PERVİN CHAKAR: KÜRTLERİN DEVLETİ YOKSA KÜRT SOPRANO DA OLMAZ KÜRT BESTECİ DE OLMAZ

SÖYLEŞİ: AYŞEN GÜVEN

Pervin Chakar’la unutamadığım bir gecede tanıştım. Ve pek çok Türkiyeli dinleyici için olduğu gibi geç bir tanışma oldu bu. Ermeni besteci ve müzikolog Gomidas’ın 150. yaş gününde Anadolu Kültür, Kalan Müzik ve Maxim Gorki Theater işbirliğiyle düzenlenen o büyülü, muhteşem müzikal performanslarla dolu gecede acılı bir tarihin eşliğiyle akan konserde dinledim Chakar’ı. Sahiden sesi ve yorumu karşısında sarsıldım. Hemen müzik platformlarına saldırdım ertesi gün. Bir zaman sonra da ilk söyleşimi yaptım. Bu ikinci söyleşi için Pervin’e ulaştığımda “elbette olur ama artık kim olduğumu anlatmayalım başka şeyler konuşalım” dedi. Haklıydı ben de öyle düşünüyordum. Son yıllarda dünyada sahne alan Kürt soprano olarak hayat hikâyesi pek çok söyleşide anlattırıldı ona. Evet Mardin’de doğdu Diyarbakır Bismil’de müzik hayatının ilk adımları atıldı. Bu öyküden ötesine geçtik söylemişimizde bu defa. Pervin Chakar’la müziğini, Kürt halk ezgilerini opera formunda yeniden yorumlama serüvenini, Kürt kimliği ile dünyayı algılayışını, klasik müziğin bu coğrafyadaki görünümünü, dünyada klasik müzik sahnelerinde kadınların kendilerini ne şekilde var ettiğini ve müziğe yasak üzerine konuştuk.

Kürt kimliğinin Türkiye’deki opera ve klasik müzik sahnelerinde kendisine karşı bir engellemeye dönüştüğünü ve bu noktadaki politik ve sanatsal bakış sorunlarını anlatan Pervin Chakar, dünya sahnelerinde kimliğinin karşısına hiç dikilmediğini de belirtiyor. Her şeye rağmen müzikte ısrarını sürdüğünü ve sürdüreceğini söyleyen  bu güzel yetenek ve birikim halkının ağrılarıyla yaşıyor ve bir nevi haykırıyor. Chakar’ın hayallerini de konuştuğumuz bu sohbette “Bingöl-Diyarbakır arasındaki yolun tam ortasına piyanomu koyup şarkı söylemek istiyorum. Urfa’da, Suruç ovasının diğer tarafına bakarken, Tatvan’da güneşi beklerken, Hakkari’de üç sınırı birleştiren o taşın üzerine çıkıp şarkı söylemek istiyorum. Nusaybin’de şarkı söylemek istiyorum. Bütün bu vahşete karşı şarkı söylemek…” sözleriyle öfkemizi coşkuya dönüştüren hayaller kurduruyor. Kürt soprano Pervin Chakar’layız, İklim Tamkan’ın piyanosuyla, Ertan Tekin’in dudukla eşlik ettiği “Lo Şivano” belki siz bu sohbeti okurken sizler için çalıyordur.

Pervin klasik müzik hala Türkiye için “elit” görünen bir sanat alanı. Eğitimine erişim de bir o kadar pahalı ve zorlu. Senin klasik müzikle tanışman, bu yola girmen nasıl mümkün oldu? Şartların nasıldı, yönlendiren kimseler oldu mu?

14 yaşında Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde Halk Eğitim Merkezi’nin düzenlediği bir Halk Müziği Yarışması’nı kazanıp babamın ve müzik öğretmenimin teşvikiyle Diyarbakır Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde ilk müzik eğitimini alma şansına eriştim. Benim zamanımda da şartlar çok zordu. Batı Müziği eğitimi veren okullar henüz yoktu ve yeni yeni oluşumlar vardı. Klasik müzikle tanışmam Güzel Sanatlar Lisesi’nde oldu. En büyük destekçilerim arasında ailem ve şan hocam Oylun Erdayı vardı.

Klasik müzik elbette Batı’da gelişim göstermiş bir sanat. Asıl memleketi ise Mezopotamya. “Batı bilgiyi üretir, Doğunun ise kültürü vardır” demiş Walter Mignolo. Ne yazık ki biz kültürümüzü bilgiye dönüştürmekte biraz geç kalmışız sanırım. Opera ve klasik müzik her ne kadar başlarda saraya ve aristokrasiye hitap etse de daha sonra halk arasında da yayılmayı başarmış Avrupa’da. Elit olmasının sebebi ise sadece aristokratların, entelektüellerin ya da hali vakti yerinde insanların dinlediği bir müzik olması değil aslında. Elit denmesinin en büyük sebebi klasik müziğin içinde tarihten felsefeye, melodramdan mitoloji ve hatta matematiğe pek çok alanı içine alan bir karmaşıklığa sahip olması öncelikle. Ve bu da doğal olarak sadece belli bir kesimin ilgisini çekmiş. Yani sosyal, ekonomik ve kültürel olarak yüksek bir sanatı temsil etmekte. Dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan’da da kısıtlı bir dinleyici kitlesi var. Bu haliyle içinde bulunduğum şartlardan bu alanda ilerlemiş olmak benim için de bir tür mucize.

Son zamanlarda Türkiye’de görünürlüğün daha mı çok arttı yoksa bana mı öyle geliyor? Eğer öyleyse ne değişti?

Aslında performans karşılaştırması yapılacak olursa son yıllarda daha çok durulduğumu söyleyebilirim. Geçmişte dünya sahnelerinde daha çok faal olmama rağmen sesim Türkiye’de pek duyulmuyordu. Çünkü Kürt bir soprano olarak Türkiye’de kabul edilmem önünde büyük engeller vardı ve bunları aşmak kolay olmadı. Kendi kimliğime dair duruşum eninde sonunda bu kabulü sağladığı için artık daha çok görünür hale geldim. Değişen ben değilim, mekân ve zaman değişti.

LEYLA GENCER ÖDÜLÜ GEÇİCİ BİR KABUL YARATTI

“Zaman ve mekân değişirken” buradaki klasik müzik dinleyicisi seni nasıl karşılıyor?

Avrupa ve diğer ülkelerin sahnelerinde başarılarım sebebiyle bir sorunla karşılaşmadım ama Türkiye her yönüyle olduğu gibi bu meselede de sorunlu bir ülke. Çok fazla tek tipçi ve kendisi dışındaki her şeye düşman. Klasik müzik dinleyicileri İtalya’daki başarılarımdan sonra Leyla Gencer Opera Yarışması’ndaki performansım sebebiyle benimle karşılaşınca sesime büyük bir ilgiyle kulak verdiler. Bu geçici bir kabul yarattı zira bir süre sonra Kürtçe ezgileri seslendirmeye başlayınca özellikle sözde laik-demokrat-solcu kesimlerin tepkisiyle karşılaştım. Elbette beni takdir edip destekleyenler de çıktı ama bu sektörde bir nefret objesine dönüştürüldüğüme de şahitlik ettim. Dinleyiciler yine dinlemeye devam etti ama suyun başını tutanlar Kürt kimliğim sebebiyle engeller koymaya devam ettiler. Sahnelere çıkarılmamam için ellerinden geleni yaptılar. Ödüllere müdahale ettiler. Fakat yılmadım. Yaptığım müzikte ısrar ettim.

OPERA VE KLASİK MÜZİK CAMİASINDAN YEDİĞİM TOKATLARI UNUTMUYORUM

Peki klasik müzik alanında üreten Türkiyeli sanatçılarla bağın nasıl? Evrensel anlamda iş yapan biri olarak seni takip ediyorlar, çalışmalarını yorumluyorlar mı?

Türkiye’deki sanatçılarla ne yazık ki çok bağım yok yurtdışında olduğum için. 2012 yılında sosyal medyada opera ve klasik müzik camiasından yediğim tokatları unutmuyorum. Hepimizin eşit haklara sahip olmamız gerektiğini vurgulamış, Kürtçe halk ezgilerini konserlerime taşıyacağımı söylemiştim. Ne yazık ki kimliğime saygı duyulmadı ve dışlandım. Buna karşılık kendi dilime, kültürüme ve sanatıma daha çok sığındım ve orayla bağımı güçlendirdim. O kadar ülke gezdim ve uluslararası opera yarışmalarına girdim; hiçbiri nereden geldiğimle ilgili beni sorgulamadı ya da yadırgamadı. Hatta gurur duydular. Oysa Türkiye’de bu böyle olmadı, Kürt olduğum için Türkiye adına bir Kürt olarak aldığım ödüller engellenmek istendi, hatta çoğu kez eleştirildi. Pek çok konser ve etkinliğe davet edilmedim, davet edenler de davetlerini geri çektiler. 2013‘te Andante Klasik Müzik Ödülleri en iyi kadın sesi ödülü bana verildiğinde “bir Kürt ödül alamaz” diye karşı çıkanlar oldu. Hakaretler havada uçuştu. Hiç unutmam, Hıncal Uluç “Irak sınırındaki bir köyden bir Kürt kızı” diye yazı yazarak gerilen ortamı yumuşattı. İyi sanatçılar da yok değil; fakat bunları tecrübe olarak hayatımın bir köşesine koydum.

Bu coğrafya dışında Kürt kimliğin karşına bir engelleme aracı olarak hiç çıktı mı? Benzer “ırkçı” deneyimlerle Dünyanın başka ülkelerinde sınandın mı hiç?

Kürt olmak zaten başlı başına politik bir durum. Benim mülteci, sürgün olmama gerek kalmıyor. Ben her halükarda sürgünüm, mülteciyim çünkü temelde devletsiz bir ulusun bireyiyim. Elbette Kürt olmanın zorluğunu her alanda hissediyor, yaşıyoruz ve çoğu kez Türklük dininin bir gereği olarak dışlanıyoruz. Bunu başka bir ülkede yaşamak mümkün değildir. Hiçbir ulus böyle bir kötülüğü de böyle bir kötülük yapmayı da hak etmez.

Kürt opera sanatçısı olarak seni takdim ettiğim bir söyleşide pek çok hakaret geldiğini ben de biliyorum. “Dünyaca ünlü Türk besteci” demekte ise beis görülmüyor. Bu adil olmayan yaklaşımın kaynağında ne var? Değiştirmek için neler yapmalı dersin?

Bence sanatçı yaşadığı, doğduğu coğrafyaya mal olur. Kürtlerin entelektüel, demokrat ve destekçi bir sanat çevresine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki bu desteği çok nadir görüyoruz. Mecburi bir sürecin sonunda Türklerle aynı toprakları paylaşıyoruz. Onların dillerini öğreniyor ve konuşuyoruz. Kültür ve geleneklerini biliyoruz. Ama onlar bizimkini bilmeyi bir tarafa bırak onu yok etmek için seferber olmuş durumdalar. Bundan bir medeniyet üretilemeyeceği gibi bu güzelliklerin yok edilmesi sürecinin ta kendisi. Tekrar etmekte fayda var mesele statü meselesi, Kürtlerin devleti yoksa Kürt soprano da olmaz Kürt besteci de olmaz.

HER YER TABUT, MEZARLIK, SUÇ MAHALLİ

Kürt halkının Türkiye sınırlarında sistematik olarak gördüğü asimilasyon politikası, baskı ve yok etme girişimleri sana nasıl vuruyor? Yani örneğin İtalya’da önemli bir sahnede aryalar söyleyip sahneden indikten sonra gelen bir acı haber sana neler hissettiriyor?

Kürdistan’da artık her güne bir anma düşüyor. Her yer tabut, mezarlık ve suç mahalli. Böyle olunca acılar, öfke ve hüzün kat be kat artıyor. Türkiye ise burada temelde şiddete kaynaklık eden bir zeminin üzerine inşa edilmiş. Bizler artık hüzünden besleniyoruz. Bu kadar ezginin ve sanatçının topraklarımızdan çıkması bir tesadüf değil ve bütün sanatçılar aslında sızlanıyorlar. Elbette bütün bu olanlar bana da yansıyor ve etkiliyor. Sesimde bir hüzün olduğunu söylemişti İtalyan bir dinleyicim. Sahnede operadaki role bürünmek zorundasınız isterse kıyamet kopsun. Ama sahneden indikten sonra artık ben oluyorum. Gelen acı habere sahnede asla ortak olamam ama çünkü benimle birlikte çalışan onlarca insan var hem sahne önünde hem de arkasında. Bir de sizi izlemeye ve dinlemeye gelen seyirci var karşınızda. O nedenle dertleri, kederleri ve hüznü sahne arkasına taşıyorum. Tiyatroyu terk ettikten sonra istediğiniz kadar öfkelenebilir ve ağlayabilirsiniz. Ama sanatçı bilirsiniz ki hüznünü içine de akıtır. Bu hüzün bir şekilde söylediğiniz esere de yansır. Güney Koreli opera sanatçısı Sumi Jo babasının vefatını sahnedeyken öğrenir ama asla sahneyi terk etmez. Hatta babasına bir Ave Maria ilahisini adar sahneden. Belki de gördüğüm ve beni etkileyen en büyük jesttir bu.

MUTLU İNSANLARA HASET EDİLİR BU TOPRAKLARDA

Acıdan beslenmek yerine mutluluktan beslenseydi sanatın eksilir miydi? Biraz içleniyorum buna çünkü bizim de yaratıcılığımız güzellikle özgürlükle kavrulsa kötü iş mi çıkacak ortaya!

Belki de azalırdı. Biz Ortadoğu halkı devamlı savaş, asimilasyon, kavga ve gürültü ile baş başa olduğumuz için gülmek bile bize haram. Etrafınıza bakın, somurtkan yüzler dışında bir şey bulamazsınız. Bir kişi kahkahayla gülüyorsa bunun sebebi sorgulanır. Hatta mutlu insanlara haset edilir bu topraklarda. Halbuki Avrupa’da hüzne yer yoktur. Negatif bir şey olarak görülür. Hep hüzünlü, hep dertli insanlarla birlikte olmak istemezler. Bizde hüznün, kederin derinliği var sanılır oysa Avrupa’daki bütün büyük eserler yüce düşünüşlerin ürünüdür. Resimde, heykelde ve müzikte bu hep böyledir. Yaratıcılıkta acıdan beslendiğimiz konusunda hemfikirim fakat bunun büyük bir tasavvurlar silsilesi yaratmayacağını söyleyebilirim.

KLASİK MÜZİK İLE KÜRTÇE HALK EZGİLERİNİ BİR YERDE BULUŞTURMA BU TOPRAKLAR İÇİN BİR İLK

Geleneksel Kürt halk ezgilerini klasik müzik altyapısıyla yeniden yorumluyorsun şimdilerde. Kürtler, çok dinledikleri çok söyledikleri şarkıların/türkülerin opera versiyonu, klasik müzik altyapısıyla düzenlenmesini sevdi mi? Nasıl geri dönüşler alıyorsun?

Klasik müzik ile Kürtçe halk ezgilerini bir yerde buluşturma bu topraklar için bir ilk. Bu nedenle ilkler her zaman kıymetlidir. Kürt dinleyicisi bunu elbette çok sevdi ve devamını bekliyor. Bence sadece Kürt dinleyicisi değil tüm dünya yeni bir müziğin peşinde. Müziği modernleştirme, alt yapıları düzenleme, uyarlama gibi şeyler geliştirilmeye başlandı. Halk ezgilerinin modernleştirilmeye açık olması dinleyicide de güzel bir haz bırakıyor. Bugüne kadar opera tekniğiyle Dengbej eserlerini duymamışlardı. Duduk ve piyanonun ya da viola ve halk ezgilerinin farklı enstrümanlarla da duyumunun herkeste güzel bir tat bıraktığına inanıyorum. Kürtlerin zihni bu anlamıyla çok açık ve geleneksel müzikleriyle aynı kökten gelen Batı müziğine çok daha büyük bir yakınlık gösterdiler.

Seni yaşadığım apartmanın temizlik işini yapan ablaya dinlettim. Anlattım biraz da. Sonra “Lo Şivano” yorumunu eşlik ederek dinledi. Gözleri doldu. Daha önce klasik müzik hiç dinlememiş abla ama “Farklı söylemiş ama ne kadar da güzel söylemiş” dedi. Bu geçirgenliği Kürtçe klasik müziğin sence ne kadar var?

Klasik batı müziği enstrümanlarıyla halk ezgilerini seslendiriyor olabilirim ama sonuçta bu işin mayası aynı. Bu coğrafyanın insanları samimi buldukları her şeyi dinlemek isterler. Benim dinleyicilerim arasında her tür meslekten insanlar var. Zaten en büyük amacım da operayı halkın içine taşıyabilmekti. Bunu da ancak kendi müziğimizle yapabilirdim. Nitekim bunu başardığımı düşünüyorum.

Kürtçe opera tarzında söylemeye devam edecek misin? Yeni bestelerinde olacak mı?

Kendi dilimde elbette söylemeye devam edeceğim. Bu benim en doğal hakkım ve yüreğimde hissettiğim bir duygu. Yeni bestelerim var. Ama bestelerimi aranje edip farklı enstrümanlarla bunları sunmak istiyorum. Bununla ilgili projelerimiz hız kesmeden sürüyor.

BİNGÖL-DİYARBAKIR ARASINDAKİ YOLUN ORTASINA PİYANOMU KOYUP ŞARKI SÖYLEMEK İSTİYORUM

Kendi yurdunda sanatını icra edeceğin nasıl hayallerin var?

Kendi topraklarıma dair hayallerim var. Mesela Bingöl-Diyarbakır arasındaki yolun tam ortasına piyanomu koyup şarkı söylemek istiyorum. Urfa’da, Suruç Ovası’nın diğer tarafına bakarken, Tatvan’da güneşi beklerken, Hakkari’de üç sınırı birleştiren o taşın üzerine çıkıp şarkı söylemek istiyorum. Nusaybin’de şarkı söylemek istiyorum. Bütün bu vahşete karşı şarkı söylemek…

E peki Mardin’de, doğduğun şehirde hiç sahne aldın mı?

Mardin’in Nusaybin ilçesinde, Van’da, Batman’da ve Diyarbakır’da konserlerim oldu. Çok güzel bir histi çünkü tüm gözlerin üzerimde bir ışık gibi parlaması müthişti. Dinleyicilerimden aldığım o ışıkla daha da güçlendiğimi hissettim. Hiç bir şeyin beni asla yıldırmayacağını mutlaka daha fazla çalışmam gerektiğini bana hatırlatmıştı.

SANATÇI IRKÇI OLABİLECEĞİ GİBİ SANATÇILAR IRKÇILIĞI DA ORTADAN KALDIRABİLİR

Sanatta ayrımcı, ırkçı tavırların değişmesi neden önemli, toplum nezdinde oradaki değişimin karşılığı ne olur?

Sanatta ırkçı ya da ayrımcı tavırlara, eserlere rastlamak aslında çok olağan bir şey. Sanat bu anlamda evrensel falan değildir. Irkçıdır da ayrımcıdır da. Wagner, Yahudilerden nefret ediyordu ve onun eserleri yıllarca İsrail’de yasaklandı ta ki Yahudi Orkestra Şefi ve Piyanist Barenboim İsrail‘de bir konser sonrası bis olarak Wagner çalmak isteyene kadar. İsteyen salonu terk edebilir demişti. Toplumun bakış açısını, tabuları yıkacak entelektüel ve asi insanlara ihtiyacımız var sanırım. Sanatçı ırkçı olabileceği gibi sanatçılar ırkçılığı da ortadan kaldırabilir. Bunu başarabilecek kaç kişi çıkar acaba? Toplumdaki normları, gelenekleri ve bir takım oturmuş, kalıplaşmış fikirleri değiştirmek gerçekten çok zordur ama yapılacak en güzel şey belki de atılacak ilk adımlardır. Sanatta ayrımcılık ne yazık ki var. Tıpkı operada ve klasik batı müziğinde siyahi, çekik gözlü müzisyenlere çok yer verilmemesi gibi. Daha geçenlerde Afrikalı bir opera sanatçısı Fransa’ya giriş yaparken çok kötü bir muamele ile karşı karşıya kalmıştı. Üstelik Paris Operası’nın primadonnalığını yapmak üzere gelmişti. Bu muamele karşısında sanat dünyası elbette çok hassas davranıp desteklerini sundular.

KADIN ORKESTRA ŞEFLERİNİ KADINSI KIYAFETLERLE GÖRMEYİZ SAHNEDE

Cinsiyet ayrımcılığı açısından gözlemlerini de merak ediyorum. Kadın bir sanatçı olarak dünya klasik müzik sahnelerindeki algıyı bize anlatır mısın? Cinsiyetçilikten hala bahsetmek mümkün mü?

Klasik batı müziğinde bir cinsiyetçilik ya da ırksal bir durumla hemen hemen hiç karşı karşıya kalmadım. Sadece bazı ülkelerde az da olsa yabancılara karşı bir duruş var. Öncelik çoğu kez Avrupalı sanatçılara ya da sponsor desteği olan sanatçılara tanınıyor. Bir keresinde bir Alman opera menajeri Kürt olduğumu duyduğunda el sıkışmak istememişti. Ben orayı terk ettikten sonra gözyaşlarımı tutamamış ve daha da hırslanmıştım. Fakat kadın olarak herhangi bir ayrımcılığa uğradığımı söyleyemem.

Gerçi klasik müzik aslında batıdaki kökenleri itibariyle kiliseden çıktığı için bir erkek işi olarak var olmuş. Hatta ince seslere ihtiyacı bile erkek çocuklarını hadım ederek elde etmişler ama kadınlara şarkı söyletmek çok çok sonraları gelişmiş. Bunlar bugün aşılmasına rağmen genellikle erkek orkestra şeflerini görürüz sahnede. Ya da kadın orkestra şeflerini kadınsı bir kıyafetle yönetirken pek görmeyiz. Belki de yönetme ve iktidar olma duygusu erkekliği hatırlatıyor olabilir. Oysa kadının yeri evi değildir sadece. Kadınlar da her alanda kendisini kanıtlayabilmeli. Toplum ve aile baskısı, dünya görüşleri pek çok müzisyen kadının hayatını değiştirmiş. Müzik yapan kadınların az olmasının nedeni kadının yaratıcılığıyla değil imkânlarıyla ilgili bir durum. Kadının müzikal olarak kendisini ifade edecek olanaklardan ve enstrümanlardan mahrum bırakılmasıyla ilgilidir. Kadına evde ve evlilikte biçilen rol ile ilgili. Yani biyolojiktir, toplumsaldır, dinseldir, tarihseldir, pedagojiktir, sosyolojiktir ve hatta politiktir.

AVRUPA’DA MÜZİĞİN YASAKLANDIĞI BİR DEVLET YOK

Türkiye’de salgınla can çekişen bir yere dönüştü müzik sahneleri. Yurtdışından bakıldığında nasıl görünüyor buradaki hal? “Müzik yasağı” olur mu? Eşi benzeri var mı?

Avrupa’da müziğin yasaklandığı bir devlet yok; sadece müziğin ses akustiğinin yalıtımı ve belli bir desibelde müzik yapma gibi planlamaları var. Çoğu yerde gece yarısından sonra müzik yapılmıyor zaten. Tamamıyla müziğin yasaklanması ya da engellenmesi gibi bir durum da zaten söz konusu değil. Gerçi Türkiye’de tamamen yasaklanması da bir sürpriz olmaz. Uzun zaman önce oraya dair şaşırma duygumu kaybettim.