SAİT FAİK’İN ÇALIŞKAN İNSANLARI

KADİR YÜKSEL

“Anadoluhisarı iskelesinin yanında küçük bir kahve vardır. Onun önünde durmuştuk. ‘Haydi, dedi, mademki, hikâyecisin, şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir, söyle bakalım?’ Baktım üç, dört kişi oturmuş, kâğıt oynuyor, kahve içiyor, duvarda birtakım renkli basma resimler… İran şahının Atatürk’le resmi falan. Bu resimleri belirtirim, dedim. Kızdı birden, ‘Ulan, dedi, o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? İşte asıl hikâye o be?’ Gerçekten denize doğru bir küçük ihtiyar oturmuştu. Yalnız, sıkıntılı bir hali vardı. Vapuru da değil, denizi de değil, kahvenin önündeki o pis suları seyrediyordu. Sait, yol boyunca, hep o ihtiyardan söz açtı durdu.”[1]

Oktay Akbal’ın bu anısını Leyla Erbil’in “Sait Faik’te Göz” adlı güzelim denemesiyle birlikte okuyunca Sait Faik’in öykülerindeki insanları nasıl seçtiğini çok daha iyi anlayabilirsiniz. Sait Faik’in ‘göz’ü, her zaman o yoksul, yoksun, ekmek parası peşinde koşan, yaşama tutunmaya çalışan, doğayla mücadele eden insanları görecektir. Giderek o ‘göz’ doğaya bir bütün olarak bakacak, yoksunlukları seçerek öykülerine taşıyacaktır. Kimi zaman yoksul bir çocuktur onun gördüğü, kimi zaman bir amele, kimi zaman bir balıkçı, kimi zaman bir serseri, kimi zaman bir ‘lüzumsuz adam’, kimi zaman doğanın verdiği ‘hişt hişt’ sesi, karanfiller…

“İnsanların gözünü hırs bürümüş, ruhunu üne, paraya, güce adamış varsıllarını sevmezdi. Emekçilerle, toplumun bir yana ittiği zavallılarla, temiz yürekli kendi halinde insanları, onların en safını temsil eden çocukları, onların dünyasını, ilerde Oğuz Atay’ın da yazacağı, tutunamayanların dünyasını severdi o. Onlarla iletişim kurması daha kolaydı.”[2] 

Sait Faik’teki ‘göz’ü sadece gözlemcilik olarak değerlendirmemek gerekiyor. Gözlemciliğin ötesine geçer Sait Faik. Sadece görünenle yetinmez; bilmediği, tanımadığı insanların yoksullukla örülü yaşam öykülerini oluştururken kendi coşkunluğuna, yaşama sevincine, doğaya olan inancına, aynı zamanda yalnızlığına da taşır onları. İyilik ve acıma duygusu, emeğe olan inancı, vicdan muhasebesi, suçluluk duygusu kalemine sarılmaya götürür Sait Faik’i. Elinden gelse o çocukla, ameleyle, balıkçıyla, aylak serseriyle kendi cebinde kaç kuruşu varsa paylaşacaktır. Bu insancıllık bütün öykülerinin temelini oluşturur. İnandırıcılığıyla, içtenliğiyle, yalınlığıyla okuyucusunu da etkiler, oluşturduğu atmosferin içine çeker.

Sait Faik’in yayımlanan ilk öyküsü “İpekli Mendil” Bursa’da bir ipek fabrikasında geçer. Öyküde fabrikada çalışan emekçileri değil, fabrikanın deposundan ipekli mendil çalmaya giren küçük hırsızı anlatır. Öykü anlatıcısı fabrikada bekçilik yapmaktadır. Cambaza gidecek olan kapıcının yerine fabrikaya bekçilik yapacaktır. Fabrikayı dolaşmaya çıktığında yakalar küçük hırsızı. Sevdalısı komşu kızı için bir ipekli mendil çalmak için girmiştir fabrikaya. Parası yoktur ki gidip çarşıdan alsın. Salıverirler. Bir gece yeniden girer fabrikaya küçük hırsız. Kaçarken pencereden düşer, ölür. Avucunu açtıklarında bir ipekli mendil su gibi fışkırır parmaklarının arasından.

Sait Faik’in ilk yazdığı öykülerden biridir “İpekli Mendil”. İlk kitabı Semaver’in içinde yerini alır. İşçilerden değil ama bir fabrikadan söz etmesi, fabrikada üretilen şeyin o yörede yaşayan insanlar için ne kadar uzak olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Fabrikada çalışanlar, fabrikanın içinde bulunduğu yörenin insanları fabrikada üretileni çarşıdan alamayacak kadar yoksuldurlar, yoksundurlar. Sait Faik’in insancıllığının, vicdan muhasebesinin, yoksuldan yana bakışının ilk örneğidir. Sait Faik’e bu öyküyü yazdıran sınıf bilinciyle yoğrulmuş bir düşünce dünyası değildir, elbette, düzenin büyük çelişkisini duyumsar yalnızca, ‘göz’ü o çelişkide yenik düşeni görecek, ona bir yaşam kuracaktır.

Fabrikadan söz eden ikinci öyküsü kitaba da ismini veren “Semaver” öyküsüdür. Bu kez öykü kişisi bir işçidir. Annesiyle birlikte yaşayan işçi Ali’nin fabrika yaşamından çok ev yaşamı işlenir öyküde. Ali üzerinden çizilen işçi işiyle uyumlu, iş arkadaşlarıyla iyi geçinen, çok çalışan, bunun dışında işiyle ilgili sorunları düşünmeyen, sınıfsal bakışı olmayan bir işçidir. Öykünün merkezine oturan şey annenin sessiz sedasız ölümü, bu ölüm sonrasında Ali’nin yalnızlığıdır. Annesinin ölüsünü evde komşularıyla baş başa bırakan Ali’nin fabrikaya gitmesi yabancılaşmanın etkisini gösterdiği kadar, yoksulluğun zorlu koşullarını da gösterecektir. Sait Faik’in Ali’ye de, annesine de yaklaşımı o büyük insancıllığını, iyi insanlara olan inancını içerir.

Sait Faik ilk dönem öykülerinin hepsinde bu insancıl bakışla, insanların iyi olduğu düşüncesiyle yaklaşır öykü kişilerine. Ama daha sonraki dönemlerinde – “Lüzumsuz Adam”la başlayan ikinci dönem, “Alemdağ’da Var Bir Yılan”la başlayan üçüncü dönem – insanların iyi olduğuna ilişkin insancıl bakışı değişecektir. İnsancıllığını sorgulayacak, insanların iyi olduğu düşüncesinden insanların kötü olduğu düşüncesine evirilecektir. Giderek yalnızlaşacak ve düşsel olana yönelecektir.

Sait Faik’in öyküye başladığı dönemde toplumcu gerçekçi anlayış ağırlığını gösteriyordu. Sadri Ertem’le başlayan topluma dönük gerçekçilik Sabahattin Ali’yle çok önemli bir yere gelmişti. Nâzım Hikmet’in de etkisiyle kırk kuşağı toplumcuları olarak bilinen kuşak ürünlerini vermekteydi. Sait Faik’in dönemin egemen anlayışına uyarak fabrika öyküleriyle başladığını düşünebiliriz. Ama bu iki öyküsünden sonra bir daha fabrikanın yer aldığı, işçileri anlattığı öykü yazmaz. Bunda Nâzım Hikmet’in “Semaver” öyküsü için yazdığı sert eleştirinin de payı var mıdır, bilinmez. Nazım, Orhan Selim takma adıyla Akşam gazetesinde kitabın ilk öyküsü olan “Semaver”i eleştiren “Bir Tavsiye” başlıklı bir yazı yayımlar. Yazıda Sait Faik’i Türk işçisini tanımamakla, memleketini bilmemekle, yabancı olmakla, edebiyatı ciddiye almamakla suçlar. Sonraki kitaplarında Nâzım’ın bu düşüncesi değişse de Sait Faik bir daha fabrikaları, işçileri anlatmaya yanaşmaz.[3]

Çizim: Gökçe Naz Köse
Sait Faik’in ‘Bir takım insanlar’
öyküsünden esinlenerek

Taşralı bir eşraf ailesinden gelen Sait Faik sınıfının bütün yaşama biçimlerine, değer yargılarına karşı çıkar. Bunu sınıfsal bir ideolojiyle yapmaz. İnsancıl bakışının yanı sıra aykırı kişiliğiyle, aylaklığıyla, vicdanıyla, küçük insanların dünyasına yakınlığıyla açıklayabiliriz bu karşı çıkışı.[4] Sınıfının kendi iç dünyasında bıraktığı izlerle sınıf çatışmasına uzak kalır ama sınıfına karşı çıkışı onu yaşamın kıyısında yaşayan, tutunamayan insanlara yaklaştıracaktır. Fabrika işçilerinin dünyasını tanımaz, tanımadığı kişilerin dünyasını da anlatmaz bir daha. Tanıdığı, bildiği, kolay iletişim kurduğu insanların dünyasına yönelir, onları anlatır. Emeğiyle çalışan hamalları, ameleleri, gündelikçileri, küçük insanları taşır sözcüklerine. El emeğiyle, dürüst çalışan küçük esnafı sever. Emeğiyle üreten, toprakla mücadele eden insanı anlatır. İşsizleri, iş arayanları, serserileri, aylakları çok iyi tanır. Hepsinin içindeki ‘insan’ı gözler, öyküsünü kurar. Yalnızlığına sığınır giderek. Onun düşünce dünyasını oluşturan insana ve yazıya olan inancıdır. Yalnızlığının içine katar insanlarını. Yalnızlığını toplumsallaştırır.    “Çıkış noktası yalnızlık olan bir yaşam görüşünün son basamağında Sait Faik karara, kesin bir duruma varmış bir kez. Yalnızlığa yenilmemiş, yenilmemeye bakıyor. Umutsuzluğu bir yana atıvermiş. Bakıyoruz, yalnızlığa da, yalnızlığı doğuran şeylerin topuna da kafa tutuyor. Bu, yalnızlığın Sait Faik’te yarattığı ilk tepki oluyor. Son Kuşlar’daki öykülerin çoğunda bir döğüş, bir kavga havası var. Biliyoruz: Sait Faik’in kavgası insanlarla. Daha doğrusu insanların insanlara ettikleriyle. İnsanların yarattığı ‘alın yazıları’yla.”[5] Vedat Günyol’un bu belirlemesi Sait Faik’in küçük insanların dünyasını kendi yalnızlığının içine çektiğini, bu çoklu yalnızlığın içinde kendi kavgasını verdiğini, başkaldırışını, itirazlarını yaşadığını anlatır.

Fethi Naci’de ütopyalara sığındığını söyler Sait Faik’in. Kurulu düzenin insanlık dışı bir düzen olduğunu görür ama bu düzenin değişebileceğine ilişkin bir düşüncesi yoktur. Sömürüyü görür, sömürünün nasıl sona erebileceği konusunda bir şey söylemez. Hep küçük tarım üreticiliğini yüceltir, bağımsız usta zanaatkârları över, usta balıkçılardan, bir başlarına çalışan bu çileli insanlardan sevgiyle söz eder. Fabrikalarda çalışanlar, sanayi üretimi ilgi alanının dışında kalacaktır. Gördüğünü, bildiğini yazacaktır Sait Faik. Onun gerçekçiliği Fethi Naci’nin belirlediği gibi “beş duyu gerçekçiliği”dir.[6]

Çizim: Gökçe Naz Köse
Sait Faik’in ‘Son Kuşlar’
öyküsünden esinlenerek

Sait Faik toplumsal düşüncelerini, nasıl bir dünya istediğini en açık biçimde “Ay Işığı” adlı öyküsünde anlatır: “Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya. (…) Her genç kızın namuslu bir delikanlı ile konuşabildiği, para için namus, ar, hayâ, hayat, gece gündüz satılmadığı bir dünya… (…) Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya… Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya… İçinde iyi şeyler söylemeğe, doğru şeyler söylemeğe salâhiyetle kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya…”[7]

Sait Faik genel olarak İstanbul ve Adalarda yaşayan insanları anlatır öykülerinde. Ama şehirde yaşayan bu insanlar göçle gelmiş, gecekondularda yaşayan insanlardır çoğunlukla. Taşradan gelip amelelik, hamallık, bekçilik yapan, inşaatlarda çalışan, seyyar satıcı olan ya da balıkçılık yapan insanlar. İşte Sait Faik’in emekçileri bu öykü kişileridir. ‘Göz’ü hep onları görür, “yonttuğu, yonttuktan sonra tutup öptüğü kalemi” hep onları yazar. İşsizler, iş arayanlar, serserilik yapanlar, aylaklar bir diğer grubu oluşturur. Memurlar da az sayıda öyküde de olsa yerlerini alırlar. Bir iki öykü dışında sıkıntı içinde olan, maaşıyla geçinemeyen kişilerdir memurlar.

Kentsoylu, şehirde yetişmiş insanlar genellikle olumsuz yönleriyle anlatılacaktır. Şehirliler arasında iyi insan özellikleriyle öne çıkanlar el emeğiyle geçinen küçük esnaflardır. Ketenhelvacı, marangoz, manav, kahveci, hallaç gibi mahalle kişileri öykülerde iyi insanlar olarak çizilirler. Öyle ki bu kişilerin bir kısmı eski İstanbullu sayılabilecek ekalliyetten kişiler olarak çıkar karşımıza. Kahveci Frenkle, Barba Vasili, Barba Apostol, Yani Usta gibi… Başkalarına zarar vermeyen, kısıtlı bir kazanç sağlayan mahalle esnafına karşı çıkmaz Sait Faik. “Francala mı, Ekmek mi?” deki Recai Efendi, “Lüzumsuz Adam”, “Yüksek Kaldırım” daki mahalle esnafı, “Baba – Oğul” daki gazete dağıtıcısı baba oğul, “Hallaç”daki Hallaç Baba sayılabilir. Hepsi iyi insanlar olarak çizilirler öykülerde.

Sait Faik’in karşı çıktığı haksız kazanç sağlayanlardır. Şehirlilerin arasında müteahhitler, kısa sürede zengin olmuş büyük esnaflar, fabrikatörler, ticaretle uğraşanlar diğer küçük insanların, Sait Faik’in o kendi insanlarının karşısında derinleştirilmeyen, kötülükleriyle çizilmiş birer tip olarak çıkarlar karşımıza. “İkinci Mektup” öyküsünde zelzelede yıkılan evleri yapan, inşaat malzemesini eksik kullanıp fazla para alan şehirli müteahhit vardır.

Şehir hayatının dışında köy ve kasabada geçen öykülerinde de kol gücüyle çalışan insanlar iyilikleriyle yer alacaklardır. Hamallar, toprakla uğraşanlar, arabacılar… Kasabalı ve köylü kadınlar da bütün mücadeleci yönleriyle yer alırlar öykülerde ama bir yandan da hurafelere olan in

Köyü anlattığı öykülerinde öğretmenler öne çıkıyor. “Kıskançlık” öyküsünde köylüler öğretmene çok dostça davranırlar. Ona iyilik etmek için yarışırlar. “Davud’un Anası”nda doğup büyüdüğü köye öğretmen olarak dönen Ali’yi okuruz. “Köy Hocası ile Sığırtmaç”ta ise köy insanının okumaya karşı isteksizliği öne çıkar, aydınların halkla kopukluğu çıkar karşımıza.

Köyde emeğiyle toprağı işleyen insanları bireysel mücadeleleriyle anlattığını, hatta yücelttiğini görürüz. “İnsanlar, Türküler, Masallar”, “Çelme”, “Su Basması”, “İyilik Unutmaz”, “Tahtacılar”, “Sakarya Balıkçısı” adlı öyküleri sayabiliriz. “Karanfiller ve Domates Suyu” öyküsünün Kör Mustafa’sı ise toprakla korkunç bir mücadeleye girişmiştir. Bu mücadeleyi güzel bir öyküyle kutsar Sait Faik. “Onu gördüm mü toparlanıyor: hayret, sevgi ve saygı ile bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderha ile kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum.”[8]

Sadece köyde değil Adada geçen öyküleri içinde de toprakla uğraşan kişiler yer alır. “Papaz Efendi” öyküsünde de Ada’da yaşayan Papaz Efendi’nin toprakla giriştiği mücadele yüceltilir. “Ben dünyada balıkçıları, toprakla uğraşan rençberleri severim. Yalnız onları… O kadar…”[9] der Papaz Efendi.

Sait Faik’in emekçileri arasında kuşkusuz en özel yeri balıkçılar alacaktır. Çok çalışıp az kazanan, bütün yaşamı denizlerde geçen, ekmeğini denizden çıkaran, hakkı yenen, sandalında son nefesini veren balıkçıların yaşam savaşları anlatılmıştır. Toprakla mücadele edenlerin kutsandığı öykülerde olduğu gibi bu öykülerde de balıkçılar bütün iyilikleriyle, insancıllıklarıyla, kutsal emekleriyle yüceltileceklerdir.


Çizim: Gökçe Naz Köse
Sait Faik’in ‘Sokaktan geçen kadın’
öyküsünden esinlenerek

Bütün öyküleri içinde on yedisinin kahramanları balıkçılardır. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi”, “Krallık”, “Bir Define Arayıcısı”, “Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür”, “İki Kişiye Bir Hikâye”, “Ağıt”, “Pay”, “Yaşayacak”, “Haritada Bir Nokta”, “Balıkçının Ölümü”, “Sakarya Balıkçısı”, “Bir Kaya Parçası Gibi”, “Bir Balık Avı Hikâyesi”. İlk dönem öykülerinde balıkçıların denizle olan mücadelesini, az kazanmalarını, pay kavgalarını daha öne çıkarırken, ikinci dönem öykülerinde bir kaçış olarak yaşadığı yalnızlığına balıkçılarını ortak eder Sait Faik, onlarla birlikte denize açılır, ağ atar: “Dülger Balığının Ölümü”, “Sinağrit Baba”, “Sivriada Geceleri”, “Sivriada Sabahı”.

Balıkçıların günlük yaşamlarının, balığa çıktıklarında yaşadıklarının yanı sıra balıktan döndükten sonra yaşanan pay konusundaki haksızlıklar, acımasızlıklar da öykülerde önemli bir yer tutar. “Pay” öyküsünde çalışmadan paya ortak olanlarla, çalışanların payının kesilmesi anlatılacaktır. “Yaşayacak” adlı öyküde tekne sahibi ile reisin aldığı ‘voli hakkı’ çalışan, denizde alın teri döken balıkçıların emeğinin sömürülmesi olarak görülecektir. “Haritada Bir Nokta” da ise balık dönüşü teknede, ağlarda temizlik yapanlara pay verilmemesine içerler anlatıcı. Bunları “yazmasa deli olacaktır”.

Sabahın erken saatlerinde balığa çıkan bir grup balıkçının bir gününü anlatan “Bizim Köy Bir Balıkçı Köyüdür” adlı öykü balıkçılığın hem neşeli, renkli yanını kendilerine özgü söyleyiş biçimlerini de kullanarak anlatır, hem de istedikleri kadar balık yakalayamayınca köye dönüşlerindeki hüznü yansıtır. Çalışkan insanlardır Sait Faik’in balıkçıları. İçlerinde kötüleri de vardır ama balıkçıların iyi insanlar olması gerektiğine inanır Sait Faik, severek öyküleştirir bu en iyi dostlarını.

Çalışkan insanları sever Sait Faik. Doğayla baş edebilen, zor koşullarla mücadele edebilen balıkçıları, toprak insanlarını, ameleleri, hamalları, sokak insanlarını, küçük esnafı… Çalışkan insanların emeğini yüceltir. Avare olanları, işsizleri de severek öyküleştirir ama bir işte dikiş tutturamadıkları için eleştirir onları. İşsiz güçsüz, avare olan öykü kişilerinin neredeyse tamamı taşradan, köyünden büyük şehre göçmüş insanlardır. Kendi yurdunda olanların içinde avare olan bulunmaz. Yaşam karşısında yenik düşmelerine de insancıllıkla yaklaşacaktır Sait Faik.

İşçilerin zor iş koşullarını ele aldığı öykülerin başında “Şahmerdan” öyküsü gelir kuşkusuz. Bir iskele yapımında demir porteli denizin dibine çakan şahmerdanı kullanan ameleleri anlatır. Amelebaşının komşusu olan Salih’in işten kaytarması, bütün gücünü vermemesi diğer amele Abdurrahman’ı kızdırır. İşin sonunda sert düşen şahmerdandan kendini sıyıran Abdurrahman bir tekmeyle Salih’i denize yuvarlar. Yüzme bilmeyen Salih birkaç dakika içinde boğulur gider. Çalışma koşullarının anlatılmasıyla diğer öykülerden ayrılır “Şahmerdan”. Buna karşın ana çatışmayı işçiler arasındaki anlaşmazlığa dayandıracaktır Sait Faik, küçük insanlarının içlerinde var olan kötülüğü de taşır öyküsüne. Oysa kötü, acımasız iş koşullarının yarattığı gerilimin işçilerin iç dünyasına yansımasını derinleştirmez.

“Çöpçü Ahmet” Köprü üstünde temizlik yapan Ahmet’in öyküsüdür. Para kazanmak, geride bıraktıklarına yardım etmek için köyünden İstanbul’a gelen Ahmet yorulup dinlenmek istediği sırada çöpçü onbaşısına yakalanır. İşi bitip kahveye yollandığında yorgunluktan düşüp bayılır. Hasta olanları köyden şehre götürdüklerini, kendi anasını da bir defa kasabaya taşıdığını anımsar. Bu pis zanaatı yapamayacağını düşünür Ahmet. Ekmek parası için zorlu yaşam koşullarıyla mücadele eden insanlardan, Sait Faik’in iç dünyalarıyla da görüp çiziverdiği emekçilerden biridir.

Çalışma koşullarının kötülüğünün, acımasızlığının yanı sıra kalacak yer sıkıntısı ya da uygunsuz mekânlarda kalmak zorunda olmaları, kazandıkları ile zor geçinebilmeleri de özellikle hamalların, amelelerin anlatıldığı öykülerde sıklıkla ele alınır. “Mavnalar”, “İp Meselesi”, “Garson”, “Hallaç”, “Kestaneci Dostum”, “Köye Gönderilen Eşek”, “Bekar” öyküleri sayılabilir.

“Birtakım İnsanlar”da sabahçı kahvelerinde yatıp kalkan bir grup hamal, kahvelerde kalmak yasak edilince valiye çıkıp dertlerini anlatmak isterler. Otellere verecek paraları yoktur. Vali elbet onları dinleyecek, yardım edecektir. Bir sabahçı kahvesinde gecelemenin kime ne zararı vardır ki?

“Türk Ülkesi” adlı öyküsünde inşaat işçilerinin barınması için yapılan kulübeyi betimler Sait Faik: “Köşeye tahtadan, küçücük bir kulübe yapmışlar. Bekar işçilerin gece barınmaları için herhalde; dışarıdan küçücük, şirin ama penceresiz bir yapı. İçerisini sonradan gördüm. Üstüste karanlık ve dar kerevetler koymuşlar, koğuş haline getirmişler. İçerde, penceresiz, dörtköşe odanın içine otuz beş kişiyi yığıvermişler. Bereket ki kocaman bir kapısı var. İçerdeki ter ve insan kokusuna dışarıdan yaz gecesi su gibi girip çıkıyor.”[10]

Sait Faik’in 1946’da röportaj tekniğiyle yazdığı, öykü kitaplarına almadığı “İnsanlığın Haline Doğru” adlı yazısı fabrikaları tam içinden ele aldığı tek yazıdır diyebiliriz. Fabrikalardaki çalışma koşullarını, işçilerin sıkıntılarını dinleyip anlattığı yazı sevgiliye mektup olarak yazıldığı için öykü-röportaj olarak da okunabilir. Sait Faik gazete başyazarının istediği röportajlar için fabrikaların içine girer. Önce işverenlerle görüşür ardından işçilerle. Bir yandan da çalışma koşullarını anlatır. İşverenlerin söyledikleri işçiler tarafından yalanlanır. İşçiye ya yemek verilmemektedir ya da kötü, yetersiz yemekler konulmaktadır önüne. Fazla mesai yaptırılır ama fazla mesai ücretleri doğru dürüst ödenmez. İşçilerin dünyasına ilk kez bu kadar sokulacaktır Sait Faik. Buna karşın yazı röportajın yalınkatlığından kurtulup derinleşemez, tam bir öyküye dönüşemez.

Sait Faik bir toplumsal bilinçle, düşünce bütünü olarak yaklaşmaz öykü kişilerine. Duyumsadıklarıyla, gözledikleriyle, iç dünyalarına yönelerek kurar öykülerini. İlk öyküsünden başlayarak hep yeni anlatım olanakları arar. Yanında yer aldığı küçük insanların zorlu yaşamlarını anlatırken gerçekliğin farklı katmanlarını sorgular. Ölmeden önce yayımladığı Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabında oluşturduğu öykü evreniyle de kendisinden sonra gelen öykü kuşaklarını en çok etkileyen öykücü olur. Sait Faik ustanın içeriğiyle de, biçimiyle de öyküdeki yorulmak bilmez arayışı öykücülüğümüz için zamanlar üstü bir kılavuzdur.

[1] Oktay Akbal, Şair Dostlarım,  Varlık Yayınları, 1977, Sy:14
[2] Leyla Erbil, Zihin Kuşları, Yapı Kredi Yay. 1998, Sy:62
[3] Mehmet Rifat, Sait Faik’i Yorumlayanlar, Yapı Kredi Yay. 2020, Sy. 37
[4]Ahmet Oktay, Kabul ve Red, Simavi Yayınları, 1992, Sy: 83
[5]Vedat Günyol, Dile Gelseler, Cem Yayınları, 1984, Sy: 62
[6] Fethi Naci, Sait Faik’in Hikâyeciliği, Yapı Kredi Yay. 2003, Sy: 95
[7] Sait Faik, Mahalle Kahvesi-Havada Bulut, Bilgi Yayınları, 1985, Sy: 137
[8] Sait Faik, Mahalle Kahvesi-Havada Bulut, Bilgi Yayınları, 1985, Sy: 42
[9] Sait Faik, Şahmerdan-Lüzumsuz Adam, Bilgi Yayınları, 1982, Sy: 223
[10] Sait Faik, Havuzbaşı-Son Kuşlar, Bilgi Yayınları, 1986, Sy: 197

Kapak çizimi: Hıdır Murat Doğan