REGAS’TAN ŞAHBAZ’A VE EKREM’E[1]

NEVZAT ONARAN

İşkence de, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e mirastır! Regas… Şahbaz… Ekrem… Üç devrimci… Üç yoldaş… Üçü de zindana atıldı… İşkenceyle üçünün de kemikleri kırıldı…  Haziran 1798’de Regas, Temmuz 1915’te Şahbaz ve 14 Ekim 1980’de Ekrem son nefesini verdi. Düzene kökten itirazı vardı üçünün de! Regas Teselyalı Rum, Şahbaz İstanbullu Ermeni ve Ekrem Lazistanlı (1926’da Rize) Laz’dı…

Regas, Fransız İhtilali’nin devrimci dünyasında Osmanlı’nın zulüm iktidarına itirazın ve Saray’a karşı halk iktidarı mücadelesinin ilk devrimcisiydi. Bedelini canıyla ödedi. Balkan, Anadolu ve Ortadoğu halklarının kardeşliği manifestosunu kaleme aldı. 1797’deki temel önermesi, halkların eşitliği ve bir arada yaşamaktı. Bir diğer temel talebi de, can ve mal güvenliğiydi. Her ikisi, bugün de aynen geçerli, birer mücadele talebimizdir.

1876 Anayasası’ndan 79 yıl önce Regas, Osmanlı için kardeşliği esas alan bir anayasa hazırladı ve toprağına dönüp mücadelesini veremeden öldürüldü. Şahbaz, İttihatçı hükümetin Ermeni soykırımı icrasının 1908 Devrimi’ni boğmasıyla ve Ekrem de, 12 Eylül darbesinin anti-faşist direnişi bastırmasıyla canına kastedilenlerdendi.

1798’DE ‘BOĞUN’ FERMANI

Fransız İhtilali’yle monarşiye karşı yoğunlaşan mücadele Avrupa’yı sarstı. İngiltere, Avusturya ve Osmanlı monarşisi, devrimci Fransız idealine karşı birleştiği bir dönemde Velestinli Regas, Osmanlı’da milletlerin eşitlik bayrağını anayasasıyla dalgalandırdı. 1908 Devrimi’nden 110 yıl önce Regas’ın anayasası, bir devrim programıydı. Regas, Osmanlı Saray oligarşisinin millet-i hâkime yani Sünni İslâm-Türk tahakkümüne son vermekle milletler arasında eşitliği, adaleti ve meclisle işleyen sistemi öneriyordu. Anayasadan önce yazdığı Marş şiiri de Osmanlı’ya karşı ayaklanmayı savunan devrimci haykırıştı. Amaç, Türk, Rum, Ermeni, Bulgar, Arnavut, Makedon, Bosna, Arap ve Karadenizlileri ezen düzeni yıkmaktır. Son dizesi “Özgür yaşayalım kardeşler dünyamızda!” idi.[2]

Regas, söylemini ve eylemini şiirle sınırlı tutmadı, Ekim 1797’de Fransa’daki rejime benzer arayışını sistemleştirdi; 35 maddelik İnsan Hakları Bildirgesi’ni ve 124 maddelik Anayasa İlkeleri’ni hazırladı. İki metin bir arada Regas Anayasası olarak bilinir ve 3000 nüsha bastırdı. İnsan Hakları Girişi’nde, “Sultan adını taşıyan tiran egemenliğinde, hangi sınıftan ya da dinden olursa olsun hiçbir insanın can ve mal güvenliğinin” olmadığına dikkat çekildi. Birinci maddedeki ‘doğal haklar’ ikinci madde netleştirildi. Bunlar, “herkes eşittir, hiçbir kimse bir başkasının kölesi [kulu] değildir, can ve mal güvenliği haktır” idi. Devamı maddelerde milletlerin eşitliğini içeren hükümlere yer verildi. Hatta halkın ayaklanması da bir haktır (madde 35). Anayasa’ya göre halk, dil ve din farkı gözetilmeden bütün insanlardır (madde 7 ve 2) ve bunların seçimle oluşturacağı Meclis, yasama yetkisine sahiptir (madde 8 ve 39) ve yasa önünde herkes eşittir (madde 85). Ayrıca, “bütün milletlerin eşitliği, özgürlüğü, her birinin mülkünün güvenliği” ve ortak eğitim, özgür basın, toplantı özgürlüğü ve tüm insanların varlığı anayasa garantisindedir (madde 122). Diğer maddelerde de adalet, seçme-seçilme, yürütme gücü ve saire konular yer aldı.

Regas Anayasası, Osmanlı ülkesine gönderilmeden önce Viyana’da, 19 Aralık 1797’da Avusturya polisinin eline geçti. Polis, Regas’ı tutukladı ve iki ay sorguladı. Elleri bağlı Regas intihar girişiminde bulundu, eline geçirdiği sivri bir şeyi göğsüne bastırdı, kalbini delemedi, yaralandı. Avusturya polisinin raporuna göre, Regas’ın planı, Güney Mora’ya geçip orada devrimi başlatmak ve genel ayaklanmayı planlamaktı. 10 Mayıs 1798’de Regas dâhil sekiz devrimci, idari bir kararla Osmanlı zaptiyesine teslim edildi. Avusturya ve Fransa uyruklu iki kişi Osmanlı’ya verilmedi. Regas ve yedi yoldaşı, 40 gün işkenceyle sorgulandı ve Saray’dan gelen fermana göre kementle boğularak, cesetleri Tuna nehrine atıldı. Regas’la birlikte öldürülen devrimciler: Sakızlı E. Aryentes (31 yaşında), Yanyalı doktor D. Nikolides (32). Sakızlı A. Koronios (27), Kastoryalı tıp öğrencisi İ. Emanouel (24), kardeşi Panayotes (22), Siyatistalı (Kuzey Yunanistan) T. Tourountzas (22) ve Kıbrıslı İ. Karatzas (31).

Araştırmayı kaleme alan Herkül Millas’a göre Regas, “Osmanlı devleti içinde Fransız Devrimi’ne benzer toplumsal ve politik bir devrimi” hedeflemiştir. Regas’ın temel düşmanı sultanın istibdadıdır ve Saray’a karşı yandaşlarıysa, millet farkı gözetilmeden tüm halktır. Regas, monarşik yönetime karşı çıkmış, “cumhuriyeti savunmuş ilk Osmanlı” aydınıdır.

1915’TE ‘YOK EDİN’ TALİMATI

1915, Ermeni milleti, devrimcileri ve aydınları için bir imha yılıydı. 1915’teki imha, Sünni İslamcıların parlattığı Abdülhamid’in 64 Sünni İslam Kürt aşiretiyle teşkilatlandırdığı Hamidiye Alayları’nın 1895-1896’daki Ermeni katliamından daha kapsamlıydı. 1915-1918’de harici ve dâhili harbin icracısı İttihatçı hükümet, Erzurum’dan Edirne’ye, İzmit’e ve Konya’ya Ermeni milletini yerinden yurdundan kopartıp sürdü, devrimcilerini, aydınlarını, doktorunu, avukatını, mebuslarını, zindanlara doldurdu… Teşkilât-ı Mahsusa çeteleri seferber edildi… Ermeni mebuslarından biri idam edildi, altısı[3] öldürüldü… İcranın bütünlüğünde Ermeni milletinin soyu kırıma uğratıldı. Ölümün kol gezdiği, “çığlığın ve yüksek sesle ağlamanın” dahi yasaklandığı[4] günlerdi…

İcranın planlayıcısı İttihatçı hükümet, Almanya ile imzaladığı antlaşma gereği, ordusunu Alman generaline (Tuğgeneral Bronzart von Chellendraffe) ve bütçesini Alman markına (yaklaşık 200 milyon lira borç karşılığında) teslim etti, hatta Bulgaristan’a savaş rüşveti olarak Batı Trakya’da Osmanlı toprağı bağışladı. Osmanlı, harbin sonunda sadece toprak kaybetmemiş, aynı zamanda Anadolu kan gölüne dönmüştü. Balkan ve Ortadoğu halkları da aynı kaderin kurbanıydı. 1923’e gelene kadar Anadolu’nun demografik yapısından, Birinci Paylaşım Savaşı’nda Ermeniler ve Türk Kurtuluş Savaşında Rumlar temizlenmişti.

İttihatçı hükümet, 1914 sonunda partisiyle doğrudan ilişkisi olmayan her teşkilatı yasakladı. Bunlardan ikisi de, Ermenilerin Sosyal Demokrat Hınçak (SDHP) ve Taşnaktsutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) partileriydi. Oysa Taşnaktsutyun, daha düne kadar Ermeni meselesini, İttihatçı hükümetle müzakere[5] ediyordu. Yereldeki operasyonlar, Dahiliye Nazırı Talât’ın 24 Nisan 1915 talimatıyla merkezi düzeyde yoğunlaştırıldı. İstanbul’dan Ayaş ve Çankırı’ya sürülen 250 Ermeni politikacıdan, doktorundan, avukatından, gazetecisinden sadece 76’sı canını kurtarabildi.[6] Hemen ardından Ermenilerin kitlesel sürgünü başlatıldı. Darağaçları kuruldu… SDHP’li Paramaz ve 19 yoldaşı, 5 Ağustos 1914’ten itibaren on aya yakın süren sorgusunun[7] ardından 15 Haziran 1915’te Beyazıt’ta idam edildi. Böylesi politiğin ekonomisi olarak, Ermeni malının ve mülkünün gaspını meşrulaştıran icraat sistemleştirildi.

Zindana atılanlar işkenceyle sorgulandı… 1883 doğumlu gazeteci Parseğ Şahbaz’ın sorgusunda canına kastedildi. Şahbaz, Abdülhamid zulmünden İskenderiye’ye kaçtı ve Ermenice gazete çıkardı, ancak 1908 Devrimi sonrasında döndü. 1909’da Harput’ta Taşnaktsutyun’un örgütlenmesi için mücadele etti. 1912’de hukuk öğrenimi için Paris’e gitti ve partisinin yayın organı Azadamard’ın Paris temsilcisi olarak çalıştı. Ağustos 1914’te, diplomasını almak üzereyken seferberlik nedeniyle İstanbul’a döndü. 24 Nisan 1915’te İstanbul’da tutuklandı ve Ayaş’a sürüldü. Oradan Mamuretülaziz’e (Elazığ) yani Harput’a gönderildi. Mezre Merkez Hapishanesi’nde Şahbaz’a işkence yapıldığının tanığı, Harput katliamından sağ kurtulan B.Vahe-Haig’dir. Vali Sabit, Şahbaz’dan Anadolu’da partisinin ayaklanma hazırladığı yönünde ifade almak amacındadır. Ağır işkenceler gören Şahbaz, Temmuz sonunda bir gece hücresinden alındı ve öldürüldü. Sadece şubeler değil karakollar da işkence merkezidir. Alman gazeteci Harry Stuermer, savaşın ilk iki yılında İstanbul-Pera’da oturduğunu ve karakoldan işkence çığlıklarının duyulduğunu yazdı.[8]

1908-1912 dönemi Kozan mebusu[9] Hampartsum Boyacıyan da, 1915’te zindanda sorgulanan devrimcilerdendi. Boyacıyan, 1887’de kurulan SDHP ile 1888’de İstanbul’da tıp eğitimine devam ederken ilişki kurdu. 27 Temmuz 1890’da Boyacıyan, yoldaşlarıyla önderlik ettiği Kumkapı Eylemi nedeniyle aranır duruma düştü ve Atina’ya kaçtı. 1893’te Sasun’a geldi; bir yıl sonra mağarada kuşatıldı ve üç günlük çarpışmanın sonunda 23 Ağustos 1894’te tutuklandı. Kayseri’deki yargılamada idama mahkûm edildi ve Avrupa devletlerinin araya girmesiyle idam cezası müebbet hapse çevrildi. Ağabeyi Jirayr ise 1894’te idam edildi, Hınçak önderlerindendi. 1906’da hapishaneden kaçan Boyacıyan, 1908’de mebus seçildi. 24 Nisan tutuklama furyasında İstanbul’da yakalandı, Ayaş’a götürüldü ve oradan Kayseri’ye gönderildi. Kayseri’de kızgın demirlerle yapılan işkenceye karşı direndi, teslim olmadı. 24 Temmuz 1915’te Boyacıyan 8 yoldaşıyla birlikte idam edildi.[10] Zaten bir ay öncesinde Paramaz ve yoldaşları idam edilmişti.

1915 harekâtıyla Ermenilerin sadece devrimcilerinin değil, millet olarak da toprağında yaşam hakkı imha edildi!

1929’DA SOPALI SORGU

Türk millî devleti, İttihatçı zihniyet ve kadronun teşkilatlandırdığı Türk Kurtuluş Savaşı ardından Lozan Antlaşması’nı imzalamasıyla ve Cumhuriyet’le yapılandırıldı. İcranın lideri (15 yıl Cumhurreisi) Mustafa Kemal [Atatürk] ile (yaklaşık 14 yıl Başbakan) İsmet [İnönü], (20 yıl Genelkurmay Başkanı) Fevzi [Çakmak] ve Celâl [Bayar] muhalefetteki Kâzım Karabekir, Rauf [Orbay] dâhil politik ve bürokratik aktörlerin hepsi İttihatçı idi.

İttihatçıların mülkiyetin Türkleştirilmesi icrası, Cumhuriyet’e karakterini veren temel politikalardandı. Buna göre hazırlanan Türk devletinin hukuki, idari ve mülki düzenlemeler, muhalefetin tamamen sindirildiği 4 Mart 1925 tarihi itibariyle yürürlükteki Takrir-i Sükûn Kanunu ortamında gerçekleştirildi. Böylece CHP’nin tek parti iktidarıyla, Türk ve Sünni İslam olmayanın demografik ve ekonomik yapıdan tasfiyesi politikası sistemleştirildi. Ayrıca 1920’lerden bugüne Kürt sorunu, ‘güvenlik’ sorunudur zihniyetinin icrasıyla gelindi ki sonuç ortadadır. 1919’da ve sonrasında arada bir ifade edilen Kürt sorunu özelinde çözmeye yönelik niyet, iktidarın merkezileşmesiyle yok edilmiş ve ‘güvenlik’ konseptine geçilmiştir. Bu kapsamda Dersim’de[11] on binlerce TC vatandaşı öldürüldü ve sürüldü!..

Temmuz 1920’de başlayan Sovyetler’den silah ve finansman akışını[12] sürekli kılmak amacıyla, Mustafa Kemal’in izniyle 18 Ekim 1920’de resmen Türkiye Komünist Fırkası kurulursa ve federasyonu içeren 1921 Anayasası kabul edilirse de, Ankara’nın davetiyle yola çıkan Mustafa Suphi ve yoldaşları 28 Ocak 1921’de katledildi.[13] 28 Ocak katliamı ve devamındaki icrayla anti-komünizm de, sistemsel bir karakter kazandı.

Suphi ve yoldaşlarının katli sonrasında Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP), birçok kez operasyon yapıldı. 1929’un Mart ayı başında İzmir’de başlayan operasyon Nisan’da İstanbul’da yoğunlaştı. Yakalananlar arasında Dr. Hikmet [Kıvılcımlı], Laz İsmail [İ. Bilen] ve 1 Mayıs beyannamesi dağıtanlar da vardı. Yakalananlar İzmir’e gönderildi. 35 tutuklunun yargılanması 25 Haziran 1929’da İzmir Ağır Ceza Mahkemesinde başladı. Sorguda neler yapıldığı mahkeme safahatında gündeme geldi ve işkenceyle ifade alındığı beyan edildi. Laz İsmail’e 1000 ve Manon Şafman’a 250 sopa atılmıştı. Savunmasında Dr. Hikmet ve Laz İsmail, komünist olduğunu ve bunun gereğini yaptığını ifade etmiştir. 16 Temmuz tarihli kararda 27 kişiye ceza verildi. 4,5 sene ceza alan Dr. Hikmet, “Hapisten kızıl profesör olarak çıkacağım” demiş ve gülmüştür. Laz İsmail’in cezası da 4,5 yıldır. Dosya temyizdedir ve yargıçlar uyarılmıştır. Cumhurreisi Mustafa Kemal, 6 Ağustos 1929’da trenle İstanbul’a giderken Eskişehir garında gece saat 02.30’da yargıçlarla görüştü. TKP’ye göre nutuk, Türk burjuvazisinin partiye harp ilanıydı. Yargıçlar dinlediği nutku unutacak değildi. Karar onandı ve mahkûmlar Siverek hapishanesine gönderildi.[14] Ve mahpusların açlık grevi, 1932’de de direniş eylemidir.[15]

Cumhuriyet’te, polisin yine sopalı sorgusu, ‘Poliste dayak faslı’ başlığıyla haberleştirildi.[16] Dokuz gün boyunca dayak atılan dört kişi, polisleri savcıya şikâyet etti. Komünist değillerdi ve şirketteki bir hadiseden dolayı gözaltına alınmışlardı. Bir yıl sonra da İstanbul’da polisin sopalı sorgusu[17] tekrar gündeme geldi.

Sorguyu sopayla yapan polis ‘yenilik’ peşindedir. Cumhuriyet’in ‘Polisimiz son sistem bir aletle teçhiz ediliyor’ başlıklı fotolu haberinden[18] öğreniyoruz ki, sorguda 1930 yılı yarısında Amerika’dan getirilen elektrikli alet kullanılacaktır. Aletin vereceği elektrikle sokakta suçlular kolaylıkla yakalanacaktır. Telsiz telefonlar da gündemde olup, yenilik peşindeki polis, Almanya’dan köpek de getirtmiştir.[19] Polisin sorgulama tarihi ortadadır ki, haberde yazıldığı gibi cereyan veren alet sırf sokakta kullanılmamıştır.

50 yıl sonra Mayıs 1980’de, 1930’daki bu cereyanlı aletin benzerinin muhatabı Başbakan Süleyman Demirel’dir. Demokrat gazetesinin logosunun sol yanında üç gün boyunca fotodaki alete dikkat çekilerek, “Sayın Demirel bu nedir?” hitabıyla “Fotoğrafını verdiğimiz alet nedir?” diye soruldu. Aletin ne olduğu 13 Mayıs 1980’de açıklandı. “Sayın Demirel bu bir işkence aletidir” başlığıyla kaleme alınan metinde, “İşkence insanlık suçudur. Kim olursa olsun, ister sanayici olsun, ister işçi, ister tüccar, ister bakan ve ister siz olun, işkence işkencedir” denildi.[20]

Anlaşılıyor ki, 1930’da polis sorgu tekniğini geliştirmiştir. Geleneksel sorgu aleti sopaya, elektrik ve köpek de dâhil edilmiştir. Böylece sopaya yani bildik falakaya cereyan da eklenmiştir ve 1930’dan itibaren Türk polisinin değişmez sorgu aleti olmuştur.

1980’DE DEVRİMCİ AVI

İşkenceli sorgu 1929’da kalmadı. 1940’larda Türkçe söyleyişiyle İstanbul’da işkence merkezi Sansaryan Han’dır… 1881’de Erzurum’da eğitime başlayan Ermenilerin Sanasaryan Mektebi’nin İstanbul’daki gelir kaynağı Sanasaryan Han, 1915’te devletin el koyması ardından 1920’de Ermeni Patrikhanesi’ne verildi. Mahkeme süreci sonunda 1940’lardan itibaren İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasıdır; işkenceyle anıldı ve 1980’lerde de kullanıldı. Han’da pek çoğumuz gibi ben de ‘misafir’ edildim. Hatta 23 Temmuz 1919’da başlayan Erzurum Kongresi de, Sanasaryan Mektebi’nde yapıldı.[21]

Vedat Türkali, Güven romanını ithaf ettiği Hasan Basri Alp, 27 Ocak 1945’te Sanasaryan’daki işkencede öldürüldü.

Ve İleri Yurt gazetesini çıkaran ve yayımladığı Kürtçe şiiri ‘Qimil (Kımıl)’ sebebiyle hakkında dava açılan Musa Anter’e destek veren 50 kişi, 17 Aralık 1959’da Harbiye’deki hücrelere alıkondu… İşkencede mide kanaması geçiren Mehmet Emin Batu ölünce geriye 49 kişi kaldı ve dava bu sayıyla anılır oldu…

Ve… 12 Mart’ın işkencede ser verip sır vermeyeni İbrahim Kaypakkaya…

12 Eylül darbesi öncesinin siyasi atmosferini hatırlarsak… ABD’nin soğuk savaşta Sovyetler’e karşı Ortadoğu’yu ve Türk devletini yapılandırmasının temel materyallerinden Yeşil Kuşak Projesi’nin icrasıyla Türk kontrgerillası koordinasyonunda hem Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri yaygınlaştırıldı hem de faşist milisler sokağa salındı. Bu, NATO’nun Ortadoğu jandarması Türk devletinin 1910’lardan itibaren yürürlükteki risk analizine de uygundu. Türk Nüfus Mühendisliği’ne göre belirlenen stratejinin temel iki ayağı vardı; milleten Türk ve dinen Sünni İslam’dı. Türk devletinin ekonomi politiği de, milleten Türk ve dinen Sünni İslam olmayanın ekonomik ve demografik yapıdan tasfiyesiydi. Türk millî devletinin 1910’lardan bugüne icraatı, tasfiyeyi net anlaşılır kılmaktadır. Böylesi pratikte bir Türkçü ne kadar Sünni İslamcı’ysa, bir Sünni İslamcı da o kadar Türkçü’ydü. Diğer bir deyişle bir İttihatçı ve Kemalist ne kadar Sünni İslamcı’ysa, bir Sünni İslamcı da o kadar İttihatçı ve Kemalist’ti. Bunun için yakın döneme 1970’lere, 12 Eylül’e ve bugünün AKP icrasına bakmak yeterlidir.

Türk milliyetçiliğinin risk analizinde öncelik Hıristiyan Ermeni ve Rum milletleriydi. 1914-1923 döneminde Anadolu, bu Hıristiyan milletlerden temizlendi, geriye kalan İstanbul’du. 1964’te Rumların kovalanmasıyla, İstanbul’un da Anadolu gibi temizlenmesine hız verildi. 1960’da yüzde 10 olan İstanbul nüfusunda Hıristiyan ve Musevi payı, 1965’te yüzde 7’ye geriledi. Oysa bu oran, 1955’te yüzde 12’ydi.[22] Tasfiyenin sürekli kılınmasıyla yarım asır sonra İstanbul’un demografik yapısından Hıristiyanlar yok edildi, artık nüfus payı yüzde 1 bile değildir.

İstanbul’dan Hıristiyanların temizlenmesinde böylesi icranın yanı sıra özellikle Türkiye’nin dinamosu İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi vilayetlerde fabrikalardaki ve üniversitelerdeki sosyal ve siyasal kıpırdanmalar da hedeflendi. Elbette önemli kitlesini Alevi-Kızılbaşlar’ın oluşturduğu gecekondular da kapsamdaydı. Ankara’nın ötesinde Türk ve Kürt Alevi-Kızılbaşlar, kırdan kente göçle Maraş, Malatya, Sivas gibi kent merkezinde tutundu. Devletin korunaklığında sokağa salınan faşist milislerin Ankara’nın berisinde mahalle düzeyindeki saldırıları, ötesinde kentsel katliamlara dönüştü. Her gün okulda, fabrikada ve sokakta onlarca insan öldürüldü. İstanbul’da 1 Mayıs 1977’de ve Maraş’ta 24 Aralık 1978’de en kanlı katliam planlandı ve icra edildi… 1 Mayıs’ta kontrgerilla timi, Taksim Sular İdaresi üzerindeydi!.. ‘78 katliamıyla, Maraş’ın 1915’te Ermeni sürgünüyle başlayan Türkleştirilmesi ve Sünni İslamlaştırılması süreci tamamlandı. Politik kimliği de buna göre yapılandırılan Maraş’ın ‘huzuru’ bozulmasın diye katledilenleri anmaya dahi izin verilmiyor.

Sıkıyönetimle fiilen askeri gücün devreye sokulmasına rağmen, sosyal ve siyasal uyanışı bastırma harekâtı yeterli bulunmadı ki, 12 Eylül 1980’de ABD ‘çocuklarının’ darbesiyle[23] devlet terörü zirve yaptı ve faşist yapılandırma tamamlandı.

12 Eylül askeri harekâtının hedefi, sosyal ve ekonomik kazanımların imhası ve devrimci hareketlerin kırımıydı! 40 yıllık icraatla sonuç ortadadır…

Öylesine taktik icra edildi ki, 12 Eylül öncesinin faşist milisleri bile devletle organize ilişkisi yokmuş gibi sorgulanmaya ve yargılanmaya tâbi tutuldu. Zaten faşist milis-devlet ilişkisinin ortaya konulamaması, anti-faşist mücadelenin temel eksikliğiydi. Ayrıca darbeciler gitti, ama 12 Eylül faşist sisteminin ne zaman yıkıldığı-yıkılmadığı analizinin yapılmaması da bir diğer temel eksikliğimizdir.

12 Eylül’de sorgu süresi 90 güne çıkartıldı. Gözaltına alınan devrimcilerin on binlercesine işkence yapıldı. Onlarcası işkenceyle ve yargısız infazla öldürüldü… Ekrem Ekşi de, 12 Eylül faşist darbe sabahı gözaltına alınıp İstanbul polisinde işkenceli sorguya tabi tutulanlardandı. Büyüdüğü Zonguldak’ta ve üniversite eğitimi için geldiği İstanbul’da safını belirleyen Ekrem’in hayatına işkenceyle son verildi.

Ekrem, anti-faşist ve sosyal mücadelenin bilineniydi. Gözüyle, gülen ve güven aşılayandı… Gözleri bağlı ve kaburga kemikleri kırık Ekrem, 8 no’lu hücreye son kez getirildiğinde de, alnı arş-ı alâydaydı…

Ajitatördü… Gür sesiyle güzel konuşan Ekrem’i teypten de dinledim, ama türkü söylemiyordu.  Haziran 1978’de İTÜ Yurdu açılması için yapılan direnişte Gümüşsuyu’ndaki çadırlarda birkaç gece kalmıştım. Direnişle ilgili yapılan forumda Ekrem’in konuşması teybe kaydedilmişti ve o gece arkadaşlarla dinlemiştim; kararlı haykırıştı…

12 Eylül öncesinde son karşılaşmamızda Şişli-Çağlayan son durakta minibüse biniyordu; bir iki kelam edip ayrıldık. Tüberküloz tedavim nedeniyle ara verdiğim İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydımı yenilemek için ikamet senedi almak amacıyla gitmiştim. Kuştepe Lisesi’nde okurken Çağlayan’da bibimlerde kalmıştım; gider gelirdim.

1798’den 1980’e yani yaklaşık 200 yılda, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devletin zaptiyesi ya da polisi, devrimci Regas’ı, Şahbaz’ı ve Ekrem’i işkenceyle öldürdü! 1980’de kalmadı işkence!.. Bu, canımızın güvende olmadığının tarihidir!

[1] “Ben Kazandım” Ekrem Ekşi, SAV Yayınları, 1 Basım Ekim 2020. Nevzat Onaran’ın farklı kuşaktan üç devrimciyi aynı nedende buluşturmuş olduğu bu yazı, kolektif bir yayın kurulunun hazırladığı kitabın 247-256. sayfalarından alınmıştır. e-d.

[2] Herkül Millas, Yunan Ulusunun Doğuşu, İletişim Yayınları, İstanbul-1994, s. 102-122, 131-150, 258-294.

[3] Krikor Zohrab (İstanbul), Hovhannes Seregülyan (Vartkes-Erzurum), Dr. Nazaret Dağavaryan (Sivas), Dr. Garabet Paşayan (Sivas), Isdepan Çıracıyan (Ergani) ile Onnik Tertsakyan’ı (Arşag Vramyan-Van) idi. (Nesim Ovadya İzrail, 1915’te Öldürülen 7 Ermeni Milletvekili, makalesi için, Utanç ve Onur, 1915-2015 Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı, Hazırlayanlar: Aydın Çubukçu-Nevzat Onaran-C. Hakkı Zariç-Onur Öztürk, Evrensel Basım Yayın, İstanbul-2015, s. 53-65.)

[4] A. Sirvan’ın ‘20’lerden İkisi’ makalesi, Yetvart Çopuryan (derleyen), Paramazlar, Beyazıt’ta 20 Darağacı, Çeviren: Aris Nalcı, Evrensel Basım Yayın, İstanbul-2015, s. 121.

[5] Dikran Mesrob Kaligian, Taşnaklar ve İttihatçılar, Çeviren: Deniz Mutlu Taşyürek, Aras Yayıncılık, İstanbul-2017.

[6] Nesim Ovadya İzrail, 24 Nisan 1915 İstanbul, Çankırı, Ayaş, Ankara, İletişim Yayınları, 2. baskı, İstanbul-2014, s. 227-233.

[7] Genelkurmay Başkanlığı, Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri, 1914-1918, cilt: 3, ATASE Yayınları, Ankara-2006, s. 3-156; Genelkurmay Başkanlığı, Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri, 1914-1918, cilt: 4, ATASE Yayınları, Ankara-2006, s. 3-90.

[8] Nesim Ovadya İzrail, age, s. 133, 312-316.

[9] Türk Parlamento Tarihi, I. ve II. Meşrutiyet, cilt: 2, TBMM Vakfı Yayınları No: 15, Ankara-1998, s. 228.

[10] Nesim Ovadya İzrail, age, s. 243-258.

[11] Dahiliye Vekili Faik Öztrak’ın 2.11.1939 tarihli raporu, BCA-F: 030.10/K: 111, D: 751, S: 30; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nuri Yamut’un 20.3.1953 tarihli raporu ve Hozat Ağzunikli Haydar Kang’ın dilekçeleri, BCA-F: 030.10/K: 112, D: 755, S: 18; 21.6.1934 tarih ve 2510 sayılı İskân Kanunu; 25.12.1935 tarih ve 2884 ile 2885 sayılı kanunlar; 9.6.1938 tarih ve 2/8973 ve 8974 ve 8978 sayılı ile 6.8.1938 tarih ve 2/9409 sayılı kararnameler; Tarih Vakfı-Necmeddin Sahir Sılan Arşivi’nin 1’inci ve 4’üncü kitapları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları; İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım, 2. baskı, Yılmaz Yayınları; İsmail Beşikci, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, İstanbul-1990.

[12] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Atatürk KDTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara-1990. s. 542-550; Stefanos Yerasimos, Kurtuluş Savaşı’nda Türk-Sovyet İlişkileri 1917-1923, Boyut Kitapları, İstanbul-2000, s. 613-620.

[13] Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1 (1908-1925), BDS Yayınları, İstanbul-2000, s. 100-103, 153 ve Belgeler-s. 338-356; Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, Ankara-1997, s. 269-280, 301-332; Dönüş Belgeleri-2, TKP MK 1920-1921, Çeviren: Yücel Demirel, TÜSTAV, İstanbul-2004, s. 157-169; 22 Ocak 1921’deki müzakere, TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt: 1, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1985, s. 325-337.

[14] Cumhuriyet, 1, 4, 10 ve 15 Mayıs 1929 ile 13.6.1929 ile 4 ve 18 Temmuz 1929; çeşitli kaynaktan aktaran Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-II (1925-1936), BDS Yayınları, İstanbul-1992, s. 68-73, 166-168.

[15] Cumhuriyet, 27.12.1932, s. 2 (başlık): Komünistlerin açlık grevi.

[16] Cumhuriyet, 25.4.1929, s. 1, 4.

[17] Cumhuriyet, 25.4.1930, s. 1, 3’te (başlık, aynen): Eminönü merkezinde üç gündenberi döğülen iki adam!

[18] Cumhuriyet, 8.5.1930, s.1, 2.

[19] Cumhuriyet, 28.5.1930, s. 1, 3’te (başlık, aynen): Mektep, medrese görmüş bir köpek polise alındı!

[20] Demokrat, 10-13 Mayıs 1980, s. 1. Gazeteler için Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) Kadıköy Şubesi’ne ve vakıftan İsmail Akçora’ya teşekkür ederim. N. O.

[21] Nevzat Onaran, Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930), Emvâl-i Metrûkenin Tasfiyesi-II, Evrensel Basım Yayın, İstanbul-2013, s. 447-453.

[22] İstatistik Genel Müdürlüğü, Gene Nüfus Sayımı 1955, İstanbul-1961, s. 117, 119; Devlet İstatistik Enstitüsü, Genel Nüfus Sayımı, 1960, Yayın No: 452, s. 171; Devlet İstatistik Enstitüsü, Genel Nüfus Sayımı, 1965, Ankara-1969, s. 230.

[23] 1970’li yıllarda CIA’nın Türkiye şefi Paul Hanze, 12 Eylül darbesini Başkan Jimmy Carter’a “bizim çocuklar başardı” diye haber vermişti. (4.6.2011, https://www.milliyet.com.tr/dunya/cuntacilara-bizim-cocuklar-diyen-ajan-oldu-1398393)

Yazı görseli: Hıdır Murat Doğan