ŞAİRİN PARASIZLIK HALİ YA DA “BİR FAKİR ORHAN VELİ”

MEHMET ERGÜN

Cep delik cepken delik

Yen delik kaftan delik

Don delik mintan delik

Kevgir misin be kardeşlik.

                                     ORHAN VELİ 

Orhan Veli’nin 1937’den ölümüne dek süren “sevda serüveni”ne tanıklık eden mektuplarında (Orhan Veli, Yalnız Seni Arıyorum, İstanbul Şubat 2014, Yapı Kredi Yayınları – alıntılar bu kitaptan) ilgimi en çok çeken nokta, parasızlığı oldu. Öyle ki 1947’nin başından 12 Ekim 1950’ye dek uzanan zaman dilimini kuşatan bu mektupları bir “sevda öyküsü”nden çok, insanın burun kemiğini sızlatan tam bir “parasızlık öyküsü” olarak okudum.

Orhan Veli’nin “parasızlıkla sınavı” 1945 yılında çalışmaya başladığı MEB Tercüme Bürosu’ndan 1947 yılında ayrılıp İstanbul’a gelmesiyle başlıyor.  Bir “yazı emekçisi”, yani geçinmek için elinden yazmaktan / çeviri yapmaktan başka bir şey gelmeyen bir insan olarak belirsizliklerle dolu bir geleceğe adım atmasının nedeni ise, “siyasal”. “İstanbul, 16 Ocak 1947” tarihli mektubunda şöyle yazıyor Nahit Hanım’a:

“… Hatta sana bile söylemiştim. ‘Bu vekil (Reşat Şemsettin Sirer– M. E.) Sabahattin’i (Eyüboğlu– M. E.) Tercüme Bürosu’nda da bırakmaz.’ demiştim. Duyduğuma göre dediğim çıkmış.  Tercüme Bürosu’nu, kabine kurar gibi, Suut Bey (Kemal Yetkin– M. E.) yeniden teşkil edecekmiş. Mesele bir insanın gidip yerine bir başkasının gelmesi meselesi olsa bu hadiseyi hiç mühimsemem. Ama değil. Değişiklik, bir zihniyet değişikliğinden ileri geliyor. Göreceksin bu zihniyet Maarif teşkilatını pek kısa zamanda bir faşist teşkilatı haline getirecektir. (…) Sen belki de hâlâ bu adamın bütün işlerinde tam bir Nazi şuuruyla hareket ettiğine inanmak istememektesindir.”  (s. 25).

Hasan Âli Yücel’in yerine Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Reşat Şemsettin Sirer’in uygulamaları, kısa sürede, Orhan Veli’nin öngörülerini doğrular. Tercüme Bürosu’ndan ilericilerin ayıklanmasını “D. T. C.F. Tasfiyesi” ve Köy Enstitüleri’nin işlevsizleştirilmesi izler. Bu genel durumun Orhan Veli açısından özel bir anlamı vardır: Gelir kaynaklarından birinin kuruması… “Yazı emekçisi” Orhan Veli’nin gelir kaynaklarından biri, MEB’ce yayımlanan “Dünya Klâsikleri Serisi” için yaptığı çevirilerdi.  Ama genel durum bu kapının yüzüne kapanmasına yol açıyordu.  “İstanbul, 16 Ocak 1947” tarihli mektubunda buna da değiniyor:

“Bu zihniyetin şu anda en mühim tarafı – biraz şahsi konuşuyorum ama kusura bakma – benim çok müstacel bir işimi baltalamış olması.  (…) Ölçüleri bu kadar şahsi olan bir insanın (Suut Kemal Yetkin– M. E.) eline bir fırsat geçtiği zaman bu fırsattan istifadeye kalkışmayacağını düşünmek biraz safdillik olur. İşte bu yüzden üç gündür elime tercümeyi alamıyorum. Halbuki kitabı hem yarılamış hem de en güç kısımlarını geçmiştim. En çok bir haftalık işim kalmıştı.” (s. 25/27).

Tercüme Bürosu’ndaki işinden ayrılarak beş parasız İstanbul’a gelen Orhan Veli, yaşamını yeniden düzene koymak, kendine yeter bir yapı oluşturmak zorundadır. Bir “yazı emekçisi” olarak çalabileceği kapılar sınırlıdır. Umutlandıran öneriler alır. Ama çoğu yaşama geçmez. Geçer gibi olanlar ise kısa ömürlü olur. “(İstanbul) 28 Mart 1947” tarihli mektubunda şöyle yazıyor:

“(…) Ahmet Emin’den (Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman– M. E.) ümidim olduğu meselesine gelince öyleydi. Fakat Mümtaz Faik orada oldukça bu iş de olmayacak.

Şimdi Tanin gazetesinden başka bir şey teklif ediyorlar. Aybaşından sonra şehir notları yazacağım. Fakat bu, haftada ancak iki defa olacak. Ayrıca verdikleri para da pek sefil bir para. Yazı başına beş lira yani ayda kırk lira ediyor. Az bulduğumu söyledim. Bu itirazıma karşılık aynı işi şimdiki halde yarı yarıya daha ucuz yaptıklarını ileri sürdüler. Belki razı olurum, çünkü bu türlü yazıları kolayca yazabilirim.” (s. 53). 

“(İstanbul) 5 Nisan 1947” tarihli mektubundan öneriyi kabul ettiğini, ama vazgeçmenin eşiğinde olduğunu öğreniyoruz:

“… Tanin’den galiba vazgeçeceğim. Memleket gazetesine yazmamı istiyorlar. Tanin çok aza para veriyor. Hoş, oraya da fazla bir şey yazmadım. Topu topu iki yazıdan ibaret.” (s. 59).

 Orhan Veli, “(İstanbul) 15 Temmuz 1947” tarihli mektubunda, “Ankara’dan ayrıldığımdan beri yedi sekiz kilo kadar düşmüşüm.” diyerek (s. 101) “toplam çizgisi”nin altında yazanı özetliyor. Sonrasını kestirmek güç olmasa gerek! Hele de şiirlerinde sevecen bir alaycılıkla sözünü ettiği insanlar gibi at yarışlarından, piyango biletlerinden umar beklediğini bildikten / öğrendikten sonra! İstanbul’dan gönderdiği “18 Ağustos 1949” tarihli mektubunda şöyle yazıyor: “30 Ağustos için bir piyango bileti aldım. Türlü türlü hayaller kuruyorum.” (s. 235). Daha önce, “(İstanbul) 16 Temmuz 1949” tarihli mektubunda ise “Yarışlara gidemiyorum. Para yok.” diyordu (s. 239).

Orhan Veli’nin tek sorunu kendine yeter bir yapı oluşturmak değildir. Bir de sevdiğinden uzak düşmekten kaynaklanan sorunları vardır. Sevdiği, Nahit Hanım yani, Ankara’da yaşamaktadır. Üstelik MEB Müfettişi Halil Vedat Fıratlı ile evlidir. İnişli – çıkışlı bir çizgi izleyen ilişkileri, bu uzaklıktan etkilenmektedir. İletişimlerini mektupla sağlamaya çalışmaktadırlar. Ama Nahit Hanım’ın tutumu, mektupla çözülemeyecek sorunlara yol açmakta, bu da yüz yüze görüşmelerini zorunlu kılmaktadır. Bunun için Ankara’ya gitmek, gidince de orada kalacak bir yer ayarlamak gerekmektedir. Bunları çözecek olansa paradır.  Ama Orhan Veli’de para adlı o nesneden yoktur.

“(İstanbul) 2 Ekim 1947” tarihli mektubunda, “İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafetle Ankara’ya gelebilir miyim? (…) Bilhassa bazı kimselere karşı bu sefaletimi göstermek istemiyorum.” diyor (s. 143). “(İstanbul) 25 Kasım 1947” tarihli mektubunda bu konuya yeniden dönüyor: “Bir pardösü, bir ayakkabı, bir de yol parası tedarik edebilirsem ilk fırsatta gelmek isterim. Gerçi bunları tedarik etmek pek o kadar kolay değil. Fakat bazı ümitlerim var.” (s. 163).

Parasızlık öyle bir boyuttadır ki aç geçirdiği günler olur. “(İstanbul 27 Mayıs 1947” tarihli mektubunda, kendisine sitem eden Nahit Hanım’a şöyle yazmak zorunda kalacaktır:

“… Hayatımdan şüphe etmen de manasız. Hayatımı bütün gerçekleriyle bilmeni çok isterdim. (…) Çektiğim sefaleti, çektiğim sıkıntıları bilsen beni bu türlü şüphelerle üzdüğün için cidden utanırsın. Bir çorap alamadığıma üzüldüğüm birçok günlerimi sabahtan akşama kadar aç geçirdiğim bir sırada sen tutturmuşsun, ‘Nasıl yaşadığını biliyorum’ diyorsun.” (s. 81).

 Yine parasızlıktan mektupları göndermek için pul satın almak bile sorun olmaktadır. “(İstanbul) 28 Mart 1947” tarihli mektubuna düştüğü notta, “Mektubu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bu gün atabiliyorum.” diyor (s. 55). Bu konuda kendisine sitem ettiği anlaşılan Nahit Hanım’a, “(İstanbul) 8 Aralık 1947” tarihli mektubunda, şöyle yazacaktır:

“O kadar kötü vaziyetteyim ki Nahit, tasavvur edemezsin. ‘Günlerce postaya bir mektup atacak kadar paran olmuyor mu?’ diyorsun. İnan, günlerce olmuyor. Geçenlerde bir gün bu imkânı temin edebilmek için, yani sadece sana mektup yazabilmek için, yürüye yürüye İstanbul’a gittim.” (s. 173).

Bu sözlerin ardından ekleyecektir: “Şimdilik Fikret Adil’in kısacık bir pardösüsünü kullanıyorum.” (s. 173).

“Günlerce postaya bir mektup atacak kadar paran olmuyor mu?” diye sitem etse de, Nahit Hanım’ın, zaman zaman, mektuplarında ona pul gönderdiği anlaşılıyor:

“(İstanbul) 12 Mayıs 1947” tarihli mektubunda, “Pullara teşekkür ederim. Geçen sefer öyle bir sebep yoktu ama bugün sahiden işe yaradı.” diye yazıyor Orhan Veli   (s. 73). Bunun zaman zaman yinelendiğini “(İstanbul) 17 Haziran 1948” tarihli mektubundan öğreniyoruz: “Mektubu aldım. Çok sevindim. Ondan önceki mektubunu da aldım. Zaten bu mektubu gönderebilmeme oradan çıkan pulun çok faydası dokundu.” (s. 193)

Yaprak’ı çıkardığı günlerde Nahit Hanım’a gönderdiği ve içeriğinden “1950 Eylülü’nün başlarında yazıldığı” anlaşılan mektubunda, “Para bakımından feci bir haldeyim. Dört günden beri yalnız beş kuruşum var.” diyor (s. 257).

“Bir fakir Orhan Veli”nin “parasızlıkla sınavı” böyle: Aç kalmak, ayakkabısız ve bir arkadaşın boyca kısa gelen pardösüsüyle kış geçirmek, sevdiğinin yanına gitmek için gerekli bilet parasından yoksun olmak, ona göndereceği mektuba yapıştıracak pulu satın alacak parayı bulmak umuduyla Sarıyer’den Taksim’e yürümek… bütün bunlara karşın “kuyruğu dik tutmak”, “ek yerini belli etmemek”, “bazı kimselerin sefaletini görmelerine olanak vermemek”… Yaprak’ın 15 Nisan 1949 tarihli “Bedava” adlı şiirin şairi olarak yaşadı Orhan Veli:

 

Bedava yaşıyoruz bedava;

                        Hava bedava, bulut bedava;

                        Dere tepe bedava;

                        Yağmur çamur bedava;

                        Otomobillerin dışı,

                        Sinemaların kapısı,

                        Camekânlar bedava;

                        Peynir ekmek değil ama

                        Acı su bedava;

                        Kelle fiyatına hürriyet,

                        Esirlik bedava;

                        Bedava yaşıyoruz, bedava.

 

“Ölüme uzanan yol”a girdiğinde ise cebinden bitirilmemiş bir şiir, şiirin yazıldığı kâğıda sarılı diş fırçası ve yatırılmamış at yarışı kuponu çıkmıştı!

mehmetsergun56@gmail.com