PINAR ÖĞÜNÇ: BETER ZAMANLARDA SAĞLAM KALMAYA DAİR BİR ARZU

Gazeteci-yazar Pınar Öğünç, Aksi Gibi’den sonra bu kez Beterotu ile öykülerini bizimle paylaşıyor. Öyküleri çokça şaşırtıyor, sevindiriyor, hüzünlendiriyor, umutlandırıyor, kızdırıyor ama Pınar Öğünç ikinci öykü kitabında da yanıltmıyor okurunu.

“İklim, coğrafya ayırmadan her nevi topraktan biten tuhaf, yabani bir bitki beterotu” diyen Öğünç, bu kadar “bildiğimizi” sandığımız hikâyeleri anlatırken bir anlama çabasını sürdürdüğünü söylüyor ve bu çabaya biz okurları da dâhil ediyor. “Yeni Türkiye”nin şehirler/köyler; binalar, sokaklar, dükkânlar, parklar kadar insanı da yeniden inşa ettiği olumlu/olumsuz “dönüşümün” dipnotları gibi Beterotu öyküleri.

Pınar Öğünç sakin ve yalın diliyle hayata projeksiyon tutabilmenin ihtişamını bize bir daha gösterirken; yeni öykülerini, yani edebiyatı, gazeteciliği, memleketi, insanı, satır aralarında kalan hikâyeleri konuştuk…

SÖYLEŞİ: AYŞEN GÜVEN

Aksi Gibi ve Beterotu arasında bir bağ bir paralellik ya da devam durumu var mı?

Aksi Gibi, 2015’in başlarında çıkmıştı, benim için kendi başına heyecanlı zamanlardı. Daha önce üç kitabım daha var ama bu ilk hikâye kitabımdı. Sonra malum, birkaç ay geçti, 7 Haziran seçimiyle, daha doğrusu iktidarın bu seçimin sonucunu hazmedemeyişiyle birlikte Türkiye daha karanlık bir mevsime girdi. O süreci gazeteci olarak yaşamanın da kendine mahsus bir ağırlığı vardı. Bazen öyle de denk gelir, sadece ülkede değil, benim hayatımda da yolunda gitmeyen şeyler oldu. Velhasıl Aksi Gibi‘den sonra uzun süre tek satır yazamadım, bu beni ayrıca öfkelendiriyordu. Şu kesin, Beterotu‘na girişmek ve nihayet bitirebilmek, beter zamanlarda sağlam kalmaya dair bir devam arzusuyla oldu. Neticede yapıp ettiğimiz, eylediğimiz her şey bir yandan da kendimizin devamı.

Kitabın adını veren bir öykün yok bu kitapta da… “Beter zamanlarda” yazdığını söyledin şimdi ama bu kitabın hikâyelerinin adıyla ilişkisini açalım mı biraz daha?

Olur elbette. Kitaplara hikâyelerden birinin ismini vermekten ziyade, kendi hikâyesi de olan, bütünün havasını, suyunu sezdiren başlıklar seçmeyi seviyorum. Beterotu, kitapta minicik bir hareketiyle göz dolduran figüran gibi, sadece bir hikâyede tek salise geçip gidiyor. Ama kitabın tamamında farklı köşelerden sızan bir beter kokusu var. Bir yandan gezegen olarak her şeyin daha kötüye gittiği bir çağdayız. Türkiye’ye bakarsak, zaten “beterin beterinin” düşünüldüğü, bununla sakinleşilen zamanlardan geçiyoruz. Bu yeni bir şey değil bu ülke için, azıcık tarih bilinci beterin beterinin gerçekten olabileceğini de söylüyor zaten bize. Kısa bir süre öncesine kadar “Beterin beteri var” diyerek bugüne şükretmek, ülkenin yarısı için daha mecalsiz, çaresiz bir teselli gibiydi. Bu son yerel seçimle azıcık değişti, ama o da tek başına bir şey demek değil şu an için. Beter sadece Türkiye’nin ruh hali değil. Bir yandan tüm dünyada sağ, popülist siyaset kendini, daha beter diye bellediği üzerinden, onu düşmanlaştırarak inşa ediyor. O olmazsa hayatlarının daha kötüye gideceğini söyleyerek, beterle tehdit ederek oy istiyor seçmenden. Bir tür “beter” yönetimi. Aynı esnada iyiliğin, kötülüğün ve de beterin, ahlakın, etiğin, erdemlerin felsefi ve politik anlamda köklerine dönerek tekrar tartışıldığı bir devirdeyiz. Kapaktaki bitkinin dev kökleri gibi, farklı kılıklarıyla, çağrışımlarıyla üzerine çok laf edebileceğimiz bir mefhum “beter”. İklim, coğrafya ayırmadan her nevi topraktan biten tuhaf, yabani bir bitki beterotu.

Farklı sınıfsal katmanlardan küçük insan hikâyeleri taşıyorsun bize. Sence bizi neden bu kadar etkiliyor, hem de “sıradan” ya da “bildik” iken?

Bir kere hepimizin o sıradanlığın parçası olmamızdan. Zygmunt Bauman, Walter Benjamin’in hikâye tarifinden yola çıkarak zihin açıcı bir şey yazmıştı. Benjamin’e göre iki tür var: Denizci hikâyeleri, bir de köylü hikâyeleri. Denizci hikâyeleri sıradan hayatları olmayanları, acayip serüvenleri, kahramanları, canavarları, büyücüleri falan anlatıyor. Köylü hikâyeleri ise tersi, bildiğimiz, daha doğrusu Bauman’ın özellikle altını çizdiği gibi, bildiğimizi sandığımız sıradan hayatlar, onların döngüleri üzerine. Bauman “sıradanlık blöfü” diye bir tabir kullanıyor hatta. Bu kadar bildiğimiz bir şeyi neden yazmış? Bunu bize neden anlatıyor? Gerçekten tanımak, anlamak istiyorsak, tanıdığımızı sandığımız şeye yabancılaşmamız gerektiğini söylüyor Bauman. Bu hem yazana, hem okuyana dair bir öneri. İşte ancak ondan sonra hep orada sandığımız bir şeyin ardını, inceliklerini, gizlerini, karanlıklarını, derinliklerini görmeye başlıyoruz. Dediğin gibi bize iyi gelen yanı da bu bence. Bir sürü nedenden bugün denizci, köylü hikâyeleri birbirine karışmış olsa da, ben de Bauman’ın işaret ettiği tarzda bu çağa ait “köylü” hikâyeleri anlatmak istiyorum. Biraz da değişen, değişirken sakinlerini de değiştiren “köyün” kendisine bakıyorum. Çok bildik görünen haller arasında bağlar kurmaya çalışıyorum.

Nasıl bağlar bunlar? Öykülerinden yola çıkarak anlatır mısın biraz?

Mesela Ceylan ile Kamuran, bir yandan lojistik okuyup bir yandan bir zincir markette çalışan genç bir kadının kahramanı olduğu, bugünde geçen, gerçek mi, masal mı, bunu dert olmaktan çıkarmış bir hikâye. Orada başka şeylerin yanında, doğaya yaklaşım ve davranış biçimiyle, o toplumda kadına yaklaşım ve davranış biçimi arasına bir çentik atmak istedim. Gidişatını açık etmeyeyim, herkes gözlerini faltaşı gibi açmış cadde boyunca birlikte yürüyen Ceylan’la Kamuran’a bakarken, onların sokakları, meydanları ve de ormanları talep etmeleri boşuna değil. Ya da Plazada Huzur’da bir beyaz yakalı dünyası içinde hem tuhaf bir aşk hem de bu düzenle nasıl baş edebileceğimize dair bir düğüm var: Bu dünyanın beter halinden güzellikler çıkarmaya çalışmak, çirkinliklerini değiştirme arzumuzu erteliyor olabilir mi? Temel mevzularımızdan biri bu sonuçta.

Öte taraftan karakterlerinin bir birine yakın sınıfsal özelliklere sahip. Bir motorlu kuryeden sonra über zengin hikâyesi anlatmaya başlamıyorsun. Bu sınıfsal aralık dikkat ettiğin bir şey mi?

Anlama arzusunun öncelik sıralaması oluyor tabii. Evet, über zenginlerin hayatı üzerine kurulu bir hikâye yazmadım. Yazamam falan da demiyorum. Daha çok sınıf karşılaşmaları, bu çarpışmanın gerilimi, kimyası ilgimi çekiyor. Aksi Gibi‘deki Paket Lastiği tam bunun üzerine kuruluydu.

Aslında gazeteciliğinde de o günlerde genişleyen “muhafazakâr” zemini anlama çabanı gördük. İşçilerin, kadınların, göçmenlerin farklı toplumsal kesimlerden kültürel ortamlardan gelse de su yüzüne çıkıveren “muhafazakâr” nüvelerini… Öykülerinde de bunu anlama ve karakterlerin üzerinden düşündürme çaban olduğunu hissettim. Kendi kazanmadığı bir paranın peşinde defineciliğe soyunan adamın içkili mekânda ailesine bir şey içirmemesi gibi. Ya da Filiz’in sattığı iç çamaşırlarının arasında İlyas’ın gözlerine bakamaması, yüzünün kızarması gibi…Yine Ceylan’la Kamuran’ın Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi anlaşılacağından korktukları arkadaşlıkları gibi. Sen bu nüveleri nasıl yakalıyorsun ya da kavrıyorsun?

Şahsen çok muhafazakâr bir çevrede büyümedim ama hiçbir zaman uzağında da değildim, hatta belki eskiden çok daha geçişkendi bu katmanlar. Daha sonra, hele gazetecilik yapmaya başladıktan sonra böyle bir anlama kaygısı olmaması tuhaf benim baktığım yerden. Hangi işçinin derdini dinleyeceğimizi seçecek miyiz ya da hangi kadının, kadın olmaktan kaynaklanan bir derdini anlatmaya daha fazla hakkı var? Bu anlama gayreti, biraz da yakından bakma niyeti. Yakından bakınca bir sürü şey gibi zaaflar, kurnazlıklar, basiretsizlikler, zalimlikler de görünüyor. Ama Beterotu‘nun insanlarını düşünüyorum şimdi, bazılarının muhafazakârlıklarından önce, muhafaza etmeleri gereken konum, değer, her ne ise onu tartışmanın eşiğinde olmaları baskın geliyor bana.

Evet, karakterlerinin çoğu sanki bir eşikte. Sınıf atlamak, gerçekten âşık olmak, sevilmek, özgür olmak, motor sürmek… Hayatların olağan akışının dışında görünen hayalleri var. Karakterlerin neden hep bir eşikte?

Hikâye eşiklerden çıkıyor belki de. O eşiğe varmak, kendimizi bir eşikte bulmak, eşikten korkmak, kaçmak, eşiği arzulamak… Bir de tabii neyin eşiğinden söz ediyoruz, kötülüğün eşiğini geçmek de var. Buralardan en iyi görünüyor insanlık hali. Tanga Zamanı, Karnabahar Zamanı’ndaki Filiz, muhafazakâr mahallesinin önüne çektiği halatları cinsellik üzerinden fark ediyor, zorluyor. Kafası çok karışık. O ipin üzerinden atlamalı mı? Aynı hikâyedeki Gülsüm, başı kapalı genç bir kadın, o özgürlüğü için ailesiyle giriştiği mücadelede en net ve inatçı olanı. O çoktan bir eşiği geçmiş. Bir İleri, İki Geri’deki başka bir eşik. Senin de bahsettiğin o içki değmiş bardaktan su içmeyecek muhafazakârlıktaki Ender var karşımızda. Zamanın memuru. Yırtma arzusuyla gözünün netliği gitmiş, ailesiyle şehrin merkezinden dışına nasıl süpürüldüğünün bile farkında olmayan, bilakis bunun müsebbibine meftun biri. Belediyede şoför. O hikâyede de olup bitenler arasında kurmak istediğim bir bağ daha var aslında. Bu topraklarda daha evvel din ve milliyetçilik üzerinden inşa edilmiş nüfus iskân politikalarıyla, bugün yoksulların cebren yerinden edilmelerine yol açan kent politikaları ilgisiz değil. Bu mühendislikte, pervasızlıkta bir ortaklık var. Hazin olan Ender’in bir kurban ama celladına özenen bir kurban olması. Onun Ermeni hazinesi peşinde kendini bulacağı o çukuru biz biliyoruz. Orası da bir eşik. Ve Ender de o çukura yalnız girmiyor.

O eşiklere; kapitalizmin, kent yağmasının, yalnızlaşan kalabalıkların, geride bırakılamayan taşralılığın kırılmalarıyla gelip dayanmışız gibi de. Bütün o dönüşümün insanın yüzüne vuran yanını nasıl anlatmaya çalıştın?

Bu kitapta değişen, dönüştürülen ve bu yüzden içinde yaşayanları da dönüştüren kent meselesi çok hikâyeye sızdı. Kiminde daha az, kiminde daha çok. Öyle oldu, çünkü kentsel dönüşüm diye kodladığımız şey çoktandır sadece kente ait bir mevzu değil. Öncelikle bu bir ekonomi politikasının kodu. Malum Türkiye ekonomisinin son yılları, pompalanmış inşaat sektörüne yaslanıyordu ve bu balonun havasının kaçmaması için kentleri dönüştürmenin, yeni rant alanları yaratmanın yolları arandı durmadan. Bu sadece sermaye üzerinden yaşanan, sermayeyi ilgilendiren bir hareketlilik değil. Hükümetin ve ona bağlı belediyelerin kimlerin nerede yaşayacağına dair tasarrufu da bu dönüşüm üzerinden şekillendi. Kimi zaman kapitalizmin ruhuyla çelişmek pahasına mülkiyet hakkı gasp edilebildi, cebren evinden edilenler oldu. Bu da çoğunlukla yoksulların kentin rant potansiyeli taşıyan yerlerinden çeperlere sürülmesi şeklinde yaşandı. Mülk edindirme kılıfında insanlar tercih etmedikleri yerlerde, ömürlerini bağlayacak borçlara imza attırılarak aslında mülksüzleştirildi.

Başta “bu dönüşüm sadece kente ait değil” demiştin?

Evet, bu artık kentlerin sorunu da değil, idari olarak köy zaten yok artık, Anadolu’nun küçücük ilçeleri aynı zihniyetle toplu konutlaştırıldı. Bu aynı zamanda bir toplumsallaşma biçiminin, yeni bir güvenlik algısının, başka bir yurttaş modelinin inşası çabası. Ayrıca Sur’da, Cizre’de, Yüksekova’da yaşanan çatışmalı süreçte devletin, güvenlik merkezli bir operasyonu nasıl kentsel dönüşüm projelerine dönüştürdüğünü unutmamak lazım. Gaye daha da sarih görünüyor buradan bakınca. Bazı yerler hâlâ kapalı olduğu için Sur’un gerçek sahipleri evlerinin dümdüz edilmiş hallerini daha göremedi bile, ama bir uçta surlara bakan villalar yeni sahiplerini bekliyor.

Biraz senin yazın tarzından da konuşalım istiyorum. Neden bütün öykülerini dar alanlara, küçük zaman ve mekânlara sıkıştırıyorsun? Ya da zamanı, mekânı genişletmemek hangi sebeple tercihin?

Aslında Aksi Gibi‘yle kıyaslarsak daha uzun, böylelikle daha uzun zaman dilimlerine yayılmış hikâyeler yazdım Beterotu‘nda. Şimdi düşünüyorum, çoğu birkaç mevsime, birkaç yıla yayılmış hatta. Ama sende bu izlenimi doğuran şey, hikâyenin akışını birbirine zincirlenmiş küçük zaman aralıkları üzerine kurmak istemem olabilir. Hayatın kristalleştiği, zamanın evrensel ölçü birimlerinden fazlasını ettiği anlar var. Sade, yalın ama çok güçlü. Onları hayattan ayıklamanın peşindeyim. Hatta edebiyatın gerektirdiği bir meziyet varsa, öncelikli olarak bu anları sezebilmektir bence. Bu da aslen yazıyla ilgili bir meziyet değil.

Sezebilmek kadar yazabilmek de meziyet olmalı sanki. Mesela sade, dupduru bir dilin var. Hiç safraları olmuyor mu yazdıklarının?

Bunu duyduğuma ancak mutlu olurum. Sade bir dille yoğunluğu yakalayabilmenin peşinde koşuyorum diyeyim. Okurken de, yazarken de. Bu daha güçlü geliyor bana. Okuru etkilemek adına süslemeden, kelime cambazlığından, öylesi bir gösteriden uzak durmaya çalışıyorum. Kimilerine kolay yazıldığı izlenimi verse dahi bunda inat etmek istiyorum.

Kuşağının yazarları her şeyi yüksek perde hatta biraz “bağırarak” anlatmayı seviyor. Sen neden bağırmıyorsun?

Herkes de bağırmıyor aslında. Tercih meselesi. Bu da benimki. Üstelik edebiyatın da ötesinde bir tercih bence. Belki biraz da mizaçla ilgili. Burada da diyelim öfkenin, isyanın, her ne ise duygunun var olandan daha geride gözükme riskine rağmen bunu tercih ediyorum.

Sonuçta her bir hikâyenin önünü arkasını hayal ederken bırakıyorsun bizi. Sahi nasıl kani oluyorsun bir öykünün bittiğine?

Okura bırakılan bazı boşluklar edebiyatı, üreten ve tüketen taraflar ikileminden çıkarıp bir işbirliğine dönüştürüyor. Bu şahane bir ortaklık. Bazı hikâyeler o kristalleşmiş dediğim anlarda, oradan başlayacak yeni hikâyelerin eşiğine gelmiş gibi bitiyor. Onun dışında bilhassa hayata dair sorular soran hikâyelerde, cevabı illa yazarın bildiğine dair bir yanılsama kurmak istemiyorum. Mesela o söz ettiğim Plazada Huzur’daki, bu dünyanın sefaletiyle uğraşırken bir yandan içinden güzellikler çalmaya çalışalım mı sorusunu, yazar olarak ben yanıtlamak istemiyorum. O yüzden bir tür aşk hikâyesi üzerinden anlatmak istedim. O yüzden o masanın altında bitti.

Söz aşka gelmişken ilişkileri anlatırken kadına da erkeğe de eşit bir yerden bakıyorsun. Buralarda nasıl bir denge kuruyorsun?

Kadınlıktan ve erkeklikten konuştuğumuz alan, hayatta adaletin yoksunluğunu en fazla hissettiğimiz alanlardan. Toplumsal cinsiyet olarak erkeklik bizatihi bu adaletsizliği üretiyor, yayıyor, oradan oraya bulaştırıyor. Ama kadın ve erkek karakterler söz konusu olduğunda bu adaletsizliği anlatmanın yolunun, yazar olarak adalet dağıtmak olmadığını düşünüyorum. Elbette tarafım, ama kadın-erkek dışında, en onaylamadığım kahramana dahi soğukkanlılıkla bakmayı tercih ederim. Böyle daha tesirli geliyor bana.

Mizahı da var. Bazen kara mizahı ya da…

Farklı hikâyelerde evet, hatta kendi kendisinin mizahını yapan kahramanlar var. Bu aslında bir var olma tercihi gibi geliyor bana. Özellikle de hayatta her şeyin üzerimize geldiği zamanlarda. İçinde ileri götüren bir alçakgönüllülük, yarattığı hafiflikten doğan bir güç var mizahın.

Kara mizahı bazen insanın küçük istemli/istemsiz kötülüklerinden bulup çıkarıyorsun. Masum görünen, sonuçlarını hesaplayamadığımız… İnsanın bu kötülüklerinin kaynağını sen nerede arıyorsun ya da buluyorsun mu demeyelim?

Üç kahramanın kendi kimlik ya da özgürlük arayışlarında birbirlerine kötülük ederek yollarını kestiği, aslında böylelikle kendilerini de bir çıkmaz sokakta buldukları bir öykü var. Ama asıl mesele, Beterotu‘nun geneline de parçalı bulutlu yayılan iradi kötülük. Son yıllarda neden bu kadar kötülükten konuştuğumuzun ardında bir toplumsal, siyasi hakikat var. Fakat gerçekten bunun kaynağını anlamak istiyorsak, kötülük diye tarif edip bırakmanın, böylelikle de soyutlaştırmanın bizi olay mahallinden uzaklaştırdığını da akılda tutmak lazım galiba.

Gazeteciliğin edebiyatının neresinde duruyor? Nasıl bir bağ var aralarında?

Çok küçükken kendi içimde keşfettiğim, oyun oynadığım, dünyayla ilişki kurduğum, dünyaya sesimi duyurduğumu hissettiğim bir yer yazı benim için. 20’li yaşlarımın başından beri de gazeteci olarak yazmak geçimimi sağladı. Bunu yaparken gazetecilik hayata, biraz da yazıya dair okulum oldu benim. Diğer taraftan edebiyat da gazeteciliğimi besledi, olan bitene bakışımı inceltti, algımı derinleştirdi. Ama ikisinin ayrı muslukları yok içimde, vanayı açtığımda tek kaynaktan akıyor. Yazmanın kendisinin uhrevileştirilmesi, o “yazmasaydım çıldıracaktım” hâletiruhiyesi hep çok uzak gelir bana. Söz ettiğim, musluk, vana da değil aslında, tabiatta basbayağı taşların, otların arasından doğan hakiki bir kaynak. Kaldı ki Sait Faik de, o daha steril ve bohem bir hezeyana doğru çekilen “yazmasaydım çıldıracaktım” cümlesinin hemen öncesinde, şahit olduğu bir haksızlığı anlatır. Balıktan dönen bir teknede ganimet paylaştırılırken yaşanan bir an. Yani ona yazmasa olmayacak gibi hissettiren, şahit olduğu eşitsizlik, bu acımasızlık, önüne seriliveren insanlığa dair o hazin haldir.

Peki, gazetecilik devam edecek mi?

Eder etmesine ama ağırlık merkezi değişerek sanırım. Çok yoğun gazetecilik yaptığım yıllar boyunca hep edebiyata duyduğum arzuya yaraşır şekilde ağırlık vermeyi istedim içten içe. Bundan sonra bu arzumu daha az ihmal etmek istediğimden eminim. Edebiyatın daha fazla içinde olmak istiyorum. Hayat gailesi olmasa belki daha da fazla. Yaş aldıkça ne istediği daha billurlaşıyor insanın.