PANDEMİ VE GÜNDELİK HAYAT
PANDEMİ VE GÜNDELİK HAYAT

PANDEMİ VE GÜNDELİK HAYAT

SELDA RUMELİ

Dünyanın ilk pandemi deneyimi değil yaşadığımız. Tarih boyunca deprem, yangın, kıtlık ve iklim düzensizlikleri gibi doğal afetlerin yanı sıra insan ölümlerinin bir diğer önemli kaynağı da salgın hastalıklar olmuştur.

Oldukça kısa bir süre içerisinde hızlıca yayılarak binlerce hatta bazen milyonlarca insanın ölümüne neden olan salgın hastalıklar, yıkıp geçerken toplumun psikolojisinde çok derin yaralar bırakmıştır. Doğası ve her gelişindeki yabancılığı ile insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan salgın hastalıklar, özellikle günümüz hız ve teknoloji dünyasındaki imkânlar sayesinde çok sayıda ölüme ve geride kalanların psikolojik olduğu kadar ekonomik krize düşmelerine de neden olmuştur. Hem eski bir düşman, hem tanıdık, hem her seferinde kılık değiştirmiş görünmez bir savaşçı ile mücadele etme deneyimi yüzyıllardır sürmekte ve her deneyim bir şeyler götürürken insanlıktan, yeni öğretiler de sunmaktadır. Örneğin, Londra kolera pandemisiyle 1854 yılında üçüncü kez mücadele ederken Dr. Snow bir önceki pandemi deneyimi ile hastalığın yayılımının kanalizasyondan olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ancak, bu fikrini ne hükümete ne de şebekeden sorumlu su şirketine kabul ettirememiştir. Ölüm oranlarının çok arttığı bir dönemde Dr. Snow bu savını ispatlamak için vakaların geçmişlerine ilişkin bir araştırma yürütmüş ve elde ettiği verileri haritalandırarak problemin kaynağına ulaşmıştır. Dr. Snow’un ulaştığı kaynak, sokak köşesindeki tulumba olmuştur ve yetkililer tarafından kırılması ile salgın yayılımı düşüşe geçmiştir[1]. Bu keşfin ardından içme suları için kum süzgeçleri geliştirilmiş ve bu süzgeçler çeşitli kıtalara dağılım göstermiştir.

 

  1. yüzyılda yaşanan salgın hastalıklarda, mikroorganizma da bulunmadığı için, neyle savaştığını bile bilmeyen bir dünya vardı. Salgınla mücadelede alınan önlemler de kentleri temiz tutmak, temiz havada vakit geçirmek, sağlıklı beslenmek gibi önlemler ile sınırlıydı[2]. Büyük kolera salgını yıllarında 1866’da İstanbul’da Dünya Sağlık Konferansları’nın üçüncüsü düzenlenmiştir. Toplantıya Avusturya, Fransa, Belçika, Danimarka, İspanya, Vatikan, Amerika, İngiltere, Yunanistan, Hollanda, Portekiz, Prusya, İsveç, Norveç, Rusya, İran ve Osmanlı temsilcileri katılmış ve ana konu olarak Hac hareketliliğinin salgını yayma potansiyeli ele alınmıştır. Toplantıda hacıların Mısır’ı geçmesi ile salgının Avrupa’da artacağı endişesi, hacıları çölde bırakma gibi oldukça tartışmalı önerileri bile gündeme getirmelerine neden olmuştur[3]. Toplantı notlarında dikkat çeken cümlelerden biri de ‘’25 Temmuz 1865. Salgın İstanbul’da korkulacak boyutta değildir, en çok Kasımpaşa’da görülmektedir (Sayı 317).’’ Kasımpaşa, o dönemde Tersane-i Amire’de çalışan işçi sınıfının barındığı, yoksul bir yerleşim yeriydi. Günümüzdeki salgına dönecek olursak, yine İstanbul’da Bağcılar, Esenler ve Bayrampaşa gibi yapılaşmanın ve kent içi boşluğun az olduğu ilçelerde vaka sayılarının daha fazla olduğunu görüyoruz. Peki bu bize ne öğretmeli?

Belki bu durum bize artık yapılaşmada daha fazla boşluk bırakılması gerektiğini öğretebilir. Veya, bu denli ayrıştırılmış kent planlamalarında, aslında ayırdığımız şeyin ne olduğunu bir daha düşünmemiz gerektiğini öğretebilir. Doğadan koparılarak betonarme odacıklarında yaşamaya evrilen insan, buna öyle kolay alıştı ki çok uzun zamandır bu durumu garipseyenler, kök salamayan ve aidiyet kuramayanlar ütopyaya inanmakla suçlandı. Apartmanlarda istiflenerek yaşayan ve aynı katta 7-8 dairenin birbirine yalnızca asansörde karşılaşırsa belki selam veren sakinleri, geçmişten gelen bu salgınla yine aynı bildiği tek yolla yani kapısını selamsız kapamakla mücadelesine başladı.

Ve evlere kapandık…

Evlere kapandığımızda nihayet yüzleştiğimiz bazı konut problemleri oldu. Onlardan biri balkon tasarımları. Bu süreçte konutlarımızın balkonsuzluğu ya da dar veya kapatılmış balkonları daha çok rahatsız edici olmaya başladı. İtalya’da insanların karantina süresince balkonlarından birbirlerine şarkılar söyledikleri, uzaktan kadeh tokuşturdukları manzaralar, bizim pimapenle kapatılmış daracık balkonlarımızda görülemedi. Bir diğer problem olarak da, apartman bahçelerimizin taban alanının sınırlarının zorlandığını ve tretuvarın bitiminde kalan niteliksiz bir boşluktan ibaret olduğunu fark ettik. Az katlı ve bahçeli bir evde yaşamanın ne kadar huzur verici olabileceğini hayal ettik. Belki aynı katta 7-8 daire de çok fazla ve gereksizdi. Sanıldığı gibi site hayatı cafcaflı değil, aksine böyle bir salgın durumunda yalnızca riskti.  ‘Aslında şöyle köylere doğru gitmeli’ sözünü keşke hep havada bırakmasaydık, biraz çabalasaydık dedik. Peki bu süreçte, evde daha uzun vakit geçiren ve işini evine taşıyan kalabalık, verimliliği arttırmak amacı ile konut iç mekânlarında yeni düzenlemeler talep edecek mi? Daha çok odaya bölünmüş, çalışma alanı bağımsızlaşmış, balkon sayısı ve niteliği arttırılmış, penceremizden gördüğümüz daire sayıları düşürülmüş bir örgütlenme ilerleyen günlerde yeni bir moda olarak konut piyasası reklamlarını süsler mi?

Yeri gelmişken, çoğu ofis ilk başlarda dirense de, evden çalışma modeline geçti. Bundan sonra yeni bir dünya düzeninin olabileceği, hiçbir zaman eski mesafemizde kalmayacağımız konuşuluyor. Eğer öngörülen bu distopik dünya gerçek olursa yeni dünyada ofis tasarımları da elbette değişecektir. Postmodern dünyanın panoptikonu açık ofisler nasıl biçimlenecek ya da evden çalışma modeli kalıcı bir model haline mi gelecek? Evden çalışma modelini de biraz konuşmakta fayda var diye düşünüyorum. Reklamcı bir arkadaşım evden çalışmaya başladıklarından beri tüm mesainin kayıt aldığına alındığından söz etmişti. Bir başka arkadaşım mouse hareketlerinin ve ekrandaki çalışma sayfasının açık kalma süresinin bile hergün kontrol edildiğini söyledi. Bu süreç ya da düzen devam eder ise bu kontrol mekanizması da belki değişim geçirir mi bilemiyorum. Çalışanlarına güvenmek, baskı altında hissetmemelerini sağlamak ve sistemi bu küçük mutluluk üzerine kurma hayali belki başka bir yazının konusu olarak burada duracaktır.

Kamusal alanların tasarımında nasıl değişimler olacağı da bu süreçte merak edilen konulardan biri. Sosyal mesafe kuralına uygun genişliklerde kaldırım tasarımları gündeme gelebilir mi? Kimden duyduğumu ya da okuduğumu hatırlamadığım bir cümle geldi aklıma, ‘Bir ülkenin gelişmişliği kaldırım seviyesi ile ters orantılıdır.’ O zamandan beri kaldırımın gerekliliği üzerine düşünürüm. Hız ve teknolojinin çağı ile taşıt öncelikli tasarladığımız kentlerimizde ikinci plana atılmış bir yaya yoludur kaldırım. Araçları kaldırımdan uzak tutmak için artabilir seviyesi kaldırımların zamanla veya tadilat sırasında mevcut olanı sökmeden üzerine yenisini yapmak da seviyeyi arttırabilir. Tokyo gibi bazı ülkelerde yol kenarına çizilmiş bir çizgi ile kaldırıma gerek kalmadan yaya ve taşıt ayrımı sağlanmıştır. Gerçekten de yazılı olmayan bu görgü kuralı, toplumlar hakkında fikir verebilir. Bizim kentlerimizde uzun bir süre daha duracak gibi görünen kaldırımların genişlikleri ilerleyen süreçte bakalım nasıl olacak? Kamusal alanlar olan parklar, meydanlar, sokakların tasarımı nasıl biçimlenecek? Ülkemizde de örneklerine rastladığımız arabalı açık hava sinema etkinlikleri, kamusal alanlardaki değişimlere nostaljik bir yaklaşım olarak gösterilebilir.

Kamusal alanlarda değişim konusunda bir girişim de İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından, sokaklardaki tarihi çeşmelerin yeniden aktif hale getirilmesi hususunda gerçekleştirilmiştir. Küçük gibi görünse de bu adım sokaklarda hijyeni sağlama noktasında yardımcı olabilecek uygulamalardan biridir. Açık alanlarda pandemi ve sonrasındaki düzenlemeler konusu halen deneysel bir çerçevede kalsa da, ufak adımlar atılması önemlidir. Ancak, virüsün bilinen yayılım yolu ile asıl problem kapalı ortamlarda gerçekleşmektedir. Kapalı ortamlarda virüsün yayılması aslında mühendislik ve mimarlık problemidir. Virüse karşı müdahalede sağlanılması gereken öncelikli durum virüsün yayılma yöntemlerini bilerek, yayılma hızını düşürmektir. Hava yoluyla yayılımını bildiğimiz bir virüs için, havalandırmada dış mekandaki kontrolsüz hava ile ilişki ve iç mekanlardaki hava akımı kesilmelidir. Mekânlar arasına geçişlerde sıra ile açılıp kapanan fotoselli kapılar ve oluşturulacak rüzgarlık mekan içi hava akımını engelleyecektir.

Pandemi ile gelen bir diğer konu yapıların şaşırılan inşaa süreçleri olmuştur. Çin’in Vuhan kentinde 1000 yataklı bir hastane 50000 m²’lik bir alanda 7000 kişilik bir ekiple 10 günde inşa edildi ve hizmete açıldı. Daha önce bu ölçekte bir projenin SARS virüsü sırasında Pekin’de bir haftada inşa edildiğini de duymuştuk. Bunlar her ne kadar prefabrike yöntemle geçici olarak inşa edilse ve kalabalık bir ekiple çalışılsa da böylesi bir inşa süresi, yıllardır bitmeyen restorasyonlara ve farklı ölçeklerde devam eden yeni yapılara bakıldığında oldukça şaşırtıcı görünüyor. Hastane mimarilerinin bazı değişimler gerektirdiğini de gördük bu süreçte tabi. Yoğun bakım ünitelerinin sayısının arttırılması, olası salgın veya afet durumları düşünülerek özel birimler eklenilmesi ve bir süreliğine aileleriyle olmaları tehlikeli olacak sağlık çalışanlarının konaklaması gereken hastaneye yakın birimlerin gerekliliği gibi ihtiyaçlar gündeme geldi.

Pandemi sürecinde pekçokları gibi beni de endişelendiren bir ‘deprem’ meselesi de vardı. Ya bir büyük deprem olursa bugünlerde, salgınla beraber doğuracağı korkunç tabloyu hayal bile edemedim. Can kayıplarının olmadığı depremler ülke genelinde zaten ara ara yaşanıyor. Ancak söz edilen ve artık gelmesi beklenen Büyük İstanbul Depremi’ne ne kadar hazırız, ne gibi önlemler alındı, dayanıksız yapılar güçlendirildi mi, kentsel dönüşüm geçiren bölgeler yeni halleri ile probleme yanıt verebilir mi? Çok uzun süredir ülkece yere özgü mimari üretim konusundan uzaklaştık. Tip projelerin yaygınlaşması ile birlikte bugün, her yapı her bölgeye uygulanabilir olmaya başladı. Ancak her coğrafyanın kendine özgü gereksinimleri olduğu unutulmamalı; rüzgar, güneşlenme ve zemin yapısı gibi doğal veriler gözetilerek yerele dönüş sağlanabilmelidir. Kentlerin ve kentlerde yaşayanların sağlıklı bir yaşam sürmesi açısından yer seçimi oldukça önemlidir. Yere ait potansiyellerin çıkarılabilmesi ve kentleşmenin bu potansiyeller ışığında biçimlendirilmesi yalnızca deprem özelinde değil, olası tüm tehdit ve tehlikelere karşı da yarar sağlayacaktır. Böylelikle her arsaya kendi gereksiniminde bir çözüm üretilecek, yapılaşmanın olumsuz etkileri yerini akılcı çözümlere bırakabilecektir.

Pandemi esnasında yaşanan bu kapanmışlık ve içe dönüş süreci, somut mekansal deneyimlerimizi soyutlaştırması ile de bir dönüşüm başlatmıştır. Fiziksel olarak deneyim kısıtlamaları yaşayan modern kentli; müze, sergi, konser, seminer gibi etkinlikleri sanal olarak deneyimlemeye başlamıştır. Bu sanal deneyim esnasında mekanların kullanılmamasından kaynaklanan bir enerji tüketimi azalmasından söz edilebilir. Çevre kirliliğine yol açan, iklim değişikliğinin temelini oluşturan ve yüksek karbon ayakizine sahip bu etkinliklerin duraksaması, iyimser bir çerçeveden doğanın kendisini yenileme çalışması olarak yorumlanabilir. Ayrıca bu süreçte, kişisel tüketim alışkanlıklarında da bir değişimin başladığına bazı çevrelerde kulak misafiri oluyoruz. Günlük rutin ve kısıtlamalar, bireysel yeniden yapılandırma ile insancıl bir keşif sunarak, alışveriş alışkanlığının ikinci plana atılmasını sağladı. Ezber gibi duran bu son cümlem üzerine bir bilimsel çalışmaya henüz rastlayamadığım ve destek sağlayamadığım için sadece bir sav ve umut cümlesi olarak sayılmasını rica ediyorum.

Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz bu sağlık krizi birtakım yeni yaşam biçimlerine, salgının getirdiği toplumsal, psikolojik ve ekonomik problemler için hızlı ve etkili çözümler üretmeye yönelik olarak çeşitli disiplinler tarafından ele alınmaktadır.  Yıkıcı etkileri olan bu küresel deneyim, yeni bir dünya düzeni ve kapsayıcı dayanışma modelinin gerekliliğini de göz önüne sermektedir. Pandemi sonrasında alışkanlıkları değişmiş ve yeni bir sanal sosyal düzene geçmiş olan toplumların adaptasyon süreçleri doğru kurgulanmalıdır. Bugün karşılaşılan eşitsizlik ve tüketim gibi problemler dünyanın uzunca bir süredir karşı karşıya kaldığı bir gerçekliktir. Yarar sağlayan ve kalıcı olması gereken önlemler için hala geç kalınmadığını düşünüyorum. Fırsatları doğru değerlendirmek, arka planını okuyabilmek ve bir sonraki karşılaşmada daha güçlü olabilmek için getirdiği potansiyelleri iyi okumaya çalışmalıyız.

[1]  https://www.arkitera.com/gorus/19-yuzyilda-salgin-hastaliklar-kentleri-nasil-sekillendirdi-ii/

[2] https://www.arkitera.com/gorus/19-yuzyilda-salgin-hastaliklar-kentleri-nasil-sekillendirdi-i/

[3] Orhan Koloğlu, “Osmanlı Basınında Kolera Salgını, İstanbul Sağlık Konferansı ve Mirza Malkom Han”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, 2 (2005)