SİBEL ÖZ: PAZARTESİ SENDROMU: KAPİTALİZMİN İNSANLIĞA HEDİYESİ

Doğada Pazartesi yoktur, doğada kapitalizm de yoktur. Kapitalizmin insanlığa en büyük hediyelerinden biri Pazartesi huzursuzluğudur. Kapitalizmin olduğu her yerde sorunlar, sıkıntılar, yarılmalar, türlü yoksunluklar ve tatminsizlikler kol koladır. Bunlar, insanların kişisel psikolojik sorunları gibi görünse de neredeyse genlerimize işlemiş bu huzursuzluğun müsebbibi kapitalizmdir. İnsanlık, bir gün emek sermaye çelişkisini ortadan kaldırdığında bile, insanda içkin hale gelmiş huzursuzluk, tatminsizlik ya da mutsuzluğun giderilmesi yüzyıllar alabilir. Bazen sebepleri ortadan kaldırmak, çoktan başka şeylerin sebepleri haline gelmiş sonuçları ortadan kaldırmaya yetmeyebilir.

Mahmur Fikirsindi de ilk kitabı Pazartesi Sendromu’nda, malumunuz üzere yedi kuşaktır kentli sayılamayacak insanların ‘olamama/olduramama’ öykülerini kaleme almış. Kitabı oluşturan altı öyküden ikisi kısmen köy ortamında geçse de, öykülerin ortak özelliği kahramanların bir yere sığamayan, olamayan, kimi zaman başlamak konusunda da isteksiz ya da umutsuz, huzursuz insanlardan oluşması. Onların, tüm ömürlerine yayılmış ve öykülerin kiminde izini sürdüğümüz çocukluklarına dayalı genel bir Pazartesi huzursuzlukları söz konusu. Pazartesi; inanılmayan bir hayatın yeni bir haftasına daha, umutsuzluk içinde başlamak, yorgun başlanılan günü yorgun bitirmek, hiçbir şeyin değişmeyecek olduğunu bilmek, hayal etmekten vazgeçmek, istenileni, beklenileni, olması gerekeni yapmak anlamında bir simge. Yorgun ömürlerimiz Pazartesi telaşında boğulurken, aynılık, monotonluk ruhlarımızı esir almakta, sevgisizce yan yana gelişler kaçınılmaz olarak birbirini tüketmeye dönüşmektedir. Pazartesi sendromu belki de tüm bunların etkisinin genel bir ruhsal duruma dönüşmesidir.


Mahmut Fikirsindi

Kitaba da adını veren ilk öykü Pazartesi Sendromu, son yıllarda metinlerde rastlamaya başladığımız ve önümüzdeki yıllarda daha da sık karşılaşacağımızı düşündüğümüz “plaza insanları”nı konu edinmesiyle ilginç bir yerde duruyor. Öykü, sadece konusu itibariyle değil, konuya yaklaşımı itibariyle de enteresan. Pazartesi Sendromu, aslında kapitalizmin üretim ilişkilerinde yarattığı -iki yüz yıl önce göremediğimiz- yeni düzlemlerde ortaya çıkan insan tipolojisini ‘plaza’, ‘beyaz yakalılar’ gibi kavramlar üzerinden işlerken, öykünün ortalarına kadar kahramanın adı bile “No: 256-109” olarak anılıyor. Sadece kahramanın hikâyesi değil, adeta “Derin Plaza” üzerinden kapitalist işletmelerin bu “yeni” hali de etraflıca anlatılırken, bu gerçekçi anlatım içinde kahramanın şekillenmesi ve bunun koşullarla ilişkisi de başarıyla veriliyor. Bu, “plaza ve plaza insanı” öyküsünün başlığının Pazartesi Sendromu oluşu da, taşıdığı çok katmanlı ve geneli kapsayan özellikleri nedeniyle başarılı bir seçim. Gecekondu üzerinden değil de, plaza üzerinden kapitalizmi ve kapitalist ilişkileri yargılamak, öykünün değişen zamanla birlikte koşan özelliğini akla getiriyor. Kaldı ki kitap, kentin siluetinde birbiri ardına yükselen plazalarda yaşayan, nefes alan, çalışan binlerce insanla köydeki varsıl ya da yoksul çocuğunun ortak yoksunlukları ya da mutsuzluklarını da vurguluyor. Dünya köyden de kentten de bakıldığında aynı dünya. Nereye varacağı belli olmayan bir gelecekle dünya aslında vahşi bir yer. İnsan vahşi bir tür. Nitekim Pazartesi Sendromu adlı ilk öyküde, öykünün ortalarından sonra ismi okurla paylaşılan Nadir, -bu durum da onun plaza insanı olmasından gerçek “insan” olmasına dair sürece dönük yazar tasarrufunu işaret ediyor- öykünün sonunda vahşi kurtlarca parçalanıyor. Buradan aslında okura, “Plazanın tepesinden de baksanız, dünya aynı vahşi dünya” mesajı verilse de, alttan alta kapitalizmin yeni görünümleriyle de vahşi bir sömürü düzeni olduğu, plazadaki sınıfsal ortamda birbirini “yiyen” insanlarla, kurdun dişlerini Nadir’in etine geçirmesi arasında fark olmadığı anlatılmak isteniyor olabilir. Nitekim kitapta plazadaki çalışma ortamı da doğaya uygun bir benzetmeyle “Hiyerarşi ile beslenen plaza camiasının besin zinciri” olarak tanımlanır ve yukarıdan aşağıya doğru şöyle sıralanır:

“Parası Neyse Verenler,
Emredenler,
Hesap Soranlar,
Uygulayıcılar.” (Sf. 13)

Öte yandan plaza insanının doğadan kopuk, doğadan koptukça “medenileşen”, kentleşen durumunun nasıl bir yanılgı ve kendini kandırma örneği olduğuna, insanın doğa –belki de hayat denilen şey- karşısında aynı çaresiz insan olduğuna dair vurgu da önemli.

Kitapta yer alan öykülerde, mutlu aile göremiyoruz. Kâh çocuğun beklenti ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmamasından, kâh kadın-erkek ilişkilerindeki yapısal sorunlardan hareketle, öykülerde ele alınan ailelerdeki mutsuzluk hemen göze çarpıyor. Dutlu Bahçe, Geçen Yaz Neredeyse Boğuluyordum, Alin, On Üç Numaralı At ve Kimseye Söyleme öykülerinde, “mutsuz aile” gerçeği arka fonda da olsa, esas ortak kahraman olarak beliriyor. Yazar tarafından, adeta “mutlu aile yoktur” önermesiyle resmedilen ailelerde göze çarpan mutsuzluk ve parçalanma, ilk öyküdeki Plaza’nın gökyüzünden seyrettiği “aşağıda” olup bitenleri anlatıyor belki de. Kaldı ki kitabın son öyküsü olan Kimseye Söyleme, Tolstoy’dan alıntılanan şu epigrafla açılıyor: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Yazarın Plaza insanı Nadir ile başlayıp, mutsuz bir ailenin tek çocuğu Soner’in öyküsü ile bitirdiği kitapta, adeta mutsuzluk düzeni plaza üzerinden sorgulanmış, ama esas yansımasını toplumun kılcal damarlarında bulduğu vurgulanmış gibidir.

Pazartesi Sendromu, akıcı ve ironiyi dozunda tutan mizahi dili ve tabi ki eleştirel tutumuyla güzel bir öykü kitabı. En önemlisi bugüne dair meselesi olan bir kitap. Bir hayale, mutlu bir ülkeye, umutlu bir geleceğe çağırmıyor Pazartesi Sendromu. Sadece olanı anlatıyor; yani bugünü. Belki bugünkü dünyada umudun dibe vurmasından doğacak bir zerre umut. Olanın gerçekçi bir resmini çizmek de umudu çağıracak, çağırabilir. Umudun gerçeklerle sıkı bir ilişkisi olmalı, gerçekleri görmekle, onlar üzerine düşünmekle.