ROJHAT TURGUT: 50 KOROSUNDA BİR SOLİST

50 Kuşağı’na dair yapılmış en iyi tanımı sanırım kendisi de kuşağın bir üyesi olan Doğan Hızlan yaptı; solistlerden oluşan bir koro. Gerçekten de 50 Kuşağı’nın her yazarı tek başına ve diğerlerinden farklı sese sahip bir solistti. Ama aynı sesi verebilen bir koro gibiydi de. Benzer yönelimlerde buluşuyor, yakın kaynaklardan besleniyorlardı. Farklılıklarını ihmal ve inkâr etmeden ortaklıkları üzerine tam anlamıyla doğru sözler kurmak ne kadar zorsa, herhangi bir yazarını ortaklıklarından kurtarıp farklılıklarıyla ele almak da bir o kadar zor. Koronun bir parçası ama tek başına bir solist olarak.

Modern öykücülüğe giden farklı yollar her biri… Daha karamsar olan ve bunalım edebiyatı suçlamasına daha sonra da sıklıkla maruz kalan Ferit Edgü ve Demir Özlü, modern olana kırdan, taşradan mistik bir hâleyle giden Onat Kutlar, daha toplumcu ve “kenar mahalleden” yazan Adnan Özyalçıner ve Erdal Öz, Nezihe Meriç’ten gelen bir damar olarak Leyla Erbil ve bunun gibi kolayca hem doğrulanıp hem yanlışlanabilecek birçok gruplama ya da haritalandırma imkânı. Daha sonra değişen yollar, yolunu değiştirenler, Kutlar gibi olduğu yerde duranlar, Edgü gibi yaptığında derinleşip bir dere gibi yatağını genişletenler ya da sürekli akacak yeni yatak arayanlar. “Daha bir dar gelirli kesimin çocukları” olan a’cılar ve “biraz daha iyi kesimin çocukları” olan Baylancılar[1]; hepsi var bu kuşakta. Yazının konusu ise Adnan Özyalçıner, onun öykü anlayışı ve bu anlayıştaki ilk değişimler. Kuşağının farklı eğilimleriyle olan bağı ve kendine özgü olan yanıyla Adnan Özyalçıner.

Toplumcu gerçekçi 40 Kuşağı’nın edebiyatta hâkim olduğu yıllarda yazmaya başlayan Özyalçıner ve bugün 50 Kuşağı olarak adlandırdığımız kuşağın diğer üyeleri daha ilk ürünlerinde dönemin en güçlü edebiyat odağıyla, klasik gerçekçi edebiyat fikriyle çatışarak, açıktan tartışarak var ettiler kendilerini. Güçlü ve eski olanla çatışılan tek alan edebiyat değildi. Dönemin iktidarının baskı ve yasaklarına karşı da aynı dirençle itiraz ediyorlardı. Bu itiraz ve direniş ortaklığı kuşağın nerdeyse bütün yazarları tarafından da ifade edilir.[2] Özyalçıner’in ifadesiyle: “Bir önceki kuşağın yazdıklarına karşı çıkışla başladı her şey. Gerçeği ele alışlarındaki yüzeyselliğe, basmakalıp bir anlatıma, alışılmış şeyleri yinelemelerine karşıydık. Hem yaşamda hem edebiyatta insanı köleleştiren alışkanlıklara başkaldırmıştık. 1950 Kuşağı gerçekte bir başkaldırı kuşağıdır.[3] Yine bir başka yerde “Biz siyasal iktidarın baskıları karşısında da edebiyatın basmakalıpçılığı karşısında da düşünsel yönden olduğu gibi, toplumsal yönden de özgürlük kavramını öncelikle ele almıştık.[4] diyor. İşin siyasal başkaldırı kısmı başka bir inceleme konusu ama bu başkaldırı kuşağının edebiyat isyanına ve Adnan Özyalçıner’in buradaki konumuna baktığımızda görüyoruz ki Özyalçıner gerek çıkardıkları a Dergisi’nde yazdığı polemik-eleştiri yazılarıyla gerek savundukları gerçekçilik anlayışını öykülerinde uygulaması ile başkaldırının öncü isimlerindendir.

a Dergisi’nde yazdığı “Yazında Sıkıcılık Konusunda” ve “Bilbaşar’a Göre Nesnellik” gibi yazılarında, verdiği röportajlarda, yaptığı konuşmalarda çoğu zaman edebiyattaki hâkim gerçekçilik anlayışını eleştirmiş, onları dış gerçekçiler olarak adlandırmış, “fotoğraf gerçekçisi” olmakla suçlamıştır.[5] Mevcut gerçekçilik karşısındaki bu fikirlerinden dolayı kuşağa “Yeni Gerçekçiler” de denecektir.[6] Özyalçıner’in gerçekçilik anlayışına göre gerçekleri sadece dışarıdan göründüğü biçimiyle, yüzeysel bir şekilde, nesnel olarak algılamak onu eksik algılamaktır. Oysa davranışlar, hayaller ve düşler iç içe geçmiştir ve ayrıştırılamaz bir şekilde insanın gerçekliğinde mevcuttur. Bunları yadsıyan bir gerçekçilik, gerçeğin sadece bir yanını görmüş olur.[7] Kendileri bu iç içe geçmiş gerçekliklerden beslendikleri için “kapalı” ve “karanlık” olmakla suçlandıklarında ise açık olmanın ölçütünün ne olduğunu sorar Özyalçıner:

Ölçü bir Oktay Akbal, bir Orhan Kemal, bir Haldun Taner hikâyesiyse… O hikâyeler açıktır. Ama açık olduklarından ötürü de eksiktirler. Gerçeği açık ve seçik, sıkıntısız verebilmek için gerçekte birtakım budamalara girişmişlerdir onlar. Gerçeği budamalarından ötürü de birer sahte gerçekçi durumuna düşmüşlerdir.[8]

Gerçeğe yaklaşımın bir ucunda bu eski ve yerleşik “fotoğraf gerçekçiliği”ni görüp eleştirirken bir başka uca savrulma ya da gerçeklikten kopma tehlikesinin de farkındadır Özyalçıner. a Dergisi’nin Mart 1957 tarihli 11. sayısında Devrim Tunç’un sorularını yanıtlarken bir soru üzerine “hiçbir şey anlatmayan hikâyeler”in varlığına dair şöyle der:

Gerçeği daha bir kurcalamak, gerçeği daha bir açığa vurmak, çapraşıklarını ortaya koymak için tutulan bugünkü ve gerçeküstücü yönde görülen yolu yanlış anlayanların, daha doğrusu, bu yolu gerçeküstücü bir yol olarak görenlerin yazdıkları hikâyeler “hiçbir şey anlatmamak” tehlikesiyle karşı karşıya. Bir de salt kelime ve cümle çağrışımlarına dayandırılarak yazılan hikâyeler var. İşte bunlar bir şey anlatmıyorlar.

Bu cevabın Özyalçıner öykücülüğü açısından önemi; gerçekçilere dair sözleri ile beraber düşünüldüğünde onun bir denge kurmaya çalıştığını göstermesidir. Ne salt dış gerçekliğe kanıp yüzeysel bir planda kalıyor ne de “salt kelime ve cümle çağrışımlarına dayandır[arak]” hiçbir şey anlatmayan hikâyeler yazıyor. Yine bu cevaptan görüyoruz ki yaptıklarını gerçeküstücü bir yol olarak görmenin de yanlış olacağını ifade ediyor. Klasik gerçekçiliğin anlatım biçimlerine sırt çevirmiş bir kuşağın üyesi olarak yeni anlatım olanakları deneyen, bunun için varoluşçuluktan, gerçeküstücülükten[9] beslenen Özyalçıner bu akımlardan ancak bir anlatım imkânı yakalamak yönünden faydalandığını belirtse de[10] söylemek gerekir ki en azından ilk iki kitabındaki etki, biçimi aşan bir boyuttadır. Ama bu etki, onu doğrudan alıp kendi eserine uygulamak biçiminde de değildir. Kendisinin de bir röportajında ifade ettiği gibi, o “varoluşçuluğun da toplumcu uçlarını kurcalayarak[11] katar öyküsüne. Toplumcu bir hassasiyetle ama kendisinden önceki toplumcu kuşağın tekdüzeliğine ve kalıpçılığına kapılmadan buralara yönelebilmesini sağlayan nesnel ve öznel koşullar ise söylenebilir ki teoriden yoksunluklarıyla mümkün olmuştur. “Sosyalizmi teori kitaplarından değil de edebiyattan, Orhan Veli, Melih Cevdet, Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet gibi yazar ve şairlerden öğrendik[lerini]” Böylelikle, sosyalizmi “bilimsel olarak katı bir biçimde bakmak yerine daha kapsamlı olarak edebiyattan çıkardık[larını]. Daha yaşamsal bir planda öğrendik[lerini][12] söylüyor Özyalçıner. Yani, yeni bir modern gerçekçi edebiyatın doğuşunu bilimsel marksizmin teorisinin yokluğuna borçluyuz bir yönüyle.

Panayır ve Sur ile hemen dikkatleri üzerine çeken ve büyük takdir gören Özyalçıner bu kitaplarındaki bazı hikâyelerde küçük burjuva hislere, varoluşçuluktan, gerçeküstücülükten kaynaklanan bazı vurgulara yönelmişse bile[13] yoksul insanları anlatmada ve gerçekçi bir özü korumada en baştan beri kararlıdır. Klasik gerçekçiliğin anlatım yollarıyla çatışırken içerikte toplumcu kalma iddiasından bir an bile vazgeçmeyerek ve gerçeküstücü ya da varoluşçu felsefeye büsbütün kapılmadan yeni olmayı başarabilen Özyalçıner üçüncü kitabı Yağma ile eski tarz öykülerinin yanı sıra yeni bir yolun da işaretlerini veriyordu. Gerçeküstü unsurlardan, uzun ve girift cümle yapılarından, şiirsel söyleyişlerden gittikçe arınarak daha klasik ve sade bir üslupla yazıyor, içerikte de daha toplumcu konulara (kent talanı, yıkım, grevler vs.), daha doğrusu toplumculuğun daha klasik konularına yöneliyordu.

Öykücülüğünün ilk yıllarıyla karşılaştırıldığında denilebilir ki yavaş yavaş, tamamıyla değil ama bir biçimde dövüştüğü şeye dönüşüyordu. Bu değişimin vardığı yere bir örnek: Yukarıya aldığımız, a Dergisi’ndeki polemik yazısında gayet net bir şekilde sahte gerçekçilikle, eksik olmakla, gerçeği budamakla suçladığı Haldun Taner’i artık örnek almaya ve ondaki humorun öneminden bahsediyordu. 1991 yılında Cambazlar Savaşı Yitirdi kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldığında, yaptığı ödül konuşmasında “…Haldun Taner’in ince humorunu bu noktada gördüm. Çok önceleri, öyle yazmaya özenmesem de hoşlanarak izlediğim bu öyküleri o zaman daha iyi anladım. Yaşamımıza değişik bir yönden bakıyordu Haldun Taner. Öykücülüğümüzde ayrı bir kanaldı.” diyen Özyalçıner, ödüle esas katılma gerekçesini de açıklıyor; “kendi öykü çizgimde Sait Faik’in yanı sıra onun kadar beğendiğim, hoşlandığım bir yazar olan Haldun Taner adı da olsun istedim. Bunu da başardım. Mutluyum.[14]

Değişime bir örnek daha: Haldun Taner, Oktay Akbal ve Haldun Taner isimleri üzerinden onlar gibi yazan herkesi eleştirdiği, yukarıda bir kısmını alıntıladığımız 15 Mart 1956’da yayımlanan eleştirinin yazılmasının sebebi Nureddin Şafgil’in, Yenilik dergisinde, Özyalçıner’in de dahil olduğu gençleri “karanlık” hikâyeler yazmakla suçlamasıydı. Özyalçıner “sahte gerçekçiler”i sorgulamaya kendileri “karanlık” bulunduğu için girişiyordu. En azından pratik sebebi buydu. Oysa sadece bir buçuk yıl sonra Erdal Öz’e yazdığı 12 Eylül 1957 tarihli mektubunda Şafgil’in yaptığı eleştiriyi kabul ediyor, kendini aynı sözcüklerle eleştiriyordu:

Biz bu zamana dek hep işi yanlış olan yandan, ters olan yandan aldık. Karmaşık bir olayı karmaşık bir dille vermeye çalıştık. Dikkat ediyorsan karmaşık, karanlık bir dil diyorum; biçim demiyorum. (…) karanlık’ı karanlık kelimesiyle, tuhafı tuhaf kelimesiyle karşılamanın yanlış olduğunu, çıkmazın ta kendisi olduğunu söylemek istiyorum. Öyle sanıyorum ki, bizim uzaklaşmaya çalıştığımız, Edgü’yle Demir’in de daha uzaklaşamadıkları, hâlâ direndikleri de budur. Karmaşık bir yaratık dediğimiz insanın karmaşıklığını öyle bile bile karıştırılmış cümlelerle vermek büsbütün yanlış oluyor.[15]

Bu değişim Özyalçıner’in ilk öykülerindeki pozisyonuna göre daha toplumcu gerçekçi bir yerde duran yazar ve eleştirmenleri sevindirdi ve büyük alkışlar aldı. Hatta öyle ki Kemal Özer, Özyalçıner’in bu değişimini “gerçek konusundaki bunalımından çıkma” olarak görüyor ve bunu Soğuk Savaş’ın etkisini yitirmesi ile beraber “araya giren yedek subay öğretmenliğin sağladığı köy yaşamını tanıma”ya bağlıyordu. Şöyle diyordu Kemal Özer:

Bizim kuşağın ortak paydasını oluşturan yazma “tutkusu” Özyalçıner’de doğal gelişimini sürdürseydi, büyük kentin değişik bir kesiminden renkler getiren gerçekçi bir yazarın, toplumcu edebiyatta kendine özgü yerini alacağına daha o yıllarda tanıklık edecektik. Oysa o yıllarda estirilen Soğuk Savaş rüzgârı buna engel oldu. Şiirde olduğu gibi, öyküde de ”gerçek”e düşürülen kuşku gölgesi, çok geçmeden etkisini gösterdi. Gerçekçi edebiyata yönelmekten bizi alıkoyan, “fotoğraf gerçekçiliği” suçlaması, ardından da “çıplak gözle göremediğimiz gerçeği arama” çabası gündeme geldi.

Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de ortaya çıkan bu gündem değişikliği Özyalçıner’i bizim kuşak içinde kendisine ayrıklık sağlayan gözlem gücü ve anlatım kıvraklığından uzaklaştırdı. Kısa cümleli, sıcak ve doğal anlatımın yerini, birbirinin içine giren uzun cümlelerle yapay bir anlatım aldı. Gözlem gücünün ürünü o can alıcı ayrıntılar, gerçeği yalınkatlıktan kurtarmak adına simgelerle ve soyutlamalarla elde edilmiş bir kurguya yerleştirildi.

Yine de çıkış noktasında yer alan yaşam gerçeği, onu öteki öykücüler gibi yapay bir edebiyata savrulmaktan alıkoydu.[16]

Kemal Özer’den bu uzun alıntıyı yapmamızın sebebi, Özyalçıner öykücülüğünün değişimi üzerine yazmış neredeyse bütün toplumcu gerçekçi yazar ve eleştirmenlerin aşağı yukarı aynı şeyleri söylemiş olması. Örneğin Asım Bezirci de önceki kuşağa dönük eleştirilerin haksızlığı, ayrıntı ve tasvir çokluğu, uzun cümle takıntısı gibi eleştirilerini sıraladıktan sonra Yağma ‘daki kimi toplumcu yönleri ve Yıkım Günleri’ni överek Özyalçıner’in Yıkım Günleri itibariyle “artık yazarlığının en olumlu dönemine girmiş bulun[duğunu][17] söyler.

Oysa bu yazarların eleştirdiği ve olumsuz gördükleri şeylerin birçoğu Adnan Özyalçıner’i, Özyalçıner yapan esas özelliklerdir. Ve bu özelliklerin -çoğunluğu biçime dair olmak üzere- biçimciliğe dönüşmesi tehlikesinin farkındadır Özyalçıner. Her an tetiktedir de. Bize kalırsa iyi bir hat tutturacağının işaretleri de vardır yazdıklarında. Biçime de en az içerik kadar önem veren, ikisinin iç içe geçmişliğinin farkında olan bir potansiyel, ama ne yazık ki enerjisi kısa sürmüş bir potansiyel vardır ilk kitaplarında. Kemal Özer’in de yazısının sonunda kabul ettiği o gerçekçi özü, “yaşam gerçeği”ni farklı arayışlarla, yeni anlatım imkanlarıyla yazma çabasını biçime dair yenilik iddiasından vazgeçmeden sürdürmüş olsaydı bugün Türkçe öyküye belki de bambaşka kapılar açmış olacaktı. Ama ikinci kitabı Sur’un ardından, yazacağı hikâyeler için kararını vermişti çoktan. Şimdi başka bir biçimde tetikte olması gerekiyordu:

Bundan sonra yazacağım hikâyeler için kararımı vermişim. Biliyorum nasıl şeyler olacaklarını. Yalnız bir şey korkutuyor beni. Toplumla ilgilenen bizim toplumcu yazarlarımız gibi günlük, geçici gerçekler üzerinde oyalanırsam. Günlük politikanın istemeden sözcüsü durumuna düşersem. Çünkü gereçlerimiz aynı. Alt tabakanın yoksul insanları. Domuzuna dikkat isteyen bir iş.[18]

Evet, Adnan Özyalçıner “domuzuna dikkat isteyen bir iş”ten, toplumcu özü koruyarak ve gerçeğin farklı boyutlarını yeni anlatım olanaklarını kullanarak ya da en azından eski ve klasik biçimlere takılmadan, sadece görünen gerçeklikle yetinmeden “davranış, düş ve hayaller”den de beslenerek anlatmak işinden bir başka “domuzuna dikkat isteyen iş”e geçti. Günlük, geçici gerçekler üzerinde oyalanmadan, gerçekliğin klasik görüntülerine ve aynı anlatım biçimlerine saplanmadan toplumcu edebiyat yapma işine. Ve söylenebilir ki bu geçişle Adnan Özyalçıner, onu özel yapan ve gerçekten büyük bir maharetle kurduğu kendi öykü dünyasından, o incelikli dengeden, potansiyelden içerikte bir adım ileri gitmek adına biçimde iki adım geri atmıştır. “Gerçekçiliği ve toplumsal gerçeği daha açık belirleyebilmek için hikâyenin ilkelerinden, daha ileri giderek söyleyelim kendi hikâye ustalıklarından vazgeçmeyi yeğlemiş[tir].”[19] Geçtiği aşama onun öykücülüğü açısından yeni ama Türkçe öykü açısından eskiydi. Yeni ve zor olanı becermişken, ustalıklarından feragat etmek pahasına, eski ve kolay olana döndü. Bu yüzden, yazdıklarını okuyup minnettar kalırken, yazamadıklarını düşünüp üzünç duymamak mümkün değil.

[1] Erdal Öz, “Arkadaşım, Dostum Adnan Özyalçıner”, Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner”, Evrensel Basım Yayın, İstanbul: 1999, s.166

[2] Birçok 50 Kuşağı yazarının bu anlamda benzer fikirlerini derli toplu görmek için bkz. Adam Öykü, S:53, 2004, Temmuz-Ağustos

[3] Adnan Özyalçıner ile söyleşi, F. Andaç, Adam Öykü, S:44, 2003, Ocak-Şubat s.30

[4] Adnan Özyalçıner ile söyleşi, F. Andaç, Adam Öykü, S:53, 2004, Temmuz-Ağustos, s.36

[5] Özyalçıner’in de dahil olduğu tartışmaların kapsamlı bir değerlendirmesi için bkz. Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye, Metis Yayınları, İstanbul: 2017, ss. 46-72.

[6] Feridun Andaç, Gerçekçilik Yolunda, Cem Yayınevi, İstanbul: 1989. S.26

[7] Adnan Özyalçıner, “Açık Alan: Yazında Sıkıcılık Konusunda”, a Dergisi, S:3, s.1, 15 Mart 1956

[8] A.g.y

[9] Bazı yerlerde “gerçeküstücülük” şeklinde ifade ettikleri gibi, “üstgerçekçilik” diye kullandıkları örnekler de mevcuttur. Ama genellikle “gerçeküstücülük” dedikleri için biz de onu kullandık.

[10] Adnan Özyalçıner ile söyleşi, F. Andaç, Adam Öykü, S:53, 2004, Temmuz-Ağustos, s.35-36

[11] Edebiyattan Sayfalar programı 20. Bölüm, Erişim adresi; www.youtube.com/watch?v=1MuOo8yzUv8

[12] Zaman, Işık, Kelimeler programı, 18 Ekim 2015, Erişim adresi; www.youtube.com/watch?v=dOIF98Av-bw

[13] Konunun detaylı bir analizi için bkz; Melih Erzen, Sur Kapılarında Adnan Özyalçıner’in Öyküleri, Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya: 2016, ss: 130-143

[14] “Ödül Konuşması-Kendi Kendime Mırıldandıklarım”, Adnan Özyalçıner, Cambazlar Savaşı Yitirdi-Sağanak, Evrensel Basım Yayın, İstanbul: 2016, s.121

[15] Erdal Öz, “Arkadaşım, Dostum Adnan Özyalçıner”, Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner”, Evrensel Basım Yayın, İstanbul: 1999, s.169

[16] Kemal Özer, “Adnan Özyalçıner’in Bendeki Görüntüsü”, Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner, Evrensel Basım Yayın, İstanbul: 1999, s.185

[17] Asım Bezirci, 1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz, Evrensel Basım Yayın, İstanbul: 2003, s.186

[18] “Adnan Özyalçıner’den Kemal Özer’e Mektup”, Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner, Evrensel Basım Yayın, İstanbul: 1999, s.188

[19] Doğan Hızlan, “Gözleri Bağlı Adam/Alaycı Öyküler”, Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner, Evrensel Basım Yayın, İstanbul: 1999, s.90