SAİT FAİK: GAZETECİLİĞİMİZE EDEBİYAT AŞISI

FATİH POLAT
Baudelaire’in melankoliyle beslenen dehası, alegorik bir dehadır. Paris, ilk kez Baudelaire’de lirik şiirin konusu olur. Bu şiir, yöresel sanat niteliğinde değildir; burada alegorik sanatçının, yabancılaşmış sanatçının bakışlarını kente çevirmesi söz konusudur. Bu, kendi yaşam biçimi, büyük kent insanının artık eşikte olan kapkara yaşam biçimine henüz bazı parıltılar katabilen Flâneur’ün bakışıdır. Flâneur, henüz gerek büyük kentin, gerekse burjuva sınıfının eşiğindedir. Henüz bunlardan herhangi birine yenik düşmüş değildir. Hiçbirine yerleşmiş değildir. Flâneur, sığınağını kitlede arar. Kitlenin fizyonomisine ilişkin erken çalışmalara Engels’te ve Poe’da rastlanır. Kitle, bir peçedir; bu peçenin ardından alışılmış kent, bir fantazmagori niteliğiyle Flâneur’ü çağırmaktadır. Bu fantazmagori içersinde kent, kimi zaman bir peyzaj, kimi zaman da bir iç mekân görüntüsündedir.” [1]

BAUDELAİRE, FLÂNEUR VE SAİT FAİK…

Birçok yazar, çeşitli özellikleriyle kentleri edebiyatının konusu olarak kullanmıştır. Ama bir de, bir kenti, edebiyatının kahramanı haline getirebilmeyi başarmış olanlar var. Walter Benjamin, tam da bu nedenle, Baudelaire’i Paris’i lirik şiirin konusu haline getirebilmek konusundaki ustalığıyla alkışlıyordu. Paris sokaklarında doğup büyüyen ve ilk olarak 1863’te Charles Baudelaire tarafından Le Figaro’da yayımlanan “Le Peintre de la Vie Moderne” (Modern Hayatın Ressamı) başlıklı yazıda kullanılan Flâneur, avare bir kent gezginidir. Ancak bu avare gezgin, o kadar da aylak bir gezgin değildir. Henri Lefebvre’in Gündelik Hayatın Eleştirisi[2] kitabıyla felsefi bir alt yapı kazandırdığı, gündelik hayatı, insan, zaman ve mekân bağlamı içinde ele almayı dert edinir.
Sait Faik de, “sığınağını kitlede arayan” bir avare olarak, İstanbul’u edebiyatının kahramanı haline getirmeyi başarmış bir yazardır. Kentin yoksullarına, onların gündelik hayatları içindeki hallerine odaklanan Sait Faik, sahipsiz köpekleri, dostsuz kedileri, zayıf sıska bacaklı çocukları, hamalları, işsizleri, kimsesizleri, çırakları ile İstanbul’u anlatır. İstanbul onların toplamıdır.

AĞZIYLA SEYRETTİ, YIRTIK PAÇALARI SEVİNDİ

Örneğin, Beyoğlu’ndaki tünelin, 1946 yılında yoksul bir çocuk için mucize gibi bir şey olduğunu anlatan, kentsel hafızayı, içindeki insan gerçekliği ile birlikte bu kadar canlı ve etkili yansıtan kaç metin vardır?

Tünele Beyoğlu tarafından bindik. Bu saatlerde bu taraftan aşağıya kalabalık yoktur. İkinci mevkideyiz. Bir köşede üç asker, beride bir ihtiyar kadın, yanı başında gelini, daha ötede vapura yetişmekten mühim mühim bahseden bir Ermeni grubu, ben, bir de o vardık.

Ayaklarını oturduğu yerin altına mümkün olduğu kadar çekmişti. Ancak dikkat edilirse ayakkabısız olduğu fark edilebilirdi. Daha kalkmamıştı. Birinci mevkii ikinciden ayıran parmaklığın ve peronla yolcu vagonlarını ayıran parmaklığın otomatik demiri kapanıyor, yeni kalkıyordu. Sonra kapılar, denizden bir balığın nefes alıp vermesini hatırlatan bir iç çekişiyle kapandılar.

O, sağ elinin parmaklarını bükerek kulak memesinin altına koymuş, ağzı açıktı. (…) Tünele binmek sevincini bu 12 yaşındaki çocukta bulabilmek ne hoş! Belki ben de ilk binişimde sevinmişimdir. Birçok sevinen çocuklar da gördük. Ellerini çırpmışlar;

– Baba, bak! Bak, ne hoş! demişlerdir.
Sevincimizi biz ne kadar belli etmiştik. Halbuki, o bunu belli etmemeye çalışıyor. (…) Şimdi Tünelin dışındaydık. Evvela buraya nasıl, ne çabuk geldiğine hayretini ifade eden açık ağızla iki kapıyı ve akşam kalabalığında Beyoğlu’na çıkan insanları seyretti. Evet, sanki ağzıyla seyretti. Sonra büyük bir hazla yürüdü.

Arkasından baktım. Pantolonunun geniş ve yırtık paçaları seviniyor. Arkasının büyük dikişlerle dikilmiş ve alt tarafı tamamen sökülmüş yaması bir Tünele oturmaktan memnun olduğunu söyler gibiydi.[3]

EDEBİYATIYLA GAZETECİLİĞİ ZENGİNLEŞTİRDİ

Sait Faik’in kısa süreli gazeteciliğinin ürünü olan röportajları ve adliye öyküleri de, yine İstanbul’un hayatından, onun türlü hallerinden beslenir. Görece uzun sayılabilecek bir gazetecilik serüveninin ardından, meslekteki birikimini daha sonra edebiyata taşıyan ve güçlü eserler bırakan yazarlardan farklı olarak, Sait Faik, aslolarak bir edebiyatçıdır. Edebiyatını gazeteciliğine taşımış ve gazeteciliği edebiyatla zenginleştirmiştir.
Babası Mehmet Faik Bey’i 1939 yılında kaybettikten sonra, annesi Makbule Hanım’la Burgazada’daki evlerinde yaşamayan başlayan Sait Faik, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ay kadar Haber gazetesinde adliye muhabirliği yapar (1942).  Sait Faik, bu bir aylık adliye muhabirliği sürecine, bazılarının röportaj, bazılarının öykü yanı ağır basan 28 edebi anlatı sığdırmıştır. 1956 yılında Varlık Yayınları tarafından Mahkeme Kapısı adıyla kitap olarak basılan bu yazılar, daha sonra Bilgi Yayınları tarafından, yazarın diğer gazetecilik ürünlerinin yer aldığı Tüneldeki Çocuk adıyla kitaplaştırılan yazılarıyla birlikte yayımlandı. Mahkeme Kapısı uzun yıllar sonra da, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yeniden basıldı.

Günümüzde üçüncü sayfa haberlerini oluşturan adliye haberciliğinde en belirgin özellik, piyasa koşulları içinde bir ‘mal’ olarak tarif edilen haberi ‘sattıracak’ sansasyonel unsurların öne çıkartılmasıdır. Cinsiyetçi dil, henüz daha duruşması görülmemiş bir davaya ilişkin bile suçlayıcı, hüküm verici bir üslup bu tür haberlerin temel karakteristik özelliklerini oluşturuyor. Haberi yapan muhabir, o haberi sayfaya koyan editör ve ona görsel bir enerji kazandıran sayfa sekreteri, kullandıkları dil, attıkları başlık ve tüm bunları destekleyen fotoğrafla, gazete okurlarına, ‘Gel bir yumruk da sen at’ çağrısı yapıyor. Ya da en şiddetten uzak haliyle okuru, ‘Vay namussuz, şerefsiz’ diye söyletmiyorsa, işini pek de iyi yapamamış sayılıyor. Birçok kez de üçüncü sayfa haberleri, milliyetçiliğin yeniden üretildiği bir popüler kültür nesnesi olarak karşımıza çıkıyor.

Günümüz Türkiye’si bakımından alternatif habercilik mecraları ise rejimin karakterinden gelen ağır baskı koşullarının sonucu olarak her gün, farklı kentlerdeki pek çok adliyede görülen hak ihlali davalarına odaklanıyor. Burada haber, bir mağduriyete tercüman olarak olumlu bir iş görüyor kuşkusuz. Ya da iddianamelerin titiz bir biçimde okunması, çeşitli davalar arasındaki benzerlikler ve farklılıkları da göz önünde bulundurarak, günümüz yargısının siyasal karakterini kristalize eden bir habercilik de -yaygın olmasa da- yapılıyor.

‘BİR İNSANI SEVMEKLE BAŞLAYACAK HER ŞEY’
Ancak, tüm bunlar bir malumat aktarmayı aşmıyor sonuç olarak. Gazeteciliğin geçmiş birikiminden öğrenmek konusundaki yaygın mesleki tembellik, habercilik teknolojisindeki dijital dönüşüm ile birlikte yaşanan hız yarışıyla da birleşince Gülten Akın’ın zarif bir biçimde saptadığı noktaya geliyoruz: “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya.

Günümüz üçüncü sayfa haberciliğinde hırsızlıktan yargılanan bir çocuk, daha cezaevine dahi girmeden kendisine uzanan kameraların sorgulayıcı bakışları altında bütün masumiyetini yitiriyor. Sait Faik’in Mahkeme Kapısı’nda da, hırsızlıktan yargılanan çocukların bu eylemlerini meşrulaştırıcı bir dil göremeyiz. Ancak yazar, en büyük hırsızlık olan artı değer sömürüsünü gizleme ve meşrulaştırma esasına üzerine kurulu bir sistemde, bu sınıfsal ilişkiler silsilesinin belirlediği hukuki normlarla da kendisini sınırlamıyor. Sait Faik’in, Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı öykü kitabında geçen, “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey” cümlesi, yazarın Mahkeme Kapısı adlı kitabındaki muhabirlik dönemi ürünlerindeki yaklaşımının da özeti gibidir. Kimi zaman kendisiyle de dalga geçen yazar, duruşma salonunu, yargıcı ve yargılananlarıyla insanileştirerek aktarırken trajik bir anı anlatırken bile insanın yüzünde bir tebessüm yaratır. Sait Faik’in mahkeme anlatılarında ‘suç’ ve ‘suçlu’ karşısında sizi hınç duymaya değil, içinizde bir şeyleri titreterek, suç ve suçluyu, onu üreten tüm toplumsal koşullarla birlikte düşünmeye davet eden güçlü bir edebiyat vardır. Günümüz üçüncü sayfa haberciliğinde, insanda öfke uyandırabilecek bir düzeye yükseltilebilmiş ‘kötülük’, satar. Oysa Sait Faik’in üçüncü sayfa haberciliğinin alt metninde olan, Mahkeme Kapısı’ndaki tüm röportaj ve öykülerini görünmez bir bağla birbirine bağlayan ortak mesaj şudur; ‘Kötülük şart değil.’

Sait Faik’in Mahkeme Kapısı’ndaki hâkimler de, insancıl, adalet duygusu gelişkin özellikleriyle yansır. Eğer, yargılanan biriyseniz, Sait Faik’in öykülerinde anlattığı hâkimleri okurken, kendinizi bir an, “Beni bu hakimler yargılasın,” diye düşünürken bulabilirsiniz.

[1] Walter Benjamin, Pasajlar, Çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Ocak 2002 (4. Baskı), s.98

[2] Henri Lefebvre’in Gündelik Hayatın Eleştirisi, Çev. Işık Ergüden, Sel Yayınları, 1 Basım 2012

[3] Sait Faik Abasıyanık, Tüneldeki Çocuk-Mahkeme Kapısı, Bilgi Yayınevi, İstanbul, Aralık 1993, sayfa 12

Çizim: Mina Persis