PANDEMİDE TİYATRO: NASIL ÇIKAR BU KARANLIKLAR AYDINLIĞA[1]

KÜBRA YETER

Büyüler, maskeler, danslar derken taklitle birlikte doğumu gerçekleşmiş arkaik bir sanattır tiyatro. Bizler her ne kadar tarihini Antik Yunan’dan başlatmışsak da dinler, devletler yokken de vardır. İnsanla başlar, insanla gelişir, insanla çoğalır. Bir arada oluşun sanatıdır. Teke tek’lik yapısına aykırıdır, kalabalığı sever, çok olmayı, çoğalmayı ister. Dünyada her türlü felakete, savaşa, salgına vb. durumlara karşın ara ara sekteye uğramış bile olsa ayakta kalmasını, yenilenerek “yeniden” demesini bilmiştir. Bunun bir örneğini günümüzde korona virüsün peyda olmasıyla yaşıyor, hep birlikte deneyimliyoruz. Pandemi süreciyle birlikte durma noktasına gelen tiyatronun bu zorluktan kurtulma çabasına hep beraber tanık olurken, nasıl olmalı, nasıl devam etmeli sorusuna da yine elbirliğiyle yanıt arıyoruz. Sahnelerden oyuncusuna, yönetmeninden seyircisine kadar tiyatroseverlerin tek bir talebi var; tiyatronun yaşamını sürdürebilmesi. Peki ama nasıl? Eskisi gibi mi yoksa eskiyi kökten reddederek mi? Bu soruya böylesi bir yazıda yanıt vermek oldukça güç. Fakat istiyorum ki hep birlikte ne olmuş bitmiş hatırlayalım, sesli düşünelim, konuşalım. İnsanlığın güzel ve kıymetli bu sanatı üzerine tartışalım. Eksiğimiz hatamız elbet olacaktır. Şimdiden affola.

Sanatın kendisi, eksikliği veya gelişmişliğiyle birlikte daima yeninin peşindedir. Yaşadığımız dünyayı anlamlandırma, onu değiştirme ve dönüştürme gayesini heybesinde taşır. Tiyatro da bundan bağımsız düşünülemez. Tiyatro düşüncesi üzerine yazılan kaynaklara baktığımızda Antik Yunan’dan günümüze çoğalarak ve dönüşerek gelen birçok akım ve başlangıçla karşılaşırız. Her biri bir öncekine restle doğmuş olsa da geçmişin mirasıyla beslenir, çoğalır. Bu değişimlerin ve dönüşümlerin en belirleyici özelliklerini de toplumsal olayların, maddi koşulların yakıcılığı belirler. Karl Marx’ın devrimler özelinde yaptığı vurgusu şu aşamada önemlidir. Ona göre devrimlerin, değişimlerin kaynağı büyük büyük fikirlerden veya o fikirlere önderlik eden isimlerden amade daha çok maddi koşullarla ilişkilidir. Günümüze gelesiye de çoğunlukla belirleyici olan bu olmuştur. Bunu sanatın her alanında görebileceğimiz gibi tiyatroda da gözleriz. Özellikle geriye dönüp baktığımızda öğrendiğimiz çokça akımın toplumsal koşullardan etkilenerek ortaya çıktığı ve dönemin getirilerine karşı yeni adımlar atmaya çalıştığı söylenebilir. Dönüşümlerin altında yatan dinamiklerin yeniliği çağırdığı ve bazı eksikleri açık ettiği görülür. Biraz daha yakın dönemler üzerinden devam edecek olursak tiyatroda romantizmin etkilerinin ardından gerçekçiliğin yavaş yavaş sahneye çıkması buna örnek gösterilebilir. Bu duruma yol açan sebeplere baktığımızda karşımıza Sanayi Devrimi’yle başlayan makineleşme ve el işçiliğinin yavaşça ortadan kalkması çıkar. Kırsallardan kentlere fabrikalarda çalışmak adına göçlerin artmasıyla konut problemleri yaşanır, halklar giderek yoksullaşır ve buna benzer birçok sonuç kendini gösterir. Akabinde yaşam koşulları zorlaşanların yanında bir de ceplerini bu insanlar üzerinden doldurmaya başlayan bir kesim kendini gösterir. Hayat çelişkiler yumağıdır elbet. Tüm bu acı çelişki karşısında insanların ilgisini aşk temalı, bireyin günlük sanrısını irdeleyen eserler çekmemeye başlar. Çünkü artık yaşamak, hayatta kalmak gibi daha yakıcı bir gaye vardır. Bundan yola çıkarak özellikle 19. yüzyılın aydınları yazarları vb. toplumun bu meselelerini irdeleyen eserler ortaya koyarlar. Bir başka örnek Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’da halkın ilgisinin siyasal gündeme kayması ve sahneleri bu gündem çerçevesinde örgütlemesi gösterilebilir. Almanya’da işçi tiyatro topluluklarının oluşması da takriben bu sürece denk düşer. Yahut İkinci Dünya Savaşı’nın ardından toplumların iyice bozulan psikolojisinin etkisiyle hiçbir kuralı bünyesine katmayan fakat alttaki dinamiklerden de beslenmekten geri durmayan absürd tiyatronun sahnelerde yer alması gibi. Beckett’ın[2] eserlerine baktığımızda absürtlüğün yanı sıra alt metinlerinde insanların toplumsal dertleriyle karşılaşmamız bu yüzden. Örnekler her dönem için çoğaltılabilir. Çağımıza biraz daha yaklaştıkça tiyatronun günlük olaylardan, politik bir düzlemden etkilenmesinin ötesinde arayışı devam etmektedir. Mekân ve deneysellik tartışmaları yüz yıldır gündemindedir. Özellikle biçimi, ihtiyaçları, nasıl olması gerektiğine dair çokça fikri düşünür, seçeneği değerlendirir. Bizler pandeminin gelmesiyle birlikte bu biçim arayışına hem daha yakinen hem de daha görünür bir yerden tanık olabiliyoruz. Sahnelerin, oyuncuların maddi imkânsızlıklarla sınandığı şu süreçte özellikle “yeni tiyatro” “dijital tiyatro” kavramları daha çok gündem olmakta… Bu tartışmanın pandeminin çok öncesine dayandığını bilsek de salgınla birlikte şimdinin merkezinde daha fazla yer aldığı bir gerçek.  Tiyatroların içinde bulunduğu koşullar da bu sürecin hızlanmasına sebep. Sözünü ettiğimiz kavramlara dair bir iki kelam etmeden önce tiyatro sanatının yaşadıklarını biraz daha iyi kavramak adına başına neler gelmiş bakalım:

YA DEVAM YA TAMAM

Toplumsal yıkımlardan, buhranlardan en çok ve en sert etkilenen hepimizin malumu çeşitli sanat kolları oluyor. İçinden geçtiğimiz salgın günlerinde bunun örneğini gördük, görüyoruz. Müzikten sinemaya çeşitli kollar darbe almışken tiyatroyu bundan bağımsız düşünemeyiz. En başında sahnelerin kapatılmasıyla büyük bir belirsizliğin ortasında buldu kendini. Yıllardır süregiden ödenekli/ödeneksiz tiyatro tartışmaları daha gözle görünür hale geldi. Tiyatroların, kamusal hizmet verdiği halde nasıl da ticarethane muamelesi gördüğüne şahit olduk. Üç aşağı beş yukarı dünyada da durum aynıydı. Kimi ülkelerde ilk etapta sosyal sigorta desteği üzerinden yardım sağlansa da kimisinde de devlet fonlarından sanatçılara çeşitli yardım/önlem paketleri açıklandı. Bu ülkelere Hollanda, Avusturya, Polonya örnek gösterilebilir. Ağırlıkla Avrupa ülkelerinin duyurduğu destekler yine de yetersizdi. Bizdeki gibi başkaca ülkelerde ardı ardına gelen kapanma haberlerini çok fazla görmesek de kimi ünlü sahneler 2021’ye kadar kapalı olacağını duyurmak zorunda kaldı. Örneğin Mayıs ayına doğru Shakespeare’s Globe Tiyatrosu kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ilan ederek tiyatroseverlerin dayanışmasına ihtiyaç duyduklarını belirtti. Kapitalist düzen her alanda olduğu gibi sanatta da sınıfta kaldı ama işler bizim sınırlarda çok daha kötü yönetildi. İster istemez ülkemizde yaşananlar karşısında “bu desteklerin birkaçı bizde olsa bazı ekiplere, salonlara veda etmezdik herhalde” derken buluyoruz kendimizi. Çünkü Türkiye’de çoğu tiyatro emekçisi bir günde hiçbir çözüm sunulmadan işsiz bırakıldı. Çare yine işinden olan emekçilerden geldi. Bazı talepler belirlenip imza kampanyaları düzenlendi. Özellikle tiyatroların kamusal kimliğe kavuşması adına tiyatro yasasının üzerinde duruldu. Fakat devlet ne yazık ki beklenilen adımı bir türlü atmadı, atmıyor. Birkaç iyileştirme yapılsa da ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı hâlâ tartışılmakta. KDV’lerin geri çekilip bazı ödemelerin ertelenmesi veya oyun dijitallerinin satın alınıp yardım fonunun artırılması da kâfi değil. Çünkü ilgili kurumlar meseleye ciddiyetle ve dört başı mamur dahil olmadı, olmuyor. Çoğu ekip vergi ve SGK borcundan dolayı devlet desteğinden faydalanamadı bile. Devlet sahneleri özel ekiplere açılacak dense bile orada bile kurullar neye istinaden oyun tercih (!) edecekler muallak. Adaletsizlik yaşamın her alanında olduğu gibi burada da karşımızda kapı gibi duruyor. Türkiyeli tiyatrocular bir türlü yönetilemeyen bu süreci tek başlarına, seyircilerine sığınarak atlatmanın yollarını arıyor. Ya kapılarına kilit vurup gidecekler ya da bir şekilde devam edecekler. Bazıları afiş, bir sonraya bilet, hediyelik eşya vb. gibi ürünler satarak ayakta kalmaya çalıştı, çalışıyor. Temel sorun nasıl ve ne şekilde devam edileceği üzerinde birleşiyor.

Dünyadaki ünlü ekiplerden alınan ilhamla karantina süresince korona virüs koşullarına çeşitli önlemler arandı. Oyunların arşivleri izleyiciye açıldı. Seyirci ile tiyatronun arasındaki kan bağı YouTube ve Zoom gibi çeşitli mecralar üzerinden sürdürülmek istendi. Online çalışmalara hız verildi. Okuma tiyatroları, kulak tiyatroları yeniden hatırlandı. Metin analizleri, çeşitli podcast yayınları, dijitalde oyun denemeleri vs. vs. Çılgınca bir üretim başladı. İşte yukarıda sözünü ettiğimiz “tiyatronun dijitalleşmesi” “yeni tiyatro” gibi kavramlar böylece konuşulmaya başlandı. Devam edebilme, hatırlanma, yalnızlık gibi türlü korkuların payıyla birlikte her şey bir nebze aceleyle yapılma hissi taşıyordu sanki. İhtiyacımız olan gerçekten ekranlardan bu sanatı devam ettirmek mi emin olamıyorduk. Pandeminin başlarında yayımlanan ve hepimizin ilgisini çeken Nicholas Berger imzalı yazıda da buna değiniliyordu: “Böyle aceleci ve telaşlı bir normale dönüş çabasına ihtiyacımız yok. Tiyatronun hâlâ devam ettiğine, işlerin tıkırında olduğuna (!) dair bir illüzyonu sürdürmeye ihtiyacımız yok. ‘Perdenin ardındaki adama dikkat etmeyin!’; o perde yanıp çürümüş tahta bacaklarımızla devlet desteğinden yoksun halimizi ortaya çıkarmışken.”[3] Ahvalimiz gerçekten böyleydi. Gözlemlediğim kadarıyla bu süreçte dört farklı formatla tanıştık. Bunlardan biri banda alınmış gösterimlerin canlı/cansız yayınlarda izleyiciye sunulması. Diğeri benim artırılmış gerçekliğe örnek gösterebileceğim bir tarza sahip olan, bilgisayar oyunu formatında role-play yöntemlerle oynatılan bir format.[4] Bir tanesi artırılmış farkındalık üzerine kurgulanan çeşitli yönlendirmelerle oyuncuyu metne katan işler ve son olarak sahneden naklen yapılan yayınlar.

FORMAT ARAYIŞININ TELAŞESİNDE GÖZDEN KAÇAN

Tüm bu formatların elbette hepsinin ayrı bir değeri ve kıymeti var. Tiyatronun dijitalleşmesi, hibrit bir tarzın oluşması kötü bir şey değil: her şey bittiğinde seyirciyle sahne arasında dijitali/teknolojiyi bir araç olarak kullanacaksak.[5] Fakat ya bir amaç olarak elimizde kalırsa? Hepimiz evlerimizde, birbirimizden habersiz ekrana bir vitrin izlermişçesine bakıyoruz. Katharsisimizi yaşıyor muyuz, bunu kimse bilmiyor. Dondurulmuş mimikleri ısıtmaya çalışıyoruz. Kimi zaman yalnızlığımız içinde gördüğümüz şeyin iyileştiriciliğine inansak da kimi zaman içinde olduğumuz koşullarımızı hatırlayıp öfkeleniyoruz. Yahut bazen yönetemeyenlerin bizi ayrıştırma çabasına karşın ısrarla bilgisayarın içine hapsolma telaşımızı kabul edemiyoruz. Yukarıda saydığım dört format içerisinde tiyatroyu bize yeniden hatırlatan belki de yalnızca sahneden naklen yapılan yayınlardı. Baktığımızda değişen bir şey yok aslında, yine evdeyiz, yine bilgisayarın başında bekliyoruz ama oyuncunun hatasıyla günahıyla kurgusuz, müdahalesiz performansını izleyebiliyoruz. Akan terini görebiliyoruz. İşte o zaman yalnız değiliz, biz bu dört duvarın arasında hapsolmuşken onlar da sahnede bizsiz ama bizle aynı duygularla sanatını yaşatabiliyor, diyebiliyoruz. İçinde olduğumuz kaosun geçiciliğine inanıyoruz.

Bu deneysel sancıların hepsinin temeli niyetten bağımsız, devam edebilme zemininde kesişirken gözden kaçan bir şey daha var. Tiyatronun içinde yer alan sınıfsallığın bu süreçte kapanmadığı aksine kendini çokça belli ettiği ve makasın iyice açıldığı noktası. Hepimiz önce bi’ ülkenin gidişatını, artan dolarları, gün geçtikçe fakirleşen ceplerimizi düşünelim. Sonra da dijitalde sürdürülmeye çalışılan tiyatroyu. Kimlere ulaşabiliriz? Büyük şehirler ile Anadolu’nun tiyatroya ulaşması arasındaki uçurumu da atlamadan romantik düşüneceksek şayet Paris’teki bir insanla Antep’te yaşayan biri aynı anda aynı sistem üzerinden gösteri izleyebilir hale geliyor. Peki bundan haberi ve imkânı olmayanlar? Önceden güç bela tiyatrolarla buluşturulabilen emekçilerin şimdilerde ne yazık ki yeterince olup bitenden haberi yok. Bu habersizliğin bilinçsizlik, düzey eksikliği vs.’den kaynaklı olduğu anlaşılmasın. Bu eksiklik tamamen eşit olmayan koşulların bir sonucu ve bu koşulların sürdürülmeye devam edilmesi.

Baktığımızda önceden bir oyun izlemek için sadece 1 bilete ihtiyacımız vardı. Fakat şimdi bir bilet bizleri kurtarmıyor. O biletin yanında bilgisayarımızın olması gerek, tabii bir de çeken internet. Kimi oyunlarda bunlar da yetersiz: Belli bir sürüme sahip akıllı telefon, ses efektlerini iyi aktarabilecek kulaklık, iyi bir tablet… Bunlar yoksa tiyatro da yok. Tiyatrolarına bakamayan bir üst yapı vatandaşına ne kadar bakıyor dersiniz? Hiç. 2020’yi geride bırakırken hâlâ Yüksekova’nın Serindere Köyü’nden interneti ve bilgisayarı olmadığı için eğitimini layığıyla yerine getiremeyen gençler sesini duyurmaya çalışıyor. Çocuklar çatılarda telefonlarının çekim gücünü artırırken bazısı da pazarda annesi babasıyla hem çalışmak hem de dersini kaçırmamak zorunda. Durum böyle olunca tiyatroları kalıcı bir dijitalliğe büründürmek ve bunda ısrarcı olunacağı söylemleri ne yazık ki akla yatkın gelmiyor. Diğer taraftan sanata siyaset katmayalım, söylemlerini duyar olduk. Ben de bunu demek isterdim. Fakat siyaset de nefes almakta zorlandığımız şu hayatın ta kendisi değil mi? Birileri istediğinde tiyatrolar ödenek alırken birileri istemezse açlığa mahkûm edilmiyor mu? Oyuncular sanatını bırakıp kendilerine gelir sağlayacak başkaca iş kollarına yönelmiyor mu? Halk ile sanatın arasında belirmeye başlayan uçuruma göz yumulmuyor mu? Adeta bi’ kültürsüzleştirme, tiyatroyu ve diğer sanat dallarını çöküşe uğratma, toplumdan koparma gibi bir politikayla karşı karşıyayız.

YA BİRLİKTE YA DA HİÇ

Öncesinde Marx’la başladığımız yazımızda sona doğru ilerlerken yine ondan bir örnekle devam edelim. İnsana soyut bir perspektiften yaklaşan Feuerbach’ın aksine insani özün gerçekte hangi ilişkilerden oluştuğunu ve devrimci pratik etkinliğin önemini vurgulayan Marx, Feuerbach üzerine kaleme aldığı tezlerin on birincisinde şöyle bir cümle kuruyor ve diyor ki: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir.”[6] Filozoflar kelimesiyle her türlü oynayabiliriz, ister müzisyenler siyasetçiler ister tiyatrocular sanatçılar ister bizler veya başka bir şey. Babamı Kim Öldürdü romanının sonunda babanın siyasetle ilgilenen çocuğuna hak verirken söylediği gibi “galiba bir devrim şart!”[7] demesini akıllara getirelim. Ya hep beraber ya da sadece birileri için. Bunu belirleyecek olan bizleriz. Tiyatronun gidişatının, değişen formatının ötesinde şu ara belki de en çok konuşmamız gereken şey örgütlülüğün ve dayanışmanın önemi olmalıdır. Başka bir dünyayı düşlerken bu dünyaya giden yolları keşfetmek elbet örgütlülük temelinden doğar. Tiyatronun kendine bir çıkış bulması da politik bir tutumla belirlenebilir. Var olan meslek örgütlerine veya ses çıkarmak adına bir araya gelen biz tiyatroseverlere bu süreçte çok daha fazla iş düşüyor. Oluşturulan kamuoyu öfkesini doğru yere yönlendirmek önemli. Yoksa her seferinde ağzımıza çalınan bir kaşık balla sessizliğimize devam eder, ay sonunda kiralarımızı, faturalarımızı nasıl ödeyeceğiz derdiyle cebelleşirken bulabiliriz kendimizi. Sistemin içinde reformlar yaratıp kabullenmek ve bir kesime hitap etmeyi sürdürmek de yeni dünyayı, sanatın gidişatını taşın altına elimizi koyarak her kesimden insanla inşa etmek de bir tercih. Benim oyum “her yer tiyatrodur” diyen Meyerhold’dan, işçi yemekhaneleri, spor müsabakaları gibi mekânlarda oyun oynatmasını başarabilen Brecht’ten yanadır. Yine Brecht’ten referansla “…hiçbir şeye doğal denmemeli; şu kanlı kargaşanın, şu düzenli geçinen düzensizliğin, serserice başına buyrukluğun ve insanla ilintisini yitirmiş insanlığın egemen olduğu dönemlerde kimse demesin: Doğaldır bu olup bitenler; böyle denmesin ki, her şeyin değişebileceğine inanılsın.”[8] Normale uymadığımız senelere…

Okumalar:

https://www.bypgroup.com/blog/2020/3/21/government-arts-responses-to-covid-19

Sevda Şener, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Kitabevi, 2006

Armin Kammrad, Frank Rainer Schech, İşçi Tiyatroları (Ajitprop Topluluklar), Çev. Yılmaz Onay, İşçi Kültür Derneği Yayınları, 1978

Aristoteles, Poetika, Çev. İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi, 2012

[1] Nâzım Hikmet’in “Kerem Gibi” şiirindeki “Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak,/ Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizesine atıfla.

[2] Samuel Beckett, absürd tiyatro dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri, hatta absürd tiyatronun öncüsüdür.

[3] http://www.mimesis-dergi.org/2020/04/unutulmus-bir-araya-gelme-sanati/

[4] Role-play katılımcının oyun kişisinin karakterine bürünme durumudur. Bu tarz oyunlarda izleyici de oyuna katılır ve ona verilen veya seçtiği karakterle devam eder. Bu format pandemiden çok önce, sahne üstünde başlatılmış, pandeminin gelmesiyle buluşmalar durdurularak internet üzerinden sürdürülmeye çalışılmıştır.

[5] Tiyatroda dijitalleşme veya farklı disiplinlerin uygulanması üzerine düşünceler elbet şimdinin fikri değil. Geçmişte de yeni bir araç olarak denenmiş, tercih edilmiş ve üzerinde düşünülmeye devam ediliyor. Dünyadan da buna çokça örnek gösterilebilir. Ünlü tiyatro Schaubühne’nin kulisten canlı yayınları vb. denemeleri gibi.

[6] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Çev. Olcay Geridönmez, Tonuç Ok, Kor Kitap, 2018, sf. 17

[7] Édouard Louis, Babamı Kim Öldürdü, Çev. Ayberk Erkay, Can Yayınları, 2020

Moda Sahnesi de sözü edilen bu romanı 2020-2021 sezonuna uyarlayarak sahnelemeye devam ediyor.

[8] Bertolt Brecht, Me-Ti Tarihte Diyalektik, Çev. Ahmet Cemal, Günebakan Yayınları, 1977