ROJHAT TURGUT: KARŞI LİG’İN ÇOK RENKLİ SAHALARI

15 Mart 2014 tarihinde hayata geçirilen Karşı Lig altı sezondur aralıksız devam ediyor. Futbolda bir şeylerin değişmesi gerektiği fikrinin yaratıcı ve itici güç olduğu bu ligin yavaş yavaş da olsa futbol kültürümüzü değiştirdiğini söylemek gerek.

Futbol uzun zamandır toplumsal sınıflar, farklı kimlikler ve inançlar arasında bir mücadele alanı olarak kurgulanıp organize ediliyor. İşçi kökenli takımlar ile büyük patron kulüpleri arasındaki maçların seyircide uyandırdığı duygu, ülkemizde maçlarda okunan ezanlar ya da İzmir Marşı ve bunların temsil ettiği siyasal yaklaşımlar, Amedspor’un her maçında yaşanan “gerilim” vs düşünüldüğünde bu toplumsal sınıflar arasındaki mücadele alanı olarak futbol kurgusunun bizde de hâlâ oldukça güçlü olduğu anlaşılacaktır. Ama bunun tersi bir şekilde aralarında uzlaşmaz çelişkiler bulunmayan toplumsal kesimler, kimlikler, inançlar vs arasında bir dayanışma alanı olarak kurgulandığı örnekler de umut verici bir biçimde mevcut. Karşı Lig de bunların en uzun soluklusu. Futbolun bu sefer ezilenler, ötekileştirilen sınıflar ve kimlikler arasında bir dayanışma alanı olarak kurgulanıp dönüştürülmesi, dayatılan temel mantığın tersyüz edilmesi oldukça önemli. Üstelik saha içindeki dayanışma ve birbirini tanıma fikri saha dışına da taşınıyor. Rakip takım oyuncularının birbirlerini sadece maç süresince sahada yenilmesi gereken düşman olarak görmediği bu ligde 50 dakika boyunca mücadele eden takımlar, ardından birlikte sohbet ediyor, elde edilen deneyimi ve kültürü başka alanlara aktarıyor, sosyal ve politik kampanyaların örgütlenmesinde beraber çalışıyor, birlikte eğleniyorlar.

Belirli ve sınırları çizilmiş rollerin olmadığı bu ligde bir takımın oyuncusu bir başka takımın taraftarı, bugün maçı izlemeye gelen taraftar yarın izlediği takımın oyuncusu olabiliyor. Maçı biten oyuncu gelip kenarda az önce rekabet ettiği takıma tezahüratta bulunabiliyor. Kapitalizmin yarattığı futbol kültürü ile birlikte düşünüldüğünde bunun ne kadar değerli bir şey olduğu daha iyi anlaşılacaktır sanırım. Kalecinin ömrü billah kaleci kaldığı, taraftarın yerinin ve maçı nasıl izlemesi gerektiğinin belirlenmiş olduğu, temasın alabildiğine minimum düzeyde tutulduğu, sert çizgilerle çizilmiş alanlarda hapsedildiği “profesyonel” futbola karşın Karşı Lig’de bu rollerin hepsi oldukça geçişken (tabi belli kurallar içinde). Kim bilir belki de bu kadar uzun süre dayanabilmesinin bir sebebi de bu esnekliği. Bu geçişkenliğin amatör ruhu korumak, kurumsallaşmayı engellemek ve dostluğu pekiştirmek gibi kendiliğinden sonuçları oluyor elbette.

Uyum içinde oynanan, rekabetin olmadığı çocukluk oyunlarımızı saymazsak eğer nerdeyse oynadığımız her oyunda bir galibe ihtiyacımız var. Futbol da bu oyunların başında geliyor. Alternatif oyun anlayışı kurmak isteyen bir ligin de bunun yerine ikâme edecek birtakım değerler ya da fikirler araması oldukça doğal. Galibiyetin, golün yerine “güzel oyun”u koymak isteyen ligde bugüne kadarki deneyimler bunun o kadar da kolay olmayacağını ama buna rağmen oldukça iyi yol kat edildiğini de gösteriyor. Dönem dönem lige de yansıyan rekabetçi fikre karşı rekabetin karakterini değiştirip kazanma hırsının yerine “güzel futbol”u koymak belki zor ama mümkün.

Futbolun çok uzun zamandır artık yerelle bir bağının kalmadığı, küresel gösteri haline geldiği bir gerçek. Karşı Lig ise öncelikle ortaya çıkış sürecinde ve sonrasında yereller ile bağlarını sıkı tutmuş bir organizasyon. İnsanların günümüzdeki milyon dolarlık kulüplerle somut hiçbir bağlarının olmadığı, duygu ve deneyim ortaklıkları kuramadıkları günümüzde Karşı Lig’e dahil olan takımların, en azından benim takip edebildiğim kadarıyla, birçoğu yerelle bağlarını koparmamaya gayret ediyor. Mahallenin otoparktan bozma sahasında çocuklarla ya da mahallenin spor kulübünün eski oyuncularıyla maç yaparken de görmek mümkün Karşı Lig’in takımlarını, mahallede daha fazla yeşil alan için çalışma yürütürken de. Zaten daha ilk zamanlarda o dönemki mahalle evlerinden çıkan bu takımlar dışarıdan değil içerden oldukları için bu bağın kurulması ve ilerletilmesi de çok daha kolay oldu.

Karşı Lig’in ülke gündemindeki neredeyse her meseleye dair bir şekilde söz söyleme, yer yer eyleme geçme refleksi de futbolun toplumla, siyasetle olan bağlarının halktan yana bir şekilde nasıl kurulabileceğini göstermesi açısından oldukça önemli. Birkaç örnek vermek gerekirse eğer; 13 yaşında pres makinasına sıkışarak ölen Ahmet Yıldız’a adanan maç ve çocuk işçiliğine dikkat çekilmesi, Berkin Elvan yürüyüşü, Soma turnuvası, Kobanêli çocuklara oyuncak kampanyası, öğretmenler, tiyatrocular ve çevrecilerle dostluk maçları vs sayılabilir. Şimdiye kadar ki altı sezonun sloganlarına bakmak da fikir verebilir. 1. sezon, ligin de temel sloganı olan “Endüstriyel futbola, ırkçılığa ve milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe, her türlü nefret söylemi ve ayrımcılığa karşı lig” şiarıyla başladı (buna sonradan türcülüğe karşı olma da eklendi). 2. sezon o dönem tribünlerin temel meselesi haline gelen Pasolig’e tepki olarak “Pasolig’e Hayır!” denerek açıldı. 10 Ekim Ankara katliamının hemen ertesi günü başlayan 3. sezonun sloganı ise “Savaşa Karşı Lig” oldu. Darbe girişimi ertesinde oluşan OHAL’e tepki olarak da 4. sezonun sloganı “Bütün Yasakları Yasakla!” olarak belirlendi. 5. sezon: “Futbolda Cinsiyetçiliğe Son!” 6. sezon: ise “Eril Kültüre ve Şiddete Karşı Lig” diyerek başladı.

Son olarak da son iki sezonun ve ligin temel sloganındaki ortak vurgu: Cinsiyetçilik, şiddet, eril kültür ve dil. Karşı Lig’in sanırım en önemli yanı da bu. Bugüne kadar hep bir erkek oyunu olarak düşünülen ve kadınlara kapatılan futbol bu ligde kadınsız oynanmıyor. Ligin ilk zamanlarında en az bir kadın oyuncu olması şartı vardı. Ama buna rağmen kadın oyuncu bulunamadığı da oluyordu. Denebilir ki kadınlar oynadıkça, sahaya girdikçe daha da cesaretlendiler ve bütün fiziksel, sosyal ve psikolojik engellemelere (isteyerek yahut farkında olmadan yapılabiliyordu bu engellemeler) rağmen oyunun bir parçası oldular. Bir kadın oyuncu zorunluluğu bugün üç’e çıkmış durumda. Ama mesele kadınların sadece sayısal olarak az ya da çok olmaları değil. Kadınlar sadece sahalarda yer almakla yetinmeyip futbolun cinsiyetçi kurgulanışına karşı söylem de ürettiler, her fırsatta eleştirdiler ve nihayet yeni bir oyun tarzı kurdular. Erkeklerin bir “rahatlama aracı” olarak her fırsatta kullandıkları küfürlere ilk kadınlar itiraz etti ve sahayı tabiri caizse bir küfürsüz hava sahasına çevirdi. Zor aşılan bir sorun da erkeklerin kadınlara pas vermemesiydi. “Çok iyi ve sert oynayan profesyonel erkekler”in o güne kadar almış oldukları futbol kültürü pası iyi oynamayan bir kadın yerine daima iyi oynayan bir erkeğe vermeyi gerektiriyordu. Pas yaparak oyunu kurup takım olarak oyundan zevk almak yerine orta sahadan şut çekmeyi iyi oyuncu olmaya değil erkeklik, bencillik ve kendini gösterme hırsına yormayı kadınlar öğretti. Kadının ve erkeğin birlikte oynadığı takımı da birlikte yönetmek gerektiğini düşünerek eşkaptanlık sistemine geçtiler.

Bütün bu yapılanlar düşünülüp bugünkü ana akım spor kültürü ile karşılaştırıldığında Karşı Lig’in hasretini çektiğimiz günlerin spor kültürünün yaratılmasında önemli bir durak olduğunu söylemeliyiz. Eğer faşizmi o meşhur sözde söylendiği gibi sadece Nazi üniforması içinde gelecek bir şey olarak görmüyorsak, cinsiyetçilikten, rekabetçilikten, türcülükten, nefret söylemlerinden, milliyetçilikten beslendiğini düşünüyorsak; aramızdan alındığı güne kadar Karşı Lig’in olmazsa olmalarından bir olan Nuh Köklü’nün elindeki dövizden alıp başlığa çektiğimiz o sloganda da söylendiği gibi “Faşizme karşı toplu mücadele” şart.