Anlatılan senin öykündür!

Şapkacı Mary Anne Walkley’in öyküsünün Kapital’de yer alışının nedeni neydi? Ya da orada anlatılan öykü sadece İngiltere’ye ve o günkü koşullarına özgü yaşanmış bir olay mıydı? Yoksa bu ve benzer öyküleri bugün vahşi sömürü çarkına kapılmış dünyanın herhangi bir kapitalist ülkesinde de görmek olanaklı mıdır? Sonraki gelişmeler bütün bu soruların yanıtlarını herkesin anlayabileceği bir biçimde verdi. Ama önce gelin Kapital’deki öyküyü alıntıyı biraz uzatmak pahasına yeniden okuyalım.

1863 Haziran’ının son haftasında, Londra’daki bütün günlük gazeteler ‘sansasyonel’ bir başlık altında bir haber yayınladılar: ‘Aşırı çalışmanın neden olduğu ölüm.’ Haber, çok saygı değer bir giysi firmasında çalışan ve Elise tatlı adıyla bir hanımefendi tarafından sömürülen 20 yaşındaki şapkacı Mary Anne Walkley’in ölümü ile ilgiliydi. Sık sık yinelenen o eski öykü bir kez daha anlatılıyordu. Bu kız, ortalama 16.5 saat, işlerin hızlı gittiği mevsimde ise aralıksız 30 saat çalışıyor, azalan emek-gücü, arasıra, likör, şarap ya da kahve ile takviye ediliyordu. Şimdi ise mevsimin en hızlı zamanıydı. Yeni ithal edilmiş Gal Prensesi onuruna verilecek baloda soylu hanımların giyecekleri süslüpüslü tuvaletlerin gözaçıp kapayana kadar hazırlanması gerekiyordu. Mary Anne Walkley, 60 kızla birlikte hiç aralıksız 26.5 saat çalışmıştı; 30 kız bir odada oturmuşlardı ve odanın havası ancak bunların 1/3’ine yetecek kadardı. Gece, yatak odasının tahtalarla bölünmüş havasız bölmelerinde ikişer ikişer yatıyorlardı. Ve bu da, Londra’nın en iyi modaeviydi. Mary Anne Walkley, cuma günü hastalandı ve elindeki işi bitiremediği için Madam Elise’yi şaşkın bırakıp pazar günü öldü. Ancak ölümünden sonra çağrılan Dr. Bay Keys, jüri önünde dosdoğru tanıklık etti ve şunları söyledi: ‘Mary Anne Walkley, çok kalabalık bir odada uzun saatler çalışması ve çok küçük ve havasız bir yatak odasında bulunması nedeniyle ölmüştür.’” (Kapital 1. Cilt 268-69, Sol Yayınları)

Bu öykünün benzerlerini Türkiye’de, Bangladeş’te, Pakistan’da ya da dünyanın başka herhangi bir ülkesinde bugün de görmek olanaklıdır. 2005 Aralık ayında Bursa’da Özay Tekstil’de kaçmamaları için üzerleri kilitlenen beş kadın işçinin yanarak feci şekilde öldüğünü hatırlamak bile çok şey anlatmıyor mu? Ya Güney Afrika’da kurşunlanan madenciler! Günde 12-16 saat çalıştırılan, hatta dışarı çıkamasınlar diye üzerlerine kapılar kilitlenen kadın ve erkek işçiler tarihin derinliklerinde kalmadı. Kapitalizmin merkez ülkelerinde ise işler biraz daha farklı yaşanıyor. En modern makineler karşısında günde 12-16 saat değil, 8 saat çalışmalarına karşın ağır çalışma koşullarından dolayı meslek hastalıklarına yakalanan işçilerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyor. Çünkü her geçen gün biraz daha mükemmelleşen makinalar ve onların kapitalist kullanım biçimi işçiden artı-değeri adeta onun tüm fiziki ve ruhsal gücünü son damlasına kadar soyarak alıyor. Örneğin artık bir otomobil bir dakikanın altında bir sürede üretilebiliyor. Marx o keskin ileri görüşlülüğü ile daha o zaman şunları yazmıştı:

Fizikçi, fiziksel olguları, ya en tipik biçimde oldukları, bozucu etkilerden en uzak bulundukları yerlerde gözlemler, ya da olanaklıysa, olayın en normal biçimde geçmesini sağlayacak koşullar altında deneyler yapar. Ben, bu yapıtta, kapitalist üretim tarzını ve bu tarza tekabül eden üretim ve değişim koşullarını inceleyeceğim. Bugüne kadar, İngiltere, bunların klasik yurdu olmuştur. Teorik düşüncelerimin gelişmesi içinde, İngiltere’nin başlıca örnek olarak gösterilmesinin nedeni işte budur. Ancak eğer Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silker, ya da iyimser bir biçimde Almanya’da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa, ona açıkça şunu söylemeliyim: ‘De te fabula narratur!’ / Bu öyküde senin sözün ediliyor (Horatius).” (Almanca birinci baskıya önsöz, Sol Yayınları)

Marx bu satırları yazdığında Fransa ve Almanya kapitalist sanayileşmenin girdabına kapılmışlar, diğer Avrupa ülkeleri de bu yolu tutmuşlardı. “İngiliz tahtının dış ülkelerdeki temsilcileri, Almanya’da, Fransa’da, kısacası Kıta Avrupası’nın bütün uygar devletlerinde, sermaye ile emek arasındaki mevcut ilişkilerde köklü bir değişikliğin İngiltere’deki kadar apaçık ve kaçınılmaz olduğunu uzun uzun anlatmaktadırlar.” Marx bu ülkelere İngilizlerin Mavi Kitap’ından alıntı yaparak Amerika Birleşik Devletleri’ni de eklemektedir. Kapitalist gelişme yoluna giren hemen her ülkede işçi sınıfı benzer sömürü ve çalışma koşullarına mahkum edilmiştir.

Avrupa’nın büyük ülkelerinde, ABD’de ve biraz gecikerek de olsa Japonya’da kapitalist gelişme baş döndürücü bir hızla gerçekleşti. Ama kapitalist gelişme kendi mezar kazıcılarını da geliştirmekten, onları sanayinin orduları olarak disipline sokmaktan geri duramazdı. Modern sanayi ve sanayi burjuvazisi gelişirken, modern sanayi proleteryası da gelişmiş ve güçlenmişti. Kapital, kapitalizmin işleyiş mekanizmalarını tüm açıklığı ile ortaya koymuş, Marx’ın burada ulaştığı sonuçlar başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde işçi sınıfı hareketinin temel ilkeleri haline gelmişti. Çeşitli uluslardan işçi sınıfı Engels’in deyimi ile “varılan bu sonuçlarda kendi durumunun ve özlemlerinin en uygun ifadesini” bulmuştu. Kapital kapitalist üretimin tüm sırlarını ortaya koyarak, gereksindiği düşünsel silahını proletaryanın eline vermişti.

Bugün inkârcılık epeyce yaygınlaşmış olsa da, doğrusu uluslararası işçi sınıfı bu okuldan iyi geçti ve geleceğin temsilcisi ve yeni bir dünyanın kurucusu olacaklarının tüm kanıtlarını ortaya koydu. Manifesto’nun çağrısı “bütün ülkelerin işçileri birleşin” olmuştu. İlk uyananlar birleştiler ve 1. Enternasyonal’i kurdular. İlk işçi iktidarını yaratanlar “göğü fethetmeye çıkan” Paris Komünarları oldu. İşçiler 1. Enternasyonal tarihsel görevini tamamladığında ve işçi hareketi daha fazla yaygınlaştığında 2. Enternasyonal’i kurdular. Artık işçilerin ileri kesimleri ülkeleri, dinleri, renkleri farklı da olsa tek bir sınıfın üyeleri olduklarını daha fazla fark ediyorlardı.

Öyle ki, kapitalist gelişmenin boy verdiği hemen hemen her ülkede, her renkten, her dinden, her ulustan kadın ve erkek işçiler kendilerini uluslararası işçi sınıfının bir parçası olarak kabul ettiler ve kendi ortak davaları, yani kapitalizmi mezara gömme mücadelesini yükseltiler. 8 saatlik iş gününü, kadın emekçilerin haklarını, 1 Mayıs’ı bu mücadeleler içinde kazandılar. Hiç kuşkusuz bu mücadelelerin zirvesi 1917 büyük Ekim Devrimi oldu. Devrim sonrası kurulan 3. Enternasyonal artık uluslararası işçi sınıfının ortak davasının mücadele örgütüydü. İşçi sınıfı sadece iktidarı almakla kalmamış, sömürüsüz bir dünyanın inşasına da başlamıştı. Üstelik onların bayrağının altında toplananlar sadece işçiler değildi. Sömürgelerin, bağımlı ülkelerin halkları da emperyalizme ve kapitalizme karşı işçilerin açtığı bayrağın etrafında mücadele etme yoluna girmişlerdi. İşçi sınıfının kurtuluşunun bir avuç sömürücü dışında tüm insanlığın kurtuluşu olduğu düşüncesi ve eylemi gerçekten ete kemiğe bürünmeye başlamıştı.

Kurulan sosyalist devletin ve onun yarattığı uygarlığın yıkılması elbette uluslararası işçi hareketi ve sosyalizm için ağır bir yenilgi oldu. Ama tarih ve işçi hareketi düz bir çizgide ilerlemiyor, duraklamalar, geriye çekilmeler ve atılım bu hareketin özellikleri arasında yer alıyordu. Bu yenilgi kapitalizmin kısmen dizginlenmiş tüm çelişkilerinin açığa çıkmasına neden oldu.

ABD’de, Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da, Yunanistan’da, Türkiye’de, Güney Kore’de, Rusya’da, Asya ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinde işçiler tek merkezden çıkmış gibi hemen hemen benzer saldırıların hedefi oldular. Uluslararası sermaye kendini kısıtlayan tüm engellerden kurtulmuş, gemi azıya almıştı.

Özelleştirmeler, kazanılmış sosyal hakların gaspedilmesi, örgütsüzleştirme, düşük ücret dayatmaları, esnek çalışma, eğitimin ve sağlığın sermayenin ve piyasanın insafına terkedilmesi, iş güvencesinin kaldırılması, taşeronlaştırma gibi saldırılar dünyayı baştan başa dolaştı. Açıkçası artık benzer olan sadece sömürü koşulları değil, aynı zamanda çalışma ve yaşam koşullarıydı. Sermaye adeta ‘madem ki sömürü koşullarınız benzer, o halde yaşam koşullarınız da benzer olmalı’ diyordu. Bu durumda çeşitli uluslardan, dinlerden, mezheplerden, renklerden kadın ve erkek işçiler yeniden, geçmişte kazandıklarını geri almak için mücadelenin yolunu tuttular. Öykü hep aynıydı ve özü hiç değişmiyordu.

Ancak şu gerçek de apaçık ortaya çıkmıştı. Kapitalist-emperyalist sistemin ulaştığı gelişme derecesi ABD’deki işçi ile Avrupa’nın her hangi bir ülkesindeki, ya da Türkiye’deki işçileri dev tekellerin üretim hatlarında bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlamış, üretimin toplumsal karakterinin uluslararası boyutunu güçlendirmişti. Artık bir ülkedeki fabrikada patlayan uzun süreli bir grev ya da direniş tüm üretim zincirini etkiliyor, ya da ulaşım ve hizmet sektöründeki eylemler tüm hayatı ve üretimi doğrudan etkiliyor ve durduruyordu.

Geçmişte işçilerin benzer koşullarda aynı biçimde sömürülmeleri onların enternasyonal dayanışmalarına temel olmuş, işçilerin vatanı yoktur ilkesi buradan ortaya çıkmıştı. Ama bugünün üretim koşulları onları pek çok sektörde aynı sermaye grubunun üretim zincirinin halkaları olarak birbirine bağlıyor ve enternasyonal dayanışma ve birliğe daha güçlü bir zemin ve temel kazandırıyor.

Elbette farklı “değerlendirmeler” de var! Sermayenin ideologları ve malzemelerini buradan alan çeşitli kişi ve akımlar artık işçi sınıfının niteliğinin değiştiğini, hatta işçi sınıfı diye bir sınıfın olmadığını, dolayısıyla işçi sınıfının tarihsel görevi diye bir şeyin olmadığını ileri sürebiliyorlar. Onlar gerçeklere gözlerini kapayarak sınıf da yok, onun öyküsü de yok diyorlar. Onlara burada ayrıca yanıtlamak gerekmiyor. Ama dünyanın herhangi bir ülkesinde patlayan güçlü bir işçi eylemi görmesini bilen herkese neyin ne olduğunu anlatıyor, hayallerle gerçekleri birbirinden ayırıyor, onların ayaklarının yere basmasını sağlıyor.

Kapitalizm çok istemesine rağmen işçinin iş gücünü sömürmeden artı-değer elde etmenin, varlığını sürdürmenin bir yolunu henüz bulamadı. Üretimde robotlar biraz daha fazla kullanılıyor, onlarla birlikte robotları yapan işçilerin sayısı da artıyor. Zaten kapitalizmin tarihi bir yanıyla makineleşmenin ilerlemesinin tarihi değil mi? Bu süreç devam ediyor, eski iş kolları ve sektörler ortadan kalkarken yeni iş kolları ve sektörler, tabii onlarla birlikte işçiler de gelişiyor.

Her türlü nitelikli emek sermayenin sömürü çarkının içine çekiliyor ve ücretlilik sisteminin sıradan bir parçası haline geliyor. Böylece işçilerin sömürüden kurtuluş mücadelesi diğer tüm sömürülen ve ezilenlerin kurtuluş mücadelesine doğru evriliyor, işçi sorunu tüm insanlığın sorunu olamaya doğru genişliyor.

Ama bütün bu gelişmelere gözlerini kapayıp, artık işçi sınıfının değiştiği türden tespit ve tahlillere, işçi sınıfı hareketinin Marx’ın kendi çalışmasına ilişkin yapılan eleştirilere verdiği yanıtı vermesi ve yoluna devam etmesi gerekiyor. Bunu da hatırlatarak yazıyı bitirelim:

Bilimsel eleştiriye dayanan her görüşü memnunlukla karşılarım. Kamuoyu denilen şeyin hiçbir zaman ödün vermediğim önyargılarına gelince, önceden olduğu gibi, şimdi de büyük Floransalı’nın özdeyişini benimsiyorum: ‘Segui il tuo corso, e lascia dir le genti’ / ‘Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler!’” (Dante, İlâhi Komedya, “Araf”, 5. Şarkı. Kapital, Almanca birinci baskıya Önsöz, Sol Yayınları)

Evet bu öykü yeni sayfalarla devam ediyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde işçiler bu öykünün farklı sayfalarını yazmaya devam ediyorlar. Sayfalar tamamlanıp, sıkıca ciltlendiğinde tüm dünya yeni bir güne uyanacak ve tarih artık gerçekten özgür insanların eylemleriyle bambaşka bir biçimde yazılmaya başlanacak.

Nolite te bastardes carborundorum*

Margaret Atwood’un Türkçe’ye Damızlık Kızın Öyküsü olarak çevrilen kitabı The Handmaid’s Tale, 1985’te basıldığından beri hep en çok satanlar listelerinde yerini aldı ve pek çok tartışmayı tetikledi. Feminist distopya olarak kategorize edilen eserin yazılmasında, kendisinin defalarca ifade ettiği gibi, Atwood’un şahit olduğu siyasal sürecin etkisi büyüktür. Zira eserin yazıldığı dönemde ABD’nin en saldırgan liderlerinden biri olan ve Sovyetlere karşı sert bir politika izleyen Ronald Reagan damgasını vurmuştu. Bilindiği gibi Reagan, yapabildiği her yerde, örneğin Latin Amerika ülkelerinde, Afrika’da ve Orta Asya’da antikomünist mücadeleyi desteklemek için, Sovyet karşıtı militarist gruplara para ve lojistik destek vermiş, ajanlık ağlarını örgütlemiştir. Amerika’da Cumhuriyetçi lider Reagan rüzgarı eserken, İngiltere’de Margaret Thatcher onunla işbirliği içindeydi. Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerin yıkılması, İngiltere’de sosyal devletin sonlandırılması, neoliberal politikaların çok hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi, hemen tüm kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ve tüm ilerici sendikal hareketlerin tırpanlanması Thatcher’ın başbakanlığında gerçekleşti. “Demir Leydi” olarak bilinen Thatcher’ın başbakan olduğu yıllar İngiltere’de kadın hareketinin en güçlü dönemiydi. Buna rağmen Thatcher, bu harekete destek sunmak bir yana, kadınların eşit işe eşit ücret ve ücretsiz kürtaj hakkı gibi tüm taleplerine kulak tıkamıştır. Örneğin hayatı boyunca iş sahibi bir kadın olmasına rağmen Sovyetler’e gidip kadınların çalışabilmesi için inşa edilen kreşleri gördüğünde üzüntü içinde olduğunu belirtiyordu, çünkü ona göre kadın evde oturup çocuklarını büyütmeliydi. Kendisinden ev kadını olarak bahseden Fransız gazetesine “gurur duyarım” diyerek cevap vermiştir. Yani, erkek egemen hiçbir yapıya, hiçbir söyleme dokunmamış, ancak sınıf mücadelesini bitirmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bugün hâlâ İngiliz emekçilerinin tüm hak kayıplarının en büyük sebebi olarak Thatcher görülür.

Kısaca eser, 80’lerin sonu ve ortası ile Sovyetlerin de güç kaybedip nihayet yıkılması ile kapitalizmin muhafazakâr partiler önderliğinde inanılmaz parlatıldığı, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının iddia edildiği bir dönemde yazıldı. Ekonomide serbest ticareti ve özelleştirmeyi savunan bu akımın aynı dönemdeki Türkiye temsilcisi Turgut Özal olmuştur. Tüm bu liderlerin ortak özelliği, hepsinin kadın düşmanı politikalara imzalar atmış olmasıdır. Ancak Atwood’un tanıklık ettiği tarihsel süreç bununla da sınırlı değildir. Örneğin kadınların yaşamına kara bir kâbus gibi çöken İran devrimini ve toplumun gerçekleşmekte olan değişimi zamanla nasıl içselleştirdiğini görmüştür. Yine aynı dönemde, ABD’de muhafazakâr aktivist Phyllis Schlafly’nin, Eşit Haklar Tasarısı’na (Equal Rights Amendment – ERA) karşı kampanyası etkin oldu. Bu kampanya boyunca kullanılan ifadeler ve talepler bugün ABD’de Cumhuriyetçilerin kadın politikası konusundaki söylemlerinin temelini oluşturur. Kampanyanın temelinde kürtaj karşıtlığı olmasına rağmen, Schlafly bununla yetinmemiş, kürtajın tecavüz dahil her koşulda reddedilmesi uğruna, “Evlenmeyi kabul eden kadınlar cinselliği kabul etmiş sayılır, bu yüzden tecavüz sayılmaz” ifadelerini kullanmıştır. Yine Doğu Avrupa ve Almanya deneyimleri, 1960 ve 1970’lerdeki ikinci dalga feminizminin aşırı muhafazakâr Amerikan toplumu ile kavga içerisinde olması da Atwood’u etkilemiştir.

Bu anlamda kitap, Soğuk Savaş sebebiyle sürekli gündemde olan nükleer bomba korkusu, dönemin en büyük tartışmalarından olan çevre sorunları ve kısırlık gibi konuları işleyerek kendi tarihsel sürecini yansıtır. Eser belirtildiği gibi her dönem çok okunanlar içerisinde oldu, ancak kitabın ve kitaptan uyarlanarak bu yılın nisan ayında gösterime giren dizinin kazandığı popülerlik, büyük ölçüde Donald Trump gibi tacizci, kadın düşmanı ve gerici bir ismin ABD başkanı olarak aday gösterilmesine ve seçilmesine dayanıyor. Örneğin Trump’a karşı şubat ayındaki gösterilere katılan binlerce kadın, Atwood’un kitabına gönderme yapan onlarca döviz taşıdı; internette kitaptan esinlenen paylaşımları dolaşıma soktu.

Atwood’un da senaryo ekibi içinde bulunduğu dizinin en az kitap kadar ses getirmesinde şimdiye kadar bizleri hayal kırıklığına uğratmayan, son derece başarılı kurgulanmış ve bazı ayrıntılar dışında kitaba sadık kalarak ilerleyen senaryonun etkisi büyük oldu. Dizi, daha şimdiden kimi eleştirmenler ve birçok izleyici tarafından dram türünde 2017’nin en başarılı dizilerinden biri olarak değerlendiriliyor. Ancak tıpkı kitabın yazıldığı dönemde olduğu gibi, içinde bulunduğumuz dönemde dünyadaki sağ yönelim ve insanların buna yönelik kaygılarının da, yani dizide yaşananların gerçek bir ihtimal olarak görülmesinin de bu başarıda etkili olduğu söylenebilir. Zira Trump ile beraber ABD’nin pek çok eyaletinde kadın düşmanı politikalar yükselişe geçti. Cumhuriyetçi partinin Oklahoma milletvekili Justin Humphrey’in, “Kadınların sanki onların kendi vücuduymuş gibi hissetmelerini anlıyorum. Oysa ben bunu (fetüsü), kadının yalnızca ev sahipliği yaptığı ayrı bir unsur olarak görüyorum” sözleri ile, kadının kürtaj öncesi erkekten izin almasını şart koşan yasa önerisini desteklemesi durumun vahameti için verilebilecek küçük bir örnek.

Distopya değil, gerçeğimiz!
Kitabın yazıldığı dönemde olduğu gibi dizi sonrasında da güncel kadın politikaları ve eserin kurgusu arasındaki benzerlikler üzerine onlarca makale yazıldı. Bu makalelerin pek çoğunda The Handmaid’s Tale’in hayalî bir distopya değil dünyanın dört bir yanında yaşamakta olduğumuz bir gerçeklik olduğu vurgulanıyor. Örneğin dizinin ilk bölümünde kaçmaya çalışırken Offred ve ailesine karşı yapılan saldırı bugün ülkelerinden yaşam olanağı olmadığı için göçmek zorunda kalan ve kaçış yollarında ölen insanları; dizide damızlık kızların sadece taşıyıcı anne, yani döl yatağı olarak kullanılıp doğurdukları çocukları yönetici ve üst sınıftan olan kişilere vermesi, bugün dünyanın pek çok yerinde gerçekleşen çocuk alım satımını akla getiriyor. Örneğin, 2005’te Çinli bir gazeteci ülkesinde çocukların yetimhanelerden satın alınarak ya da kaçırılarak evlat edinildiğini, çocuklara ise nereden geldikleri konusunda yalan söylendiğini ortaya çıkardı. Tarihte de örneği var bu durumun: Hitler döneminde Ari ırk görünümlü sarışın 200 bine yakın Polonyalı çocuğun kaçırılıp Almanlaştırıldığı biliniyor. Dizide verilen aile içi tecavüz rahatsız edici olsa da, hiç de gerçekdışı değil. 1993’e kadar ABD’de aile içi tecavüz yasada suç olarak tanımlanmıyordu ve ABD’deki 13 eyalette hâlâ aile içi tecavüz diğer kişiler tarafından yapılan tecavüzden ayrı olarak değerlendiriliyor. Ayrıca, aile içi tecavüz ile ilgili hiçbir yasa bulunmayan ülkeler bulunuyor. Dizide doğum oranlarının insanın tetiklediği ekolojik felaketler nedeniyle dramatik şekilde düştüğünü görüyoruz. ABD’de ise 2017, kısırlık değil ama kadınların ekonomik kaygıları sebebiyle tarihin en düşük doğum oranının yaşandığı yıl. Yine taşıyıcı annelik ve kadın bedeninin sömürüsü de bir o kadar gerçek. Bugün Kamboçya, Hindistan gibi taşıyıcı anneliğin yasal olmadığı ülkelerin kadınları, gelişmiş ülkelerde çocuk isteyen aileler tarafından sömürülüyorlar. Dizide kadınların mülkiyet edinmesinin tamamen yasaklanması ise 1974 yılında çıkarılan Eşit Kredi Fırsatı (Equal Credit Opportunity) yasasına kadar ABD’de kadınların kendi adlarına kredi çekmelerinin yasak olması ya da dünya özel mülkiyetinin tümünün yalnızca yüzde birinin kadınların elinde olması ile bağlantılandırılıyor. (Suudi Arabistan’da ise kadınların mülkiyet edinmesi tamamen yasak.) Lezbiyen olan Ofglen’in orgazm olmasının engellenmesi için sünnet edilmesi, bugün ABD’de bile az sayıda da olsa gerçekleşen, Afrika’da oldukça yaygın olan kadın sünnetinin ve kadın cinselliğini baskılayan İslam ülkelerindeki uygulamaların bir yansıması… Dizide insanlar mahkemeye bile çıkarılmadan idam ediliyor; buna mukabil, Washington Post’un bildirdiğine göre, ABD’de 2017 yılında 339 kişi polis tarafından öldürüldü ve bunların 23’ünün üzerinde herhangi bir silah bile yoktu. Dünya üzerinde her yıl binlerce insan devletler tarafından, silahsız oldukları halde öldürülüyor. Dizide protesto sırasında insanların vurulması ise 1970’de Kent State’de öğrencilerin barışçıl eylemleri sırasında öldürülmesi ve polisin Ferguson’dan Standing Rock’a kadar yoğun şiddet uygulaması gibi birçok olaya gönderme olarak okunabilir. Dizide kadınların kendi isimlerinin unutturulup “sahiplerinin” isimleri ile çağrılmaları (Offred; Fred’in, ya da Ofdaniel; Daniel’ın gibi) dünyada evlilik sonrası soyadı uygulamalarının bir benzeri. Kadınların eğitim-öğretim haklarının ellerinden alınması ise Suudi Arabistan gibi ülkelerde kadınların okumak için aile erkeklerinden birinin iznini alması gerekmesi ve yine pek çok kız çocuğunun erken evlilik veya ekonomik sebeplerle okuyamamasına örnek. Damızlık kızların kıyafeti ile Katolik rahibelerin kıyafetleri ya da İslam ülkelerindeki çarşaf arasında benzerlik bulunuyor. Dizideki gibi duvara asılıp günlerce bekletilmese de, hâlâ Kuzey Kore, Suudi Arabistan, İran ve Somali’de idamlar kamusal alanda gerçekleştiriliyor. Ve bunun yanında, herhangi bir isyan, cinsel suç ya da ahlaki kuralın çiğnenmesinin ölümle cezalandırılması, manipülasyon sonucu gerçekle yalanın birbirine karışması, hükümetlerin terörist saldırılar bahanesiyle özgürlükleri sınırlandırması, doğum kontrolünü sınırlandırmak için yapılan girişimler… Dizide olanlar ile gerçek hayatta yaşananlar arasında pek çok örnek verilebilir. Elbette Gilead toplumunun her haliyle vücut bulduğu bir ülke yok ancak belirtildiği gibi farklı yerlerde de olsa bu örneklerin dünyanın bir yerlerinde görmek gerçekten kaygı verici. Atwood, 1986’da New York Times ile yaptığı röportajda, “Böyle bir şey yazmak çılgınlık olur diye düşünüp üç yıl yazmayı erteledim. Sonra iki şey oldu ve ben uydurduğum bu hikayelerin aşağı yukarı içinde bulunduğumuz dönemde gerçekleştiğini fark ettim. Hiç şüphe yok ki, kitap yayınlandığından beri bu fikirlerin çok daha fazlası gerçeğe dönüştü.” diyor. Bu anlamda, Atwood’un eseri, pek çok feminist yazarın ifade ettiği gibi iktidarların kendi güçlerini sürdürebilmek için kadın bedeninin kontrol etmelerinin distopik bir örneğidir. Ancak kadın bedeni-biyolojisi üzerinde iktidar kurmak için, Damızlık Kızın Öyküsü’nde olduğu gibi totaliter bir devlete belki de ihtiyaç duyulmayabilir.

Kadın bedeni ve biyopolitik – biyoetik tartışmalar
The Handmaid’s Tale’de fundamentalist Hristiyan gruba darbeyi yaptıran asıl sebep, ekolojik sorunlar sebebiyle kısırlığın artması ve nüfusun, özellikle de üst sınıf nüfusun tehlikeye girmesi. Yani temelde yapılan, kadın bedeninin tahakküm altına alınması ile iktidarın kurulması. Atwood dizinin gündeme gelmesi ile yukarda bahsedilen New York Times gazetesinde kaleme aldığı makalesinde “Kadınların ve bebeklerin kontrol edilmesi bu gezegen üzerindeki tüm baskıcı rejimlerin özelliğidir” diyor. Gerçekten de birçok durumda devletler, kendi iktidarlarını yaratmayı ve sürdürmeyi, beden üzerinde kurdukları iktidar ve kontrol ile başarmışlardır. Yani beden, iktidar mücadelesinin verildiği ilk mikro alandır. Bu kontrolü, Fransız filozof Michael Foucault “biyopolitik” olarak adlandırır. Ancak Foucault, bu kavramı özellikle modern ulus devletlerinin yeni iktidar biçimi olarak görür. Çünkü 18. yüzyıl ulus hareketleri ile birlikte devletler nüfusun kendisini bir güç olarak algılamaya başlamış, kendi ‘öz’ milletini oluşturmak istemiş, bu güç üzerinde iktidarını korumak için kişilerin bedenlerine müdahale etme ihtiyacı duymuşlardır. Bu müdahale politiktir ve doğum yapmak ya da yapmamak ile ilgili tüm teşvik ve kısıtlamalardan, (mesela doğum yapan kadına maaş, madalya vs. verilmesi ya da Çin’de olduğu gibi fazla doğumun cezalandırılması) bedenin düzenlenmesine ve yönetimine, ne kadar çocuk doğrulacağından, doğumun tamamen tıbbileştirilerek hamileliğin ve doğumun kendisinin hastalık olarak görülmesi ile kadının bedeni üzerinde kendisinin değil bir “üst akıl” olan doktorun söz sahibi olmasına, kişilerin bedenlerinde yaşadığı her türlü yabancılaşmadan, nüfus ve aile planlaması, nüfusun mekânsal dağılımı ve hızı ile ölüme dair tüm politikaları kapsar.

Gilead Cumhuriyeti, tam da “yaşamın” kendisinin iktidarın bir nesnesi haline gelmesi sebebiyle bu tartışmaları ateşledi. Çünkü bu toplulukta kadınlar arasında bir hiyerarşi olsa da (damızlık kızlar, teyzeler, komutan eşleri, seks işçileri, hizmetliler ve hiçbir şekilde “fayda” sağlanamayacağı için kimyasal atık temizleme alanlarına gönderilen kadınlar gibi) kadınların kendi bedenleri üzerinde hiçbir hakları yok. Aksine devletin mülkiyeti olarak görülüyorlar.

Dizinin yayınından sonra, ABD’nin farklı kentlerinde kürtajı kısıtlayan yasayı protesto etmek eden kadınlar, The Handmaid’s Tale’deki karakterler gibi kırmızı elbiseler ve beyaz şapkalar giyerek yürüdü ve epey gündem oldu. Çünkü Trump’ın seçilir seçilmez yaptığı ilk işlerden biri kürtaj sağlayan örgütlere maddi desteği kesmek oldu. Buradan alınan cesaretle pek çok eyalette kürtaj düzenlemeleri yapılmak istendi. Trump da hemen tüm Cumhuriyetçiler gibi kürtaj konusunda fetüsü anneden bağımsız yaşayan bir varlık olarak gören ve kürtajı destekleyen “seçim-yanlısı” (pro-choice) konumunda değil, “yaşam-yanlısı” (pro-life) denilen çizgide oldu. Trump bu konuda Reagan geleneğinden gelen tutumunu şu sözlerle ifade etti: “Bu konudaki tutumum değişmedi. Ronald Reagan gibi ben de, istisnalar olmak kaydıyla ‘yaşam’ taraftarıyım.” ABD’deki bu seçim yanlısı-yaşam yanlısı çatışmasının temelinde biyoetik tartışmalar söz konusudur. Bu bakış açısı, fetüsü bağımsız bir varlık olarak kabul eder ve zaman zaman anneden daha değerli görür. Örneğin Melih Gökçek’in tecavüz sonucu kürtaj ile ilgili “Tecavüz edeni getir, cezasını ver. Ama karındaki çocuğun suçu ne? Onu da devlet alır, büyütür çocuğun haberi bile olmaz. Çocuğun yaşama hakkını nasıl alırsınız elinden” demişti. Bu ifade tam da bu bakış açısını yansıtır.

Dizide zaten var olan kısırlık sebebiyle, kürtaj gündem bile edilmiyor. Ancak yukarda belirtilen kürtaj karşıtları fetüsü “henüz doğmamış hasta” kategorisinde ele alıp anneden üstün tutan bir bakış açısına sahip. Yani doğum öncesi ve sonrası süreçlerle ilgili asıl belirleyici kişinin annenin olmadığı görüşü söz konusu. Örneğin dizide, tecavüz ettiği için değil fakat hamile bir damızlık kıza tecavüz ettiği için, bir erkek taşlanarak öldürülür. Hatta doğurduğu çocuğunu kimseye vermek istemeyen Janine’nin, intihar girişiminde bulunduğu ve bebeğin hayatını tehlikeye soktuğu için taşlanarak öldürülmesi talep edilir. Her açıdan, kadınların değil bebeklerin ön planda tutulduğu bir bakış açısı hakim.

Gilead’de cinsellik her anlamda “yararlı” kamusal amaçlar altında düzenlenmiştir. Örneğin damızlık kızlar, ”seremoni” olarak adlandırdıkları tecavüz sonucu komutanlardan hamile kalırlar. Bu tecavüze komutan eşi de, damızlık kızı iki bacağının arasına alıp, ellerinden tutarak, tecavüze uğrayan sanki kendisiymiş gibi eşlik eder. Damızlık kızlar hamile kalır da doğurursa, çocuk kısa bir süre sonra kendisinden alınır ve komutan ve eşine verilir. Damızlık kızlar doğum yapar yapmaz, tekrar çocuk üretimi için başka bir ailenin yanına gönderilir. Yani bu kadınlar, bebek yapma makinaları olarak görülürler. Dizi ile ilgili biyoetik tartışmalar tam da bu noktada başlar. Çünkü çok değil, 50 yıl öncesine kadar insan vücudunun parçalanamayan bir bütün olduğu yönünde kadim kabullerimiz vardı. Son yıllarda ise bedenin fragmanlaşması, yani başka bedenler için kullanılacak parçalar haline dönüşmesi, son derece olağan bir hal aldı. Laboratuvar ortamında üreme, sperm ve yumurta nakli ile taşıyıcı annelik de bu sürecin bir parçası olarak devam ediyor. Dizide yaşanan bu durum, günümüzdeki taşıyıcı annelikten tecavüz sonucu, baskı ile yapılıyor olması ve ticari bir unsur olmaması yönleri ile ayrılır. Ancak yine dizi, taşıyıcı anneliğin tekrar gündeme gelmesine sebep oldu. Taşıyıcı annelik ucuz olduğu için başta Asya ülkeleri olmak üzere, dünya ölçeğinde hızla yaygınlaşan ve beraberinde pek çok etik tartışmayı da doğuran bir konu. Örneğin, Üreme Tıbbı İçin Amerikan Topluluğu “2004-2006 yılları içerisinde taşıyıcı annelikte % 30 artış olduğunu, (2006’da gerçekleşen doğum sayısı 1059) ancak buna rağmen bu sektörün uzmanları, taşıyıcı annelik ile yapılan pek çok doğumun kayıt altına alınmadığı için gerçek sayının bundan çok daha yüksek olduğunu ifade ediyor. Yine 2014’teki New York Times’ta Rudy Rupak tarafından yayınlanmış bir yazıda “kısırlık ve taşıyıcı annelik ile ilgili pek çok trajedi ve dalavere dönüyor çünkü işin içinde para var.” ifadesiyle bu sektörde yaşanan sömürüye dikkat çekiliyor. Bu sömürünün örneği, medyaya yansıyan onlarca vaka bulunuyor. Örneğin bir dönem tüm dünyada haber olan Gammy bebek, sosyal medyada yürüyen kampanya sayesinde duyuldu. Gammy, Avusturalyalı biyolojik anne babası tarafından Down sendromlu olduğu için istenmemiş, Taylandlı taşıyıcı annesine bırakılmıştı. Gammy’nin ikizi ise sağlıklıydı ve aile sadece sağlıklı bebeği alıp kaçmıştı.

Tam da bu yüzden taşıyıcı annelik günümüzde kadın bedeninin, doğumun ve doğacak bebeğin alınır satılır bir meta haline getirilmesi demektir. Çünkü kadın kendisini bir rahim ortamı olarak görerek bedenine yabancılaşır. Ayrıca özellikle yumurtanın başka bir kadından alınmasıyla gerçekleşen döllenmelerde taşıyıcı anne çocuğun biyolojik annesi olmadığı ve çoğunlukla da yoksul bir kadın olduğu için hukuksal olarak hiçbir hakkı bulunmuyor. Bu tür çalışma, kadının 10 ay boyunca tüm 24 saatini alması itibariyle kadını tam anlamıyla kendi emeği ve bedenine yabancılaştıran, kadın bedenini metalaştıran bir uygulama. Ticari taşıyıcı anneliğin 2002 yılında yasallaştığı Hindistan’da, ülkenin en fakir eyaletlerinden biri olan Gujarat eyaletinde, alkol sigara ve uyuşturucu alımının düşük olması (yani “sağlıklı” kadınların çokluğu) ve ABD’ye göre çok daha ucuz olması sebebiyle dünyanın her yerinden daha fazla alıcı bu bölgeye gelmiştir. Bu anlamda taşıyıcı annelik insanların metalaşmasının en mükemmel örneği olarak kölelerin açık arttırmayla en yüksek fiyat verene satıldığı Amerikan kölelik sistemine benzetilmiştir. Köleler hukuken bir mülkün tüm özelliklerini barındırırlar, aynen bir mülk gibi başkasına transfer edilebilir, atanabilir, miras bırakılabilir veya borca karşı teminat olarak verilebilirlerdi. Bu sistemde köle kadınlar da taşıyıcı anne muamelesi görürlerdi. Kendilerinin ve çocuklarının sahibi olan köle sahiplerine doğurdukları çocuklar üzerinde hiçbir hakları yoktu.

Sonuç olarak The Handmaid’s Tale, mesele kadın ve cinsel yönelimler olduğunda patriarkanın varabileceği uç noktayı göstermesi açısından son derece çarpıcıdır. Yazarı eleştirenlerce en çok tekrarlanan iddia, muhafazakârları ve dinin kendisini hedef aldığı şeklinde. Ancak belirtildiği gibi, Atwood’un tanıklık ettiği süreçlerde kadın düşmanı politikaların hemen hepsi muhafazakârlar tarafından uygulanmıştır. Ona göre bu tesadüf değildir. Din konusunda ise, kitabın dinlerle ilgili herhangi bir karşı duruşunun olmadığını ancak dinin erkekler tarafından kadın bedeninin kontrolü için kullanılmaya açık olduğunu belirtmiştir. Karakterlerin tamamı modern bir yaşam sürerken birdenbire bu konuma düşer. Bu geçiş de pek çok kişi tarafından abartılı ve hızlı bulunsa da dizinin “Late” isimli bölümünde gösterildiği gibi bu duruma sebep olan şey sessizlik ve kabulleniştir. Bu yüzden Offred’den önceki damızlık kızın duvara kazıdığı gibi: Alçakların zorbalığına müsaade etmeyelim!

Sınıf savaşının cephaneliği: Kapital

“Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ’muazzam bir meta yığını’ olarak görünür; bunun basit biçimi tek bir metadır.” diyerek söze girer Marx. Depolar, çarşılar, antrepolar, limanlar, dükkânlar dolusu mal içinde onun yapmak istediği aslında bu korkunç yığına saklanmış bir tek kavramı bulup çıkarmaktır. Nesnelere bakıp kavramları görmek, onun inşa ettiği biliminin yöntemidir. Yalnızca kavramları değil, onların iç hareketini, biri çözülürken diğerini doğuran, birbirleriyle defalarca değişen bağıntılar oluşturan çelişkilerini de görebilir o. O “muazzam yığını” tek bir meta kavramına indirgemek yetmez; hareketlerine ve hareketlerinin kavramlarına da bakmalı. Kimi birbiriyle değiştirilebilen, kimi alınıp satılan, kimi ise hiç pazara çıkmadan üreticisi tarafından kullanılan ürünler bunlar. Kavram kendi içinde çatallanıyor, yeniden hareketleniyor. Kendi özüne dönmek isteyen hareketi izliyor Marx. Hepsi yine ortak bir yere, ortak bir öze bağlanmalı! Pazarda değiştirilen nedir? Başka bir deyişle, meta’yı değerli kılan nedir? Görünüşte, mallar birbiriyle ya da hepsi parayla değiştiriliyor, ama Marx, görünüşü değil, onun da altında yatan başka şeyleri görebilmeyi dert edinmiştir. Eğer her şey göründüğü gibi olsaydı bilime ne gerek vardı? Kendisinden önce bunu deneyenleri gözden geçiriyor, okuyor, eleştiriyor, yeniden düşünüyor. Kendi kurduğu bilimin gözüyle bakıyor. Görünüşten öze doğru ilerliyor; soyut bağlantısız, birbirinden kopuk gibi duran nesneleri zihninde yeniden birleştiriyor. Kendisinden önceki iktisatçıları da epey yormuş olan o soruyu yeniden soruyor: malın değeri nereden geliyor? Faydasından mı, değiştirilebilir olmasından mı? Bunları ayrıca düşünüp bir kenara koyuyor. Hepsinin ortak ve evrensel özünü, hepsinde madde kılığına girmiş olan şeyi, sorunu çözecek olan anahtarı buluyor: Emek!

Ama emek nasıl ölçülecek? Kaç kilo ya da kaç metre emek? İşçinin, emekçinin, bir ürünü ortaya çıkaran emeğini, emek gücü olarak ayırt edersek eğer ölçebiliriz! Öncekilerin bulamadığı buydu işte. Marx, emek gücünün değerinin kendisini yenilemek için gerekli ücreti kazandığı zamanla ölçülebileceğini buluyor. Her kavram, yeni bir kavrama yol açıyor. Zaman, toplumsal olarak gerekli zaman olarak genişliyor… Burada, belki de yıllardır zamanını, emeğini, kafa gücünün tümünü adadığı işçi sınıfının en temel ilişkisini yakalıyor. İşçi sınıfının kapitalizmin mezar kazıcısı olarak üstlendiği etkiyi yapabilmesi için, nasıl sömürüldüğünü bilimsel olarak bilebileceği yeni kavrama ulaşıyor: Artık Değer!

***
Bu Marx’ın iki büyük keşfinden biri. Diğeri, tarihsel materyalizm! Aslında sömürünün sırrını çözmesini sağlayan görüş açıklığını kazandıran bu keşif, onun düşünsel ilerlemesinin de ilk kilometre taşıdır. Tarihin akışı içinde insanın ayakları üzerinde dikilişinden modern çağlara gelinceye kadar geçirdiği bütün toplumsal evrim sürecinin üzerindeki masal perdesini bu keşfiyle kaldırdı. Önceleri, Hegel’den materyalist bir yorum çıkarmaya çalışırken, “tarihin maddesi” üzerinde düşünmeye başlamıştı; sonra Feuerbach’ı Hegel’e karşı bir eleştiri noktası olarak ele aldı ve onun materyalizmini Hegel’in diyalektiğini kullanarak eleştirmeye girişti. İkisinde de olmayan bir şey, tarih temelinde ortaya çıktı: Eylemli insan! Bu keşif ona kendisinden öncekilerin göremediğini görmenin kapısını açmıştı. İnsan, Hegel’de düşünceden ibaretti, Feuerbach’da ise ne yiyip içtiği, ne yaptığı belli olmayan soyut bir varlıktı. İkisinin de dünyayla ilgisi yoktu. Kavramların büyük hareketi burada da başladı. İnsanın özünün ne olduğu sorununa kafa patlatan filozoflar, onun üreten, savaşan, şarkı söyleyen, âşık olan bir canlı değil, hayatı olmayan ve özünü arayan gizemli bir varlık gibi ele almışlardı. Marx ise, onun toplumsal ilişkilerinin içinde bir yer tuttuğunu, özü denilen şeyin ise bunların toplamından ibaret olduğunu görüyordu. Öyleyse, önce bu toplum denilen şeyi anlamalıydı. Engels’le kafa kafaya verip Hegel’in de Feuerbach’ın da defterini dürecek bir çalışmaya başladılar. Çıkış noktaları üretim kavramıydı. İnsan, her şeyden önce, üretmek zorunda olan varlıktı. Beslenmek, barınmak, neslini sürdürmek için üretmek zorundaydı. Üretimini bir toplum içinde yaşadığı zaman gerçekleştirebiliyordu ve bu toplum, onların ürettikleri süreçte kurdukları ilişkiyle biçim kazanıyordu. Toplum biçimleri? Bu nasıl doğuyor ve nasıl değişiyordu? Yepyeni çelişkilerle yüklü yepyeni kavramlar doğuyordu. Birbirlerine bağlanıyorlar, birbirlerini dönüştürüyor ve birbirlerine dönüşüyorlardı. En önemlisi, insanların üretim süreci içindeki ilişkileri, diğer her türlü ilişkilerinin temelini oluşturuyordu. Feuerbach, “tıbbi materyalizm” denilen bir şeye merak sarmıştı ve “insan ne yiyorsa odur!” demişti. Marx ise ne yediklerinden çok, yedikleri şeyi hangi ilişkiler içinde ürettikleriyle ilgileniyordu. “(İnsanların) ne oldukları üretimleriyle –ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de– örtüşür.” İki çok net kavram vardı şimdi elinde, insan ve üretim! Sonra, işbölümü ve mülkiyet doğuyor bunların içinden. Ve tarih, toplum biçimlerinin birbiri içinden doğarak ilerlemesiyle akmaya başlıyor.

***
Dünya tarihi, bazıları için parçaların toplamı gibidir. Büyük imparatorluklar, büyük komutanlar, kahramanlar ve hainler etrafında döner olaylar. Devletlerin ve savaşların birbirinden kopuk tarihidir bu. O sırada halkların ne yaptığını öğrenemeyiz. Bir padişah bir kralı yenmiştir! Bir kral öteki ülkeyi fethetmiştir! Halklara ne olmuştur? Onlar, “kendilerini devamlı olarak aynı şekilde yeniden üreten ve tesadüfen dağıtıldıklarında, aynı yerde, aynı isim altında yeniden kurulan” topluluklar halinde yaşamaya devam ederler. “Ardı arkası kesilmeyen hanedan değişmeleri” onları fazla ilgilendirmez. Eğer katledilip sürülmedilerse, bir vergi toplayıcı gitmiş, diğeri gelmiş olacaktır, o kadar.

Yine bildikleri usullerle toprağı eker, aynı aletlerle demiri döver, aynı pazar yerinde alış veriş yaparlar. İşgaller ve savaşlar, insanların gündelik yaşamını elbette değiştirir; ama üretim ilişkilerini her zaman dolaysız olarak etkilemez. Onu asıl değiştiren, kendi içindeki bitmez tükenmez çelişkilerdir. Ve halkların asıl gerçeği işte buradadır.

Tarihe, sınıfların mücadelesinin alanı, toplumsal değişimlerin hengâmesi olarak bakılmadığında, her şey birbirinden kopuk, ayrı tarihlerin konusu olarak anlaşılmaya çalışılır. İnançların tarihi ayrı akar. Sanatçıların, edebiyatçıların, filozofların dünyası başka bir evrendedir. İnsanlar nerededir? Devletler yıkılıp giderken, her şey olup biterken toprak nasıl ekilir, sahipleri kimlerdir ve üstünde çalışan insanlar ne yapar?

Krallar, filozoflar, savaşçılar ne yer ne içerler ve yiyip içtiklerini kim hangi ilişkiler içinde üretir?
Marx, bütün bunları düşünüp tartışırken, şunu keşfeder: Tarih, aslında farklı üretim biçimlerinin birbiri ardına geliştiği, birinin içinden daha ilerisinin doğduğu bir süreçtir. Üretim biçimleri, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde yaşanmış toplumsal ilişkilerin özgül niteliklerini de getirir ve bu bilinmeden, aslında hiçbir şey bilinmez.

***
Kapital, öncelikle bu iki büyük bilimsel buluşun birliğidir. Kuşkusuz temelinde Alman İdeolojisi ile başlayan tarihsel materyalizmin inşası vardır; ancak işçi sınıfının özellikle Fransa’da zirvesine çıkan eylemliliği olmasaydı, tarihsel materyalizmin inşası, daha bir süre uzayabilirdi. O zamanın kapitalist dünyasının keskin sınıf çelişkilerini açığa çıkaran bu büyük eylemlilik dalgası, tarihi ilerleten gücün ne olduğu konusunda güçlü bir işaret fişeği gibi yolu aydınlatmıştı. Geleneksel olarak Fransız sosyalizmi diye adlandırılan ve ütopyacılardan anarşistlere, küçük burjuva sosyalistlerinden Hıristiyan sosyalistlere kadar uzanan geniş bir akım içinde özellikle Fourier, Saint Simon gibi parlak temsilcileriyle ütopyacı sosyalizm, işçi sınıfı içinde oldukça etkindi. Daha Manifesto’da, Engels’le birlikte, genişçe tanıtıp eleştirdikleri bu sosyalizmlerin, işçi sınıfının siyasal hedeflerini değil, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin masalsı oyalamalarını ifade ettiklerini göstermişti. Ama bu büyük tarihsel birikim, aynı zamanda, insanlığın en eski özlemlerinin, eşit, özgür ve tok yaşama isteğinin de sonucuydu. Önemli olan, bunun nasıl gerçekleşebileceğini göstermekti. Bu yüzden, Kapital’i yazmak, “kapitalizmin mezar kazıcısı” olarak tanımladıkları proletaryaya ana hedeflerini bilimsel olarak göstermek demekti. Bir başka deyişle, Marx, “sınıf mücadelesinin bilimi”ni yapıyordu.

Bu yeni bilim, maddi üretimin dünyasını olduğu gibi, zihinsel üretimin dünyasını ve insan elinin değmediği büyük doğal dünyayı da hepsi birbiriyle karşılıklı etkileşme içindeki varlıkların oluşturduğu bir bütün olarak kavramanın yolunu açıyordu. Hepsinin hareketinin kendisine özgü özellikleri vardı ama yine hepsi birden insanın etkin eylemli varlığının değiştirici gücünün dünyasını oluşturuyordu. Bu görünüşte olağanüstü karmaşık, sonsuz sayıda öğe barındıran zenginlik, Marx’ın bilimi sayesinde temel kavramlara indirgenebiliyor ve sonunda, hepsi modern toplumun ortaya çıkış koşullarını olduğu kadar, onun sonunun da tablosunu çıkarıyordu.
Marx, kapitalizmin yıkılışını haber veriyordu. Er ya da geç, modern toplumun, eşdeyişle kapitalizmin tabi olduğu maddi hareket yasaları, bu yıkımın kaçınılmaz, zorunlu ve insan için en iyisi olduğunu gösteriyordu.

Lenin, Marx için, “insanlığın bütün tarihi boyunca en ileri beyinlerin düşündüğü her şeyi yeniden düşündü,” demişti. Yalnızca düşünmedi, hissetti; acı çeken, heyecanlanan, korkan, özleyen, dövüşen her insanla birlikte, bütün tarih içinde olup biten her şeyi birlikte yaşadı. Antik filozoflardan heykel sanatçılarına, Romalı şairlerden devlet adamlarına, askerlerden kölelere, basit komün insanlarından en yeni bilimsel buluşlarla işleyen fabrika tezgâhlarının sahiplerine, edebiyatçılardan neşeli hiciv yazarlarına, şairlerden taş kırıcılarına, madencilerden köylülere, herkes onun zihin dünyasında bir iz bırakarak bir kere daha yaşadılar. Yalnızca sahici insanlar değil, şairlerin, edebiyatçıların yarattığı insanlar da onun büyük eserinin ortaya çıkışında pay sahibi oldular. Çok uzun bir liste oluşturabilecek şairler ve yazarlar içinde, Shakspeare, Schiller, Dante, Voltaire, Virgilius, Sophokles, V. Hugo, Rabelais, Goethe, Cervantes ve daha niceleri sayılabilir. Dünyanın nasıl düşünüldüğünü olduğu kadar nasıl yansıtıldığını da bilmek onun için iki bakımdan önemliydi. Birincisi, yansıtma biçimleriyle üretme biçimleri arasındaki ilişki onu çok ilgilendiriyordu; ikincisi, kendisi de bütün eserlerinde, düşüncelerini yüksek estetik ölçüler içinde sunmaya özen gösteriyordu.

***
Kapital’in Eylül 1867’de ilk baskısından önce el yazmalarını temize çekerken, Marx, “ağır doğum sancılarından sonra doğan çocuğumu yıkıyorum,” diyordu. Doğan yalnızca Lenin’in deyimiyle, onun “kahramanca” çalışmasının ürünü değil, bütün insanlığın o güne kadar yarattığı bütün birikimin özüydü.

Eylül 2017 Kapital’in 150. yıldönümüdür. Aradan geçen zaman içinde, defalarca çürütülmeye, iddialarının ve tezlerinin geçersizliği kanıtlanmaya çalışıldı. Aslında, burjuvazi açısından söylenecek olanların en anlamlısını, bir vulgar ekonomist, Ricardo için söylemişti: “Emek, servetin biricik kaynağı imiş! Bu doktrin yanlış olduğu kadar tehlikeli de. Zira, ne yazık ki, her türlü malın işçi sınıfına ait bulunduğunu, diğerlerinin aldıkları kısmın ise ya bu sınıfın elinden alındığını ya da düpedüz çalındığını öne süren görüşe destek oluyor.” Marx, bunun zaten bilimsel olarak yanlış ve eksik olduğunu göstermişti: Ama günümüz dâhil, Marx’a yönelik bütün sözde eleştiriler, tahrifat, çarpıtma ve yalan üzerine kurulmuş her söz, bu ağır derdin dile getirilmesinden öteye geçememiştir: “Sen her şeyi yaratan işçi sınıfıdır diyorsun, öyle mi? Bu ne kadar tehlikeli bir laftır biliyor musun?” 150 yıldır, artık-değer teorisinin yanlış, en azından hatalı olduğunu kanıtlamaya çalışan kim bilir kaç matematikçi, iktisatçı ya da düşünür çıktı? Bütün sorun, işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü apaçık hale getirmiş olan bu çok yalın kavramdan kurtulmaktır!

Bir kavramı bularak başladı Marx. O soyut kavramı, tamamlayamadığı üç ciltlik eseri boyunca somut kavram haline getirmeye çalıştı. Bütün istediği, yürekten inandığı gibi, “felsefenin kalbi olan” proletaryanın eline, düşünceyi bir silah olarak vermekti! “Proletarya, felsefenin kalbi; felsefe proletaryanın silahıdır!” demişti. Ekleyelim: Kapital, muazzam bir cephaneliktir!

Yapay zekâ kıyameti

Facebook’un araştırma laboratuvarlarından birinde birbirleriyle pazarlık yapmak için geliştirilen iki yapay zekânın insanların anlamadığı bir şekilde karşılıklı konuşmaya başlamasının ardından her iki yapay zekânın da fişi çekildi. Tam iki yapay zekânın kendi aralarında sohbet etmelerinin şokunu yaşıyorduk ki Çin kökenli iki chatbotun Amerika sevdalısı cümleler kurmaları nedeni ile fişlerinin çekildiği haberi geldi. Şimdilik fişlerini çekmek suretiyle kendilerinden kurtulabildiğimiz yapay zekâlar konusunda teknoloji kamuoyu ikiye ayrılmış durumda:

Bir grup yapay zekâları insan uygarlığını yok edebilecek tehlikelerden biri olarak görürken diğer grup mevzuya şimdilik iyimser yaklaşıyor. Yapay zekânın bugünlere nereden, nasıl geldiğinin hikâyesi nereye gidebileceği sorusuna da belirli ölçekte ışık tutacaktır.

İlk yapay zekâlar antik çağlarda insanların hayallerinde doğdu. Ateş Tanrısı demirci Hephaistos’un altından yapılma hizmetkârlarından, Daedalus’un civa yardımı ile ses kazandırdığı heykellerine pek çok antik Yunan miti insanın bir şeylere zekâ kazandırmaya olan özlemini yansıtır. Bu özlem mitlerle sınırlı kalmayıp türlü abartmalarla tarihin dokusunda da yerini bulmayı başarmış. İlk buhar makinelerinden birinin de mucidi olan İskenderiyeli Heron’un tümüyle mekanik kuklalara sahip bir tiyatro oyunu sergilediğini, rüzgâr gücüyle çalışan otomatik bir müzik enstrümanı yaptığını ve çeşitli otomatlar ürettiğini biliyoruz.

Otomat önceden planlanmış bir iş dizisini kendi kendine tekrarlı olarak yapan, zaman zaman çeşitli girdilere farklı tepkiler verebilecek şekilde tasarlanmış makinelere verilen genel ad. Bu makineler bazen tasarımlarının da etkisiyle gözlemcide kendi kendilerine çalıştıkları izlenimi yaratabilecek kadar detaylı olabiliyordu. Bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke,

“Yeterince gelişmiş bir teknoloji sihirden ayırt edilemez.” der. Varın ortalama 1. yüzyıl insanının Heron ve otomatlarını nasıl gördüğünü siz düşünün. Elde otomatların ötesine geçecek teknik olanak olmadığından yapay zekâ konusunda yüzlerce yıl boyunca otomatlar hakimiyetini sürdürdü.

 

Mekanik yılan ve akrepler
Simyacı Cabir bin Hayyan’ın mekanik yılan ve akreplerinden, Cezeri’nin mey dolduran otomatına her biri birbirinden farklı envai çeşit otomat tasarlandı. Tarihsel gerçeklik ile efsaneler ve abartılı anlatımlar iç içe geçtiğinden günümüze ulaşamayan otomatların hangileri gerçekti, hangileri sahtekârlık hangileri bir hayaldi bilmenin mümkünatı yok. Sahte olduğunu kesin olarak bildiğimiz otomatlardan biri olan Mekanik Türk, Avusturya İmparatoriçesi Maria Therasa için Wolfgang von Kempelen tarafından inşa edildi. Mekanik Türk’ün satranç oynayabildiği iddia ediliyordu. 84 yıl boyunca Avrupa ve Amerika’da yaptığı gösteri maçlarının çoğunu kazanmayı başaran Mekanik Türk’ün mekanizması hakkında pek çok teori üretildi. Ancak gerçeklik üretilen teorilerin tümünden daha basitti: otomatın içinde bir satranç ustası saklanıyor ve oyunu o oynuyordu. Yapay zekâ tartışmasının otomatlar ve sahtekarlıklardan çıkıp başka bir hatta girmesi ancak 19. yüzyılda iki kadının meseleye müdahalesi ile mümkün oldu. Mary Shelly, 1818’te

Frankenstein adlı romanını “Modern Prometheus”1 alt başlığı ile anonim olarak yayınladığında büyük olasılıkla yüzyıllara uzanacak bir etik tartışmasını başlattığının farkında değildi. Antik Yunan mitlerine göre ilk insanlar kimi kaynaklara göre Zeus’un emriyle kimi kaynaklara göre ise Zeus’tan öç almak için Prometheus tarafından yaratılmıştır. İnsanlara pek çok şeyi öğreten de Prometheus’dur.

 

Modern Prometheus
Prometheus’un ateşi insanlar için çalmasının ardından başına gelenleri hepimiz biliyoruz. “Modern Prometheus”umuz Doktor Viktor Frankenstein’ın laboratuvarında daha sonrasında Frankenstein’ın Canavarı2 olarak anılacak olan zekâ ve hislere sahip yaratığı yaratmasının ardından başına gelenler de Prometheus’un çektiği işkenceden aşağı kalmaz.

Kitabın bütün olaylar silsilesi içinde ise zaman zaman alttan alta zaman zaman ise okurun yüzüne karşı bağıra çağıra yapılan bir etik tartışması dönmektedir: Laboratuvarda yaratılan zeki bir canlıyı nereye koyacağız, nasıl ölçüp nasıl biçeceğiz?

Bu tartışmayı okurlara bırakıp biz ikinci kadın kahramanımıza geçelim: Lady Augusta Ada King, Lovelace Kontesi, yaygın bilinen adı ile Ada Lovelace, Babbage’ın Analitik Motor’unun3 ve genel olarak hesaplama makinelerinin potansiyelini ilk kavrayan, bu tip bir makine üzerinde çalıştırılabilecek ilk algoritmayı yazan, ilk programcı…

 

Analitik Motor
Ada, Luigi Menebra’nın Analitik Motor üzerine makalesini çevirirken düştüğü ve daha sonrasında makalenin kendisinden daha meşhur olacak notlarında şöyle diyordu: “

Analitik Motor, herhangi bir şeyi sıfırdan başlatamaz. Sadece bizim ona yapma metodunu nasıl aktarabileceğimizi bildiğimiz şeyleri yapabilir. Bir analiz metodunu uygulayabilir ancak analitik bağlantıları ve gerçekleri öngörme gücüne sahip değildir.” Yapay zekânın mümkünlüğüne dair gelebilecek en sert itirazlardan biri. Oysa aynı notta bir kaç cümle ilerde şöyle devam ediyor Ada: “

Analiz formülleri ve gerçeklerin dağıtılması ve birleştirilmesi ile bunlar hızla ve kolayca motor ile uyumlu hale gelebilir, bilimin konu edindiği pek çok şeyin doğası ve bağıntıları yeni bir ışık altında görülüp derinlemesine incelenebilir.”

Ada’nın ilk öngörüsünde haklı çıkıp çıkmadığı hâlâ tartışmalı olsa da ikinci öngörüsünde haklı çıktığı kesin. Babage’ın Analitik Motor tasarımı ve Ada’nın derinlikli kavrayışı ile başlayan “Turing tam” hesaplama makinelerinin tarihi, yapay zekâ da dahil olmak üzere pek çok alanın yeni bir ışık altında derinlemesine incelenebilmesinin önünü açtı.

 

Makineler düşünebilir mi?
Yirminci yüzyılın ilk yarısı bittiğinde artık her şey hazırdı. Bertrand Russell ve Alfred Whitehead’in Principia Mathematica’sı matematiği kökünden değiştirmiş, Lambda Calculus icat edilmiş, oyun teorisi ve yapay sinir ağlarının temellerini oluşturacak makaleler yayınlanmıştı.

Geriye bütün bu bilgi ve birikimi karanlıkta bir araya getirip o tarihsel soruyu sormak kalıyordu: “Makineler düşünebilir mi?” Alan Turing’in 1950’de yayınladığı “Hesaplama Makineleri ve Zekâ” başlıklı makalesi bu cümle ile açılıyor.

Makale sorunun yeniden ve detaylı olarak tanımlanması ile başlayıp makinelerin düşünebilmesinin imkânsızlığını savunan tezlere verilen yanıtlarla devam ediyor ve gelecekte makinelerin pek çok işte insanlarla yarışacağı öngörüsüyle noktalanıyor.

Turing’in bu tarihsel makalesinden altı yıl sonra 1956’da “makinelerce simüle edilebilmesi için öğrenme ve zekânın diğer özelliklerinin hassas bir şekilde tanımlanması” amacıyla DartMouth Koleji’nde yapılan konferansta alanın adı yapay zekâ olarak tanımlanıyor. 56’daki konferanstan 90’lara gelene dek teknik ve teorik alanda pek çok gelişme olsa da dönemin bilgisayarlarının yetersiz işlem kapasitesi pratik uygulamaları olanaksız kılıyordu. Bilgisayarların işlem gücünün Moore Yasası’nın öngördüğü şekilde katlanarak artması ile bu sorun da aşıldı ve yapay zekânın insan karşısındaki zafer zinciri başladı.

 

Yapay zekâ satranç ve go’da yendi
1997’de Deep Blue Dünya Satranç Şampiyonu Garry Kasparov’u yendiğinde Kasparov, makinenin oyunu kazandıran hamleyi hesaplayamayacağını iddia etmiş ve IBM’i hile yapmakla suçlamıştı. Makinenin insanı yenebileceğine inanmakta zorlanan bir kesim ise “satrançtaki hamle sayısının sınırlı ve dolayısıyla hesaplanabilir olduğu, makinenin insanı go gibi evrendeki atom sayısından daha fazla olasılığa sahip bir oyunda asla yenemeyeceği” tezine sarılmıştı. Deep Blue’nun zaferinin ardından geçen yirmi yılda hem yapay zekâ alanındaki derin öğrenme gibi gelişmeler hem de bilgisayarların işlem gücündeki artış bu son kalelerden birinin de yıkılmasını sağladı: Google’ın AlphaGo’su, go’da dünyanın en iyilerinden sayılan Lee Sedol’ü 4-1’lik skorla perişan etti.

 

İnsanlık için tehdit mi?
Şimdilerde yapay zekâ, trafiği oldukça dertli şehirlerde bile taşıtları sorunsuzca yönetebiliyor. Cortana, Siri ve Google Now gibi sesli asistanlar cebimizde gezip sorularımızı yanıtlıyor. Bugüne dek “yapay zekâ şunu yapamaz, bunu yapamaz” diyenlerin hemen her cümlesi boşa düştü. Düşünsel ve duygusal süreçleri insan ile karşılaştırılabilecek, bilinç sahibi yapay zekâlar için belki de çok beklemeyiz. Önümüze çıkacak tüm yapay zekâların fişini çekmek bugünkü kadar kolay olmayabilir. Yapay zekâ insanlık için bir tehdit mi? Belki. Bunu önceden bilmenin olanağı yok. Yok etme senaryoları tartışmak isteyenin uzaklara gitmesine gerek yok, insanlık tarihi ortada. Yapay zekâ kıyameti beklemek yerine, insanların yapay zekâları kullanarak diğer insanları öldürmesini engelleyelim, yeter.

1 “Modern Prometheus” alt başlığı Frankenstein’ın güncel baskılarının ezici bir çoğunluğunda görmezden gelinmiş, bazı baskılarda ise sadece önsöz kısmında kendine yer bulabilmiştir.

2 Günümüzde Frankenstein’ın canavarı çoğunlukla yanlış bir şekilde sadece Frankenstein olarak anılmaktadır. Mary Shelly kitabında yaratığa herhangi bir isim vermemiştir.

3 Babbage’ın Analitik Makine’si tarihteki ilk mekanik “Turing tam” genel amaçlı bilgisayar tasarımıdır.

Bundan sonra film yapamayacak mıyız?

Son bir yıldır yakın dönemin önemli filmlerine imza atmış yapımcı ve yönetmenlerden artık film çekemeyeceklerine dair serzenişler yükseliyor. Şurası açık ki, son 15 yılda hızlı bir şekilde gelişen, yeni yönetmenler ve çarpıcı konularıyla dikkat çekici filmler ortaya koyan Türkiye sineması ciddi bir tıkanmanın eşiğine gelmiş bulunuyor.

Bir anlamda ülke sinemasının gelişimini sağlayan model artık çökme noktasına gelmiş durumda. Sektörün ‘gişe filmi’ üreten kesimi filmlerinin ticari bilgilerini açıkça paylaşmadığı için durum hakkında ancak spekülasyon yapabiliriz. Ancak adına ister ‘sanat sineması’ ister ‘yönetmen sineması’ ne dersek diyelim, sinemayı bir sanat gibi gören ve bu tür filmler çekmeye çalışanlar için işler daha da zorlaşacak gibi görülüyor.

Aslında bu durum yıllar öncesinden geliyorum diyordu. Kısa bir özet geçmekte fayda var. Bugün sanat sinemasının yaşadığı sıkıntının üç temel kaynağı var. İlki film çekebilmek için gerekli kaynağı bulmak. İkincisi filmi seyirciyle buluşturabilmek için dağıtım ağına girebilmek. Son olarak da ulusal ya da uluslararası festivallerde görünür hale gelebilmek.
Kaynaklar tükeniyor

İlkinden başlayalım. 2004 yılında yürürlüğe giren ve filmlerin Kültür Bakanlığı tarafından kamu fonlarıyla desteklenmesini öngören yönetmelik hatırı sayılır bir etki yaratmıştı. Sinema biletlerinden toplanacak vergilerin film üretimi ve festival organizasyonu gibi alanlara aktarılmasını öngören yönetmelik sayesinde onlarca genç isim ilk filmlerini çekebildi. Bu yönetmenler içerisinde hem ulusal hem de uluslararası festivallerde yer alan önemli filmlere imza atanlar da oldu.

Ağırlıklı olarak sektör temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından belirlenen bu desteklerin dağıtım biçimi hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin edici olmadı ama genel kabul gördü. Ancak, son birkaç yılda yaşanan siyasal gelişmelerin üzerine iktidarın toplumu ikiye bölen yaklaşımı, çoğu iktidarın karşısındaki blokta yer alan sinemacıların durumunu da etkiledi. Buna bir de bu sinemacıların önemli bir kısmının altına imza attığı akademisyenlere destek bildirisi eklenince durum daha da vahim hal aldı. Son destekleme kurulu toplantısı gösterdi ki, hem muhalif hem de imzacı sinemacıların artık bakanlık desteklerinden pay alması söz konusu olmayacak.
Bu kaynak Türkiye gibi oldukça düşük bütçelerle film çekilebilen bir ülke için önemli bir kalemdi. Bundan mahrum olan yönetmen ve yapımcıların yurtdışından ortak yapımcı bulabilme şansları da azalıyor. Ülkenin büyük yapımcıları (dizi ve gişe filmi yapanlar) da bu tür filmlere para koymadıkları için zaten küçük olan kaynak havuzu sanat sineması yapanlar için tamamen kurumuş gibi görülüyor.

 

Filmi çektik, seyirciyle nasıl buluşacak?
İş filmi çekebilmekle de bitmiyor. Dağıtım ağına girip filminizi seyirciyle buluşturmanız gerekiyor. Şu an piyasanın yarısından fazlasını tek bir sinema salonu zinciri kontrol ediyor. Aynı şekilde üç büyük dağıtımcı da yıllara göre değişen oranda piyasanın yüzde 70 ile 80 arasındaki bir dilimini tek başına kapatıyor.

Yani sizin filminizi bu üç dağıtımcıdan birisi dağıtmazsa ya da söz konusu sinema zincirine giremezseniz seyirciyle buluşmanız da hayal gibi. Bu duruma alternatif olarak üretilen Başka Sinema oluşumu var. O da hem talebi karşılamakta zorlanıyor hem de ektisi ilk kurulduğu döneme göre giderek sınırlı bir hale geliyor. Üzerine seyircinin bu filmlere yönelik talebinin azaldığını düşünürsek sinemacının elinde bir tek festivaller kalıyor. Ama orada da durum çok parlak değil.

 

Festivallerin hal-i pürmelali
Birçok filmin seyirciyle buluşabildiği tek alan olan festivallerin durumu da sinemacılara umut vermiyor. Ulusal festivallerden başlayalım. Bu satırlar kaleme alınırken bir aydan az bir süre kalmış olmasına rağmen Adana Altın Koza Film Festivali’nde ne olup bittiğine dair bir bilgimiz yoktu.

Festivali yıllardır yapan deneyimli ekibin işine son verildi, festivalin yine de yapılacağı ilan edildi, ondan beri bir sessizlik var. Kaldı ki, Adana’nın MHP’li belediyesinin işin profesyonellerini dışarı itip kendi elemanlarına festivali devrettiğine dair söylentiler doğruysa, içerikle ilgili beklentimizi de ona göre ayarlamak zorundayız. 54 kez düzenlenen ve ülkenin en uzun soluklu festivali olan Antalya Altın Portakal’da ise festivalin alametifarikası olan ulusal yarışmaya son verildi. İki yıl önce belgesel yarışmasının kaldırılmasıyla bu alanda yaşanacak ‘tatsız siyasi hadiselerin’ önünün alınacağı öngörülmüştü. Ama belli ki bu yetmemiş, ulusal yarışmayı da kaldırarak kürsüyü yerli sinemacıya tamamen kapamayı tercih ettiler. Bu ikisi dışında düzenlenen birkaç yerel ya da merkezi yönetim destekli festivalleri bir kenara koyarsak elimizde İstanbul ve Ankara kalıyor. İstanbul bu yıl ana sponsor bulmakta zorlandı. Ankara bütçe kısıtlarıyla boğuşuyor. Bakanlığın her iki festivale de verdiği kısıtlı destek bir şantaj aracına dönüştürülmüş durumda. Bu bütçe festival sonuna kadar hem açıklanmıyor hem de verilmiyor. Böylece festival sırasında olur da bir ‘asayiş’ sorunu ihtimaline karşı bir koz olarak işlev görüyor.

Uluslararası festivallere gelince, önde gelen festivallerde son zamanlarda yeni eğilimler gözlemek mümkün. Türkiye’den bir yönetmenin bu festivallerin ana yarışmasına girmeyi başarması giderek zorlaşıyor. Özellikle Cannes ve Venedik hızla Amerikanlaşıyor (bu yıl Cannes’da yarışan dört filmde Nicole Kidman rol alıyordu), Amerikalılardan kalan kadro da Avrupa’nın önde gelen yönetmenleriyle dolduruluyor. Bunlar da Türkiyeli sinemacıların işini oldukça zorlaştırıyor. Amerikan filmlerinin bu festivallere doluşması yetmiyormuş gibi Avrupalı yönetmenler de filmlerinde artık Hollywood yıldızlarını oynatıyorlar. Bununla yarışmak, onların arasından sıyrılıp festivale girebilmek oldukça zor bir süreç ve bunu başaran film sayısı her geçen yıl azalıyor. Berlin bu konuda daha fazla olanak sunsa da Almanya ile Türkiye arasındaki günlük siyasetin bu kadar yoğun olması, beklentiyi de değiştiriyor. Alman toplumunun (ve festival yöneticilerinin) Türkiye’ye ister istemez politik bir gözle baktığı gözleniyor. Sinema kulislerinde de festivalcilerin kafalarındaki Türkiye imajına uygun filmler beklediği konuşuluyor.

Sinema kendini yeniden yaratabilir mi?
Peki, bütün bu ahval ve şerait içinde sinemacılar dükkânı kapatıp gidecekler mi? Maalesef bir kısmı için cevap evet. Aslında olan şey, 2000’li yılların başıyla birlikte gelişen bir üretim modelinin çöküşü. AKP’nin henüz ‘ılımlı Müslüman’ örnek bir iktidar olma iddiasını sürdürdüğü, AB reformlarının hayata geçirilmeye çalışıldığı, ekonominin ve ‘demokrasinin’ neoliberalizme göre yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı bir dönemde gelişen piyasa koşulları ile birlikte seyircinin de artışı ister istemez bu alanda yatırım olanaklarını yükseltti. Zaten uzun yıllardır bir yönetmelik olmadan verilen bakanlık desteklerinin tutarlı hale getirilmesi, bu desteklerden yararlanan bir kuşağı ortaya çıkardı. Bu kuşak, şimdiye kadar bakanlık desteği ve yabancı küçük ortaklıklarla filmlerini çekebildi. Türkiye’de seyirci ve salon sayılarının hızla arttığı 2000’li yıllar boyunca görece ‘adil’ olan dağıtım koşulları, piyasanın zorlamasıyla tekelleşmeye başlayınca seyirciye ulaşmakta sorunlar yaşanmaya başlamıştı zaten. Şimdi buna siyasal nedenlerle bakanlık desteklerinin de verilmemesi, keyfi hale getirilmesi eklenince durum daha da zorlaşıyor.

Şurası açık ki, yakın dönemde film çekmiş olan isimlerin büyük bir kısmı önümüzdeki süreçte oldukça zorlanacak. Hem mali açıdan hem de siyasal açıdan. Yani filmleri nasıl çekeceklerinden önce, hangi hikâyeyi anlatacaklarına da karar vermek zorunda kalacaklar. 90’lı yılların başında benzer bir çöküş yaşanmıştı. Yeşilçam kuşağı ve 70’li yılların sonunda sinemaya başlayanlar sektörün bir anda çökmesiyle tasfiye oldular. Sektör yılda 10-15 film üretebilir hale geldi. Seyirci salonları terk etti, sinemaya gidenler de yabancı filmleri tercih etti. Bu koşullar altında Nuri Bilge Ceylan, Reis Çelik, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu, Handan İpekçi gibi isimlerin de aralarında olduğu genç bir kuşak, kendilerinden önceki üretim modelinden bağımsız küçük bütçeli ve estetik olarak yenilenmiş yapımlarla seyircinin karşısına çıktılar.
İçinde bulunduğumuz dönemin ekonomik sıkıntılar dışında ‘siyasal durumun ağırlığı’ gibi ayırt edici bir özelliği de var. Bambaşka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte, estetik olarak tıkandığını düşündüğüm Türkiye sanat sinemasının kendisini yenilemesi için bu durum bir fırsat olabilir mi? Film yaratma süreçleri sona ermeyeceğine göre, bu filmlerin nasıl ortaya çıkarılacağına dair yeni modeller üzerinde düşünmek gerekiyor.

Daha küçük hikâyeler, daha düşük bütçelerle yeni bir dilin kurulup kurulamayacağına dair kafa yormak gerekiyor. Kendisini oluşan yeni duruma göre değiştiremeyen, yeniden pozisyon alamayan film yaratıcıları için gelecek pek parlak değil açıkçası. Ama sinema durmaz nihayetinde. Tıpkı 90’larda olduğu gibi yeni bir kuşak gelir, kendi dilini, estetiğini ortaya koyarak başka türlü bir sinemanın kapısını da aralayabilir.

“Bundan sonra film yapamayacağız galiba” diye umutsuzca söylenmek yerine, “bundan sonra film çekebilmek için neler yapmalıyız?” diye sormak ve bunu tartışabilmenin olanaklarını yaratmaya başlamak gerekiyor bir an önce.

Eylül sayısı çıktı: Anlatılan senin hikâyendir

Yeni e dergisinin Eylül sayısı raflarda. Dosya konusu, yayınının 150. yılında Kapital. Dergide kültür ve sanatın farklı alanlarından yazıların yanı sıra, şiirlerle öyküler yer alıyor.

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Yeni e, Eylül’de yenilenen logosu ve zengin içeriğiyle okur karşısında. Derginin kapağında, Karl Marx’ın Kapital‘in önsözünde Dante’den yaptığı ünlü alıntı yer alıyor: “Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler!” Kapak resmi bu ay da Solmaz Aksoy imzasını taşıyor.

Yeni e’nin Eylül dosyası, Aydın Çubukçu’nun “Sınıf savaşının cephaneliği: Kapital” yazısıyla başlıyor. Arkasından Ahmet Yaşaroğlu’nun “Anlatılan senin öykündür!” yazısı geliyor. Dosyada Barış Avşar Robinson Crusoe’nun Kapital macerasını izliyor, Olcay Geridönmez Kapital‘in başındaki atıfta adı geçen Wilhelm Wolff’un hayatını anlatıyor, Sinan Alçın Marx’ın teorisinde paranın izini sürüyor. Alaattin Bilgi’nin Kapital‘in doğuşu yazısı da dosyada yer alıyor. Ayrıca Derya Kayacan’ın Kapital‘in yayıncısı, Sol Yayınları yöneticisi Muzaffer Erdost ile söyleşisi, Kapital‘in Türkiye serüvenine eğiliyor.

Bilimden çeşitli sanat dallarına

Derginin ilk yazıları güncel bilimsel tartışmalarla ilgili. İsmail Gökhan Bayram’ın yazısı “Yapay zekâ kıyameti” başlığını taşıyor. İnsan dillerinin evrimi, Ulaş Başar Gezgin’in yazısının konusu.

Günseli Bayram bir olgu ve teori olarak evrimi, güncel tartışmalar ışığında ele alıyor. Mithat Fabian Sözmen’in yazısı, evrim konulu Maymun Davası’na ve onu konu alan Rüzgârın Mirası filmine dair.

Sinemanın içinde bulunduğu durumda film yapmanın imkânlarını, Şenay Aydemir tartışıyor.

Margaret Atwood’un romanını ve ondan uyarlanan Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) dizisini, Gülcan Kılıç Karaca, biyoetik ve biyopolitika tartışmaları açısından ele alıyor.

Ayşegül Tözeren “Edebiyatta dostluk iklimi”ni yazdı.

Melike Belkıs Aydın, Gülçin Sahilli ile söyleşti.

Dergide, Yeni Dergi’de 1965 yılında yayınlanmış bir İlya Ehrenburg söyleşisi de yer alıyor.

Şiirler ve öyküler

Bu sayıda şiirleriyle yer alan şairler şöyle: Asım Gönen, Önder Karataş, Yaprak Damla Yıldırım, Nazan Şahin, Betül Dünder, Merrit Malloy (Çeviren: Musa Ağgün), Murat Atıcı, Nisa Leyla, Nafia Akdeniz, Kerata Keratalar Edebiyat Atölyesi.

Eylül ayının öykücüleri Adnan Özyalçıner, Zeynep Sönmez, Firuze Engin, Mehmet Sürücü, Hazal Kar.

Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy dergide çizimleriyle yer alıyor.

Yeni e, birçok kitapçı, zincir mağaza, market ve büfede.

Öyküleriyle Bekir Yıldız

Yazınımızın gerçekçilikle sınavı, gerçekçilik macerası içinde Bekir Yıldız’ın her zaman söyleyecek sözü olacaktır, öykünün gerçekçi çizgisinde açtığı olanakları sorgulamadan geçmemeli öykünün izinden gidecek olanlar. Bekir Yıldız gerçekçi öykü damarımızda Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğer toplumcu öykücülerimizin ardından mutlaka okunması gereken önemli bir duraktır.

KADİR YÜKSEL

1970’li yılların ilk yarısına gidelim. Bugünden baktığımızda bize anlamsız gelecek bir tartışma sürüp gitmektedir o yıllarda. Güney Dergisi’nin Mart 1972 tarihli sayısında Bekir Yıldız oldukça keskin, kışkırtıcı bir karşılaştırma yapar: “Sabahattin Ali’nin hikâyeleri birer ekmekse, belki daha usta bir yazar olan Sait Faik’inkiler birer pastadır.”1 Bundan bir yıl önce, 1971’de Kaçakçı Şahan adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı almıştır Bekir Yıldız. Bu armağana ilişkin Haziran 1971’de Halkın Dostları dergisinde kısa bir yazı yazacaktır: Sait Faik’in “küçük insan” sevgisinin onun eksik sınıf bilincine dayandığını, bireyselliğini toplumdan soyutlanmışta aradığını söyleyecek, ondaki burjuva çelişkisini olanca derinliğiyle ve içtenliğiyle yaşayan yazar tavrının kendisinden sonra gelen yazarlar tarafından devam ettirilmediğini, sığlaştırıldığını öne sürüp, hikâye çizgisinin tıkanıp kaldığını savlayacaktır. Toplumcu gerçekçiliğe yaslanan kendi öykü anlayışının da ipuçlarını verecektir aynı yazıda.2 Yansıma Dergisi 1973 Mart’ında yayımlanan 15. sayısında bir Sabahattin Ali dosyası yapar ve “Sabahattin Ali-Sait Faik” soruşturması açar.3 Yansıma Dergisi’ndeki soruşturmada ağırlıklı görüş bu tartışmanın gereksiz olduğu, her iki öykücünün de öykücülüğümüz için ayrı değer taşıdığıdır. Ama buna karşın, yanıtlayanlar arasında Bekir Yıldız gibi düşünen öykücüler de vardır. Karşılaştırma giderek artan biçimde gündeme gelmektedir.

Bekir Yıldız, aynı dönemde yaptığı bir konuşmada, Sabahattin Ali-Sait Faik karşılaştırması üzerine düşüncelerini yeniden gündeme taşıyınca tartışmalar iyice alevlenir. Sait Faik’in kişiliğine ve sanatına saldırdığı düşünülen Bekir Yıldız hakkında ağır yazılar yayımlanır. Bekir Yıldız, Sait Faik’i de, sanatını da yok saymadığını söyler. Sait Faik’in öyküyü demokratikleştirdiğini, “küçük insanı” küçümseyip yadsımadan edebiyatta şerefli bir yere taşıdığını, insancıl bakışın öykücülüğümüze kazançlar getirdiğini söyleyecektir. Ama gerçekçilik anlayışını, sınıfsal düşünmeyişini, o dönemin toplumsal ortamında somut insanı ıskalayışını, biçimci anlayışını eleştirecektir. Tam da bu noktada yetmişlerin sanatında toplumculuğun önemli olduğunu düşünmek gerekiyor. Bekir Yıldız’ın toplumcu gerçekçiliğin tavrını dillendirdiği gözden kaçmamalı. Aynı yazıda kendi edebiyat anlayışını da dile getirecektir Bekir Yıldız: “Türk hikâyeciliğinin onurlu bir gelişme göstermesi, gerek soyut biçimcilikten, gerekse kaba doğalcılıktan kurtulmakla mümkün olacaktır. Sorun, Türkiye insanını, Türkiye koşulları içinde yakalamak ve biçimin önemini ihmal etmeden anlatmaktır. Gerçek yaratıcılık budur: Yerli öz, toplumsal içerik ve yetkin biçimin kaynaştırılması. Sözü edilen bu gerçekçi hikâye çizgisi, biçimcilikle doğalcılık arasında bir orta yol değildir. Tavır olarak ikisinden de ayrıdır. (…) geleceğe açıktır.”4

Edebiyatımızın gerçekçilikle olan ilişkisinin hep kusurlu kaldığını düşünürüm. Gerçekçilik elbisesi bir türlü üzerimize oturmaz. Sanki geleneksel anlatımızla olan kan uyuşmazlığı ve yüz yıllarca yazılı kültürden çok uzak kalışımız gerçekçilikle sıkı bağlar kurmamızı geciktirecektir. Bekir Yıldız’ın edebiyata ilişkin düşüncesi, ne kadar başarabildiğimiz tartışılır olsa da, yanlış değildir elbette. Toplumcu gerçekçiliğin yürüdüğü kanalı derinleştiren Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in izini taşıyan edebiyatımızın güçlü damarında Bekir Yıldız’ın da önemli bir durak olduğunu söyleyebiliriz.

1933’te Urfa’da doğar Bekir Yıldız. Çocukluğunu geçirdiği Urfa, yazarlığının en ağırlıklı coğrafyasını oluşturacaktır. İstanbul Matbaacılık Okulu’nun Dizgi bölümünü bitirir. 1962 yılında Almanya’ya gider. Matbaa Makineleri Fabrikası’nda çalışır. Almanya’da yaşadıkları, tanık oldukları da yazarlığının bir başka coğrafyasıdır. Yurda döndüğü 1966 yılından sonra İstanbul’da Asya Matbaası’nı kurar. 1981 yılında matbaacılığı bırakır ve 1998 yılında ölene kadar tek uğraşı yazarlık olur.

İlk öyküsü 1951’de Tomurcuk adlı çocuk dergisinde yayımlanır. Almanya dönüşünde, 1966’da yayımladığı ilk kitabıysa Türkler Almanya’da adlı romanıdır. Roman Almanya’ya yapılan işçi göçünü ele alan ilk yapıt olsa da fazla önemsenmez. Bekir Yıldız 1968’de yayımlanacak olan Reşo Ağa adlı kitabıyla öykü ortamımızda dikkatleri üzerinde toplayan bir giriş yapar. Daha çok 50 Kuşağı öykücülüğünün baskın olduğu bir dönemde toplumcu gerçekçi tutumu öne çıkaran bir öykücünün ilk öykü kitabı olacaktır Reşo Ağa.

Daha ilk kitabıyla geniş bir okur kitlesine seslenir. Okuyucuyu çarpan, tedirgin eden, gerilimi yüksek olay örgüsü, pek de bilinmeyen bir coğrafyanın insanlarının anlatılması, o coğrafyaya çok uygun düşen sert, keskin dil Bekir Yıldız’ı öykücülüğümüzün gündemine taşıyacaktır. İlk kitap olmanın kusurlarını da içinde taşır Reşo Ağa. Olayların çok öne çıkması, betimlemelerin öykünün ritmini aksatması, öykü kişilerinin canlı, derinlikli çizilememesi söylenebilir. Kitaba adını veren “Reşo Ağa” öyküsü, çarpıcı olay örgüsüne, gerilimli kurgusuna karşın “aradan bir gün, bir hafta, derken bir aydan fazla zaman geçti” ya da “iki ayın bitmesine birkaç gün vardı”5 gibi aceleci çözümlerle zaman boşlukları, kopukluklar barındırır, yer yer inandırıcılığı zedeler. “Pala Hamo” adlı öyküde de aynı zaman kopukluklarını, olay örgüsündeki çatışmanın tam olarak odaklanamadığını, anlatımın ağırlıklı betimlemelerle aksak bırakıldığını görebiliriz.

İkinci öykü kitabı Kara Vagon hemen bir yıl sonra, 1969’da yayımlanacaktır. İlk kitaptaki gerçekçi bakışın, insanı tedirgin eden gerilimin, çarpıcı olay örgüsünün, coğrafyayı, atmosferi çok iyi oluşturan gözlem gücünün ilk kitaba göre gelişerek devam ettiği söylenebilir. May Edebiyat Ödülü’nü alacaktır Kara Vagon.

1970 yılında yayımlanan Kaçakçı Şahan adlı kitabı Bekir Yıldız’ın öykücülüğünde önemli bir noktadır. Öyküler bir başka hıza yönelmişlerdir, ritmik anlatımı duraksatan betimlemeler gerekli olduğu kadar yer alacaktır, olaya dönük kurguda gerilim artarken çatışmaların odaklanması, nedensellik daha ustalıkla sağlanmıştır. Şiddet öğesi daha çarpıcı, daha inandırıcı olacaktır. Öykü kahramanlarının daha derinlikli çizilebildiği, iç dünyalarının işlevsel ayrıntılarla öykülere yerleştirildiği görülür. Kısa cümlelerden oluşan dili, hedeflediği gerilimli, çarpıcı, hızlı anlatıma en yatkın kullanımdır. Yöresel dil, ölçülü kullanımıyla öykü atmosferine güç katar.

Sahipsizler (1971) ve Beyaz Türkü (1973) adlı kitaplarında da gelişerek, kusurlarından arınarak sürer bu güçlü anlatım. Bence Bekir Yıldız öykücülüğünün en önemli kitabıdır Sahipsizler. Edebiyat anlayışını ustalıkla öykülere taşımıştır. “Günümüz Türkiye’sinde insan, işbölümünün doğal ve kaçınılmaz sonucu olarak, her dilimi ele geçirilmiş, paramparça edilmiş bir süreçte yaşamını sürdürüyor. Gündelik yaşantısı içerisinde yapacakları, kendi bilincinden bağımsız bir biçimde sıraya konmuş, belli bir çerçeve içerisinde yaşamak zorunda bırakılmıştır. (…) Bu zorunluluk bizi yoğun öyküler yazmaya götürür. (…) Çağımızdaki değişimin akıl almaz hızı her şeyi eskitiyor. Eskiyen şeylerin anlatıcısı durumuna düşmemek için bizim de anlatımımıza hız katmamız gerekiyor. Yaşanmakta olanla soluk almaya çalışmamız gerekmektedir. (…) yaşamın acı gerçeklerinin katılaştırdığı ya da tam tersi gevşettiği insanlarımızı, sanatsal olanla etkileyebilmek için; bir ‘silkinme’ bir ‘buyur’ edebilme öğesi olan gerilimi de öyküyle kaynaştırmak zorundayız.”6

Bekir Yıldız’ın ilk kitabından Beyaz Türkü’ye kadar yazdığı öykülerde her yönüyle sürekli öykücülüğünü geliştirdiğini, kendine özgü bir öykü dünyası yarattığını, ilk öykülerindeki kusurları kısa sürede aştığını söyler Mehmet Ergün.7 Harran (1972) kitabıyla birlikte ise öykü / röportaj olarak isimlendirdiği, ne röportaj ne öykü olabilen ama buna karşın her iki türün de özelliklerini taşıyabilen bir türe yöneldiğini belirtir. Alman Ekmeği (1974) kitabıyla sürer bu yöneliş. Anlatımda çağın hızına yetişmeye çalışan bir hızlılık, bir ‘soluk soluğa’lık görülür, ayrıntı zenginliği yerini kaba bir dış görünüşe bırakacaktır, gözlemcilikle yetinilecektir. Bütün acılarıyla yaşamın bütünlüğü içersinde insanı anlatmayı bırakmaz gene de. Yer yer öykünün olanaklarını da öne çıkardığını söyleyebiliriz. Mehmet Ergün çalışmasında bu yönelişi olumlu bulsa da, ne yazık ki röportaj kolaycılığı Bekir Yıldız’ı o sarsıcı öykülerinden uzağa götürecektir. Bu uzaklaşma sonraki öykü kitaplarını da etkiler.

Dünyadan Bir Atlı Geçti (1975) öykücülüğünün gelişimini sürdüren bir kitap olur. Ama ardından gelen Demir Bebek (1977), Mahşerin İnsanları (1982) ve Bozkır Gelini (1985) için aynı şeyi söylemenin güç olduğunu düşünüyorum. Gerçeğin yoğun anlatımını önceki öykülerinde olduğu kadar sarsıcı, gerilimli öyküleştiremez. Röportaja dönük kolaycılıkla gözlemlerini aktarma anlayışı öykülerinde kusurlara, kendini tekrara ve çoğaltmacılığa dönüşecektir.

Stevlana Uturgauri şöyle özetliyor Bekir Yıldız’ın dünyasını: “Bekir Yıldız’ın algılayış dünyasında yaşanan gerçeklik her an trajik olanı doğurmakta, trajik olaylar günlük yaşantıya girerek olağanlaşmaktadır. (…) trajikliğin nedenlerinin araştırılması bu tutkulu yazar için bir amaç değil; halkın bilinçlenmesinin gelişmesini, yaşama düzeyinin yükselmesini önleyen törelerin, derebeylik-aşiret kalıntılarının var olduğu bir toplumu, bu toplumdaki insan ilişkilerini açığa vurmada bir araçtır.”8 Gözlemlediği ve gerilimli, sarsıcı bir yapıda öyküye aktardıkları bir çözüm önerisi sunmaz bize, bir düşünceyi savlamaz. Var olan durumu, insan sıcaklığını, dil zenginliğini, doğanın şartlarını, sosyolojik yapıyı, değişimi unutmadan önümüze getirir.

Bekir Yıldız’ın anlatı evreni içersinde ilk sırayı Urfa ve yöresi özelinde Güneydoğu insanı almaktadır. Üretim güçlerinin, ağalık düzeninin ve onlarla uyum içinde süregiden törelerin ezdiği insanları ele alır. Öyküleştirdiği trajik durumlarda yaşama hakları ellerinden alınmış insanları bütün içtenliğiyle okuruz. Salt iyi yönleriyle değil, kötü yönleriyle de, bilinçsizlikleriyle, karşı çıkamayışlarıyla da tükenip gideceklerdir. Atmosferini kurarken o coğrafyanın doğasından diline kadar bütün özelliklerini öykülerine taşıyacaktır. Kaçakçılıktan kız kaçırmaya, ağalıktan kadın sorununa kadar… “Kaçakçı Şahan”, “Bedrana”, “Kara Çarşaflı Gelin” öykücülüğümüzde yer edecek öykülerdir. “Gaffar ile Zara”, “Beyaz Türkü”, “Akyavuz”, “Obaların Yasası”, “Barutçu Maho” adlı öyküleri de sayabiliriz.

Almanya’ya çalışmak için giden insanları anlattığı öyküler de önemli bir yer tutar Bekir Yıldız’ın öykücülüğünde. Öykülere işçi sınıfının sorunları yansıdığı kadar, o düzenin insani değerleri yok etmesi de, alışkın oldukları törelerle göç ettikleri yerin yaşayışındaki uyuşmazlıklar da, kıstırılmışlıklar, yabancılaşmalar da yansıyacaktır. “Sahipsizler”, “Celb”, “Maria Otuz İki Yaşında” sayılabilir. “Motorize Köleler” ise gerek anlattığıyla, gerek anlatım biçemiyle Bekir Yıldız öykücülüğünde özellikli bir yerde durmaktadır. Asım Bezirci bir yazısında Bekir Yıldız’ın “modern hikâye akım ve deneylerine de kapalı durmamasını, onların ürünlerini de yargılayarak değerlendirmesini”9 ister. Sanıyorum “Motorize Köleler” bu isteği karşılayacak düzeydedir, ama ne yazık ki arkası gelmez ya da bu arayışlar yerine çoğaltmacılığa, tekrara düşmekten kurtaramaz öykülerini. Oysa Beyaz Türkü kitabına ilişkin yazısını şöyle bitirecektir Asım Bezirci: “’ilkel okur biriktiren bir yazar’ değildir o. İlkeller kadar seçkinleri de etkileyen üstün bir ‘halk yazarı’dır. Gittikçe gelişen bir yetenektir…”10

Bekir Yıldız gerçekçi öykü damarımızda Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğer toplumcu öykücülerimizin ardından mutlaka okunması gereken önemli bir duraktır. Edebiyatın günümüz insanıyla, toplumla bağlarını yeniden güçlendirebilmesi için Bekir Yıldız’ın öykülerinden yararlanılmalı. Yazınımızın gerçekçilikle sınavı, gerçekçilik macerası içinde Bekir Yıldız’ın her zaman söyleyecek sözü olacaktır, öykünün gerçekçi çizgisinde açtığı olanakları sorgulamadan geçmemeli öykünün izinden gidecek olanlar. Nedir o olanaklar? Gerilimli, sarsıcı kurgu yapısını söyleyebiliriz ilk elde. Şiddeti kullanış biçimi, gözlem gücü önemlidir. Kısa anlatıdaki yoğunluğu, hiç düşmeyen ritmini, hızını nasıl sağladığı düşünülmeli. Çok az bilinen bir yörenin insan yapısının, toplumsal sorunlarının, değişimin nasıl yazınsallaştırılması gerektiği onun öyküleri üzerinden bir kez daha tartışılabilir. Az şey mi öykünün derdini yüklenenler için?

1 Mart 1973 tarihli Yansıma Dergisi’nde Mehmet Seyda’nın “Edebiyatımızda Sabahattin Ali – Sait Faik İkilemi ya da Ekmek mi-Pasta mı? Sorunu” adlı yazısında aktardığı, Mart 1972’de Güney Dergisi’nde yapılmış Bekir Yıldız söyleşisi.

2 Bekir Yıldız, Yargılayan Zaman İçinden, İskele Yay., 2006, İstanbul, S.97.

3 Yansıma Dergisi, Sabahattin Ali-Sait Faik Üzerine, Sayı 15, Mart 1973, İstanbul.

4 Bekir Yıldız, a.g.e., s.98.

5 Bekir Yıldız, Reşo Ağa, Cem Yay., 1979, İstanbul, S. 9 – 10.

6 Türk Dili Dergisi, Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, Sayı: 286, Temmuz 1975, Ankara, S. 155.

7 Mehmet Ergün, Hikâyemizde Bekir Yıldız Gerçeği, a yayınları, 1975, İstanbul, S. 115.

8 Svetlana Uturgauri, Türk Edebiyatı Üzerine, Cem Yayınları, 1989, İstanbul, S. 190.

9 Asım Bezirci, 1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz, ABeCe Yayınları, 1980, İstanbul, S. 212.

10 Asım Bezirci, a.g.e., S. 220.

Ahmet Erhan: Başlamadan biten günlerimiz

Ahmet Erhan çok genç yaşta okuyucunun gönlünü kazanmıştır. Küçükken ayağında topuyla koştururken ağır bir sakatlık geçirir. Elinde kalemiyle şiir peşinde koşturmaya başlar sonra. 1992’de “Şimdi ölsem, adımı şaire çıkarırlar”(s.267)1 dediğinde çoktan altı şiir kitabı vardır A. Erhan’ın (1958-2013)… Son iki kitabını ‘Ruhumun ılıman iklimi’ dediği Silivri’de yazar. “Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye / Hep direnen bir yanım kalacak”(s.23) diyen şair, boyun eğmezliği kimi dizelerinde oğluna da tembih eder.“Şairler başkaldırın! Şairler başkaldırın! Şairler başkaldırın!” (s.275) diyerek şairlere de.

Ahmet Erhan’ın şiirinde temel izleği ölüme rağmen taşkın bir yaşama sevinci, insan sevgisi vardır. “Irak’ta bir çocuk bensiz ölüyor…”(s. 404) derken çocukları ne kadar dert edindiği etkilemez mi okuyucuyu? Şairin rahatlıkla ölebilmesi için dünyada acı çeken tek bir insan bile kalmamalı. Sevginin gücüne olan inancıyla “Derim en acı ölüm/ Ölmesidir sevgilerin”(s.99) , “Ben bu dünyada bir tek Hayat’ı sevdim.”(s.163) diyerek ölüme rağmen yaşamayı yüceltir. “Ölüm var -ki yüreğimde bu boşluğu yaratan biraz da odur.”(s.106) Ölüm öyle ağır ve derin bir kavramdır ki gerçeklikte yarattığı boşluğu dizeleriyle doldurmaya çalışır. “Tek yol ölüm”(s.212) dizesi ‘Tek yol devrim’in onun gönlündeki ironik karşılığıdır. Yaşamanın verdiği gücün duyumudur, doyumudur. Yaşamak belki de içsel devrimidir. Bu nedenle nihilizm şiirinde baskın bir bakış değildir bence.

Edebi anlatısının tamamen içe dönük olduğu söylenemez. Anlatırken sesinin tınısı yüksek perdeden değildir. Ahmet Erhan, şiirlerinde herkesin yaşayabileceğini, olağanı ele alır. 1979’da yazdığı Kenar Mahallede Bir Pazar Günü adlı şiiri geçmişe, halk kültürüne özlem uyandıran bir şiiridir. Aradan geçen otuz sekiz yılda ne çok değişmiştir hayat. Günümüzle karşılaştırmamak mümkün değildir. Kenar mahallede başlayan gün yokluklarla başlar. “Çamaşırlar hışırdar avlularda/ Bayrakları gibi fukaralığın”(s.186) dizesi fakirlikle baş edebilmenin zorluğunu anımsatır. Ekmek kavgasında bir günlük dinlenmenin mini bir sahnesi canlanır okuyucuda. Bahçede ipte asılı çamaşırlar arasında oynanan oyunları, geç saatlerin saklambaçlarını, sobalı odaları, salçalı ekmekleri, sık giden elektriklerin karanlık odalarında anlatılan masalları anımsayıp burnunun direği sızlar kimi okuyucunun. “Çay bardakları şıngırdar, radyo bağırır”(s.186) dizesiyle tekrar şimdiki zamana dönülür; şıngırdayan bardak sesleri bir TOKİ konutunda alt kattan ya da üst kattan gelir ya da uzun vadeli kredilerle borçlanarak alınan site dairelerinden.

Geçmişe dair anımsadıklarımızı biliriz, değerli olanları anımsarız, o günlerde sahip olduklarımızı, kayıplarımızı, paylaşımlarımızı. Artık radyoda sabahları Yurttan Sesler Korosu türküler söylemez, halk hikâyeleri anlatılmaz, köye haber iletilmez. Şiirdeki kenar mahallenin ötelerinde portakal bahçeleri vardır. “Bir çocuk çitleri aşar”(s.186) akla neler getirmez ki? Gerçeklikte ise artık sanal çitler sarar çocukları, sanal çiftlikler kurulur. Sitelerin jiletli tel örgülerle çevrili duvarlarını aşacakları bir oyunları da olamaz zaten. Aşmaya kalkışanların bacağına batan sivri demir uçlarını ancak çağrılan itfaiyeciler kesebilir. “Tulumbada yüzünü yıkar bir işçi”(186) dizesi, pınarlardan akan doğal sağlıklı suları düşündürür; şehrin bol kireçli, içilemez durumdaki şebeke sularında zehirlenirken.

Şairin aktardığı görüntüler bizi yaşadığımız andan alıp 70’li yıllara götürür. Okudukça bugünden uzaklaşır, zihinsel etkileşim için günümüze döneriz. Kimse bir başkasının bilincine sızıp anıları arasında gezinemez. Ahmet Erhan şiiriyle anılarımıza dolaylı yoldan girer. Bize parça parça sunduğu görüntülerle bir gecekonduda tatil sabahını yaşatır. Dizelerdeki her bir gerçeklik okuyanları ayrı etkiler. Hangisi bize daha yakınsa ona ısınır, severek okuruz. Gecekonduda büyüyenler çok daha yakın bir mesafede durur bu şiire. Avrupa’da doğup büyümüş olan bir okuyucu ile kenar mahalledeki okuyucunun etkilenmesi bir midir? Gecekondu çocuğun yaşlı dut ağacından tutunup sallandığı an sahnenin bir parçasıyken aldığı zevk, yıllar sonra anılarda edilgen bir seyre dönüşür. Teknolojinin ve kapitalizmin kuşattığı bireyler olarak doğal yaşama ne kadar özlem duysak azdır.

Şair zamanı günün en güzel yerinden, sabahtan, ele alır. Umudun en taze olduğu anlarda sabah sevincini eylemlerle aktarır. Toprağın buğulanması, gökyüzünü turuncu bir ağın kaplaması, konuşmalar, hışırdayan çamaşırlar, karıştırılan çaylar, bağıran radyolar, çitleri aşan çocuklar, tulumbada el yıkayan işçi, karısına seslenmesi, belini sarması, bağıran satıcılar… Eylemlilik ve çok seslilik hâkimdir kenar mahalledeki pazar gününe. Eylemler ve seslerle coşup kabarıp gelen bir hayat, yokluklara rağmen çok zengindir. Sesleri bir pazar sabahına hapsetmek, dondurmak mümkün değilse bile söze dönüşür gelir günümüze kadar. Şiirin yazıldığı yılları anlatan bir kitap sayfası ya da bir fotoğraf önündeyizdir. Aitlik ve sahiplik duygularımızın yerle bir olduğu doğadan, topraktan, uzak hayatlarımıza tutunmaya çalışmaktayız yine de.

Yaşamsal düzeyde ruhen ve insani yönlerden tepki duyulanları, gücenmeleri içe atmayıp paylaşmakta yarar var. Çünkü paylaşılanlar nihayetinde mutlak toplumu ilgilendiren sorunlardır. Sınıfsal açıdan da değerlendirmemiz gereken bir sahnenin önündeyiz. Kahvede oturan erkekler işsizler ordusunun demirbaşları olarak kahveleri doldurur. İşsizlik en önemli sorunlardan biriyken, çalışanların sorunları da azalmak yerine artış göstermektedir.

Gerçeklikleri kavramlara tam olarak sığdıramıyoruz. Bu bilince rağmen şiirin gerçekliği, yaşamsal gerçeklikler ve yasal gerçeklikler üçgeninde birkaç söz söylemeli. Ahmet Erhan’ın kenar mahallesinden tamamen şimdiki zamana yönelelim biraz da. Yıllardır çalışma günlerinin sonundaki güne tatil denmiş. Tatil denilince aklımıza gelen ilk gün pazardır. Cumartesi günü de dinlenenler tatil zengini sayılır. İşçiler ve emekçiler için, haftalık yorgunluğun ardından bütün güzelliğiyle gelir pazar günleri. Walter J. Ong “Her şeyden önce isim, insana isimlendirdiği nesne üzerinde bir sahiplik duygusu verir.”2 Yıllardır çalışma günlerinin sonundaki güne tatil denmiş. Çalışanların bu güne sahip çıkmaları gayet doğaldır. Tatil, sevdikleriyle bir araya gelebildikleri, kendileri ile baş başa kalabilecekleri ya da herhangi bir aktivite içinde olacakları tek gündür. “Pazar” sözcüğünün bu özelliğini ve güzelliğini ortadan kaldıran yeni düzenlemelerle tatil günleri tekrar gündeme geldi. Sanayinin Geliştirilmesi Üretimin Desteklenmesi Kanunu çerçevesinde işçilerin haftada bir gün tatil yapmalarını zorunlu kılan Hafta Tatili Hakkındaki Kanun sessizce kaldırıldı. Sanayi işletmelerinin pazar günleri ve diğer tatil günlerinde de çalışmalarına kolaylıklar getirilmesi için alınmış bir karar bu. Yürürlükten kaldırılan yasa işçilerin altı günden fazla çalıştırılmamasının güvencesiydi. Burjuvazinin ekonomik üstünlüğü politik üstünlüklerle sağlamlaştırılıyor gitgide. Emekçiyi sadece iş makinesi olarak gören anlayış altı günde kazanacağını yedi günde kazandırmanın sağlamasını yapmış oluyor hem de yasalardan aldığı yetkiyle. Atölyelerde uzun çalışma sürelerine ayakta yapılan eve dönüş yolculuk sürelerini de eklemeli. Ahmet Erhan “Sevgili Dünya altı saat uyku/ On iki saat iş, dört saat aile saati”(s.133) derken geriye kalan iki saati de işe geliş gidiş süresine saymış olmalı. Tatil günlerinin saadeti böylelikle sabit bir güne değil de patronunun insiyatifine bırakılıyor. Çalışanların çocukları, anne baba özlemiyle büyüyorlar. Tek bir günlük tatile neyi ne kadar sığdırabildiklerine şaşmamak elde değil. Göz dikmedikleri bir tek emekçilerin gülüşleri kalmıştı.

İşçilerin izin günlerini farklı günlerde kullanmaları sosyal paylaşımlara da sınırlama getirecektir. İşçi iş günü içinde tatil yaparken çocuğu okulda olacak, bu nedenle de çalışanlar çocuklarıyla birlikte tatil keyfini yaşayamayacaklar. Çocuklarıyla ebeveynlerin paylaşımı sınırlanacak. Sevgilere zaman ayıramayan bireylere özel hayatları üzerinden baskı kurmaktır bu. Toplu kültürümüzde birlikte kahvaltının ayrı bir önemi ve değeri vardır. Sofrada bir kişi eksikse eğer yeme içme içimize sinmez. Çalışanların sevdikleriyle birlikte yapacakları tek bir günlük kahvaltı zevkinden bile mahrum kalmaları üzerine söylenecek söz yok gibidir. Birkaç dostla birlikte planlanan gezmeler, eylemler, eğlenceler parçalanacak, aksayacak; zamanla da kopukluklar olacaktır ilişkilerde. Emekçilerin bu değişimle sosyal kayıplara uğramaları duygusal ve ruhsal yönden de olumsuzluklar doğuracaktır. Dönüşüm ve değişim doğrudan emekçilerde gerçekleşeceği için nesnel yaklaşmalarını bekleyemeyiz. Artan iş stresi yeni bunalımlarla eşdeğer olacaktır. Her bir emekçinin özel hayatı yara alacaktır zamanla.

İktidar ve sermaye, güç sınırlarını genişletme yolunda ilerliyor. İnsanca yaşam hakkı bile tanınmayacak neredeyse. İnsanlar dolu dolu yaşayıp ufkunu genişletemiyorsa, yayılıp rahatlayamıyorsa karın tokluğu yeter mi tek başına? Yaşam alanlarını ve sosyal hayatlarını kısıtlayan sistem gençlerin ruhen çok yaşlanmış hissetmelerine, hayattan el etek çekecek bir bezginlikle baş etmelerine sebep olacaktır. Bu kadar ağır şartlarda çalıştıktan sonra bir tatil sabahı dizedeki gibi insanca duygularını yansıtabilir mi sevdiklerine? “Ona sevgiyle gülümser işçi/ Sonra sarar belini kadının” (s.186) dizesinde denildiği gibi.

Bu çalışma yasasından sonra pazar günleri de artık iş gününden sayılacaktır ki bu basit bir yasa değişiminden ibaret değildir. Eski ve yerleşmiş bir kültürün değiştirilmesidir. Ahmet Erhan şiirinde “Kenar mahallede bir pazar günü/ Böyle başladı, nasıl biter kim bilir…”(186) der, ancak pazar günleri başlamadan bitmiştir artık.

1 Bu yazıda Ahmet Erhan şiirinden yapılan alıntıların tamamı, sayfa numaraları belirtilerek, seçme şiirlerinden oluşan Buz Üstünde Yürür Gibi (Everest Yayınları, İstanbul, 2006) adlı kitabından alınmıştır.

2 Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür, Çev: Sema Postacıoğlu Banon, Metis Yayınları, 5. Basım Kasım 2014, s. 48.

Fi numarası

Dizinin açılış sahnesi epey manidar. Üstünden başından kibir akan meymenetsiz bir herifin canı dayak yemek ister, dayağını da yer. O adam memleketin en meşhur terapisti çıkar, her lafı manşet haberi olan psikiyatr doktora herkes hayrandır. İzledikçe dökülür ki Fi, “yeterince dayak yememiş” karakterlerini bir bir sıraya dizen bir dizi. Yani reklamların içine dizen, demek daha doğru. Dayaklıklar kulübünün birinci kuralı, kulübün bütün envanteri hakkında konuşmaktır. Kadraja sığan ve cümle içinde kullanılan her şey satılıktır.

Kitap dayakla başlamıyor. Zaten dizi uyarlandığı romanı genelde izlemiyor. Karakterlerin hikâyesini yeniden anlatıyor. Romandan çok daha iyi kurgulayarak yapıyor, açılış sahnesinin de belli ettiği üzere. Fi, Çi, Pi adlarını taşıyan roman üçlemesi, New Age şarlatanlığını çoksatar kitaplar diliyle tekrarlayan, bir ergen erotizmi eseri. Başlıca malzemesi, kuantum sahte felsefesi, düşünce gücü metafiziği gibi özellikle üst sınıfların dinlemeden uyuyamadığı zamane masalları.1 Yazarı Azra Sarızeybek Kohen (Akilah mahlasını da kullanıyor) kitabın edebi bir eser olmayıp “bilgi” verdiğini iddia ederken bunu kastediyor olmalı. Başında Kohen’in “çok satan kitabından uyarlanmış” olduğu yazan dizi, felsefeyi hafifletip şekli abartarak başka bir dile tercüme ediyor: Diziceye.

Karakterlerin “artis”, sinsi, intikamcı yanları, bol entrika, cinsel gerilim, kimlik ikilikleri, biyolojik anne babanın belirsizliği gibi tipik Türkiye dizisi problemleri öne çıkıyor. Tüm şıklığıyla inceden işlenen mesaj yine aynı telden; tutku ve zenginlik müthiş bir şeydir, size de çıkabilir.

Dizinin ismini aldığı sayı, Fi, altın oranı verir, iddiaya göre bu da güzelliğin temelidir. Fibonacci serisinde ve doğada tekrar tekrar rastlanan bir oran eskiden beri biliniyor. Bunu sanatın, estetiğin, güzelliğin başlıca kriteri saymanın abartmak olduğu da öyle.

Buradaki Fi bir sayı değil, artık bir numaradır. Ve bu “altın oran” numarası, estetiğin değil, pazarlamanın konusudur: Tipik dizi unsurları taşır ama onlardan ayrılır da. Görece daha özenli kostümler, paraya kıyılmış setler, “aynı yabancı diziler gibi” kamera hareketleri, ışıklar, renkler… Hem yerli gibi, hem değil, hem yabancı gibi, o da değil.

Hiçbir şeyle ilgilenmeyip tek detay üstüne saatlerce konuşulabilsin diye tasarlanmış, ama ne kadar da tartışmaya doyulamaz derinlikte manalar içeriyor. Hem yüzeysel, hem allameicihan. Televizyonda değil, “sansürsüz”, ne büyük laf. Her replikte, her görüntüde reklamverenin dediğini yapınca öpüşme de serbest, içki de. Yani yapımcının istediği dakikalarda zorunlu.

Reklamsız, ama her nasılsa kimsenin sayamayacağı kadar reklam her karede. Yerli yersiz övdükleri cep telefonları zaten baş karakter. Reklam için ara vermenin daha etik olduğunu düşündürecek kadar dizginsiz. Sorsan düzenin en dışında, ama maşallah bütün ihaleler onda. Fi tabii ya.

Açılışta yediği dayakla, terapistin hikâyesi başlar. Adı Can Manay. Televizyonda ünlülerin geçmişlerini kurcalayıp magazin malzemesi üreten bir program yapar. Reyting birincisi olmakla yetinmez, şirketinde çalışanları en birinci olmak için zorlar. Bir gün bahçesinde dans eden Duru’yu görür, Fi’sine vurulur, yanındaki evi satın alır. Adım adım hayatına sızıp sapıkça bir takibe başlar.

Duru gelecek vaat eden, sevgilisiyle mutlu bir dansçı, sevgilisi Deniz şöhret peşinde olmayan, konservatuvar hocası bir müzisyendir. Can tacizi artırır. Deniz sanatı piyasaya kaptırmamaya, öğrencilerini sahipsiz bırakmamaya odaklanır. Duru aradığı tutkuyu Can’da bulur. İlk sezonun konusu özünde, bir kibirle ezme ve ısrarla baştan çıkarma harekâtı sayılabilir.

Yan hikâyelerin biri Deniz’in başında olduğu sanat okulu projesi. Sanatın bağımsızlığı üzerine bir tartışma yapılır gibi, ama daha çok laf dolandırılır. Deniz’i bir sahnede “sanatı meze etmem” çıkışları yaparken, bir sahnede bankayla sponsorluk için masaya otururken görebiliriz. Şu köşede bağımsız sanat övgüsü öne çıkar, bir başkasında sermayenin faydaları. Varılan, herkesin haklı olduğu o altın oran. Piyasaya karşı bütün nutukların, her köşeye yerleşmiş reklamların üstünde otururken atılması, en güzel detay.

Diğer yan hikâye de medya üstüne. Magazin muhabiri Özge, Can Manay’ın bir sırrının peşine düşer, bu yüzden medya sektöründen dışlanır. Magazinci, medya oligarşisine direnen, gerçeğin savaşçısı gibi bir şey olur. Bir kusurla; en büyük medya patronunun gizli himayesiyle. Kimin kimle sevgili olduğu, kimin gey olduğu gibi müthiş haberler yapacakken, sürekli birtakım karanlık odakların sansürüne uğrar. Can Manay’a karşı bir koz arayan karizmatik patron, Özge’yi düzenin sınırlarını aşmamak üzere eğitir.

Yani ilk sezonun mevzuları arasında basının finansmanı, sanatın finansmanı ve elbette, sıkıcı monotonluklar ile tehlikeli cazibeler arasında gidip gelmeler var. Kitaplar Can’ın belasını bulmasıyla, Duru’yla Deniz’in dersler çıkarmasıyla sürüyor. Herhalde dizi de ibretle son bulacaktır. Ama mahkum edileceği zamana kadar Can Manay’ın zekası, başarısı, zenginliği, zevkliliği ve tabii ihtirası köpürtülmeye bir türlü doyulamayacak gibi görünüyor. En azından romana göre daha az cinsel saldırıda bulunuyor, her saldırı sahnesinde “asla ona zarar verecek bir şey yapmazdı” gibi cümlelerle de aklanmıyor.

Dizide romandaki birçok özellik törpülenmiş, bekleneceği gibi. (Romandaki gibi konuşsalar, sevgililer kavga ederken birbirine “Deneyim vardığımız yer değil, gittiğimiz yoldur” filan diyecek.) Sevişme ve küfür serbestisinin gölgesinde kalıyor belki ama yine de roman için önemli detaylar, saldırganlıklar, dizi için aşırı demek. En dikkat çekicisi, Özge’nin romanda çıkardığı Darbe dergisinin, dizide Manifesto adlı siteye dönüşümü.2

Fi’nin cazibesi, tehlikeli alanlarda gezintiye çıkması, riskli muhabbetlere katılması, cüret gösterileri yapmasından ileri geliyor olabilir. Medya tartışmaları belki bunlardan biridir, reyting hesapları, mülkiyet ilişkilerinin kısıtlayıcılığı, sansür gibi değinmeler… Bir örnek, “militarist” diziler için “onlar bizden daha kanlı” gibi eleştiriler (bu sonuncusu romanda yok, romanda militarizmin eleştirisine rastlamak zor zaten, bkz. Darbe). Sanatın kutsallığı ve bağımsızlığı bir başkası. İlk bölümün başlarında sanatı “meze etmeyen” Deniz, yeni okulunu hemen burjuvazinin himayeleriyle kuruverir, Can’a sponsorluk işini ayarladığı için teşekkürler hiç bitmez.

Magazin gazetecisi Özge, büyük medya patronunun elinden tutmasıyla oyunları bozan, düzenin tekerine çomak sokan bir gazeteciye dönüşebilir mi? Fi’nin bütün çıkıntılıklara yaklaşımı, hepsini düzenin içinde tutmak, her isyanı güzelce paketleyip Deniz’in ifadesiyle patronlara “meze” etmek. “Kadın düşmanı bir pislik” cezalandırılacak, ama Özge’nin “oh olsun” dediği ceza, adamın gey olduğu sırrını ifşa edip, erkek sevgilisiyle fotoğraflarını basınca kalp krizi geçirmesini sağlamak, mesela. Arada sırada beliren ve cezalandırılan kötü patronların sonradan görme, kaba, Türkçesi şiveli, eğitimsiz olmaları tesadüf mü? Sanattan anlayan ruh hastası Can’ın bütün cahil şarkıcılara yeğlenmesinin hikâyesi, Fi.

Hepsi yakışıklı adamlar, hepsi güzel kadınlar, şıkır şıkır ortamlar, kibir ve tuzukuru dertleri, Fi’de sergilenenler. “Parayı önemsemem” havaları, “o işlere muhasebecim bakıyor” kıvamında.

Dizinin medya düzeni içindeki yeri, yürüttüğü tartışmanın vardığı varacağı noktayı belli ediyor. Kuralları reddedişi, televizyonun reklam aralarına mahkum olmayışı yeni kuralları benimseyene, sponsorları dizinin başrolüne koyana kadar. O avam dizilere benzemeyen kibri, yine bütün dizilerin aynısı entrikalar, sırlar, insanlara sahiplik ve zürriyet problemlerine bağlanana kadar. Mal, mülk, parayı önemsemeyişi, yine herkesin başarısını aynı düzenin mevkisi, zenginliği, ünü ile ölçene kadar. İktidara bütün isyanı, onun bir parçası olana kadar.

Kısaca, internet dizilerinin geleceği için bir fikir vermesi bekleniyorsa, Fi’nin pek bir yenilik vaat etmediği ortada. Bu yeni gibi görünen sektörün de, televizyon dizilerinin tabi olduğu kurallardan bağımsız olmadığını gösteriyor. En bariz sorun olan süreyi bile fazla kısaltmaya cesaret edememiş, epey uzun bırakmışlar. Kurallar piyasa kuralları, RTÜK’süz ortam da cennete değil, o dünyaya bağlı. Genç, eğitimli bir izleyiciyi hedefliyor, ona göre bir üslubu ve anlatımı var.

Yoksa bildiğimiz yerli dizi numarası.

1) İçinde “pozitif düşünmek” olan bütün felsefeler bu yazının konusu değil. Bu felsefi kalabalığın tamamı çöp değildir belki, içindeki binlerce yıllık Doğu kültürü esintileri pekala ciddiye de alınabilir. Ama “düşünce gücü”nün devasa bir dolandırıcılık sektörünü beslediği ortada. Yoksa bildik bir gerçeğin basit ifadesinden etkilenmek de mümkündür, kahve falıyla bile iyi hissetmek insanlık hallerindendir. Şarlatanlığın şanındandır, arada iki doğru cümle olmazsa dükkan dönmez. Bir kere doğru gösteren saate göre ayar yapmak, herkes bilir ki, yanıltıcı olur. Yine de biri kuantum felsefesinden bahsederse cebini kontrol etmekte, “Hayatım değişti” hissine karşı temkinli olmakta fayda var. “Kalpsiz dünyanın kalbi” eski bir ihtiyaçtır, bazıları için eski bir meslektir. Önüne geleni alıp, satan, tüketen kapitalizm döneminde de müşterisine bu hengâmenin dışını vaat eder. Verdiğiniz nefesi size geri satar. Bunu kolaylaştıran, katı olan her şeyin buharlaşıp havaya karışmış, kutsal olan ne varsa dünyevileşmiş, ayaklar altına alınmış olması değilse nedir?

2) Romanlara bakınca, en kötü yazılmışı, dili en bozuğu, en tutarsızı hangisi, seçmek güç. Ama en bilmişi kesinlikle Pi, ilk yazılan, diğerlerinin hizmet ettiği asıl roman bu üçüncüsüymüş. Roman konudan saptıkça yaşam koçu nutuklarını andıran büyük falsolar veriyor. Uyarlama bunların her birine yer veremiyor. Derginin adını koyarken darbelerin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anlatan tirat gibi. Bir başka cüretkar abartı, aşının, ilacın her türlüsüne karşı iddialar. Gezi’yi de oldukça sert anlatıyor, dizide o sahneler kim bilir ne olacak. Cihat, şeriat övgüsü, “şeriat şeri at demektir” vaazı diziye konursa, şuursuzluğu iyice ele verir mi acaba? Artık televizyona çıkıyorlar, provokatif laflar etmeden daha çok düşünme vakti.

Ağustos sayısı çıktı: ‘Kenar mahallede bir pazar günü’

Yeni e dergisi Ağustos ayında 10. sayısına ulaştı. Yeni sayı şiirler, öyküler, sanatın ve edebiyatın farklı dallarından yazılarla dolu. Dosya başlığı ise “Boş Pazar”.

Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Yeni e’nin Ağustos sayısı bayilerde. Derginin kapağında Ahmet Erhan’ın Kenar Mahallede Bir Pazar Günü şiirinden dizeler okuru karşılıyor: “Kenar mahallede bir pazar günü / buğulanır toprak yol ve damlar // çamaşırlar hışırdar avlularda / bayrakları gibi fukaralığın.” Kapak resmi yine Solmaz Aksoy imzasını taşıyor. Derginin “Bir pazarımız var” başlıklı sunu yazısında aynı şiirin sonu hatırlatılıyor: “Kenar mahallede bir pazar günü / Böyle başladı nasıl biter kimbilir.”

Yeni e’nin bu ayki dosyası sadece yazılara yer vermiyor, şiir ve öyküleri de sayfalarına taşıyor. Dosya konusu Boş Pazar. Adnan Özyalçıner ile Arzu Erkan’ın öyküleri, Çinli şair Xie Xiangnan’ın bir şiirinin çevirisi hafta tatili temasını işliyor. “Boş Pazar“, aynı zamanda Özyalçıner’in öyküsünün adı. Dosyanın diğer yazarları Bülent Falakaoğlu, Fırat Turgut, Mehmet Türkmen, Barış Avşar, Şenay Aydemir, Erdem Aksakal, Murat Özveri, Nurgül Özlü.

Eleştiriler, söyleşiler, incelemeler

Derginin ilk eleştirisi, Fi dizisi hakkında, Çağdaş Günerbüyük imzasını taşıyor. Onur Bakır, Sennur Sezer şiirinde emek yazılarına bu ay da devam ediyor. George Grosz ve Dada, Altay Ömer Erdoğan’ın yazısının konusu. Hakkı Özdal, Sened-i İttifak ile başlayan “200 yıllık hesaplaşma”ya dair yazdı. Melike Belkıs Aydın’ın bu ayki söyleşisi öykücü Bora Abdo. Bedrettin Cömert’in eleştirileri, Ayşegül Tözeren’in kaleminden bu ayki Yeni e’de.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak, Türkiye heykelciliğinin Nazizm ile imtihanını Koray Demir yazdı. John Steinbeck’in Ben Bir Devrimciyim kitabında topladığı makaleleri, Mithat Fabian Sözmen’in yazısının konusu. Fransa’da yaşayan Amudeli yazar Fawaz Husên ile yapılan söyleşi, Narin Yükler imzasını taşıyor. Kadir Yüksel yazar Samim Kocagöz’ü, İdris Ersan Küçük müzisyen Apolas Lermi’yi, Feride Bilgin Timsah oyununu yazdı.

Dünyanın dört bir yanından şiirler

Derginin ilk şiiri Amerikalı şair Philip Levine’e, çevirisi Sevi Emek Önder’e ait. Dünyanın farklı yerlerinden şairler ilk kez Türkçeye çevrilen şiirleriyle Yeni e’nin Ağustos sayısında yer alıyor. Filistinli şair Marwan Makhoul’un şiirini Neşe Yaşın, Çinli şair Xie Xiangnan’ın şiirini Yaprak Damla Yıldırım, Andreas Karakokinos’un şiirini Lale Alatlı çevirdi. Yeni e’nin diğer şairleri Baht, Önder Karataş, İdris Sezgin, Ziya Boz, Gökhan Taner Günsan, Nafia Akdeniz, Âba Müslim Çelik, Levent Karataş.

Ağustos ayının öykücüleri Adnan Özyalçıner, Arzu Erkan, Firuze Engin, Kazım Bulut, Ulaş Başar Gezgin. Esin Erdem, Firuze Engin, Solmaz Aksoy dergide çizimleriyle yer alıyor. Yeni e, birçok kitapçı, zincir mağaza, market ve büfede.