üzerine çöken Bayan Miller, kutunun kapaklarını açtı, başka bir oyuncak bebeği ve Bayan Miller’ın onunla tanıştığı gece Miriam’ın giydiğini çağrıştıran mavi bir elbiseyi kutundan çıkardı. Ve diğer elbiseler. “Bunlar da neyin nesi?”
“Çünkü seninle yaşamaya geldim” dedi Miriam, elindeki vişnenin saplarını burarak. Düşünsene bir, bana böyle vişneler alman hoş olmaz mıydı?..”
“Hayır, bunu yapamazsın. Allahaşkına defol git, defol git başımdan, beni yalnız bırak!”
“…Ah bu güller, bademli kekler. Ne kadar da yüce gönüllü, cömertçe. Sana bir şey diyeyim mi, bu vişneler gerçekten çok lezzetli. Son yaşadığım ev ki yaşlı bir adamla kalıyordum, adam fakirlikten ölüyordu ve böyle şeyleri yemek mi, rüyanda anca görürdün. Ama şimdi burada mutlu olacağımı düşünüyorum.” Bunları derken oyuncağına sarılmayı bıraktı. “Eh bütün bu eşyaları nereye koyacağımı gösterirsen bir zahmet…”

Bayan Miller’ın yüzü, çirkin kırmızı çizgili bir maskenin içinde kaybolmuş gibiydi. Ağlamaya başladı. Gözyaşı olmayan yapmacık bir ağlayıştı bu. Sanki uzun zamandır ağlamamış da nasıl ağlandığını unutmuş gibi. Yavaşça geriye yaslandı ta kapıya dayanıncaya dek.

El yordamıyla holü boydan boya geçti ve merdivenlerden alt kata indi. Telaşlı telaşlı karşısına ilk çıkan apartmanın kapısını yumruklamaya başladı. Kısa, kırmızı saçlı bir adam kapıyı açtı. Adamı iterek geçti. Adam, “Neler oluyor burada söyler misin” dedi. Arkadaki mutfak kapısında beliren genç kadın “Ters giden bir şeyler mi var canım” derken ellerini kuruluyordu. Bayan Miller bu kadına döndü, “Dinleyin” diye ağlamaya başladı. “Bakın bu şekilde gelip kapınıza dayandığım için utanıyorum, ben H.T. Miller, üst katta yaşıyorum ve…” Ellerini yüzüne kapadı. “Söyleyeceklerim gerçekten abes!”

Genç kadın Bayan Miller’ın sandalyeye oturmasına yardım etti, bir taraftan adam heyecanla cebindeki bozuklukları şıkırdatmaya başladı. “Anlat bakalım!”
“Bakın ben üst katta yaşıyorum, beni ziyarete gelen küçük bir kız var ve ondan korkuyorum artık. Evden ayrılmaya hiç niyeti yok, gönderemedim onu. Her an korkunç bir şeyler yapabilir. Zaten cameo broşumu çaldı. Ama böyle giderse daha kötü, besbeter şeyler yapacak.
Adam, “Bu kız senin akraban falan mı, ha” diye sordu. Bayan Miller “hayır” anlamında başını salladı. “Kim olduğunu bilmiyorum. Adı Miriam, bunun dışında kim olduğuna dair başka bir malumatım yok.”
“Hadi sakinleş canım” dedi kadın Bayan Miller’ın kolunu sıvazlayarak. “Harry şimdi gidip çocuğa bir bakacak. Hadi canım.” Bayan Miller atıldı: Kapı açık, No. 5A.”
Adam gittikten sonra, kadın bir havlu getirerek Bayan Miller’ın yüzünü sildi. “Ne kadar da kibarsın” dedi Bayan Miller. “Bu denli aptalca davrandığım için çok özür diliyorum, hepsi bu cadoloz, şeytani kız yüzünden.”
“Elbette hayatım elbette” diye avuttu kadın onu. “Şimdi daha iyisin, atlattın!”

Bayan Miller, kafasını omzuna düşürerek dinlenmeye geçti; neredeyse uykuya geçecek denli sakinleşmişti. Kadın radyonun ibresini oynattı, piyano eşliğindeki buğulu bir ses odadaki sessizliğin yerini alırken kadın ayağıyla tempo tuttu. Harika bir zamanlamaydı. “Belki biz de bir çıkıp yukarı bakmalıyız” dedi kadın.

“Ne onu bir daha görmek istiyorum ne de ona yakın herhangi bir yerde olmak.”
“A aaa! Ama bu durumda ne yapacaksın ki, polisi aramalısın öyleyse.”
Tam bu sözleri söylerken merdivenlerden kocasının sesini duydu. Adam odaya girdi ve somurtkan bir şekilde ensesini kaşıyarak “Yukarıda kimse yok” dedi. Konuşmasından açıkça sıkılmış olduğu belliydi. “Topuklamış olmalı!”

Harry, “Seni gidi ahmak” diye söylendi kadın. “Uzun zamandır burada oturuyoruz, gitse görürdük” dedi ve o anda duraksadı, adamın bakışları fenaydı.
“Her yere baktım, kimsecikler yok. Hiç kimse! Anladın mı?”
“Söylesene” diye araya girdi Bayan Miller. “Söylesene genişçe bir kutu gördün mü ya da oyuncak bir bebek.”
“Hayır, hanımefendi, görmedim!”
Bu söz üzerine karısı kaş göz işareti yaparak usulca “Bu kadar şom ağızlı olmak zorunda mısın? İstersen burada keselim canım ha!” diyebildi.

***

Bayan Miller yavaşça evine girdi, odanın ortasına doğru yürüdü ve gayet dingin bir şekilde dikildi. Hayır, görünüşe göre etrafta bir değişiklik yoktu. Güller, kekler ve vişneler… hepsi olduğu gibi duruyordu. Ancak ya bu boş oda, eğer tanıdık eşyalar olmasa boş, eskisinden daha boş diyecekti; tıpkı cansız, donuk bir cenaze evi gibi.

Sofa yeni bir yabancılıkta karaltı gibi görünüyordu. Üzerindeki boşluğun Miriam’ın üzerinde kıvırdığı buklelerinden daha delici ve korkunç bir anlamı vardı. Gözünü boşluğa, hatırladığı kadarıyla kutunun yerleştiği yere dikti. Bir anlığına puf acınacak şekilde içine çekilmişti. Doğruca bakışlarını pencereye yönlendirdi, nehir o nehirdi, kar gerçekten yağıyordu, ama bütün bu olanlara tanıklık edecek kimse yoktu. Miriam capcanlı bir biçimde oradaydı, ama ya şimdi, nerede bu kız? Nerede, nerede?

Bir rüyadan geçiyormuş gibi sandalyeye gömüldü. Oda şeklini kaybediyordu, gittikçe koyulaşıyordu ve bunun için yapılacak bir şey yoktu. Elini kaldırıp lambayı yakacak takati kalmamıştı.

Ansızın gözlerini kapayınca yükselen dalgaları hissetti, bir dalgıç depderin, yemyeşil bir ummandan görünür gibiydi. Şiddet ve ıstırap zamanlarında bazı anlar vardır ki zihin bir vahiy bekler, ta ilmek atılmış bir sessizliğin düşüncelere çöreklendiği bir an; bir uyku gibi, olağanüstü bir trans hali gibi… Ve bu sükûnet boyunca süren sessiz muhakeme gücünün ayırdındaydı; pekâlâ ya Miriam diye bir kızla hiç tanışmadıysa, ya şu caddede yaşadığı korku aptalca bir korkuysa.

Nihayetinde, diğerleri gibi bütün bunların hiçbirinin bir önemi yoktu. Olan sadece Miriam’a olan yenilgisi, kendisiydi, ama şu an tekrar bu odada yaşayan kişiye kavuşmuştu, kendi yemeğini pişiren, kanaryasını besleyen kişiye; güvenebileceği ve inanabileceği kişiye: Bayan H.T. Miller’a. Huşu içinde dinlediği sesi izleyen bir ses (double sound) olduğunun farkına vardı, yazı masasının çekmecesi açılıp kapanıyordu. Uzun zamandan sonra bir tamamlanışı duyar gibiydi. Açılış ve kapanış. Sonra gitgide bu haşinlik, ipek bir elbisenin nefis baş döndürücü hışırtısına yerini bırakıyor, daha da yakınlaşıyor, yoğunlukla şişiyordu, duvarlar bir titreşimle zıngırdayıncaya ve oda dalga fısıltılarının altında kalıncaya dek…

Bayan Miller kaskatı kesilmiş bir biçimde, gözlerini donuk bakışların yöneldiği bir matlığa açtı.
“Merhaba” dedi Miriam.

Çeviren: Meryem Demir

Güzel başlangıca mutlu bir son!

Ey güzel başlangıç,
sana ne kötü bir son hazırlıyorlar!
(Dante, İlahi Komedya)

Giorgio Agamben, Milano’daki Ambrosiana Kütüphanesi’nde bulunan, değerli çizimler içeren on üçüncü yüzyıla ait bir İbrani Kutsal Kitabı’nın son sayfasında yer alan resme dikkatimizi çeker. Agamben bu resimle özel olarak ilgilenmemiz gerektiğini söyler, zira bu resim, Mesih’e ve Mesih’in günlerine ilişkin çeşitli sahneler içeren kitabı sonlandırdığı kadar, insanlığın tarihini de sonlandırır. Son sayfadaki bu son sahne, son günde “doğru kişiler”in katılacakları Mesihsel şöleni temsil eder: “Cennet ağaçlarının gölgesinde, iki çalgıcının müziğiyle şenlenen başları taçlanmış doğru kişiler, bollukla donatılmış sofraya otururlar. Minyatürü yapan kişi, taçlanmış doğru kişileri insan görüntüsüyle değil, yanılgıya yer bırakmayacak bir aşikârlıkla hayvan başıyla resmetmiştir. Burada, sağ tarafta yer alan üç figürde eskatolojik hayvanlar olan kartal başlı aslan gagasının, öküzün kırmızı başının ve aslan başının görüntüsüne rastlamayız sadece; resimde yer alan diğer iki doğru kişiden biri eşeğe has grotesk izler taşır; diğeri ise panter görünüşü sergiler.” Konuyla ilgilenen araştırmacıların getirdiği bazı açıklamaları yeterince ikna edici bulmadığını söyleyen Agamben, ısrarla sorar: “Tamamına ermiş insanlığın temsilcileri neden hayvan başlarıyla resmedilmiştir?” Teolojik, eskatolojik, gnostik, astrolojik vb. bir dizi yorumun yanında, Agamben’e göre, bu elyazması kitabı resimleyen sanatkârın, “böyle yaparak son günde hayvanlarla insanların ilişkilerinin yeni bir biçime bürüneceğini ve insanın kendi hayvani doğasıyla barışacağını anlatma niyetinde olması da olanak dışı değildir”. Agamben, bu iddiasında Kojève’in Hegel okumalarına yaslanır. Zira Kojève’in Hegel okumasında insan biyolojik olarak belirlenmiş bir tür ya da ilk ve son defa verilmiş bir töz değildir. İnsan, daha ziyade, ‘antropofor’ (insana götüren) hayvanlık ile bu hayvanlıkta bedenleşen insanlığın “diyalektik gerilim alanı”dır: Tarihin sonuna erişildiğinde insan, bu gerilimi aşarak, doğa ile uyum içinde bulunan bir hayvan olarak hayatta kalır. İnsana dair bu bakış Marx için de uygundur. Onun için de insan ne kendiliğinden her şeyi yapabilmeye muktedir ve tamamlanmış mükemmel bir tasarım, ne de doğa tarafından dayatılmış umutsuz ve zayıf bir varlıktır; insan, kendini yaratmış bir varlıktır ve halihazırda eksik bir varoluş sergilemektedir, ancak tarihsel süreç içinde tüm potansiyelini açığa çıkartarak tam bir insana dönüşecektir. Bu da insanın kendi hayvan yanıyla bir tür barışmasıdır.

İnsanın kendi hayvani doğasıyla barışması ne demektir? İnsanın doğa ile uyum içinde bir hayvan olarak hayatta kalacağı tarihsel son, nasıl bir dünya gerçekliğini öngörmektedir? O anda dünya nasıl bir yerdir?

Bütün bu soruların cevabını alamadan tarihin ve insanın sonu birkaç kez ilan edildi. Düşüncede, sanatta ve siyasette birbirini izleyen umutsuzluk ve vazgeçme manifestolarıyla bu soruların hepsi askıda kaldı.

Tarihin ve insanın sonunu ilan etmek, uzun ve fedakârlıklarla dolu kahramanca bir gelişim sürecinden sonra bilincin en yüksek aşamasına, kendisini yaratan ve tarih yapan bir özne olduğu görüşüne ulaşmış olan insanoğlunun, kendini gerçekleştirme ve tarih yapma yeteneğinden mahrum bırakılması, insanın güzel başlangıcıyla hak ettiği mutlu sona erişme hakkının elinden alınması anlamına geliyor. Tarihin öznesi olan insanı bizzat nesneye dönüştürüp tarihi durağan bir nesnellik olarak gören bu eğilim, muhafazakârından demokratına, liberalinden solcusuna dek herkesi etkileyebiliyor. Anthony Giddens, mesela, “Tarih bizim yanımızda değildir; hiçbir erekselliği de yoktur ve bizlere hiçbir garanti sağlamaz” diye fetva verebiliyor. “Bizler” diyor “tarihi yakalayıp kendi kolektif amaçlarımız doğrultusunda yönlendiremeyiz”. Böyle bir mutlak koymakla yanılıyor. İnsan söz konusu olduğunda her türlü mutlak olanaksızlaşır.

Tarih ve toplumla ilgili olan her şeyin temelinde, insanın özgürleşim ile olan ilişkisi ve mesafesi yatar. Modern düşünce, “İnsan, doğası gereği, özgür olmaya mahkûmdur” ilkesini benimsemiş olan onaltıncı yüzyıl Protestan Reformu’yla başlar, tesadüf değil. İnsanın tarihsel durumu ancak ve sadece insan özgürlüğü çerçevesinde anlaşılabilir olduğu gibi, insanın özgürlüğü de ancak ve sadece insanın tarihselliği (tarihsel durumu) çerçevesinde varlık kazanabilir. İnsan henüz özgür olmadığına göre tarih de bitmiş sayılamaz. İnsan, hak ettiği mutlu sona erişecek. İnsan gerçekliğinin tarihi bize tarihin böyle bir hakikati olduğunu söylüyor.

Tarih ve ilerleme

Günümüz düşüncesinde tarihin sonunun ilanı, insan hayatının amacı, temeli ve yönelimi ya da tümden gerekliliği hakkında geçmişte verilen teolojik ve metafizik yanıtlara benziyor. Tarihin, ya da onu oluşturan insan hayatının önceden belirlenmiş bir anlamının olup olmadığı Hristiyan ve İslâm skolastiğinde bolca sorgulandı. Calvin ve Protestanlığın ilk metinlerinden itibaren teolojide, kutsal kitapların, onun aziz yorumlayıcılarının ve bunların köktendinci takipçilerinin yüce bir anlam olmaksızın hiçbir anlamın söz konusu olamayacağına dair ruhani kaygılarının aksine, Tanrının evreni gereklilikten değil sevgiden ötürü yaratmış olduğu inancı hâkimdir. Tanrı’nın bir amacı varsa dahi bu bilinemez bir şeydir. Zira insanın yeryüzünde varoluşuna dair bir gaye belirlemek, Tanrı’nın kudretine sınır getirmektir. Halbuki O’nun iradesi keyfidir, gaye gibi herhangi bir ilkeyle bağlanamaz, öyle istediği için öyle olur. Akıl ve bilimin bu meseleyi doğanın ve tarihin işleyişinde arayarak laikleştirme sürecinin ardından bugün post-modern düşünce Tanrı’nın yerine bireyi koyarak her türlü anlam ve gerçeklik arayışıyla ilişiğimizi yeniden kesmiştir: Gerçeklik, onu kurduğumuz şekildedir. Bu düşüncenin beslenip geldiği kaynak, genel olarak insan hayatının anlamsız olduğu düşüncesini yaymış olan varoluşçuluktur. İnsan varoluşunun anlamsız ve kaotik olduğu fikrinin modern düşüncedeki kökleri Schopenhauer’a kadar gider. Schopenhauer’a göre, yalnızca insan hayatı değil, bütün gerçeklik (Tanrı muadili yüce bir kategori olarak) İstenç’in gelip geçici ürünüdür. İstenç, gerçekliği üreterek sadece kendini yeniden üretme işini görür, var olan her şeyi meydana getirenin bundan başka bir amacı, varoluşun da bundan başka da bir anlamı yoktur. İnsanlar sadece İstenç’in kendini yeniden ürettiği amaçsız ve sonuçsuz sürecin zavallı araçlarıdırlar. Buna rağmen hayatlarımızın bir anlamı olduğunu zannedebiliriz ama bu “bilinç” denen bir yanılsamanın ürünüdür. Nietzsche bu etkiyle “Gerçek çirkindir!” demişti. Heidegger, bu nedenle “Neden varlık var?” sorusuna dönmek istemişti, çünkü varlıklar kolaylıkla var olamayabilirlerdi. “Gizemli olan dünya değil, onun var olmasıdır” diyen Wittgenstein’ın, tüm gerçeklik gibi insan varlığının anlamının da nesneler dünyasıyla değil söylemlerle oluşturulmuş anlamlar dünyasına, yani bilince dair bir mesele olduğunu bildirmesi, Heidegger’in “varlık sorunu”nun bir uyarlamasıydı. Sonuçta, hayatımızın zavallı benliğimizin ona yüklediğinden başka gerçekte hiçbir anlamının olmadığı fikri olgunlaşıyor burada. Bugün düşünce hayatımıza egemen olan bu tür zihinsel kurgular neticesinde hiçbir niteliği kalmamış olan benliğin iradesi ve eylemliliği de zorunlu olarak boşluğa çakılmaktadır. Dünyanın anlamsızlığına kendi anlamsız eylemleriyle katılan insanın kendisi artık bir boşu boşuna varlık’tır, öyle yapsa ne olur, böyle yapsa ne olur!

İnsana biçilen bu kıymette tarih artık bir avara kasnaktır, varacak bir yeri olmadan döner durur.

Tarih ve ilerleme, düşünce tarihinde bir meseledir. Felsefede Agustinus, Hegel, Nietzsche, sosyolojide Comte, Spencer, Durkheim, Weber, Marx, antropolojide Tylor, Morgan vs… Bütün bu klasik düşünürler, tarih kuramına yönelimin temsilcileridirler. Yirminci yüzyıl düşüncesi ise, tarihsel ilerlemeye değil, birey üzerine odaklandı. Tarihsel dönüşümün gerçekleşmesine katkıda bulunan etkenlerin saptanmasını neredeyse görev edinmiş olan on sekiz ve bilhassa on dokuzuncu yüzyıl düşüncesindeki tarihselciliğin yerini gündelik yaşamdaki eylemler ve süreçler almıştı. Düşüncenin bu şekilde tercihini değiştirmesi, temelde, toplumu ve dolayısıyla tarihsel ilerlemeyi biyolojik organizmanın gelişimi gibi görme pozitivizmine bir tepkiydi. Doğadakine benzer bir “mekaniğin” toplumsal alana uygulanması, on yedinci yüzyıldan beri düşüncenin tipik bir uğraşıydı. Comte gibi bir pozitivistin daha öncesinde Fontenelle, Abbe De Saint Pierre, Turgot ve Condercet ve onların tek biçimci gelişmeyi öne çıkartan “doğrusal tarih” anlayışları vardı. Şüphesiz bu pozitivizmlerde toplumsal tarih ile doğa tarihini benzer kategoriler olarak düşünmüş olmanın, ilerleme kavramını doğadan ödünç almış olmanın rolü vardı. Oysa maddi hayatın tarihsel ilerleyişi, örneğin, ilerlemenin esas olarak homojenin heterojene dönüşümü olduğunu düşünen Spencer’in, ya da (canlı dünyasında mükemmelleşmenin bir göstergesi olarak) basitten karmaşığa giden doğrusal bir süreç olduğunu söyleyen Lamarck’ın tahayyülünden farklı bir şeydir. Bu tip ilerleme teorilerine göre, organizmalar o kadar esnektiler ki çevrelerinin onlar üzerindeki etkisi onlarda doğrudan değişikliğe neden olmaktaydı. Ama Darwin’in evrim kuramı bu anlayışla kökten bir uzlaşmazlık içindedir. Bilindiği gibi Darwin, evrimin canlılar (insanlar) geliştiği için değil, değiştiği için gerçekleştiğini savunur. Darwin’e göre evrim, mükemmelleşmeye yönelik gizli bir güç tarafından değil, birbirinden bağımsız biçimde değişen organizmaların ve çevrelerinin etkileşimi tarafından harekete geçirilir. Değişimin, kendi sonuçlarıyla bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla tekil ve doğrusal bir süreç de değildir. Evrimin bütün canlı topluluklarında tek çeşit ilerici değişim yaratma eğiliminde olduğuna inanmazdı Darwin.

Darwin’in canlılar dünyası gibi toplumların da son duruma ulaşmaya yönelik ereksel bir eğilimleri, kendiliğinden böyle bir güdüleri yoktur. Marx’ın tarih görüşü böyle bir ilerleme anlayışından hayli uzaktır. Tarihin belirli yönde ereksel bir eğilim içinde ilerlediği -pozitivist- düşüncesi, kendine fazlaca güvenen burjuva toplumunun düşüncesidir. Marx’ın tarih görüşü bambaşkadır.

“Marx’ın asıl bilimsel yapıtı her şeyden önce yeni bir tarih yazıcılığıydı.” Bu “insanın toplumsal tarihi”ydi. Marx’ın tarihsel gelişme/ilerleme anlayışında, toplum içinde yaşayan ve çalışan insan dışında başka bir güce hiçbir referansı yoktu. Marx’ın tek amacı, toplumsal değişimin bilimsel bir açıklamasını yapmaktı. “O, tarihsel nedenselliğin belli yollarının izini sürmekten çok, tüm toplumsal sistemlerin sürekli bir değişim içinde olduğu gerçeğinden hareketle toplumsal sistemleri analiz etmeye yarayan kategoriler seti üzerinde fikir yürütmüştür.” Maddi yaşam, emek, üretim tarzı ve bu tarza tekabül eden toplumsal ilişkiler gibi kategorilerdi bunlar ki gerçekte onun alan getirdiği tek yenilik de budur. “1844 Elyazmaları”nda “emek” ve “yabancılaşma” kavramlarıyla temelini attığı ve “Grundrisse”de sonuçlandırmaya yönelik büyük girişimi başlattığı iddialı projesi, kapitalist üretim tarzı ve ilişkilerinin ayrıntılı bir çözümlemesini çıkış noktası alarak toplumsal sistemlerin toptan bir gelişim tarihini ortaya çıkartmaktı. Ömrünün son yıllarında, başta L.H. Morgan olmak üzere, J.B. Phear, H.S. Maine ve J. Lubbock gibi bilginlerin toplumsal yaşayışın çeşitli tarihsel biçimlerine ilişkin incelemelerini, toplumsal ve kültürel tarihi türlü yollardan araştıran çalışmalarını büyük bir merakla okumuş ve bu yapıtlar üzerine değerli açılımlar kaleme almış olmasına rağmen, bilindiği gibi, iddialı projesini tamamlayamamıştı. Bütün bu sebeplerden ötürü Marx’ı, Montesquieu, Condercet ya da Comte gibi spekülatif tarih felsefesi yapmış olanlarla karıştırmak bir yana, bir tarih felsefecisi olarak kabul etmek dahi büyük bir yanılgıdır. Ve yine unutulmalıdır ki, Hegel’e ve Genç Hegelciler’e yönelttiği başlıca eleştiri de onların “tarihçi” değil, “tarih felsefecisi” olmalarıydı.

Marx’ın tarihin geniş yorumunu sınıf savaşları ve efendi-köle ilişkisi karşıtlığıyla ele alması, ve bu karşıtlıkların savaşımıyla varılacak olan “insanın sınıfsız, efendisiz topyekün özgürleşimi” olarak tanımladığı komünist toplumu diğer bütün öncüllerinden ayırması, klasik toplum bilimcilerin modern toplumları açıklamak üzere (çoğunlukla modern toplumlarla öncülleri arasındaki farkı belirginleştirip kavramlaştırmak için) başvurdukları karşıtlıklarla (örneğin, Spencer’ın “militan ve endüstriyel toplum”u, Durkheim’in “mekanik ve organik dayanışma”sı, Weber’in “geleneksel ve akılcı toplum”u, Tönnies’nin “Gemeinschaft-Gesellschaft”ıyla) aynı şey değildir. İnsan özgürleşimi, politik kurtuluşla sınırlı olmayan bir perspektif içerir. Toplumsal devrim, tarihin sonunun geldiği anlamına değil, “insan toplumunun tarihöncesinin sonu”na gelindiği anlamına gelir, yani insanın bütün insan potansiyelini açığa çıkartarak özgür birey haline gelmesi anlamına. “Materyalist tarihçi Marx”ı, yalnızca pozitivist tarihçilerden değil, diğer bütün materyalist tarihçilerden de ayıran şey budur. Çünkü, pozitivist ve materyalist tarihçilerin yaptığı, tarihin nasıl ilerlediğinin açıklamasıdır. Marx’ınki ise, insanı kendini gerçekleştirmekten alı koyan (ama diyalektik bir ilişki içinde bir yandan da özgürleşiminin koşullarını hazırlayan) “yanlış tarih”in açıklamasıdır.

Marksistler, her defasında, Marx’ın bu tarih anlayışının doğrusal bir ilerleme şeması vermediği, sadece tarihi anlamak için bir yöntem önerdiğini söylemek, Marx’ın hiçbir zaman “tarihsel materyalizm” diye bir kavram kullanmadığını hatırlatmak ve açıklamak zorunda bırakılmışlardır. E.J.Hobsbawm da, alanın bir duayeni olarak, Marx’ın materyalist tarih anlayışının, bir “tarih” değil, ama “tarihi anlamaya bir rehber, bir araştırma programı” olduğunu ve bu konudaki geçerliliğinden şüphe duyulamayacağını söyler.

Marx’ın tarih görüşü ve bu görüşte insana biçtiği rol, ümitsizlik, teslimiyet, inkâr ve “sınıftan kaçış” yıllarında geçmişi şimdiye bağlayıp geleceği de şimdinin içinde acilen elde etmenin bir yolu olarak başvurulan manipülatif bir tarih operasyonu olduğu düşünüldü; ütopyacı perspektifin ideolojik bir çarpıtılması olarak yorumlanıp bundan endişe duyuldu. Bu çarpıtmanın tarihe ve gerçekliğe ilişkin algımızı bozup uzun dönemde ütopyacı vaadi yerinden edecek “sahte bir vaad” olmasından çekinildi. Ama şimdi, Ortaçağın inkâr ve unutturma siyaseti karşısında Aydınlanma’nın sergilediği Antik Çağ’a dönüş jestinin bir benzerini yaşar gibiyiz. Marx ve Marksizm yeniden itibar kazanıyor. Fakat bunu coşkulanmadan, sakince tahlil etmek gerekiyor. Engels, “Katolik dinin üstesinden gelen” Luther ve Calvin’i, veya “Kant’ın üstesinden gelen” Hegel ve Fichte’yi “düşüncenin tarihteki bir aşamasını gösteren ama asla düşünce alanının ötesine geçmeyen bir süreç” olarak değerlendirmişti. Bunlar, değişmiş toplumsal/tarihsel şartların düşüncedeki yansıması değil, “her zaman ve her yerde var olan gerçek koşulların en sonunda başarılmış doğru kavranışı” idi sadece. Düşüncenin post-modernizmin üstesinden gelen bugünkü hamlesi de değişmiş toplumsal/tarihsel koşulların düşüncedeki yansımasını değil de hep var olan gerçek koşulların “en sonunda başarılmış doğru kavranışı”nı temsil etmektedir. Bu kavrayışı düşünce alanının ötesine geçirecek olan, yani, şimdilik düşüncede yansımış olanı tarihsel bir gerçek haline getirecek olan, insandır. Zira: “Fikirler, hiçbir şeyi iyi bir sonuca vardırmazlar. Fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için, pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir.”

Tarihin hakikati: İnsan

İnsan, tarih yaparken kendini de yaratmış bir varlıktır. Bu nedenle, tarihin büyük hakikati, kendini yaratan insan’dır.

Marx, tarihi bir “gerçeklik” ve “hakikat” diyalektiği içinde ele alır. Bu tıpkı din ile felsefe ilişkisine benzer. Marx’ın düşüncesinde bir “gerçeklik” olarak din, kendi “hakikatini” felsefede bulur. Yani din, kendi eleştirisini, özünü, yabancılaşmaya aitliğini felsefede bulur. “Dinin eleştirisi” diyordu Marx, “tüm eleştirinin hazırlık koşuludur.” Çünkü “dini yapan insandır” ve “insanı yapan din değildir”. Nasıl ki din, hakikatini felsefede buluyorsa, dinin hakikatini ortaya koymak felsefenin göreviyse, bir gerçeklik olarak dünya da hakikatini tarihte bulur; dünyanın hakikatini ortaya koymak tarihin görevidir. O da insanın tam bir özgürleşimidir. Tarihin bu şekilde eleştirilmesi ona ilişkin her çeşit eleştirmenin koşuludur. Çünkü tarihi yapan insandır ve insanı yapan tarih değildir.

Aristocu İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt’ün “insanlık ağacı” diye bir tarih metaforu vardır, insanın yeryüzündeki varlığı burada amacını bulur. Aristo’ya göre ruh, bedenin “entelekheia”sıdır (ereğini kendisinde bulunduran/taşıyandır). Aristocu İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt’ün düşüncesindeyse insanlık, çiçekli bir ağaca benzer: Güz geldiğinde yapraklar nasıl “ağaca geri dönmekte” ise, insanlar da ölüm anında “insanlık ağacına geri döner”ler. Yani insanlık ağacı, insan varoluşunun entelekheia’sıdır. Bu “geri dönme”, materyalist düşünürlerin (insan ruhunun evrensel bir insanlığa geri dönüşü söz konusu olamaz, o sadece toprağa karışan bedeni aracılığıyla evrensel madde içinde çözünür) itirazına direnebilecek bir dönüştür. Zira İbni-i Sina ve İbn-i Rüşt’ün algıladığı şekliyle, insanın bütünlüğünü ve sürekliliğini ifade eden “insanlık ağacı”, aynı zamanda her şeyi içine alan “sürekli madde”yi de içeriyordu. Marx’ın dikkat çektiği üzere, insanı hayvandan ayıran “deneyim ve birikimini sonraki nesle aktarabilme” özelliği neticesinde, insanın kazanımı dünyada kalır ve insanlığın akli ve ruhsal birikimini oluşturur. Bu anlamda tarih, insan eylemliliğinin entelekheia’sıdır.

Agamben’in yazının başında andığımız yorumuna dönersek… Agamben, bu tezi, hayvanın ve insanın dünyayla ilişkisine dair Heidegger’deki felsefi açıklamayla birleştirerek, post-modernist bir söylem kurmaktadır. Kitabının sonundaki yargısı şu şekildedir Agamben’in: “Ambrosiana’daki hayvan başlı doğru kişiler, insan-hayvan ilişkisinin yeni bir halinden ziyade, gerek birini gerekse diğerini varlığın dışında, kurtarılamaz oluşlarında kurtulmuş olarak olmaya bırakan ‘büyük cehalet’ imgesini temsil etmektedir. Belki de, yaşayanların, tarihsel bir görev üstlenmeden Mesihsel şölende doğru kişilerin sofrasında yer almalarının bir yolu hâlâ vardır.” Hayır, yoktur. Tarihsel bir görev almadan öyle bir sonun mümkünü yok.

Şimdiden baktığımızda insan “büyük cehalet” imgesi olarak “kurtarılamaz” gibi görünebilir. Fakat insan bir potansiyel varoluştur ve bu potansiyel, kendi taşıyıcısıyla, günün eksik varoluş sergileyen insanıyla özdeş değildir. Ne var ki tarih, bugün bu özneye yaslanmak zorundadır; bu eksik insan, tarihsel ütopyanın temsilcisidir. İnsanlığı kurtarılamaz olarak gösteren “şimdi” böyle bir tarihsel dönemdir. Şimdi, geleceğe dikilmiş bakış olmaksızın kendisini başlı başına bir tarihsel dönem olarak hissedemez. Bakışımızı geleceğe diktiğimizdeyse onu karşılayacak olan kurtarılışın ışığıyla aydınlanmış bir mutlu sondur. Bu, insanın kendi tarihsel emeği tarafından lütfedilmiş kaderidir, sonraları her yüzyılın öveceği tarihsel emeğinin.

… bir gün muhteşem renklerle açılacak çiçeği,
tohumunun asilliğini meydana koyacaktı.
(Balzac, Sönmüş Hayaller)

Her şeyin son bulduğu yerde başlayan

NURAY SANCAR

1806’da Hegel Prusya’nın Jena kentinde “Tinin Fenemolojisi”ni yazarken, diğer Alman romantikleri gibi, iktidara gelişini heyecanla karşıladığı ve “dünya tininin cisimleşmiş ifadesi” olarak gördüğü Napolyon, ordusuyla bu üniversite şehrinde zuhur eder. Ona böylesine paye yükleyen filozof, elyazmalarını toplayarak kenti terk etmek zorunda kalır. Oysa kendisini, kendi yarattığı doğada ve tarihte açan kendinde tin’in yani aklın, kendisini gerçekleştirdiği dünyasal serüvenini tamamlamak suretiyle mutlak bütünlüğe nasıl ulaşacağını analiz etmekteydi. Hegel’in tini Doğudan başlayarak Batıya doğru ilerleyen uygarlık sürecinde özbilincini, tarihin ve felsefenin sonunu da getirmek üzere gerçekleştirecekti. Napolyon’u da, kendi istencini dünya yüzünde, tarihte ve şimdide gerçekleştiren ve nihayet özbilincine ulaşan tinsel eylemin bir karşılığı olarak görüyordu.

“Tinin cisimleşmiş ifadesi” Napolyon, Hegel’in düşünce sistemiyle, yine Alman romantiklerinden Schiller’in sevdiği bir tabirle Hegel’e “oyun” oynamış gibi görünüyordu ama savaşın yıkımı Prusya’nın kendine özgü geç gelişen kapitalizmini şahlandırmanın vesilesi de oldu. O zaman Hegel, Prusya kapitalizminin bu baş döndürücü gelişimi karşısında Tarihin Sonu’nu ilan edebilirdi. Uygarlık ve tarih umulan düzeyine, tinin dünyadaki istencini gerçekleştirmek için tarih içinde ilerlediği yolculuğunun sonuna Prusya’daki kalkınma sırasında, sayesinde gelmişti. Bu, bütün sıkıntıların kaynağı olarak ruhu, kültürü, dini ve maneviyatın altını oyduğunu düşündükleri Aydınlanma rasyonalitesini gören ve Prusya kapitalizminin doğum sancılarını sona erdirecek bir devrimci kesintiden yoksunluk haliyle, kendi çocuklarının başını giyotinle yiyen bir devrimden soğumuş olmanın arasında, iç sıkıntısı ve melankoli ile yaşayan entelektüellerin Alman değerlerinden yola çıkarak şiirsel bir evrensel fikir yaratma mücadelesinin de ödülüydü.

Hegel’in tarih felsefesinde ulaştığı “ussal olanın meşru, meşru olanın ussal” olduğu yargısı Prusya monarşisinin iktidarını onaylamaktan başka bir anlama gelmiyordu ama iç pazarlarını birleştiremediği için bir türlü derlenip toparlanamayan parçalı Alman kapitalizminin sancılı gelişimini geçmişle gelecek arasında sıkışarak yaşayan entelektüelin yaralı ruh hali için de pansuman gibiydi. Alman Ortaçağından öyküler, şarkılar toplayarak, yeni bir mitoloji yaratarak Aydınlanma akılcılığına karşı manadaki gizemi, sıkıcı şimdide gizil sonsuzluğu yücelten ve nihayet aradığını sanatta-şiirde bulacağını düşünen romantizm Hegel’i Hegel de romantizmi beslemişti. Şiiri ve dili bir sığınak haline getirdikten sonra insanı da Tanrı katına yükselten Schiller, Novalis, Fichte, Schlegel kardeşler gibi şahsiyetlerin olduğu Jena’nın entelektüel ahalisi akıl ile duygu arasında zoraki birliği sabırla kurmaya çalışırken bu hazin maceranın sonunda dönüp dolaşıp ‘şimdi’de nefeslenir olmuşlardı.

Aydınlanma hiç ilerlemez gibi görünen tarih hakkındaki geleneksel düşünceyi ve insan eyleminin önceden belirlenmişliğini kanıtlamakla uğraşan dinsel literatürün egemenliğini sarsmış; Fransız Devrimi de tarihte ancak insan eliyle ve eylemiyle gerçekleşebilecek olağanüstü kesintilerin, değişimin ve bu eylemin sonuçlarına ilişkin tasarımların yine insan tarafından yapılabileceğini kanıtlamıştı. Sadece şeylerin değil aynı zamanda şeylerin kendisine ve düzenine ilişkin algının ve anlamın da değişebildiği, değerlerin sabitsizleştiği ve nihayet geleceğe dair fikirlerin ütopya kılığında ortaya çıkıp toplumsallaşabildiği bir zeminin kuruluşuydu bu.

Bu boşlukta, önceden tarihi hiçbir yere gitmeyen yan yana sıralanmış olgular dizisi olarak gören metafizik zihin, Hegel’in de katkısıyla tarihin ancak seçilmiş olguların “hareketinin” anlaşılması sayesinde yazılabileceği bir anlamlandırma düzeyine sıçradı. Öncesi ve sonrası olmayan kavşaklar, devrimler, çöküşler, yükselişlerin sonrasız bir şimdiyi gerekçelendiren referanslar haline gelmesi Fransız Devrimiyle terbiye edilmiş metafiziğin medeni halidir. Bu düzeydeki metafiziğin, tarihsel dönüm noktalarında verdiği son ve başlangıç ilanları, amentüsü ilerleme olan Aydınlanmadan ve 1789 Devriminden, ilerlemenin gelişmeyle yer değiştirdiği teknolojik yorumun miras edinilmesinin sonucu olarak belirir. Hegel aklın tarihsel ereğini tamamlama sürecini Prusya kapitalizminin atağında görürken sonrakiler de her son ilanıyla mevcudu onaylamaya devam etmişlerdi.

Sonradan, aklın “sekülerleşerek” dünyevi ilerlemenin kaynağı ve aracı haline geldiği 20. yüzyılda “maddeciliğin zafer geçidi akılcı itirazlarla doldurulacak gibi değildi, bu maddeciliğe özel bir metafizik, ilerlemeye olan inanç karıştığı için. Bu inancın öğrettiğine göre şeyleri ve yaşamı temel bileşenlerine inerek çözümlersek doğanın işletme sırrını keşfederiz. Her şeyin nasıl yapılmış olduğunu ortaya çıkarırsak, bunun taklidini yapacak durumda oluruz. Platon’un ‘idealar’ına, Descartes’in ‘Cogito’suna, Fichte’nin ‘ben’ine ve Hegel’in tinine ihtiyaç kalmamıştır” alt metnini oluşturan teknolojist gelişme karşısında Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü ilan ederek, Us ile dünyevi olanı uzlaştırmaya çalışırken kendi ülkesindeki bir durakta kalan Hegel’in düşüncesinin paradoksal ama mantıksal sonucuna da işaret etmişti.

Hegel’in mevcudu yücelten metafiziği, kendisine hiçbir zaman bir son biçilemeyecek biçimde, zaman içinde çeşitli varyasyonlarla yeniden ortaya çıksa da gidebildiği yere kadar Hegel’in tanrısının ölüm ilanını veren Nietsche ile gitmişti.

Metafiziğin terbiyesi

Hegel’in sisteminden sadece Nietzsche’ci bir hiçlik ve yokluk çıkmadı. İnsana fragmanlara ayrılmış olarak görünen doğa ve tarihi, zihinde anlamlı bir bütünlük halinde yeniden kurmaya çalışırken diyalektikten yardım alan metafiziğin yine de baş aşağı görmekten kurtulamadığı dünyayı Hegel’in düşüncesini ayakları üstüne dikerek açıklayan Marx ve Engels oldu. Toplumun bir yanda üretim araçlarının mülkiyetine sahip diğer yanda emeğini satarak geçinmek zorunda kalan iki sınıfa bölünmüşlüğü sürdüğü sürece bütünleşemeyeceğini, bu süreçte ‘kendisinde insanlığın yitirildiği proletarya devlet cihazını parçalayıp üretim araçlarına el koymadığı sürece bu bütünlük iddiasının kapitalizmde bir hayal olduğunu söylemişlerdi. Evrensel bütünlük ancak sömürücülerin ve sömürülenlerin olmadığı bir dünyada mümkündü ve bunu gerçekleştirecek özne yani proletarya bütün dünyada bu tarihsel görevini yerine getirdiği zaman ancak, kendisiyle birlikte bütün sınıfların, ayrıcalıkların sonunu getirdiği gibi felsefenin de sonu görünecekti. İnsanın özgürlükler çağına geçtiği bu eşik kendisinden önceki bütün tarihin de tarih öncesi olarak adlandırılmasını hak ediyordu. Tarih, kendisini doğada açımlayan tinin hareketinin değil sınıf mücadelelerinin ürünüydü.

Marx ve Engels’te insan bilincinin ulaştığı düzey, kendisinden önceki düşüncenin de Hegel’in kendisinin de sınıfsal bir bakış açısıyla yeniden okunmasını mümkün kılan, tarihin ancak sınıfsal parçalanmışlığın ekseninde analiz edilebileceği ve daha önemlisi geleceğin de ‘evrensel bütünlüğü’ kurmaya aday ‘evrensel’ öznenin, proletaryanın sınıf mücadelesi ile inşa edilebileceğinin altını çizen diyalektik materyalizmin praksisiydi. 1848 devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1905-1917 Ekim Devrimi ve 20. yüzyılın diğer devrimleriyle haklı çıkan ve dünya proletaryasının iradesi ve eyleminde sınanan diyalektik ve tarihsel materyalizmin insan düşüncesinde yarattığı muazzam etki, ilerlemeci metafiziğin çaptan düşmesi anlamına gelir ama bu, sona erdiği anlamına gelmez.

Daniel Bell, 50’lerin sonunda, daha dünya burjuvazisinin eylemli ve örgütlü işçi sınıfı ile bir tür “sözleşme” kapsamında hayata geçirdiği, kapitalizmin can acıtıcı sonuçlarını törpüleyerek proletaryanın iktidar mücadelesini gereksizleştirmeye yönelik statü düzenlemeleri biçiminde tezahür eden yeni paradigmasını, yani Sosyal Devleti henüz kurumsallaştırmaya başladığı bir dönemde yazdığı “İdeolojinin Sonu” kitabıyla yine bir son ilanı verir. ABD’de sınıf yapılarındaki değişimlere, teknolojik gelişmenin düzeyine işaret ederek ortaya attığı iddiasıyla sınıf mücadelelerinin çağının bittiğini duyurur.

Sadece ütopyacı bir sistemin reddine odaklanmadığını bugünkü sistemi de eleştirdiğini ileri sürdüğü kitabında Bell, beyaz yakalıların sayısındaki artışın proletaryanın sınırlarını esnettiğini, Refah Toplumu uygulamalarının da sınıf çelişkilerini yatıştırdığını iddia eder. 2. Savaşta yenilgiye uğramış faşizmin yanı sıra sınıf mücadelelerini teşvik eden komünizmin de çöktüğünü söyler. Feuerbach’ın sistemini özetlediği “Dünya tarihinin tamamı ilerici bir aydınlanma tarihidir ve eğer nihayet Hıristiyanlıkta Tanrı dar görüşlü bir ilahtan evrensel bir soyutlamaya dönüştürülebilirse yabancılaşma ve insanın özünden uzaklaşması radikal araçlarını kullanan eleştirinin rolü, teolojinin yerine antropolojiyi, tanrının yerine insanı koymak olacaktır. Felsefe hayata yönlendirilmeli, insan soyutlamaların hayaletinden kurtarılmalı…” cümlesinin yanına, bir soyutlama düzeyinde ideolojiyi de ekleyerek insanın Tanrıyla olduğu gibi, Tanrısal mertebeye yükseltilmiş, zihnin spekülatif bir buluşu olan ideolojilerle de bağını kopardığını iddia eder.

Bell böylece aslında 1950’ler sonrası soğuk savaş dönemi kapitalizminin temennisine tercüman olmuştu. Gerçekte Marx’ın sınıfsal çıkarlara tekabül eden ve davranış, düşünce ve duygu süreçlerini şekillendirerek insan tutumuna yön verdiğini söylediği ideolojinin sonunun geldiği tespiti esasen, sınıflar üstü bir uzlaşma zemini olduğu iddiasını hiçbir zaman yitirmemiş olan liberalizmin, özelde de Amerikan liberalizminin zaferinin erken ilanıdır. Bell’in 1950’lerde dondurduğu resimde yer alan, sınıf mücadelesinin yatıştığına dair spekülatif tespit sayesinde odağa yerleşen kapitalizmin teknolojik hareketidir.

19. yüzyıl liberallerinin fragmanlı bir dünyada “evrensel bütün”ü kurmaya çalışan düşünürlerinin yolun sonunda kapitalizmin o zamanki halini ilerlemenin son düzeyi olarak tespit etmesiyle Bell’in fikri arasında ancak aktüel gerekçelerin sırlanışı kadar bir farkla ortaya çıkan tutku; Hegel’in doğudan yükseldiğini söylediği ışığın, artık, Fukuyama’nın bağımlı, sömürge ülkelerin Amerikan kapitalizmine yetişebilmek için verdiği kalkınma mücadelelerine esin kaynağı olan Batı’nın semasından ışınlarını saçmaya başladığını ima ettiği zaman tatmin olacaktır. Bu, bütün dünyanın artık liberal bir “evrensel” ilkede birleştiği iddiasıdır. Nietsche’nin öldüğünü iddia ettiği Tanrı liberalizm kılığında, el yapımı bir malzeme olarak reenkarnasyona maruz kalmıştır; “Mutlu gelecekçi düşlerin yitimi” içindeki, apokaliptik tezlerin etkisinden azade, ihtirazsız refah toplumu kalıntısı insanı, imtiyazlı bir birey olarak dünyanın geri kalmış bölgelerindeki nüfusun ideası olarak Bell’in, bu kadar uyuştuktan sonra işçi sınıfına sahip olduklarının artık fazla olduğunu söyleyen Fukuyama’nın ülkesinde hazırdır.

Sürünün çığlığı

ABD’nin Ortadoğu uzmanı Francis Fukuyama 1990’larda tarihin sonunu ilan ettiğinde şöyle yazar: “Monarşi ve aristokrasiden teokrasiye yüzyılımızın faşist ve komünist diktatörlüklerine kadar insan tarihinde var olmuş bir yığın hükümet biçimi arasında 20. yüzyılın sonunda ayakta kalmayı başaran yalnızca liberal demokrasi olmuştur. Ama zafer kazanan liberal uygulamadan çok, liberal fikir olmuştur. Başka bir deyişle bugün dünyanın çok büyük bir bölümünde liberal demokrasiye gerçek bir alternatif oluşturabilecek evrensel geçerlilik iddiasında bir ideoloji ve halk egemenliğinden başka bir evrensel meşruiyet ilkesi yoktur. Çeşitli biçimleriyle monarşi yirminci yüzyılın başında ortadan kalktı, bugüne kadar liberal demokrasinin en önemli rakipleri olan faşizm ve komünizm kendi kendilerini itibarsızlaştırdılar. Şimdiki dünyamızdan hem esastan farklı hem de daha iyi bir dünya tahayyül edebilmek mümkün değildir”

90’lı yılların başında Fukuyama “Tarihin Sonu ve Son İnsan” kitabında liberal demokrasinin erdemlerini sıralamaya başladığında memurluğunu yaptığı, kapitalizmin amiral gemilerinde (ABD ve AB) tıpkı onun vurguladığı gibi refah toplumunda insan haklarına dahil edilmiş olan ve bu dahilde işçi sınıfının, kadınların ve diğer ezilenlerin büyük payının olduğu temel haklar ve özgürlüklerin nasıl tasfiye edileceği ve 1789’dan hemen sonraki sınıf mücadelelerinin tashihinden geçmemiş bildirgenin içeriğine nasıl dönülebileceği planlanmaktaydı. İkinci, üçüncü kuşak insan haklarını özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganının kapsama alanına zorla sokan emekçiler, daha yaşanabilir ve kurallı kıldıkları kapitalizmin giderek kuralsızlaştığına tanık olmaktaydılar. 1984’te “toplum yoktur birey vardır” gibi tarihe geçen bir sözün mucidi Theatcher’in kelle vergisi uygulamasıyla başlayan, 1995’te Fransız işçilerini aylarca meydanlara döken Juppe Planıyla devam eden neoliberal saldırı, -ki içeriğinde; güvenli ve güvenceli bir hayat vaadini hiçe sayıyor, yaşam standardını düşürüyor ve kazanılmış bütün hakları tasfiyeye yöneliyordu- refah toplumu sözleşmesini rafa kaldırırken aynı zamanda artık hiçbir şeyin talep edilemez olduğu bir dünyanın inşası için yeni düzenlemeler de yapmaya başlamıştı. İşin, iş zamanının esnekleştirilmesi, emek örgütlerinin dağıtılması ve toplumun yeniden, yalnız bireyler toplamına indirgenmesi eşliğinde gelişen süreç, Fukuyama’nın iddia ettiği gibi liberalizmin evrensel ilkesinde birleşmiş bir dünyanın kuruluşuna doğru değil, aslında giderek, dikiş tutmayacak kadar geniş söküklerle parçalanmanın hız kazandığı bir noktaya ilerliyordu.

Evrensel bütünün kurulması bir fikri soyutlamadan her zaman daha fazlası olmuştu ama artık açıkça kapitalizmin yeryüzünün her karışını fethetmesi anlamına geldiğinin, sermayenin tam hâkimiyeti ve nüfuzun paylaşılması demek olduğunun açıkça belirginleştiği zaman, Tarihin Sonuna not düşen Fukuyama’nın liberalizmin merkezinden yaydığı ışıkla aydınlanan doğusunda, önce Afganistan sonra da Irak işgal edildi. Bu tabii ki onun “liberal demokrasi”sine gerçek bir alternatif oluşturabilecek itirazların sesinin çok fazla yükselemediği bir zamanda ortaya çıkmıştı. Boş bulunan meydanda, kendisini terbiye edecek bir sınıf mücadelesinin yokluğunda faşizmle arasındaki utaç duvarını rahatlıkla yerle bir eden liberal tahayyülün kendisine üretebildiği yegane alternatif IŞİD vb. karanlık öznelerdi. 2011 Arap ayaklanmaları da “alternatifsiz” bir liberalizm tarafından yerinde ezildikten sonra Liberalizmin ışığı Suriye’de dehşeti yöneten IŞİD ve El kaide benzerleriyle Ortadoğu’yu “aydınlatmaya devam etti!

Faşizm geçmişte de liberal ülkelerin bağrından çıkmıştı aslında. Liberal demokrasinin varlık koşulu olarak, kitlelerin apolitikleştirilmesi pahasına tıkır tıkır işletmeye çalıştığı genel oy esaslı sistemin cilvesi olarak, iktidara sokaktan terörden olduğu kadar sandıktan da yükselen Hitler’in eski liberal burjuvalardan aldığı destek ile, 2. Savaş sonrasında eski faşist kadroların ABD’nin siyasal inşasında elverişli birer ganimet olarak kullanılması bir tesadüf değildir. Liberalizmi ehlileştiren halk mücadelelerinin eksikliği koşulunda liberalizmin öteki aslına rücu ettiğinin sayısız örnekleri vardır. Bugün yaşanan süreç de Fukuyama’nın müjdesine rağmen, siyasal liberalizme teveccüh etmek zorunda kalmayan kapitalizmin giderek dünya emekçilerinde biriken tepkiyi kanalize edebilecek neofaşist oluşumlara zemin açmasıyla gelişiyor. Burjuva memur-ideolog bir kürsüden “Şimdiki dünyamızdan hem esastan farklı hem de daha iyi bir dünya tahayyül edebilmek mümkün değildir” diye vaaz etmişken oluyor bunlar.

Fukuyama ile birlikte sanatın, felsefenin, kültürün, avangardın, ulus devletin, sınıfın sonunun geldiğini ilan eden, iyimser bir sözcük kullanmak gerekirse naif entelektüeller, Aydınlanma, Fransız Devrimi ve sosyalizmin toplam ve diyalektik kazanımlarını, postmodern spekülatif teorilerinin dişlilerinde öğütmeye başlayarak az çok rasyonel esaslarla dönen, kurallı ve talebin etkili bir düzenleyici olduğu dünyanın irrasyonel bir zemine gerilemesine çanak da tuttular. Tarihin Fukuyama tarafından dondurulduğu nokta, insanın kötülüğe karşı savunmasız kalışına eşlik eden kapitalist bir saldırganlıktır. Liberal esrikleşme bunun üstünü örter.

Ranciere “Siyasal’ın Kıyısı”nda kitabında parçalı bir toplumu bütünleştirme iddiasındaki demokrasinin karşıtına nasıl dönüşebileceğini Aristo ve Platon’dan başlamak üzere spekülatif kanıtlarını toplar. “Siyaset sanatı siyasal olanı ortadan kaldırma sanatı, bir şeyi kendisinden çıkarma işlemidir bu” diye yazar Ranciere. İlkçağ felsefesi zenginlerle fakirler arasındaki çatışmaları çözmek için bir “orta yer” üzerine kafa yormuştu. Önemli olan bu çatışmalı Demos’un çelişkisiz bir biçimde “Bir”in yasasının altına alınmasıydı.

Aristo metafiziğinin orta yer diye tarif ettiği siyasal buluşma alanı “demosun gücünü demosun çalkantılarından ve bizzat demostan ayrı bir yere koymayı görev edinir. Bunu da “çokluğun huzur bozucu duygularını alanda polimerleştirerek yapar. “Siyaset sanatının yani kendi gerçekleşimini kendi sonunun yanı başında, mükemmelliğe erişini de kendi uçurumunun kıyısında tutan en eski işi de depolizasyondur” diye yazar Ranciere. Siyasal merkezi ele geçirmeyi hedefleyen ihtirasların birleşmesinin engellenmesidir bu. Aynı zamanda demokrasinin temsil ve tarafsızlık miti eşliğinde dışlamanın gerçekleştiği andır. Burası arkaik olanın, her türlü yargıdan önce gelen açık nefretin; ırkçılığın, sürünün çığlığının duyulmaya başlandığı yerdir. Siyaset alanında yönetici elit ile halk arasında, genel oy demokrasisinde ortaya çıkan talep-vaat diyalektiğinin asimetrisi kurulurken “Bölünmenin toplumsal kaynağını, zenginler ile fakirlerin savaşını toprağa gömdük, denilen yerde, dışlayıcı Bir’in ihtirasının tırmandığı görülmektedir. Bu durumda siyaset sanatı bir başka parçalanmayla karşı karşıya kalmaktadır: bu sefer zenginlik farkı ya da mevki için çatışmadan değil nefretin birleştirici gücüne dayanan belli bir birlik tutkusundan doğan kökten bir parçalanma…” der Ranciere.

“Metafizik denen kadim ve genç ihanet”in şimdiyi yüceltmesi, demek ki hep bir egemen sınıf siyasetine tekabül etmektedir. Halk sınıflarından gelen talep zorlamasından, gelecek tahayyülünü gerçekleştirme adına süren “fakirler”in kavgasından, sınıf mücadelesinin tehdidinden her sağlam çıkışında zaferini şenlikle kutlamanın bildik ideolojik yolu olarak son durak saptaması, kurulu düzenin bekası için kitlelere bir apolitikleşme çağrısıdır. kendisini restore ederken insan topluluğundan koro halinde çıkacak sürü çığlığına alan açmak için kullanılan tarihsel bir anahtar.

Fredric Jameson sığlık olarak adlandırdığı “son” ilanları için: “Bu tür teorilerin endüstriyel üretimin önceliğine ve sınıf mücadelesinin her yerde mevcut olmasına göre işlemediğini ortaya koymak gibi bariz bir ideolojik görevleri var” diyor.

Oysa tarihsel ve aktüel olayların diyalektiği, sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin dönemlere göre değişen, özel ideolojik formasyonlara açık olduğunu gösterir. Bugün dışlayıcı kapitalizmin bir ürünü olarak yükselen sağ popülizm ve faşist hareketlerin halk tepkilerini absorbe edebilmesi ve sistemin geleceğinin kitlesel manivelası olması için güçlendirildiği, bu genişleyen paranteze dahil olmayan, geçmiş kazanımların kaybolmasına direnen kesimlerin bir nefretin nesnesi olarak yeniden konumlandırıldığı halk oyu düzeninin, şanını halkın rötuşlarına borçlu geçmiş ve eski liberalizmin zaferi olduğundan söz etmek mümkün değildir. Fransız Devrimi sonrası liberalizm ve Refah Toplumu liberalizmi ile Fukuyama’nın Batıdan ışıldayan liberalizmi arasında sınıf mücadelelerinin düzeyi ile ölçülen bir fark vardır.

Immanuel Wallerstein’ın Berlin Duvarının altında kalanın sadece Sovyet sistemi değil aynı zamanda liberalizm olduğu tespiti çoktan doğrulanmış sayılır. Talep kitlelerinin bölündüğü, önemli bir kesiminde gelecek tahayyülünün kaybedilmiş bir geçmiş nostaljisine dönüştürüldüğü böyle bir zamanda, organik entelektüellerinin yardımıyla kendi geçmiş bütünlük iddiasına postmodern parçalama eylemiyle son vermeye yeltenen şimdi adına hâlâ liberal demokrasi denen kurumun, bir vakitler arasına sınır koymak veya antitezi olduğunu iddia etmek için uğraştığı faşizmin kapısını yeniden çalıyor olması tarihsel bir ironidir kuşkusuz. Ama diyalektik materyalist bir tanımlama yapmak gerekirse eşyanın tabiatına da uygundur. Çünkü Fukuyama’nın “insan evriminin son noktası” dediği kapitalist demokrasi Aristo ve Platon’un kafa yorduğu, parçaların “Bir”e nasıl tabi kılınacağı meselesini tartışma düzeyine, itaatin arkaik referanslarına; sürünün çığlığından gönenme hırsına geri dönmüştür.

Proletaryanın kendisinde yitirilmiş insanlığı geri kazanarak tarih öncesine ve kapitalizmin serbest rekabetçi dönemindeki temel paradigması kapsamında ilerleme iddiasını, aydınlanma fikrini ve insanlık için imkânsız ortak ütopyasını bile yitirmiş liberalizmin gerçekten “son”unu ilan edecek yeni bir devrime kadar böyledir bu.

Tanıl Bora ile zamanımız ve kelimeleri üzerine: ‘Yeni’yle kastedilen, daha çok ‘eskidir’

Bir süredir Türkiye’de egemen siyaset odaklarının dilinde milliyetçi mitolojik ögeler dikkat çekiyor. İktidarın, hatta bizzat Erdoğan’ın maddi-manevi desteğine sahip “Diriliş Ertuğrul” gibi diziler; Kayı boyuna ilişkin sembol ve simgelerin popülerleşmesi; Kutul Amare, Abdülhamid gibi başlıklar altında yürütülen tartışmalar ve popüler kültür ürünleri… Bu frekans yoğunluğunun bu dönem için nasıl bir anlamı var?

Birincisi, milliyetçi-muhafazakârlığın en geniş şemsiyesi açılıyor böylece. Ortalama milliyetçi-muhafazakârlığın, İslamcılığın, Türk milliyetçiliğinin farklı ekollerinin, hatta Türkçülüğün motiflerini kullanarak büyük, çok büyük bir halı dokumaya çalışılıyor. Hatta bazen buna “ulusalcı” tabir edilen milliyetçiliğin motiflerinin de katılabildiğini, onlara da göz kırpılabildiğini görüyoruz. Uç bir örnek olarak, Erdoğan, Nihal Atsız’ın bir şiirinden de parça okudu mesela. Oysa siyasi serencamı boyunca asla okumuş olmadığı, okumasının düşünülemeyeceği bir “kaynak”tır Atsız. Dine açıkça mesafeli, ırkçılığı sakınımsızca benimseyen bir ideolog. Bu geniş şemsiyenin niye açıldığını, belki daha doğru bir teşbihle bu kocaman çadırın niye kurulduğunu izaha gerek yok: MHP’yle işbirliğinin, kurulan seçim ittifakının icabıdır. Genel olarak, rıza ve itaat üretiminin zeminini genişletme taktiğinin icabı.

İkincisi, hamaset işlevi var. Dikkat ederseniz, verdiğiniz örnekler, hep “şecaat arz etmeye” dönük; yani kahramanlık, mehter havası, “biz öyle büyük bir milletiz ki” dolduruşu, hey hey de vay vay. Bu ajitasyon ne için, neye yarıyor? “Karşı tarafa” karşı seferberlik havası yaratmaya, böylece taraftar kitlesini tavında tutmaya, siyasi hasımları yıldırmaya yarıyor. Meselelerin gerçekten tartışılmasını önlemeye yarıyor. Ve kuşkusuz korkuları, kaygıları, güvensizlikleri örtmeye yarıyor. Bununla sadece iktidarın dar halkasındakilerin ve ona canı gönülden bağlananların siyasi ikballeriyle ilgili kaygılarını kastetmiyorum. Son birkaç yıl içinde darbe görmüş, toplu ölümlü suikastlar görmüş, ekonomik krizden etkilenen ve daha ciddi bir kriz endişesi taşıyan insanların müphem kaygılarına da hitap ediyor sanırım bu ajitasyon.

 Siz de, bu yakınlarda yayınlanan son kitabınız “Zamanın Kelimeleri”nde, milliyetçi-muhafazakâr iktidar blokunun siyasi temsilcilerinden doğarak muhalefete hatta gündelik yaşama kadar yayılan söylem ve kavramları analiz ediyorsunuz. Bu dönemi, kendi jargonu açısından diğerlerinden ayırt eden temel özellikler nelerdir? ‘Yeni Türkiye’nin lügatı, hangi siyasal-toplumsal saiklerden doğuyor?

Jargon dememeli bence buna. Çünkü, birincisi, bu lafların bir çoğunun, Türkiye’nin siyasi dilinde, özellikle Türk sağının dilinde, bir geçmişi, geleneği var. En kudretli söz olarak “yerli ve milli” başta olmak üzere… Bu iktidar, bir yandan, geleneksel bir sağ söylemi işleyerek yeniden üretiyor. İkincisi, kitapta da örneklediğim gibi, lafların hepsini değil ama birçoğunu, pekâlâ bu iktidarın sıkı muhalifleri de kullanıyorlar; mesela “algı operasyonu”, mesela “hiçbir farkı yoktur”, mesela “büyük resmi görmek”… Bu lafların çoğu iktidarın icadı da değiller, fakat bu iktidar tarafından hararetle çoğaltılıyor, tantanalı bir şekilde kullanılıyorlar. Birçok durumda da muhalifler aynı lafları iktidara karşı seferber etmeye çalışarak, ama bazen de nötr bir malzeme olarak devralarak, bu çoğaltıma katılıyorlar. İki durumda da, jargondan değil, adeta “mesleki” bir lügat gibi dar bir zümreye sıkışmış bir dilden değil, yaygınlaşmış, popülerleşmiş bir ağızdan söz ediyoruz.

Ayırt edici özelliği ne, karakteristiği ne, diyorsunuz… İlk sorunuza verdiğim cevabı devam ettireceğim bir bakıma. Feci hamasi bir dil bu. Bir vahamet ve aciliyet havası estiriyor. Husumeti estetize ediyor. Sözü ve konuşmayı boğuyor. “Kamuoyu” denen ortamı gaza boğan, kamuoyunun soluk almasını, hayat etmesini imkânsızlaştıran bir dil.

Bu sağcı dil, yeniden çağırdığı ya da icat ettiği kavramlar ve söylemle yeni bir kurucu anlatı mı inşa ediyor? Böyle bir yaklaşıma katılır mısınız? Türkiye’de cumhuriyetin büyük kurucu anlatısı yerine inşa edilen İslam-Türkçü bir yeni anlatı çabası var mı sizce?

İddiası, kurucu anlatı olmak. Ne diyorlar? “İhya ve inşa” aşamasına geçtiklerini söylüyorlar. Yani Batılılaşma-yanlış modernleşme-Kemalizm belâlarının bozduğu zemin iyi kötü temizlendi, tarla yeniden ekime hazır hale getirildi, şimdi bu tarlada artık Osmanlı ve Türk-İslam medeniyetinin bir yeni rönesansı yeşerecek. İddia, bu.

Fakat kuruculuktan beklenecek “pozitif” söylem, yine zayıf kalıyor. Kültürel yozlaşmaya, yabancılaşmaya yol açtığı söylenenlere kahretmek, işte “gayrı milli” denen aydınlara verip veriştirmek, hâlâ en zevkli iş ve esas mesai buna veriliyor.

“İhya”, biliyorsunuz canlandırmak, diriltmek demek. Zaten olanı, eskiden olanı yeniden hayata getirmek. Burada, kaçınılmaz bir nostaljizm meyli var. Elbette “ihşa ve inşa”cı söylem bunu reddeder – ama var! Her şeyden önce, bu kültürel ve ideolojik politikanın popüler dinamiği, nostaljiyle işliyor. İlk başta konuştuğumuz hamasetin yakıtıyla beslenen bir nostalji. Az evvel bahsettiğimiz husumet enerjisiyle de birlikte düşünmek lazım bunu. Melankolik bir nostalji değil, hınçlı bir nostalji söz konusu. Hem dünya aleme karşı “bize neler ettiler!” mağduriyetiyle, hem işte “aydınlara” ve “gayrı milli” unsurlara karşı “hainlik yaptılar”, “tarihimizi unutturdular” hıncıyla birleşiyor. Neticede, vülger ve yavan, verimsiz bir nostalji çıkıyor. Nitekim birçok İslamcı, muhafazakâr, milliyetçi yazar çizer de bundan rahatsız, “kültürel ihya işi bu iş böyle olmaz” diye mızırdanıyorlar.

Bir şey daha ekleyeyim… İslam-Türkçü veya Türk-İslamcı dediğimiz terkip, öyle yekpare, bütünlüklü bir ideolojik formasyon mu? Değil. Kendi içinde de ayrışmalar var, bir mücadele var. Sadece İslamcılık içinde dahi var. Birçok İslamcı çevre, zaten İslamcılık bakımından arızalı gördükleri Milli Görüş çerçevesinin bile artık dışına çıkıldığından, İslamcılığın muhafazakârlığa evrildiğinden rahatsız. Bir milliyetçileşme ve devletçileşme eğiliminden rahatsız. Bu çevrelerin bazıları, bir yandan yine de “sahip çıkma” ve böylece etkilemeye çalışma taktiğiyle davranıyorlar. Milliyetçi çevreler, bir uçta “fikrimiz iktidarda” hevesine kapılmaktan, diğer uçta “milli beka” davası adına bekamızı tehlikeye düşürecek bir yozlaşmaya ve manipülasyona yelken açıldığı kaygısına kapılmak arasında ayrışıyorlar.

Bir üstyapı fenomeni olarak ‘zamanın kelimeleri’ ya da ‘zamanın lûgatı’ dünya ölçeğindeki bir sağcı popülizmle eşzamanlılık içinde zuhur ettiğini söyleyebilir miyiz?

Doğru, söyleyebiliriz. Zaten genellikle bizim Türkiye’de her şeyi kendi biricikliğimiz görmek gibi, kendimize mahsus görmek gibi bir eğilimimiz var. Oysa öyle değil. “Çağdaş” dünyaya gayet uygun bir gidişat içindeyiz! Dünyanın batısında da doğusunda da, güneyinde de kuzeyinde de, mukayese edilebilir bir iktidar tekniği ve politik-ideolojik “tarz”, diyelim, etkisini gösteriyor. Elbette tıpatıp aynı değil, tarihsel ve bölgesel şartlara göre farklılaşıyor ama işte, mukayese edilebilir ortaklıklar da var açıkça. Teşhisi tastamam yapılmış, adı konmuş bir “şey” de değil bu. İki dünya savaşı arasının karambolüne benziyor. Faşizmlere benziyor, daha şüphesiz bir biçimde popülizmlere benziyor. Ama siyasetbilimcileri bu adlarla yetinmekten alıkoyan, bu terimleri şerh düşerek kullanmaya iten bir fark, bir yenilik de var. Klasik faşizmlerle mukayese açısından bence önemli bir fark, bir sosyalist-komünist “tehdidin” yokluğu – “yakın ve acil” anlamda yani.

Velhasıl, yeni bir zamanın yeni fenomenlerini anlama çabasından vazgeçmemek kaydıyla, faşizan bir popülizmin birçok belirtisi, beynelmilel bir geçerlilik kazanmış durumda. ABD’de Trump, Hindistan’da Modi, Macaristan’da Orban, bu işin en meşhurları. Modi hep “milletimiz” adına konuşuyor, arada hiç aracı yok ve o millet içindeki meselelerden bahis yok. Yoksul kökenini “elitlere” çatmak üzere gururla vurgularken, “çay sattım, milleti satmadım” gibi bir vecize telaffuz edebiliyor mesela. Orban, göçmenlerin “hayat tarzımızı, kültürümüzü, ahlâkımızı, Hıristiyan geleneğimizi tehdit ettiğini” söyleyerek, dehşetengiz bir “barbar yabancılar” imgesi kuruyor. “Sıradan adama” hitap eden, “dobralık” suretinde anti-entelektüalizm, milli “öze dönüş” hamaseti, siyaseti, yargıyı, kamuoyunu “aradan çıkartmak” isteyen bir “ne diyorsak o” heyheylenmesi…

Siz ‘yeni sağ’ın, solun değişim ve yenilik iddiasını çalarak devrimci bir kılık kuşandığını da söylüyorsunuz. Bugünkü ‘yeni’ kavramlaştırmalarını da bu minvalde değerlendirebilir miyiz?

Batı’da yeni sağ, 1970’ler/80’ler dönümünden itibaren bu iddiayla çıktı. Özgürlük ve yenilik şiarlarını gasp eden solun, tam tersine bunların köküne kibrit suyu döktüğünü ileri sürdü. Bu kavramları solun sultasından kurtarmanın “devrim”in ta kendisi olduğunu söyledi. Piyasayı serbestleştirmenin en has özgürlük olduğunu söyledi. (Reklam endüstrisi, zamanla tek mümkün özgürlüğün bu olduğuna da alıştırdı bütün dünyayı!) Solun dogmatizmiyle ve ahlaki-kültürel hegemonyasıyla insanları “kastığını”, onları yapay ve kendilerine yabancı birtakım züppeliklere zorladığını, onlara kendileri gibi olma imkânı vermediğini, bu “hegemonyadan” kurtulmanın başlı başına bir devrim ve ön açıcı bir yenilik olduğunu söyledi. Özal’ın Türkiye’de kurduğu dil de buydu.

AKP, en fazla 2013’e kadar uzatabileceğimiz liberal döneminde, bir bakıma bu hattı devam ettirdi. Buna bir de askerî vesayeti alt etme misyonunu ekleyerek pekiştirdi. Gerçekten de bir sorun olduğunu belirtmemiz gerekir bunun, askerî vesayet diye de bir bela gerçekten vardı ve vardır da bu memlekette. Mesele şu ki, bu dönemde askerî vesayet, bütün kötülüklerin anası olarak bir “Kartaca yıkılmalıdır” kampanyasına vesile edildi, her somut mesele buna indirgendi, araçsallaştırıldı ve bir yandan da iktidarın husumet duyduğu, bastırmak istediği çok şey de askerî vesayet çuvalına tıkıldı.

“Yeni Türkiye” sloganı da, ilk çıktığında, bu çizginin devamını ima eder gibiydi. En azından Davutoğlu hükümetinin “Yeni Türkiye” programında, hâlâ hava biraz buydu. “Medeniyet inşası” iddiasıyla, “vatandaşının kafasına ideoloji kakmayan devlet” vaadini mandalla da olsa tutturmaya dönük bir imaj çabası, en azından, vardı…

Fakat aşağı yukarı son bir iki yıldır, sadece 15 Temmuz da değil, adım adım yükselerek 2015 Haziran sonrasından beri, “çözüm süreci”nin bitirilmesinden beri, “Yeni Türkiye” sloganı pek o kadar revaçta değil artık. Tamamen cayılmış da değil, bir kenarda duruyor… Ama şimdi bahsettiğimiz reaksiyoner nostaljizm daha baskın, köklere, “öze” dönme mehteri daha baskın. “Yeni”yle kastedilen, daha çok “eski”dir. Batılılaşmacı politikaların tahribatının silinmesi, böylece üstü onun tozuyla örtülmüş eski güzel kültürümüzün gün yüzüne çıkarılmasıdır. Yine daha önce söylediğim gibi, ihya ve inşa söylemi de, yeni bir hamleyle kurucu olmaktan ziyade, “arızayı gidermeye”, “yanlış” ve “yabancı” kültürü kazıma işine odaklanıyor. Yani yenilikçilikten ziyade, restorasyonculuk momenti baskındır.

Bu yeni ‘İslam-Türkçü’ söylemin fiziksel etkinlik açısından sınırlanmışlıkları nelerdir? Muhafazakâr milliyetçilik bu söylem ve kavramlarla toplumun zihinsel algısını kuşatmaya devam edebilecek mi?

“İslam-Türkçü” dediğiniz veya milliyetçi-muhafazakâr ideolojik içerikten öte, “format” önemli burada. Hatta format belki daha önemli! Kaskatı, su geçirmez bir “biz”e kapanmak, dehşetli bir hınç üretimi, habis, şehvetli bir karalama dili, muhalefete de sirayet edebiliyor. Sadece politik zemini kastetmiyorum, günlük ilişkilere de sirayet edebiliyor. Zihin şirazesini iyice kaydıran bir şey bu, çok vahim. Onun için, başka bir dil kurabilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Enternasyonalizmin dinmeyen rüzgarı

Jim Jump, Britanya Komünist Partisi üyesi ve İspanya İç Savaşı’nda uluslararası tugaylarda savaşan devrimcilerin anısını yaşatmak için kurulan International Brigade Memorial Trust’ın sekreteri. (“A Spanish Civil War Scrapbook”, “Antifascistas: British & Irish Volunteers in the Spanish Civil War”, “Looking Back at the Spanish Civil War” ve “Poems from Spain: British and Irish International Brigaders on the Spanish Civil War” adlı kitapların editörü ve) İspanya İç Savaşı konusunda önde gelen bir otorite. Söyleşiyi, Marx Memorial Library and Workers’ School’da gerçekleştirdik.

Londra’da Portbello Mahallesi’nde, ancak arayan gözlerin fark edebileceği bir duvar mozaiği, İspanya İç Savaşı’nda ölen İngiliz işçi ve aydınların anısını gündelik hayatın içine taşıyor. İspanya için yardım toplamak amacıyla kurulan ve üzerine orak-çekiçli bayrak konulmuş masayı, savaşın yıkıcılığından kurtarılan çocukları getiren Habana gemisini, ölenlerin portrelerini, mektuplarını, çocuksu bir üslupla yansıtan bu duvar resmi, yalnızca tarihsel bir anıyı canlı tutmuyor, günümüzde de yaşamaya devam eden enternasyonalist dayanışmanın derin ve güncel köklerini gösteriyor. İngiliz, İrlandalı ya da İskoçyalı olmayı çoktan aşmış olan Britanyalı işçiler ve aydınlar, uzak bir ülkede demokratik bir cumhuriyet için faşizme karşı savaşan İspanyol halkının yanında mücadeleye katıldılar. İçlerinden birçoğu orada can verdi. Sağ dönenler sosyalizm için mücadeleye ülkelerinde devam etti.

Bugün, Marx Memorial Library and Workers’ School’un işçi dershanesi olarak kullanılan salonunun duvarlarında da Uluslararası Tugay’ın İspanya’daki mücadelesini anlatan resimler, savaşların anısına yapılmış bir anıt ve tugayın bayrağı onurla sergileniyor. Yaşayan yalnızca bu simgeler değil; mücadele geleneği elverişli ortam bulduğunda başka topraklarda başka halklar için esmeye devam eden bir rüzgâr…

1930’larda anti-faşist mücadelenin önemi ve emek hareketinin İspanya Cumhuriyeti ile dayanışmayı örgütlemesini ve bu mücadelenin günümüzdeki uzantılarını Jim Jump ile konuştuk.

Özellikle 1930’lu yıllarda Britanya’da komünist düşünceler yalnızca işçiler arasında değil, aydınlar arasında da yaygın ve etkili. Bunun nedenleri hakkında ne söyleyebilirsiniz?

1929’da Wall Street iflası gerçekleşti ve ardından da dünya çapında büyük ekonomik kriz yaşandı. Britanya’da yoksulluk felaket boyutlarındaydı ve buna karşı işsizler Londra’ya yürüyüş ve açlık grevleri düzenlediler. İşleri yoktu, ekmekleri yoktu. Aynı zamanda faşist düşünceler ve örgütler de yükseliyordu. Faşistler ülkedeki ekonomik sorunlar için göçmenleri ve Yahudileri suçluyorlardı. Herkesten önce, Komünist Parti bu düşüncelere karşı mücadele ediyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İşçi Partisi pasifist politikalarda diretiyor ve Avrupa politikalarından ve bir başka dünya savaşından uzak durmak istiyordu. Yani Avrupa’da faşizmin herkes için bir tehlike olduğunu anlayan yalnızca Komünist Parti’ydi. Faşizme karşı mücadeleye öncülük eden de yalnızca Komünist Parti idi. Sokak düzeyinde, sömürücü ev sahiplerine karşı, iş yerlerinde daha iyi haklar ve ücret için ve sosyal güvenlik sisteminin iyileştirilmesi için mücadele etti. Bu yüzden 1930’larda komünist partisi kitlesel boyut kazandı ve politik güç haline geldi. Toplum içinde ve bütün sosyal sınıflar arasında destek kazandı. Esasen işçi sınıfına dayanıyordu ve her türden mücadelenin ön sıralarında yer alıyordu. Bu mücadele, yalnızca işçilerin değil, orta sınıf aydınların da ilgisini çekiyordu. Kapitalizmin başarısız olduğunu ve ekonomik krizden sonra toplumsal bir çöküş yaşanacağını gören herkes komünizme yakınlık duyuyordu. Doğal olarak, yaşanan sorunların çözümü için sadece azınlık yararına değil, bütün çalışanlar için faydalı bir ekonomi ve toplumu yeni temeller üzerinde örgütleyecek bir sistem arayışıydı bu. Komünist düşüncelere yönelim bu ortamda gelişti.

Özellikle Britanyalı entelektüeller arasında enternasyonalizm duygusunun çok güçlü olduğunu görüyoruz. Bunun iki önemli sonuç doğurduğunu düşünüyorum. Birincisi, Sovyetler Birliği için bilgi toplayan aydınlar ortaya çıktı, Cambridge Beşlisi gibi… Bir de uluslar arası dayanışma için İspanya’ya gidip savaşanlar var. İkisi arasında çok önemli bir fark görmüyorum ben. Bunalım yılları, faşizmin yükselişi ve Sovyetler Birliği’nde sosyalist inşanın başarıları böyle bir aydın eğilimine yol açmış olmalı.

Bu çok genel bir soru. Birincisi Cambridge entelektüelleri; evet, o dönemde Cambridge Üniversitesi’nde Komünist Partisi’nin fikirlerinin etkili olduğu bir grup insan vardı. Sovyetler Birliği’ne ilgi gösteren genç bir kuşaktan söz edebiliriz. Bunlar içinde bir kaçı Sovyetler Birliği’ne aktif destek gösterdi ve ajanlık da yaptı. Ve bunlar içinden bazıları da İspanya’ya giderek faşizme karşı savaştı, bazıları orada savaşta öldü. Söylediğim gibi, bu insanlar kapitalist sistemin 1930’larda çökmeye başladığını düşünüyorlardı ve faşizm tehlikesinin farkındaydılar. Bu yüzden Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı bir seçenek olduğunu düşünmeleri doğaldı. Ve 1936’da faşizme karşı mücadelenin İspanya’da en açık biçimini aldığı da ortadaydı. Başka olayların da farkındaydılar. Mesela İtalya’nın Habeşistan işgali ve Avusturya’daki tehlikeli gelişmeler gibi… Yani sadece İspanya’da değil, dünya çapında geniş bir faşizm olgusu vardı ve bu gerçek, faşizme karşı nerede olursa olsun savaşma eğilimini güçlendiriyordu.

Christopher Caudwell’i bu sürecin özgün simgelerinden biri olduğunu düşünüyorum. O son derece ilginç bir entelektüel… Çok geniş ilgi alanları var: psikoloji, biyoloji, fizik, sosyoloji, tarih… Ve bu konularda bugün için de önemli olan eleştiriler geliştirdi. Caudwell Komünist Partisi bakımından ne ifade ediyor bugün?

Christopher Caudwell ilginç bir insan ama ayni zamanda çelişkilerle dolu bir hayatı var. Okulu 15 yaşında bırakmıştı, yani Cambridge entelektüelleri gibi üniversiteli değildi. Roman-Katolik bir özgeçmişi vardı ve hayatının erken dönemlerinde, gençliğinde, muhafazakâr düşüncelere sahip olduğunu gösteren kanıtlar da var. 1926’da Britanya’daki genel grevler sırasında grev kırıcıları taşıyan otobüsü de o kullanıyordu, abisi ve ailesi ile beraber. Tabi ki bu 1929’daki büyük iflastan önceydi. 1930’larda Marksizm ile tanıştığı belli. Ve Marksizm’i sadece sorunlara cevap olarak değil, sorunların açıklaması olarak da gördü. Dünyayı anlayabilmek için bir yöntem arıyordu ve buldu. Ben bir Caudwell uzmanı değilim, ama şiirlerini ve yazılarını okudum, çok etkileyici şiirleri var. Bunlarda da, Marksizm’i entelektüel eyleminin her alanına istekli bir şekilde uygulamaya çalıştığı görülüyor. Şiirde, edebiyatta, bilim ve teknikte ve bütün faaliyetlerinde Marksizm’i görmeye çalışıyordu. Caudwell’in bir başka önemli özelliği mühendisliği. O birçok yeteneği olan bir insandı. İyi bir şair, yazar, cinayet romanları yazarı ve mühendisti. Örneğin, devrimsel özellikleri olan bir şanzıman tasarlamıştı. Dediğim gibi, 15 yaşında okulu bıraktı ama kendisini geliştirdi. Ve sonra Marx ile tanıştı ve bütün hayatını değiştirdi. İspanya’ya gidince de maalesef harekete katılışının ilk günlerinde öldü. Partiye üye olduktan sonra doğu Londra’da, Poplar’da yaşadı ve orda toplantılara katıldı. Burası o dönemde çok politize olmuş bir bölgeydi. Çantasında bir yığın Marksizm kitabıyla birlikte şehir dışına çıkardı ve sürekli yazardı.

Caudwell Türkiye’de 1980’li yılların sonunda tanındı… “Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler”, “Fiziğin Bunalımı”, “Yanılsama Ve Gerçeklik”… Bunlar Türkçeye çevrildi ve geniş bir aydın okuyucu kitlesi buldu. Marksist aydınlar arasında çok tartışıldı.

Bu çok ilginç çünkü Londra’da sokağa çıkıp insanlara “Christopher Caudwell’i tanıyor musunuz?” diye sorsanız, kimse tanımaz. Unutuldu artık. Ama Britanya’da ve Amerika’da 40’lı ve 50’li yıllarda ve uzun yıllar boyunca, kitapları üniversite müfredatlarında incelendi. Ama artık yok. Daha dün akşam Caudwell’in seçilmiş yazılarından oluşan bir kitabı çıkardık. Basıldığı için çok mutluyuz. Bu, Caudwell’e yeni izleyiciler kazandırabilir. Bir arkadaşımız onun biyografisini hazırlıyor.

Caudwell’in ilgilendiği konular genellikle Marksistler arasında sınıf mücadelesinin ikincil alanı gibi görünür. Caudwell’in yönelimi İngiltere’nin tarihsel ve politik koşulları bakımından nasıl yorumlanabilir?

İlginç bir şekilde İspanya İç Savaşı’na bazen şairler savaşı deniyor. Bu tabii ki, gerçeği tam yansıtmıyor ama doğru olan bir şey var. İspanya da savaşan çoğu insan, uluslararası gönüllüler veya İspanyalılar olsun, savaş öncesinde şiir okuyup yazan insanlar değillerdi. Ama bu dönem ve Caudwell de bunun bir parçasıydı, halka ulaşmak için şiirleri demokratize etmek gibi bir hareket vardı. İlgisiz insanlar da şiir yazmaya teşvik ediliyordu. Bundan önce şiir sadece zenginlerin, burjuvazinin ve eğitimli insanların yapabileceği bir şeydi sanki normal insanların değil. Şair John Cornford da bir Cambridge entelektüeliydi, o da İspanya’da öldü. Orda birçok Britanyalı ve başka ülkelerden şairler vardı. İşçi sınıfı gönüllüleri de vardı. Britanya ve İrlanda’dan 2.500 gönüllü İspanya ya gitmişti. Birçoğu –yüzde 80’i– mavi yakalı işçilerdi, ama bunların birçoğu orada şiir yazmaya başladı. Ve tabi ki Britanya Komünist Partisi de bunu destekliyordu. O dönem “Şiir ve Halk” adlı etkileyici bir dergi çıkmıştı. İspanya İç Şavaşı’ndan iyi yazarlar ve şairler çıktı. Bunların birçoğu savaştan sonra da yazmaya devam etti.

Komünist Partisi antifaşist gidişi fiilen organize etti. Peki, İngiliz Hükümetinin tutumu neydi?

Britanya Hükümeti, İspanya’da müdahale etmeme politikası diye utanç verici bir tutum almıştı. Bu aslında Franco’yu örtülü biçimde desteklemek anlamına geliyordu. Britanya ve Fransa liderliğindeki “İspanya İç Savaşı’na müdahale edilmemesi” diye adlandırılan politika sonucunda, Milletler Cemiyeti’ni ikna ederek İspanya’nın bütününe, görünüşte iki tarafa da silah ambargosu uygulandı. Yani Cumhuriyetçi’lere de, faşistlere de silah satılmayacak veya verilmeyecekti! Şüphesiz, İspanya Cumhuriyeti, İspanya’nın meşru hükümetiydi ve çok az silahı vardı. Çünkü ordu isyan etmişti ve Cumhuriyet kendisini savunmak için bir ordu inşa etmek zorundaydı. İngiltere’den, Fransa’dan ve diğer ülkelerden silah almak istiyordu ama buna izin verilmiyordu. Bunun dışında uygulanan başka yaptırımlar, sınırlamalar da vardı. Örneğin, İspanya, Londra kentini ticari işler için kullanamazdı. Dolayısıyla Britanya, biliyoruz ki, aslında İspanya Cumhuriyeti’ne çok düşmanca yaklaştı. Çok tarafsız davranıyor gibi görünüyor ve ‘bu savaştan uzak durmak’ istediklerini söylüyordu fakat aslında arşivlerden gördüğümüz gibi bu politikanın Franco’nun zaferini sağlayacağını biliyordu. İnsanlar soruyorlar: Faşistler İspanya’da nasıl kazandılar? Bunun tek sebebi var: Hitler ve Mussolini, Franco’ya her türlü yardımda bulunurken, İngiltere ve diğer Batılı ülkeler Cumhuriyet yönetimine yardım etmeyi kesinlikle reddettiler. Cumhuriyet esas olarak Sovyetler Birliği’nin yardımına dayanıyordu; Meksika da yardımcı oldu ama aslında silah verebilen tek ülke Sovyetler’di. Ancak elbette bununla ilgili büyük lojistik sorunlar vardı. Sovyetler Birliği’nden İspanya’ya silah ulaştırmak çok zordu. Akdeniz limanlarında silah taşıyan birçok gemi, İtalyan denizaltıları tarafından torpilleniyordu. Fransa, sınırını İspanya’ya kapattı, böylece bu yoldan da silah alamadılar. İngiltere, yaptıklarının çok düşmanca olduğunu biliyordu. Gönüllüler de, İngiliz Hükümeti tarafında haklarında dava açılmakla tehdit ediliyordu. Bunu 19. yüzyıl’dan kalan bir yasaya, İngiliz vatandaşlarının yabancı bir ülkenin ordusuna girmesini engelleyen bir yasaya dayandırıyordu. Biliyoruz ki tüm limanlarda tek başına veya küçük gruplar halinde seyahat eden gençleri izleyen gizli polisin özel bir kolu vardı ve İspanya’ya giden herkes fişleniyordu. O zaman isimleri alınan 4 bin kişinin listesi, bugün Londra’daki ulusal arşivlerde duruyor. İzlendiler ve kayıtları tutuldu. Sonunda gitmeleri için kapı aralandı ancak birçoğu bu kez Fransa’da tutuklandı, İngiltere’ye gönderildi ve onlar tekrar denediler. Babam da İspanya’ya giden gönüllüler arasındaydı. Sussex’te gazete muhabiri olarak çalışıyordu. Yerel komünist şube sekreteriyle temas kurarak burada birine ulaştı. Her şey yeraltında ve gizli olarak organize edildi. Parti vasıtasıyla yapıldı. Ve Paris’e seyahat talimatı verildi. Fransa’da da aynı derecede dikkat göstermeleri gerekiyordu. Pekçok engeli aşarak hedefine ulaştı.

Bu düşmanca politikanın sebebi neydi?

İngiliz hükümeti neden İspanyol Cumhuriyeti’ne düşmandı? Bu pekçok insanın aklını meşgul eden bir soru. Çünkü İspanya Cumhuriyeti de liberal demokrasi rejimiydi ve düşmanlık için bir sebep yoktu diye düşünülüyor. Sanırım bunun sebepleri, ki birçok tarihçi bu konuda aynı düşünüyor, kısmen İspanya’daki İngiliz yatırımları konusunda yaşanan endişeydi. İngiltere İspanya’ya çok fazla yatırım yapmıştı. Özellikle madencilik ve metalürji endüstrisinde… Dolayısıyla, belki İngiliz iş dünyasının çıkarlarının ilerici bir hükümetten olumsuz etkileneceği yönünde kuşkuları vardı. İkincisi, Sovyetler Birliği’nin etkisidir. Arşivlerden de biliyoruz, Britanya devletinin bazı kesimlerinde İspanyol hükümetinin devrim öncesi bir durumda olduğu, Rusya’daki Kerensky hükümetine benzediği gibi bazı korkuları vardı. Komünistlerin iktidara gelmesinin, bir sosyalist devrimin yakın olduğunu düşünüyorlardı. Bu saçmalık çünkü buna dair hiçbir kanıt yoktu. İç savaşın başlangıcında İspanyol Komünist Partisi çok küçük ve etkisizdi. Sovyetlerin Madrid’de bir elçiliği bile yoktu. Sovyetler Birliği İspanya ile zannedildiği biçimde ilgilenmiyordu. Simdi arşivlerden biliyoruz ki Stalin, savaşın başlangıcında müdahale edilmemesi politikasını destekliyordu. Çünkü İspanya’da cumhuriyet için verilen halk desteği çok büyüktü ve Franco’nun tüm büyük şehirlerde ki darbe girişimi başarısız olmuştu. Stalin, İngiltere’nin ve özellikle İspanya ile sınırdaş olan Fransa’nın Avrupa’da başka bir faşist ülke istemeyeceği için cumhuriyete, bu liberal demokratik rejime yardım edeceklerini de umuyordu. Zaten İtalya ve Almanya’da faşizm egemendi ve Fransa’nın bir de İspanya’ya izin vermesi mümkün görünmüyordu. Onun için, Avrupa güvenliği önemliydi. İspanya’nın faşizme düşmesi, Sovyetler’e saldırı ihtimalini yükseltiyordu. Ve haklı olduğu ortaya çıktı.

Mussolini ve Hitler düşman olarak yok edildiler. Ama Franco orada korundu. Hatta onaylandı. Bunun nedeni nedir?

Çünkü Franco komünizme şiddetle karşıydı ve böyle bir figür kapitalist devletler için gerekliydi. Soğuk Savaş aslında 1917’de başlamıştı. İkinci dünya savaşı sırasında İngiltere, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında geçici bir anlaşma oldu ve bu savaş bir süre durduruldu. Sıcak savaş sona erince, Soğuk Savaş yeniden başladı. Yine komünizm korkusundan dolayı oldu bu. Özellikle İspanyol İç Savaşı’nda İspanyol Komünist Partisi bir “savaş partisi” haline geldiği için çok tehlikeli olarak görülüyordu… Bu, Franco’ya karşı direnişi oluşturan partiydi. Savaş bittikten sonra bile, Komünist Parti, Frankizme karşı yeraltı direnişine liderlik etti. Bence, diğer yandan İngilizler ve Amerikalılar Franco’nun değişmeye başladığını düşünmeyi tercih ettiler. Franco da buna uygun olarak, açıkça faşist olan davranışlarının ve resmi ideolojik söyleminin bir kısmını terk etmiş, faşist bir diktatörden otokratik bir diktatöre dönüştüğü izlenimi vermiş fakat acımasızlığı değişmemişti. Komünizme olan karşıtlığını vurguluyor ve aynı zamanda tarihi yeniden yazıyordu. Komünistlerin Cumhuriyetçi İspanya Devrimi’ni sonlandırmak için darbe hazırladığına dair kanıtlar üretti. Tam bir imalat! Ama bu batının çıkarlarına da uygundu, Amerika ve Britanya’nın işine geliyordu buna inanmak. Bu İspanya İç Savaşı’nın resmi anlatısı haline geldi. Soğuk Savaş sırasında, İspanya İç Savaşı iki kana susamış siyasi aşırılık arasında bir çatışma olarak görüldü, gösterildi. O zamana kadar dünya kamuoyu açısından İspanya, ülkedeki gericilerin ve dış güçlerin saldırısına uğrayan demokratik bir ülke idi. George Orwell’in Katalonya’ya Selam adlı kitabı Soğuk Savaş ideologlarının analizine büyük katkıda bulundu. Bu kitap, Sovyetler Birliği ihanet ettiği için cumhuriyetin yıkıldığı fikrini yarattı. Bu resmi görüş haline geldi. Franco gerçekte ıslah olmadı ve asla ‘batı kulübüne’ resmen kabul edilmedi. Mesela, İspanya Franco’nun ölümüne kadar NATO’ya alınmadı. Fakat tabi ki ABD orduya pekçok sayıda asker yerleştirmiş ve temelde Franco rejimini desteklemiştir.

Franco lehine İngiltere’de propaganda yapan gazeteler, çevreler var mıydı o dönem? Franco’yu desteklemek adına kamuoyu oluşturmak…

Aşırı bir destek bulunmuyordu, “Franco çok iyi bir adam” da denmiyordu. Ama Franco için mazeretler uyduranlar vardı. Ve Franco’nun cumhuriyetten daha kötü olmadığı propagandasını yapanlar çıkabiliyordu. Resmi anlayış da böyleydi. Bireysel destekçi diyebileceğimiz kişiler de vardı. Örneğin Margaret Thatcher’in konuşmalarının yazarı ve siyasi danışmanı Brian Crozier, 1970’lerde Guernica’yı cumhuriyetçilerin yıktığını iddia ediyordu. Hâlâ birçok insan arasında bu anlayış yaşıyor. General Pinochet, Margaret Thatcher’in yakın bir arkadaşıydı, onunla çay içmek için sürekli Londra’ya gelirdi… Ve bu yakın arkadaş, Pinochet, Franco’yu kendisine model olarak görüyordu. Franco 1975’te öldü ve sadece iki devlet başkanı cenaze törenine katıldı. Biri Fas kralı, diğeri Şili’den General Pinochet…

Günümüze gelelim, biraz… İngiliz ve İrlandalı genç Suriye’de IŞİD’e karşı savaşırken öldü. Bunu, uluslararası tugay geleneğinin devamı olarak değerlendirebilir miyiz?

Bu gönüllülerin çoğunun uluslararası tugaylardan ilham aldığını ve onlar gibi üç uçlu yıldız simgesini kullandığını biliyoruz. Üç uçlu yıldız üç insan ırkının birliğini temsil ediyor: Asyalı, Afrikalı ve Avrupalı. Ayrıca İspanyollar da Orta Doğuda Kürtlerle birlikte savaşmaya gitti ve Cumhuriyet bayrağı ile fotoğraflar yayımlayarak kendilerini bu geleneğin bir parçası olarak ilan ettiler. Bu yüzden tutuklanmışlardı da. Ve sanırım orada kendilerini “Bob Crow Tugayı” olarak adlandıran bir grup İngiliz var. Onlarla hiç iletişim kurmadım bu yüzden kesin konuşamıyorum. Ancak okuduğum şeylerden oldukça net anlaşılıyor ki uluslararası tugayları bir model olarak görüyorlar.

Bazı Britanyalı gençlerin adı var bende: Luke Rutter, Ryan Lock, Dean Evans, Erik Konstandinos Scurfield ve Türkiye kökenli Mehmet Aksoy… İngiliz basınında nasıl değerlendiriliyor bu gençlerin orada savaşmaları?

Çok farklı ve karışık değerlendirmeler var. İnsanların kesin bir düşüncesi olduğunu düşünmüyorum. Resmi ana akım kanallarının da öyle. Çünkü Ortadoğu’da olanlar çok karışık. IŞİD ve El-Kaide batının resmi düşmanları, ancak bu gruplara yine batının silah verdiğini biliyoruz. Bu yüzden kafalar çok karışık… Şahsen, ben Britanya ve Amerika için asıl düşmanın IŞİD ve El-Kaide değil de hâlâ Rusya ve İran olduğunu düşünüyorum. Bu gönüllüler hakkında ne düşünülmesi gerektiği konusunda Britanya solunda izlediğim tereddütün sebebi bu. Onların çok cesur ve muazzam bir şekilde fedakâr oldukları açık. Gerçekten enternasyonalistler. IŞİD’e karşı savaşmaya giden çok fazla insan var. (Fakat gerçekte kime karşı savaştıklarından emin değilim). Kürt güçleriyle birlikte savaşanlar farklı. Uluslararası tugaylarla benzerliklerini görebiliyorum. Orta doğudaki savaşla İspanya’ya kıyaslandığında söylenecek şey, İspanya’da insanların neler olduğu konusunda daha net bir fikrilerinin olduğudur. Dünyanın dört bir yanından Madrid’e ve Barselona’ya giden çok sayıda gazeteci vardı. Savaş meydanlarına girdiler ve gerçekleri dünyaya bildirdiler. Oysa Suriye’de neler oluyor, o kadar açık değil.

Bu konuda da, Britanya resmi çevrelerinin 1930’lardakine benzer bir tutumu var sanki. Bu insanların gidip IŞİD’e karşı savaşmalarını desteklemiyorlar ama engel de olmuyorlar.

Manchester saldırısı, İngiltere ve Libya arasında özgürce dolaşan bir genç Libyalı tarafından gerçekleştirildi. Adının İngiliz gizli polisi tarafından bilindiğini biliyoruz. Ancak radikal köktendinci bir hizbin parçası olduğunu ne ölçüde bildiklerinden emin değiliz. Suriye’deki savaşın başlangıcında ve ayrıca Libya’da yaşanan olaylarda, İngiliz Hükümetinin El-Kaide gruplarını aktif biçimde desteklediğini gösteren çok sayıda kanıt var. Yine, İran, Rusya gibi ülkelerin büyük düşman olarak kabul edilmesi temelinde Batı tehlikeli bir oyun oynadı. Paralel olan şey, Batı 1930’larda faşizmle flört ederek yine aynı biçimde bir oyuna girmişti. Batı, faşizmi kullanabileceğini, Sovyetler Birliği’ni yenmek için Hitler ve Mussolini’yi kullanabileceğini düşünüyordu. Elbette, zekice bir şey değildi; aslında sadece dünya savaşının yolunu açan bir plandı bu. Gördüğüm paralellik bu. Sanırım şimdi Ortadoğu’da da akıllı olduklarını ve köktendincileri kullanabileceklerini zannediyorlar. Gerçek düşmanın onlar açısından IŞİD olduğunu sanmıyorum; başka gündemleri olduğunu düşünüyorum.