RESMİ TARİH: NOSTALJİ İLE ÜTOPYA ARASINDA

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Muş'ta düzenlenen Malazgirt Zaferi'nin 947. yıl dönümü kutlama programına katılarak vatandaşlara hitap etti. ( Cumhurbaşkanlığı/Murat Çetinmühürdar - Anadolu Ajansı )

Geçmişte, karmakarışık yığın halinde bulunan olguların hangisinin tarih yazımının ya da tarih disiplininin konusu olabileceği, hangisinin olmayacağı eski bir tartışmadır.

Vakanüvislerin ve kendilerine ilginç gelen olayları kaydeden gezginlerin güncelerinin referans kaynağı olarak alınmasının sonunu getiren Aydınlanma, toplumsal ilerleme kavramını analizin merkezine yerleştirdiğinde, ilerleyen bir insan öyküsünün nasıl yazılacağı ile de ilgilenmek zorunda kalmıştı. Olgular, birbirini de açıklayan, tutarlı ve anlamlı bir seyir halinde yaşamaya nasıl devam edebileceklerdi? Bu soru bir ihtiyaçtan çıkmıştı, tarih geçmişte gün gün tutulan notlardan fazlası, bugünü açıklayan, gelecekle ilgili öngörüler için malzeme sağlayan bir bilgi nesnesi haline geldiğinde ilerleme de bir erek kazanabilirdi. İpuçlarını dünde taşıyan bu erek tanımlanabilir miydi? Bu soruyu en çok, iktisadi ve siyasi talepleriyle tarih sahnesine çıkmakta olan yeni sınıf, müesses nizamın kolonlarını oluşturan aristokrasi ve ruhban sınıfına gelişinin mecbur, alt sınıflara da tarihsel ereğin buyruğu olduğunu anlatabilmek için yanıtlamalıydı.

Peki, yirminci yüzyılda Walter Benjamin’in “Bizimle geçmiş kuşaklar arasında gizli bir anlaşma var demektir: bu dünyada bekleniyorduk biz. Daha önceki her kuşak gibi biz de zayıf bir mesiyanik güçle donatılmışız, geçmişin üstünde hak iddia ettiği güç… Geçmiş imgesi onda kendini amaçlanmış olarak bulmayan her bugünle birlikte, yitip gitme tehdidi taşır”[1] diyerek işlevselliğini açıklamaya çalıştığı “süreklilik içindeki tarih”i kim ve nasıl yazacaktı? E.H. Carr[2] bunu tarihçilerin yapacağını söyler. Ne var ki tarihçilerin eşitsiz kişisel donanımlarının, günlük politik tercihlerinden ve sınıfsal aidiyetlerinin gölgesini üzerinde taşımayan, nesnel ve her soruyu yanıtlayabilen; Platon’un mağarasının dışındaki gölgelerinin, eninde sonunda onun kavramında eriyeceği, kendi başına anlamsız olgulara tutarlı bir öykü içinde can vererek geçmiş kuşaklar ile şimdiki kuşaklar arasında, Benjamin’in varsaydığı gizli anlaşmayı deşifre edecek kadir ve mutlak, büyük harfle yazılı, bir Tarihçi-mesih hiçbir zaman olmadı. Olamazdı da.

Hegel’in Tarihçi’liği, tarih ve doğanın içinde yol alan tanrısal düşüncenin, önceden bilinen bir mükemmelliğe ulaşmak olarak tanımlanmış ereğin son durağını kendi çağıyla sınırlayarak tıkanmıştı. Ki bu da Almanya’nın dağınık pazarlarını birleştirmek için mücadele ederken aynı zamanda bu süreci ulus devletle taçlandırmaya girişmiş serbest teşebbüs burjuvasının, gelişini müjdeleyen bir geçmişi mitolojiden, halk efsanelerinden, eski büyük zaferlerden devşirme uğraşının karakterize ettiği egemen sınıf olarak örgütlenme dönemindeki beklentileriyle uyumlu sayılırdı.

Bu süreci sadece Almanya yaşamadı, 19. yüzyılda ulusal birlik mücadeleleri, aynı zamanda yeni sınıfın, her köşesinde farklı lehçeleri konuşan halkları geçmiş ve amaç birliği ile kenetlenmiş, kaderde kıvançta ortak uluslar haline getirme çabasıyla birlikte yürüdü. Bu sınıfın tarih yazımına yüklediği rol, serbest girişim ile ulus devlet despotizminin tarihin en gerisine bir çıpa dikerek ezelden beri müjdelenen bir gelecek olduğunu kaydetmekti.

Karl Marx, toplumsal altüst oluşların yaşandığı 19. yüzyılda tarihle bu kadar haşır neşir olma halini 18. Brumaire’de şöyle tasvir eder: “Camile Desmoilins, Danton, Robespierre, Saint Just, Napoleon, Birinci Fransız Devriminin partileri ve yığınları kadar kahramanları da Romalı kılığında ve Roma’ya özgü cafcaflı sözler kullanarak kendi çağlarının ödevini, yani modern burjuva toplumunun meydana çıkması ve kurulması işini yerine getirdiler… Gene bunun gibi Cromwell ve İngiliz halkı kendi burjuva devrimlerinde gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Ahdiatik’ten almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman, yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince, Locke Habakkuk’un ayağını kaydırıp onun yerini aldı…”[3]

Habakkuk, İbrani peygamberlerden biriydi ve İsrail halkının kurtuluşunu, iyinin kötüyü alt ettiği son zaferini haber veriyordu. Brumaire’de adı geçen burjuva devriminin liderleri, kahramanlık çağından, Romalılardan, kutsal kitaplardan seçilmiş imgeleri kendi yüzlerine eklemiş, sayelerinde Locke’un eserinde sistemleşen fikir hayata geçebilsin diye, bütün güçleriyle geçmişi yardıma çağırmışlardı.

Bu bizim yakın tarihimiz bakımından da böyleydi. 1923’ten itibaren coğrafyadan bir vatan, teb’adan millet yaratmaya soyunan Cumhuriyetin ilk kadrolarının temel hedeflerinden biri, birçok etnik kimliğe bölünmüş, çok sayıda dilin konuşulduğu, her din ve mezhebin bulunduğu topraklarda yaşayan karmaşık bir nüfusa ortak bir Türk kimliği kazandırabilmek için özel bir tarih inşa etmek oldu. Dönemin maaşlı ve teşvikli tarihçilerinin ortaya çıkardığı sonuç, uygarlığın başlangıcından itibaren gelmiş geçmiş bütün Anadolu haklarının hatta yakın ve uzak çevrelerde yaşayan nüfusun; Sümerlerden Hititlere, İskitlerden Amazonlara kadar Türk kökenli olduğunu ve 11. yüzyıldaki Ortadoğu’daki Arap Aydınlanmasının Türk karakteri taşıdığını iddia etmekti. Bu tarih tezlerinin bir sonraki durağının Türklüğü kafatası ölçümüyle, saç, kaş, yüz yapısıyla tanımaya çalışan bir ırkçılık olması beklenebilirdi ki resmi tarih yazımının biçimi böyle bir sızıntıya imkan sunuyordu. Tarihe bütün öteki halklardan daha fazla hükmetmiş, ezelden beri var olan bir millet tasviri sadece geçmişteki işlevsel olguların seçilmesiyle yapılmamış, üstelik olgular tahrif edilerek, gerçeklere değil yalana dayalı bir resmi tarih kurgulanmıştı.[4]

Anadolu’nun Türkleştirilmesinin başlangıç noktası olarak mitleştirilen Alpaslan’ın belirsiz ve bilinemez yüzünün yerine yerleştirilen yüz, dünyaya bedel Türklüğün yaşayan suretiydi. Üstelik geçmişin çok ötelerinden çağırılmış başka imgelerle de zenginleşmişti bu suret. Ancak Cumhuriyetin ilk kadroları sadece geçmiş üzerinde işlem yapmakla meşgul değillerdi. Siyasi muhaliflerini kayıtlardan çıkararak yakın zamanda yaşanmış olayları da revizyondan geçirdikleri bir vakanüvislikten de yardım almışlardı. Osmanlı geçmişiyle bağını koparmak suretiyle kendi yakın köklerine, doğuş koşullarına bile gözünü kapatan bu tür tarihçilik, tarihsel sürekliliği, mitleştirilmiş bir uzak geçmişe yine mitleştirdiği kendi dönemini iliştirerek kuruyordu. Başarılar ve zaferler Mustafa Kemal ve ekibine, yenilgiler ve hezimetler ise sonradan tasfiye edilen kısa dönemli yol arkadaşlarına atfedilerek kesintisiz ve lekesiz bir tarih kurgulanmıştı.

Ne var ki Cumhuriyet tarihi lekesiz bir tarih değildir. Dersim Katliamı, seçimlere katılım oranının ancak yüzde 22’yi bulduğu bir zamanda Mustafa Kemal’in kurdurduğu icazetli parti Serbest Fırka’nın oldukça yüksek oranda oy aldığı Menemen’de çıkan hadise, İstiklal Mahkemeleriyle tasfiye edilen muhalifler ve bürokratlar, demir ağlarla dört baştan örülen Anadolu’nun fonunda bulanık olarak yer almaya devam eder.[5]

Ulus ancak şiddetle kurulmaya çalışılan ama bir türlü kurulamayan bir bütünlüktür sonuçta. Kuruluş döneminden sonraki uzun yıllar boyunca aynı parçalanmışlıktan mustarip olmaya devam edecek; hem bastırılmış toplumsal kesimlerin hem de devlet örgütlenmesinden bir biçimde dışlanan kesimlerin hıncı en önce, tarihin yeniden yazımına odaklanacaktır.

 

***

Bugün Çanakkale Zaferi, 2. İnönü Savaşı, Yunanlıların denize dökülmesi, Kurtuluş Savaşı’ndaki muhabereler ve zaferler hakkında eski kesinlikleri kuşkulu hale getiren devlet destekli yeni bir resmi tarih yazımı var. Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkan devletleşme biçimiyle ve “ulus”un ideolojik formasyonuyla sorunlu, kurumlaşmış bürokratik kastla hesaplaşmayı önüne koymuş 16 yıllık AKP iktidarının kadroları için de tarih, bir restorasyon konusuydu. Bir yandan sermaye dolaşımının hızını kesen ulus devletlerin eski korumacı ve bürokratik prosedürlerinden oluşan bariyerlerin kaldırılmasını dikte eden neoliberal entegrasyon sürecinin gereklerini yerine getirirken, diğer yandan da bu işlevi siyaseten üstlenen yeni iktidar bürokrasisinin ümmetçilikle Türkçülük arasında salınan birikmiş reaksiyonlarını telafi etmeye yönelik bir harekatın telkin edici gücüydü tarih. AKP iktidarı bütün bu ihtiyaçlarını halka, kefeniyle yola çıktığı bir huruç, bir dava olarak pazarladı. Kemalist tarihin doğum kusurları onu ters yüz etmeye yelteneceklere zaten geniş imkanlar sağladığından bu çok zor olmayacaktı. Ancak eski kahramanlık öyküleri ile yapılandırılmış mit, yapısı gereği artık toplumsal bellekte kökleşmiş ve kendi kutsallıklarını da yaratmış olduğundan sadece biraz zamana ihtiyaç vardı. Hobsbawm’ın not ettiği gibi: Tarih eğer “ataların belleği ya da kolektif bir gelenek” değil de “insanların din adamları, öğretmenler, tarih kitaplarının yazarları, dergi makalelerinin editörleri ve televizyon programlarının hazırlayıcılarından öğrendikleri şey”se[6] geçmişe dair resmi anlatının yerine inşa edilecek yeni anlatı da elbirliğiyle oluşacaktı.

Tarihin yeniden araçsallaştırıldığı son dönemlerde, geçmişin gelecek vizyonunun hizmetine alındığı, şimdiye kadar belki de ilk kez bu kadar açık dile getiriliyordu. Kendisini İslam’ın ve Türklüğün ebedi ve ezeli davası için savaşan bir güç olarak tanımlayan AKP iktidarı için de geçmiş bugünü müjdeleyen, onun var oluşunu gerekçelendiren bir bilgi hazinesiydi.

Yeni Şafak gazetesinin sahibi olan, Erdoğan ile akraba Albayrak ailesinin çıkardığı Derin Tarih dergisinin genel yayın yönetmeni Mustafa Armağan, bir zamanlar Zaman gazetesine yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: “Tarih bir masal albümü değildir. Tarih bir kıymet hükmü tablosudur. Necip Fazıl’ın bu acil değerlendirmesi, onun, tarihi bir hesaplaşma zemini olarak kuracağının işaretlerini verir. Nuh’un gemisini yeniden yapmaktan söz edişi de, bir kurtarıcı beklediğimizi ısrarla ve bağıra bağıra söylemesi de bundandır. Bu dava, demiştir bir yerde, cephede kaybedilmiş güneştir. Güneş ceplerimizde kaybedilmişse o ceplerin ağızlarını dikmek değil, içini dışına çıkarmak, kumaşı ters yüz etmek, havını tersine taramak gerekir… Bu yüzden Necip Fazıl’da tarih, akademisyenin yaptığı türden sabırlı ve miyopça bir uzmanlık çalışması olamaz. O bir dava uğruna tarihin başına çömelmiştir ve zaten çarpık çurpuk edilmiş, silinmiş, unutturulmuş ve hatta tersine çevrilmiş, aklın kara, karanın da ak gösterildiği bir tarihi yeniden ayakları üzerine oturtmak, yani davanın gerektirdiği akışa büründürmekle vazifelidir… Necip Fazıl’ın bu operasyon için önerdiği metot ise oldukça şaşırtıcıdır: Abdülhamit hakkında söylenen her olumsuz iddiayı tersine çevirdiğimizde doğruyu bulacağızdır…”[7]

16 yıldır yapılan da aslında Necip Fazıl’ın tavsiye ettiği gibi, tarihi bir ters yüz etme işi olmuştur sahiden de. Onun İdeolocya Örgüsü kitabında Türklük için ulaşılması gereken hedef olarak belirlediği Başyücelik Devleti, bugün tek adam rejimi biçiminde gerçekleşmiş bir ütopya, neredeyse tamamına ermiş bir davadır. Davanın akışına uydurulan tarih yazımı ise, ulusun bütününde kolektif bir bellek oluşturmak gibi imkansız bir motivasyona sahip Cumhuriyetin kurucu elitlerinin yöntemini taklit eder. Ancak sınıflara ve halklara bölünmüş bir toplumda böyle bir bellek üretme çabasının toplumsal maliyeti de, yarattığı gerilim de az değildir. Bunun için nüfusun kayda değer bir kesiminin rızasını almakla sınırlı kalsa da, milli ve yerli bir bellek bahşedilen bir kesim ile diğerleri arasındaki gerilim, davaya dava diyebilmek için ihtiyaç duyulan çatışma, gerekli motivasyonu sağlayabilmek için araçsallaştırılmıştır.

AKP’nin kendince temize çektiği eski resmi tarihin yerine koyduğu, laik Cumhuriyet kadrolarının İttihat Terakki’den beri birlikte yürüdükleri halde sonradan itibarsızlaştırılmış İslami yönleri ağır basan figürlerin unutulmuş hadiseleriyle, tarihsel bir değer eklenerek uydurulmuş dinsel ritüellerdir.

Kutlu Doğum haftası gibi, dindar kitleleri etkinlikler boyunca meşgul edecek mamul olgular, Mustafa Kemal’in Nutuk’ta karaladığı Kut’ül Amare muharebesinin kutlama listesine alınması, İskilipli Atıf Hoca’nın şapka devrimi direnişçisi olarak iade-i itibarı ve nihayet Enver Paşa’nın Sarıkamış hezimetinin bir fedakarlık anıtı mertebesine yükseltilmesi gibi, havı tersine tarama işi, rıza kaynağı kitlelerle iktidarın ortak duygudaşlık alanı inşa etme sürecinin başlıca unsurlarıdır.

Tarih müfredatına sonradan eklenen ya da yeniden yorumlanan hadiseler elbette bir nesnellik iddiasıyla işlem görür. Bu nesnellik, tümü bir araya getirildiğinde, davayı meşru ve köklü gösterecek figür ve hadiseleri, tarihsel malzeme bohçasından kitlesinin gözünün önünde çıkaran Tayyip Erdoğan’ı aşan bir yerden gelir. Meydan, kongre ve örgüt içi konuşmalarda dinsel bir huşuyla selam gönderilen Fatih’i, Muhteşem Süleyman’ı, Osman Gazi’yi, Alpaslan’ı ve Selçuklu sultanlarını mistik bir haleye sararak pazarlamayı kolaylaştıran “göklerden gelen bir karar”dır. Sezai Karakoç’un, içinde bu dizenin geçtiği şiiri Erdoğan kamuoyunun önünde defalarca okumuştur.

Göklerden gelen tanrısal karar, dört tarafı düşmanla çevrili yurdun üzerinde oyun üzerine oyun kuran karanlık güçlere savaş açmış bir iktidarın zaferini kahraman atalar aracılığıyla haber vermektedir. AKP’nin 6. Kongresinde “17 yıl önce Ak Parti’yi kurarken Türkiye’de hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak demiştik. Ak Parti başlangıçtır, Hz. Adem’in dünyaya gelmesiyle başlayan insanımızın takipçisidir”[8] diyen Erdoğan, “Oyunu görüyoruz. Bizi stratejik hedef haline getirmeye çalışanlara teslim olmadık olmayacağız” diye ekler. Adem kadar eski bir tarihten beri süren insanın en eski korkularını, Ortaçağ taassubuyla cilalayarak mistikleştiren liderin, eski zaman insanlarının gözünde canavarlar, cinler, devler evreni neyse şimdiki dünya da o hale dönüşür. Bilinemez, karanlık ve ne zaman neyin olacağının kestirilemediği bu dünyada, çeşitli suretlere bürünen düşmanlara karşı savaşan lider yine de kazanacaktır. Çünkü hakkında karar vardır. Çünkü şanlı bir tarihte geçen Tanrıdan Türklüğe bahşedilmiş zaferler müstakbel zaferlerin teminatıdır.

Şimdiyle geçmiş arasında Erdoğan’ın kurduğu bağlantı kendi icadı sayılmaz. Bildik ve tekrarlanan bir yöntemdir. Hobsbawm bunu şöyle teorileştirir: “ Geleneksel toplumlarda bilinçli ve radikal yenilikler gerçekleştirmek mümkündür, fakat böylesi yeniliklerin ancak birkaç şekilde meşru kılınabileceği düşünülebilir. Bu yenilikler yanlışlıkla unutulmuş ya da terk edilmiş geçmişin bir parçasına geri dönüş veya o parçanın yeniden keşfi kılığına bürünebileceği gibi, bugünün/geçmişin yok edilmesini emreden anti-tarihsel bir üstün ahlaki gücü, örneğin dinsel bir vahiy ya da kehanetin icadı biçimini de alabilir.”[9]

Burada yaşanan da buna benzer bir süreçtir. Geçmişten bugüne uzatılan süreklilik çizgisi insan eliyle değil, tarihsel olmayan bir özne tarafından çizilmiş ama gayet dünyevi bir hedefle AKP’nin 2023 vizyonuyla rabıtalandırılmıştır.

Geçmiş zaferler, kahraman cetler, mesela Malazgirt Zaferiyle birlikte, Roma İmparatorluğu’nun kontrolü altındaki Anadolu’yu Müslümanlara ve Türklere açan Alparslan şimdi tıpkı onlar gibi bir dava uğruna liderlik eden Reis’in (Başyüce’nin) kolektif belleğe nakşedilmiş ön kehanetidir. Erdoğan profili, cihana hükmeden kahraman ataların imgesiyle çizilir. Erdoğan’ın kendisi, tarih tarafından aklanan, çok uzak geçmişlerden bu güne gelen çizgi içinde geçmiş kuşaklar tarafından beklenen, Geçmiş imgesinin onda kendini amaçlanmış olarak bulduğu, kendi bünyesinde geçmiş emsallere yeniden hayat veren, müjde edilenin cisimleşmiş halidir.

 

***

Aslında ortada tarih filan kalmamıştır. Geriye doğru geçmişin çeşitli noktalarından seçili, toplumsal ve tarihsel ilişkilerinden soyutlanmış sembolik figürler arasında çizilmiş kestirme yollar aracılığıyla kat edilen mitolojikleştirilmiş bir tarihtir, üzerine konuşulan. Bu figürlerin iktidar söyleminde kapladığı görece sınırlı alan; kamusal alanın, kent mobilyalarının, medyadaki sunumların, okul müfredat programlarının, dizilerin, filmlerin, ilahiyatçıların ve tarihçi olarak ortaya çıkan türedi entelektüellerin çabasıyla tahkim edildikçe, tarih içinde yaşanılan zamanın hem  uzantısı haline gelir hem de bugüne taşınır. Geçmişle şimdi, şimdi ile gelecek arasındaki doğal akış bozulur. Siyasi başarı bu anakronizme bel bağlamak zorunda olduğundan, yurttaşların acı veren bir şimdi yerine geçmiş güzel günlerde yaşıyormuş hissiyle davranacakları sanal bir gerçekliğin oluşturulması tarihin yeniden yazımının doğrudan sonucu olur. Böylece, Hobsbawm’ın kavramlaştırdığı gibi, tarih yeniden kurulma biçimiyle, geçmiş güzel günlere dönüş vaadiyle kışkırtılan nostaljiyi bir egemen sınıf ütopyasının kaldıracına dönüştürür.

Bu ütopyanın dış politikadaki söylemi; Osmanlı’nın yıkılmadan önceki topraklarının yeniden fethi davası, cihan hakimiyeti ülküsü, beşten büyük bir dünyada Türk devletinin gücünün dünyaya bedel olması ve muhtemel ve müstakbel savaşlardan büyük bir zaferle çıkmasıdır. Gerçeği ise; yedi cihanın paylaşım savaşı içine girdiği Ortadoğu veya Afrika’da yağmalanan ve sömürülen ülkelerdeki en büyük payın sahibi olmak. Uzak-yakın ülkelerdeki sermaye dolaşımından pay almak, emperyalist ülkeler ligine yükselmek ve nihayet yıkımından sorumlu olduğu coğrafyalarda yeniden inşa sürecini kâra çevirmek.

İç politikada ise; artık esamisi okunmayan yasallıkla kısıtlanmış rantiyeliğin ve pazar hakimiyetinin engellerini kaldırmak, bu edimin önüne çıkan her türlü toplumsal engeli dini tekinlerle yatıştırmak veya şiddetle ezmek.

Tarihsizleştirilmiş tarih, yoksul ve kendi halindeki emekçilerin gidişattan bütün hoşnutsuzluğunu nostalji ile ütopya arasındaki bir durakta muhtemel zaferlere ikame ederken aslında finans kapital ve iktidarı kendi şanlı ve kârlı geleceğini yazar. Emekçilere düşen; altın çağın hemen dönüverilecek kadar yakın olduğu, yakın değil neredeyse bu çağın içinde yaşandığı, geleceğin ise şimdiden belirlenmiş bir vizyona kilitlendiği duygusudur.

Tarihsel olmayan bir tarih sayesinde bugün mutlu olunabileceği zannıdır bu da.

 

***

Başa dönersek… Olguları tutarlı ve anlamlı bir akış halinde bir araya getirerek tarih yazmak, sadece meslekten olduğu için kendisine nesnellik vehmedilebilecek bir Tarihçi’nin işi olmamıştır hiçbir zaman. Tarih modern egemen sınıfların elinde kendi yapmak istediklerinin tartışılmaz ve kaçınılmaz olduğunu kanıtlayan bir avadanlık; milliyetçiliği, ırkçılığı, fetih ve yağma dürtüsünü haklı çıkaran, sermaye birikiminin geleceğini açıklayan bir gerekçe niyetine kullanılır. Dolayısıyla egemen sınıfa bir soy kütüğü hizmeti görür. Tarih tam da bu yüzden belirli bir ereğe doğru, şimdiki dönemi olumlayan bir soy akışı halinde kurgulanır.

Ancak tarihin motorunun sınıf mücadeleleri olduğunu söyleyen Marx, tarih yazımının kendisinin de sınıf mücadelelerinin alanı olduğunun altını çizer. Tarihin kendisi, müjdeler paketiyle gelen, sıradan insanların kendi gündelik hayatlarında yapıp ettikleriyle alakası olmayan, aşkın bir özne değildir. Tersine kendi makus talihlerine karşı mücadele eden ezilen sınıfların kendi elleriyle kurdukları, son tahlilde, ilerleyen süreçler bütünüdür. Marx ve Engels’in yaptığı geçmiş sınıf mücadelelerinin akışını, toplumların özelliklerini inceleyerek bu tarihsel akışın iç “yasa”sını ortaya çıkarmaktı. Tarihsizleştirilmiş bir tarihin tarihselleştirilmesiydi bu. Toplumsal düzenleri, onları yaratan iktisadi ve sosyal gereklilikleri hesaba katmadan anakronik bir biçimde aynılaştıran bir tarih anlayışıyla uğraşmıştı.

 

 

İşçi ve emekçi sınıflar da, kendi mücadelelerini sürdürürken ihtiyaç duydukları başarı öykülerini geçmiş kuşakların anılarından kotarırlar. Bazen kolektif belleğin en gerilerine itilmiş, varlıklarına ve yaşandığına dair emarelerin silindiği olgular toplumsal alt üst oluş dönemlerinde yeniden dirilir; geçmişin bilgisi geleceğin anahtarlarından biri haline dönüşür. O zaman sıradan insanların ihmal edilmiş, ötelenmiş, disiplinden dışlanmış hikayeleri yeni anlamlar yüklenerek yeniden dirildiği gibi, geçmiş ezilenlerin gözünden tutarlı ve nesnel bir akış halinde yeniden yazılır. Ne var ki bu, karşıtı olduğu sınıfın yaptığından farklı bir seçmedir.

Şöyle der Marx: “…Devrimlerde ölülerin dirilmesi, sonuç olarak eskilerini taklit etmeye değil, yeni savaşımları ululamaya, gerçeğe sığınarak onların çözümünden kaçınmaya değil, tamamlanacak, yerine getirilecek ödevi muhayyilede devrimin hayaletini yeniden çağırmaya değil, devrim ruhunu bulmaya hizmet eder… Daha önceki devrimlerin kendi öz içeriklerini gizlemek için tarihsel anımsamalara ihtiyacı vardı. 19. Yüzyılın devrimi ise, kendi öz nesnesini gerçekleştirmek için kendi ölülerini gömsünler diye ölüleri bırakmak zorundadır. Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor… Toplum kendi kendine yeni bir kapsam, yeni bir içerik vereceği yerde, yalnız devlet, kendi eski ilkel biçimine, şövalye kılıcının ve papaz kukuletasının düpedüz küstah egemenliğine dönmüş görünüyor.”[10]

Ezilen sınıfların yazdığı; tarihsel şahsiyetlerin ve cephe başarılarının birinden birine atlama taşları olarak sıralandığı metafizik bir seçmenin ürünü değildir. Kendi geçim araçlarını içine doğdukları tarihsel koşullara bağlı olarak üretirken aynı zamanda tarih yapmakla meşgul olan alt sınıfların geçmiş anlatısı, onları ezen ve sömüren sınıfların maruz bıraktıkları tarih yazımından farklı; dünyanın çoğunluğunun esas öyküsüdür.

İşçi sınıfı da bu tarih bilgisiyle kendi geleceğini kurmaya çalışır, geçmiş kuşakların deneyimlerinden yararlanır ama daha önemlisi kendisinden ram olmasını bekleyen burjuvanın kurmaca-metafizik tarih enjeksiyonunun yarattığı amneziyle nasıl baş edebileceğini öğrenir. Tarih, şimdi, bugün içinde yaşamaya zorlandıkları bir nostalji olmaktan çıkar.

 

[1] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Haz: Nurdan Gürbilek, Metis yay., İstanbul:2006, s. 40

[2] E. H. Carr, Tarih Nedir, çev: Misket Gizem Gürtürk, İletişim yayınları, 1996, 1. Bölüm: Tarihçe ve Olguları.

[3] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, çev: Sevim Belli, Sol Yayınları:1990, 2. baskı, s. 14-15

[4] Suavi Aydın, Resmi Tarihin Temeli: Ulusal Tarih Yazımı ve Resmi Tarihte Mitlerin Kaynağı; Resmi Tarih Tartışmaları, Ed: Fikret Başkaya, Cilt 1 içinde.

[5] İhsan Toker, Türkiye’de Resmi Tarih ve İdeoloji Karşısında Bir İslami Söylemin Tezahürleri; Resmi Tarih Tartışmaları, Ed: Fikret Başkaya, Cilt 1 içinde.

[6] Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine, çev: Osman Akınhay, Bilim ve Sanat yayınları, Ankara-1999. s. 13.

[7] Mustafa Armağan, Zaman gazetesi, 4 Aralık Pazar.

[8] Sputnik, 18.08. 2018

[9] Eric Hobsbawm, agy, s. 19-20.

[10] Karl Marx, agy., s. 15-17

PAYLAŞ