SANATLA DİRENMEK ÖRNEĞİ: METAL KOLEKTİF

VECDİ ERBAY

Belediyelere atanan kayyımların ilk hedeflerinden biri, toplumsal hafızayı da temsil eden kültür sanat alanı ve dil oldu. Heykeller kaldırılıp yerlerine saat kulesi görünümlü baz istasyonları yerleştirildi. Belediye tiyatrolarının çalışanları işsiz bırakıldı. Belediyelerin sitelerinden Kürtçe kaldırıldı. Parkların adları değiştirildi. Kreşlerden Kürtçe kaldırıldı. Birer okul olma yolunda önemli adımlar atmış kültür merkezleri dini eğitim verilen mekânlara dönüştürüldü.

Kayyımların ikinci hedefi ise kadınlar oldu. Belediyelerin desteklediği kadın kurumları ya kapatıldı ya da bu kurumların başına erkek müdürler atandı. Kapatılmayan kurumların içeriği değiştirildi.

Kayyımlar yollara asfalt döktü, kaldırımları onardı elbette. Sular akmaya devam etti, ulaşım aksamadı. Belediye başkanı ya da belediyeye atanmış kayyımın yapması gereken başlıca işler arasında yer alıyor bunlar. Cebinden para harcayarak daha önce kimsenin yapmadığı bir işi başarmış gibi bir hava estirmeleri elbette yalandı. Belediyelere kayyım atamak, sürdürülemez hale gelen, devletin nihai hedefi inkâr ve asimilasyon projesini bir yalanın arkasına gizlemek, projeye can suyu vermek hamlesiydi.

Esasında kayyım politikası basbayağı devasa bir yalandan oluşuyor. Siyasetçiler ile medyanın söz konusu yalanı sahtekarca savunması, insanın bilincine saldırıdır. Sanat gibi savunma araçları elinden alınmış pek çok insan bu saldırı karşısında direnç gösteremez. Sanat, insanın savunmasını ve direncini güçlendirir. Kayyımlar bunu biliyordu ve bu nedenle ilk hedeflerinden biri kültür sanat alanı oldu.

SANATLA DİRENEN DİYARBAKIR

Bütün bunlar elbette dile getirildi. Ancak kayyımların kültür sanata ve dile müdahaleleri, bir süre sonra yaptıkları yolsuzlukların gölgesinde kaldı. Çünkü, birincisi, Diyarbakırlıların kayyımların Kürtçeye ve Kürtçe yapılan sanata destek olacağına dair bir beklentisi hiç olmamıştı. İkincisi, kültür sanat alanındaki üretim Olağanüstü Hal dolayısıyla bir sarsıntı yaşadı ama kendi mecrasını bulup yoluna devam etti. Salgından önce düzenlenen kitap fuarlarının ziyaretçi rekoru kırması, Diyarbakır’ın çok önceden sanatı bireysel, toplumsal ve siyasal bir mevzi olarak benimsediğini gösterir niteliktedir. Diyarbakır, kayyımda cisimleşmiş devlete, pek çok direniş alanını göz ardı etmeden söyleyecek olursak, sanatla direndi.

Buradan Diyarbakır üzerinden devam edersek: Amed Şehir Tiyatrosu, Mordem Sanat Atölyesi, A4 Sanat Atölyesi, Diyarbakır Sanat Merkezi ve 2020’nin ortalarında kapılarını açan Wêjegeh Amed/Diyarbakır Edebiyat Evi, sanatsal üretimlerin yapıldığı ve sergilendiği alanlar oldu. Başka bir ifadeyle kayyımın boşalttığı, yabancılaştırdığı hatta bir anlamda düşmanlaştırdığı alanlarda bu kurumlar çalışmalarıyla direniş gösterdi.

KADINLARIN ORTAKLAŞTIĞI YER

Bu süreçte sanat ve direnmek kavramlarını, sanatla direnmek şeklinde somutlayan oluşumlardan biri de Metal Kolektif oldu. Metal Kolektif’i diğer kurumların içinden bir adım öne çıkaran ise kolektifi kadınların inşa etmiş olmasıdır şeklinde tarif etmek mümkün. Değişik işlerde çalışan bir grup kadın, hiyerarşik bir düzenlemeye yüz vermeden, 2018 yılında Hediye Yaşar’ın teşvikiyle bir araya geldi.

Metal Kolektif’te buluşan kadınların öncelikle “Resim ya da heykel yapabilir miyiz?” sorusuna cevap aradıkları anlaşılıyor. Bu soru önemliydi. Çünkü kadınların hiçbiri daha önce bu alanda bir çaba göstermemiş, resim ya da heykel üzerinden bir kariyer oluşturma hayali kurmamıştı. Bu soruya olumlu cevap vermeleri için önlerinde Hediye Yaşar örneği vardı. Yaşar, 20 yıldır hemşire olarak çalışıyordu ve daha önce eline fırça alıp resim yapmayı, yaptığı resimleri sergilemeyi aklından bile geçirmemişti. Ama bunu gerçekleştirmişti ve üstelik, çabasıyla birlikte yaptığı resimler de taktir toplamıştı.

Peki ama insan neden daha önce ilgi göstermediği bir alanda emek sarf etmek istesin? Sanırım bu sorunun cevabı için de Hediye Yaşar’a kulak vermek gerekiyor. Yaşar’ın “Aslında hepimiz çığlık çığlığayız ama bir şekilde suskun kalmış bir toplumuz. Bunu aktaracağımız yer sanat gibi geliyor bana. Biraz direniş alanımız oldu sanat. Boşluğa çığlıklarımızı bırakıyoruz ve sesimiz bir yerde yankılanacak” sözlerini, kadınların ortaklaştığı yer olarak da değerlendirmek mümkün.

Hepsinin kadın olmak, Kürt olmak, OHAL’in bitmediği Diyarbakır’da kendilerini ifade etmek; bireysel, toplumsal ya da siyasal meselelerde sözlerini söylemek gibi bir dertleri vardı. Karşılaştıkları bütün sorunlarla başa çıkmanın yollarından biri neden sanat içinde mevzilenmek olmasın? John Berger, Sanatla Direnmek kitabındaki yazılarda, “sanatın insanın iç ve dış dünyası için, birey ve toplum için ne kadar vazgeçilmez ve sağaltıcı olduğunu hatırlatıyor”du. Ona göre, “Bugün, varolanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir”.

 

GÖÇ VE KADINLAR

Halihazırda dünyanın en can yakıcı ve en yakın meselelerden biri göçtür. Metal Kolektif’ten Rezan Alp, “İnsan bir düşünceden başka bir düşünceye de göç edebilir” diyerek, göç olgusunu hepten olumsuz ya da trajik olan olarak adlandırmıyor. Ama Şengal’den binlerce Ezidi, IŞİD’in saldırısından kaçmak, göç etmek zorunda bırakılmış, Diyarbakır’a kadar ulaşmışlardı. Denizler, savaştan ya da açlıktan kaçan, başka bir dünya hayali kuran insanlar için birer mezarlığa dönüştü.

Metal Kolektif’in ilk ortak üretiminin konusu göç oldu. Göç olgusunun öznesi olarak kadınları seçtiler. Milliyeti, inancı, dili belirsiz bırakılan, göç yollarına düşmüş 400 kadın. Hepsinin siyah giyinmiş olması, mateme işaret ettiği gibi, göç eden kadınların yazgısının ortak olduğunu da tarif ediyor. Ne erkekler ne de çocuklar var yanlarında ki bu da heykel sanatçılarının militarist çağrışımlar ve duyguları sömürmeye açık olanla aralarına koydukları mesafeyi gösterir nitelikte.

YÜKSELEN BİR BALONUN İÇİNDE OLMAK

Metal Kolektif, metalden 400 kadın heykeli yaptı, bu heykeller için yaklaşık iki yıl çalıştı. Rahat çalışabilecekleri bir mekân kiralayarak para harcadılar. Kimi kurumlardan ve kişilerden malzeme desteği aldılar. Bu sırada kurulu düzenleri bozuldu ve yeni bir düzen kurmak durumunda kaldılar. Çalışmalarını devam ettirebilmek için kurslara gitmeye devam ettiler. Evlerinin bir odasını atölye olarak kullanmaya başladılar.

Bütün bu işler ciddi bir mesai ister. Metal Kolektif’e emek veren kadınların, heykelle ve resimle tanıştıktan sonra hayatları nasıl değişti? Ürettikçe neler hissettiler?

Emekli öğretmen Suzan Karasu, Metal Kolektif’in çekirdek yapısının içinde yer aldığını belirterek, metale şekil verme sürecinde yaşadıklarını şöyle anlattı: “Sadece çok heyecanlıydım. Ne olacağıyla ilgili hiçbir öngörüm yoktu. Süreç ilerlerken bendeki değişimleri görecektim. Demiri büküp alçıya dokunmaya başladıktan sonra sanki yükselen bir balonun içindeydim. Bu balon beni bende keşfe çıkarmıştı. Bu tekil ben’in ne kadar çoğuldan ve renkten oluştuğunu gösterdi. Yaptıklarımız ise beni tekil benden alıp çoğula pay ediyordu. Bundan güç ve güven alarak ayaklarım yere daha sağlam bastı. Yaptıklarımızın köklerimi hissettirdiğini yaşadım, yaşıyorum.”

Karasu, sanat için, “Çocukluğumla barıştırdı beni” diyor ve şunları ekliyor: “Sanat, özümde olduğunun farkında olmadığım, unutturulan çok özel bir kapıyı açtı ve o eşiği geçtim, geri dönüşü yok ve zaten olmasın da. Şimdi çok zenginim, bunun için sanat.”

BİLİMİN SINIRLARINI AŞMAK
Sanat, öncelikle sanatçı adayını değiştirip dönüştürür. Bu gerçekleştikten sonra sanatçı yarattıklarıyla etkilemeye başlar.

Doktor Seher Kakdaş da heykel yaparken önce kendisinin değiştiğine dikkat çekiyor: “Bu çalışma bir taraftan kendi bireysel çıkar ve kaygılarımla arama mesafe koymamı sağlarken, başka bir açıdan bunları eleştirme ve anlama gücü de verdi. Atölyede geçen zaman, heykeli ortaya çıkarmak, kadın ve göç ile ilgili fikir paylaşımı, diğer kadınlarla olan etkileşimim, şiir yazmak için süreç boyunca ilham oldu. Ben nöroloji uzmanıyım, bilimselliğin rasyonellikle kendini sınırlayan dünyasından çıkıp, düşüncenin nesne üzerinde kendini sanatla var ettiği bir başka alanda bulunmak, öğrenebileceklerimin sınırsızlığını bir kez daha gösterdi.”

Kadın meselesine de değinen Kakdaş, “Erkeğin iktidarının yarattığı savaşların büyük oranda mağduriyetini yaşayan kadınlar ve çocuklardır, kadın her zaman mağlubudur bu savaşların. Toplumun kadın anlayışı, kadının biyolojik ve düşünce yapısını parçalara ayırıyor, kadını bir ömür devam edecek çatışmayla yüzüstü bırakıyor. Bir yandan bedeni arzu nesnesine dönüştürülürken, bir yandan da ahlak prensipleri en çok kadın bedeni üzerinden yaratılıyor” tespitinde bulunuyor.

Diyarbakır’da kayyım olgusunda cisimleşmiş devlete karşı kadınlar sanatla direniyor. John Berger, ayrıca, “Direniş eylemi, sadece bize sunulan dünya-resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır. Cehennem içeriden geçersiz ilan edildiğinde, cehennemliği son bulur” demişti. Sanırım bu tespitin ardından daha çok sanat, daha çok direnmek gerekiyor. Öte yandan iktidarın kadınları ev içine hapsetme heveslisi olduğu bilgisi, Metal Kolektif örneğini daha çok değerli yapıyor. O halde yazıyı, kolektif sürecindeki çeşitli konulardaki tartışmaların şiirine ilham olduğunu söyleyen Seher Kakdaş’ın bir şiiriyle bitirelim.

yaratmak hevesi tanrı gibi hissettiriyor,
alıyorsun eline balçığı,
ellerin aklının hizmetkârı,
o son dokunuşa kadar sana ait.
elini çekince kendini yaratıyor balçıktan kadın.
tanrının eli çekildi üstünden,
bir olup birçok anlam bulacak onlar.
kendini doğuracak ki önce
bütün kalabilsin.
kendini doğuracak ki önce
çeşitlilik artsın.
meclisimize buyur!
senden bereket toplasın duygudaşlarım,
sabırla güzellikler arayalım.