ŞANOYA KURDÎ DÊ BIJÎ, DIGEL WE!: KÜRTÇE TİYATRO YAŞAYACAK, SİZE RAĞMEN!

AYŞEN GÜVEN

“Herhangi bir dilin yaşaması olanaktır” demek kuşkusuz doğru bir ifade. Yanı sıra “Her dil bir bir zenginliktir” cümlesi de öyle. Gelgelelim bu sağlamayı yapmak bile ev sahibi edasıyla sesleniyormuş gibi oluyor çoğu zaman. Oysa anadil ve onu kullanabilme özgürlüğü kaçınılmaz bir refleks dahası; nesneleşmemiş bir uzuv dil, diller, dilimiz. Bir itirazı, bir sevgiyi, bir öfkeyi, bir yeniliği bir derdi bir acıyı bir yenilgiyi ya da zaferi kendi dilini kullanmadıkça anlatmanın bir yolu var mı! Sahiden tek bir dilde sanat var mı yahut hayat var mı! Dahası herhangi bir dil istediği yere uzanamazsa, bir başka dil de devletlûlara dokunursa ucu kesilmez mi! Bu basit ve komik soruları sormamak mümkün olmasa keşke diyerek sadede geliyorum. Ekim ayında yine yeniden Kürtçe bir oyun  yasaklandı. Gösterimine saatler kala… Şehir Tiyatrosu salonunda… Polisler eşliğinde…

Mesele sanattan siyasete sıçrayınca -ki aslında ve diyalektik olarak hep böyle olsa da- gökyüzüne fırlayan ve sevmediğimiz havai fişekler gibi patlayıverdi manşetler birden. Oysa eş zamanlı olarak herhangi bir tiyatronun hayatta kalması mevzu bahisti zaten.

‘Teatra Jiyana Nü’ tiyatrosunun13 Ekim 2020 tarihinde
sergilenmesi planlanan ‘Beru: Klakson Borizan Birt’ oyununa
Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafından yasak getirildi.

Absürtün bir yazın yahut sanat türü olması gerekirken rutinimize dönüştüğü yurdumda, şu satırları üst üste koyunca bile eski bir devlet adamının söylediği gibi insan “hayret ediyor”! Ya da edebilmeli en azından. Kürdün, Ermeninin, Rumun, Suriyelinin gündelik hayatına siyaset nasıl sirayet ediyorsa birebir örten biçimde sanata da biçim vermeye kalkışıyor. Elbette pek çok sanatçının vurguladığı gibi “sanat zaten bir dildir”, “dili olmaz” ve fakat dil olmadan da başka pek çok şey gibi sanat da olmaz sanıyorum. Ki Kürtlerin özgürlüğü nasıl her birimizin; tüm emekçilerin özgürlüğü ve haklarıyla ilgiliyse Kürt tiyatrosunun görünür olması ve gelişmesi de Türkiye tiyatrosunun dilinin daha sivri, sahnesinin daha özgür olmasıyla ilgili.

Makarayı mecburen az biraz geri sarıyorum ki bunu gördük ve hepimiz oradaydık demek için… Çünkü ‘Bêrû: Klakson, Borîzan û Birt’ oyunun yasaklanması Kürt meselesinde iktidarın makas değiştirme fiilinden ne kadar bağımsız sorusu eşliğinde…

Geçtiğimiz Ağustos’ta Mezopotamya Kültür Merkezi
18 yıldır faaliyet gösterdiği binasından edildi.

Hatırlayalım… 27 Eylül 1991, kültürün “başkenti” İstanbul’da Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) kuruluyor. Aralarında Musa Anter, İsmail Beşikçi ve Ali Temel’in de bulunduğu bir grup aydın ve sanatçı tarafından açılan bu kültür mekânı sonraki yıllarda İstanbulluları; Kürt müziğinin farklı yorumlarıyla mesela dengbêjleriyle, tiyatrosunun düğün seyirliklerindeki kökleriyle, sinemasının sert gerçekleri anlatma cesaretiyle tanıştıracak. Ve dahası Kürt sanatçılara yahut sanatla uğraşmak isteyenlere bir okul olacaktır. “Kürt kültürü ve sanatı üzerindeki tüm baskılara, asimilasyon, inkâr ve halen günümüzde yürütülen kültürel soykırım politikalarına karşı ‘özgür yaşam, devrimci sanat’ perspektifiyle faaliyetlerini yürütüyordu. İstanbul’da sürgünde kurulan Mezopotamya Kültür Merkezi bugün başta Kürdistan olmak üzere pek çok bölgede kurumsallaşarak, çalışmalarını sürdürüyor” deniyordu MKM’nin kuruluş manifestosunda. Aynı yıllar ‘faili meçhul’ cinayetlerle anıldı Kürdistan. Buna rağmen kurulduğu yıl bir çiçek daha açtı MKM, Teatra Jiyana Nû da haliyle ‘sürgünde’ boyverdi. Sonuçta Kürtler sanatla da bir parantez açıyordu belli ki.

Ve geçtiğimiz Ağustos’ta Mezopotamya Kültür Merkezi 18 yıldır faaliyet gösterdiği binasından edildi. Beyoğlu’nun çok kültürlü ve çok dilli sanat ortamının son kalelerinden olan MKM açılmış olan tadilat ihalelerini kazanmış olduğu halde kararların iptali sonucu ‘işgalci’ pozisyona düşürüldü. Başka bir yer bulunuyor elbette yalnız ‘işgalci’ içimize batıyor. Ki bu prosedür işleri sonucu gibi görünen yerinden edilme hikâyesi bile söz konusu Kürtler olunca biliyoruz ki kanunla, kuralla falan ilgili değil. Devlet bu ülkede Kürde karşı insafsız, kanunsuz, kuralsız olmasıyla meşhur sonuçta. Tıpkı Kürtçe diye bir tiyatro salonunu basarken olduğu gibi!

Bugün Kürtler mevzu bahis olduğunda ilk durak 90’lar kâbusu ikincisi de 2010 “demokratik açılım” simülasyonu oluyor mecburen. Yıllara yayılan bir süreç; gerillalarla yapılan canlı yayınlar, hükümet adamlarının “Sayın Öcalan” hitapları, onların “demokratik açılım” ısrarına karşı bizlerin “Kürt açılımı” diye bastırmamız, kısmi çatışmasızlık, TRT Şeş gibi yüzeysel bir kanal, yedi ilde “açılım konserleri” ve yine aynı kapsamda “sinema ve kitap” günleri, sanatçılarla “açılım” toplantıları… Sadece sanat alanına dahi dönüp baksak kimler kimlerle yan yana geldi, Kürt meselesine dair neler söyledi sanırım hiçbirimiz inanamayız!

Neyse  hasılı ben bu burjuva demokratik girişimin, boş tabaktan yaydığı özgürlük kokusunun ortasında İzmir’den İstanbul’a taşındım. Hayat Televizyonu (kapatıldığı 29 Eylül 2016’daki adıyla Hayatın Sesi Tv) haber merkezinde çalışıyorum, İstanbul’da yaşamayı öğreniyorum aynı zamanda kültür-sanat programımız Karaborsa’da editörlük yapıyorum. Mütemadiyen öğreniyorum ve yanısıra sanıyorum ki kültür sanat hayatı bu şehirde hep böyle akıyor. Tiyatroya ilgim yoğunlaştıkça farkediyordum da aslında yeni bir şeyler oluyordu.

Özellikle Avrupa Yakasında; Mecidiyeköy, Harbiye, Taksim, Karaköy, Nişantaşı, Cihangir hattında pıtırak gibi yayılan tiyatrolar bir süre sonra karşı yakaya da aşılandı. Genç tiyatrocular konfetiden çıkar gibi rengarenk dağılıyordu şehre.

‘Teatra Jiyana Nü’ oyuncuları: Sahneler bize
kapatılsa sokaklarda, parklarda oynarız.

Apartman dairelerinden, garajlardan, izbe binalardan bozma irili ufaklı onlarca sahne, onlarca topluluk; günümüzün metinlerini yazıyor, tiyatronun 4. duvarı başta olmak üzere kalıplarını yıkıyor, face to face gibi metotlarla, tiyatro-performans buluşmalarıyla seyircisini yetiştiriyordu.. Bu tiyatroların sahnesindeyse cesaretli konular başrolü alıyordu; tekrar edip duran görsel olarak zengin ama sadece çeviri metinlere dayalı, yapısal olarak tıkanmış ödenekli tiyatroları da sonrasında tazleyecek alternatif bana kalırsa “bir tiyatro başkaldırısı” gerçekleşiyordu. Metinlerinde, 12 Eylül darbesinin yıkımını yaşayanların çocukları darbeyi eleştiriyordu, eşcinseller en acıtıcı yanlarıyla toplumla ve aileleriyle bu sahnelerde de hesaplaşıyordu, iş cinayetlerinin üzerine gidiliyordu, kadınların yükselen sahneleri eş zamanlı olarak bu sahnelerde duyuluyordu, kent yağmasının hicvini de siyasetçileri iğnelemeyi, faili meçhulleri de, ırkçılığın nasıl hastalıklı bir şey olduğunu da anlatıyorlardı. Kendi üslup ve estetikleriyle yaşadıkları çağa dair sözleri vardı ve söylüyorlardı. Hatta bu tiyatrolardan çoğu için oyun sonlarındaki selamlamalara, dövizlerle çıkarak güncel sıkıntılarına dair laf söylemek bir eylem geleneğine dönüşmüştü neredeyse. Van depreminde, Soma katliamında, Roboski’de, Suriye savaşında daha pek çok ortak meselemizde yaptılar bunu. Bu eylemlerini kendi aralarında da bir dayanışmaya dönüştürerek sahnelerden biri maddi olarak zora düştüğünde dayanışma göstermek ve buna çağırmak için de yaptılar. Peşpeşe; Emek Sineması’nın yıkımı geldi, sahip çıktılar, tüm eleştirileriyle Şehir Tiyatrosu’nun yönetmelik değişikliğine karşı 7/24 sahne eylemlerini de onlar sırtladılar. Ve Gezi parkında ağaçlar kadar köklü durdular. O günün genç tiyatrocuları bugün artık yetkinlikleriyle üretimsiz, nefessiz, dahası dilsiz bırakılıyorlar.


Tam da açılım yıllarında parıldayan bu tiyatroların arasında Kürtçe tiyatro da vardı. MKM’nin Teatra Jiyana Nû topluluğunun kuruluşundan sonra en heyecan verici dönemlerden biriydi bu herhalde. Seyri Mesel, Şermola Performans (Destar Tiyatro), Tiyatro Avesta ve adını şuan sayamadığım pek çok Kürtçe oynayan tiyatro kuruldu. Türkiye tiyatrosu “duraklama döneminden” Kürt tiyatrosunun da atağıyla daha güçlü çıkıyordu.  Mezopotamya’da tiyatronun doğuşundan dengbêjlik geleneğine, 1893 yılı Osmanlı’da Kürt Tiyatrosu’ndan günümüze; Türkiye, İran, Irak, Suriye, Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Ürdün ve Avrupa’ya kadar; efsaneleri, klamları, ritülleri ile Kürtçe tiyatro da yeni dil ve üslupla sahnesini kuruyordu. Beyoğlu’nun göbeğinde her gün Kürtçe oyunlarla sahnesini açan, seyircisinin büyük bölümü en az 2-3 vasıtayla gelen, Türkçe üst yazı kullanan ve işi sadece tiyatro olan Şermola Performans açıldı: Yıl 2010’du yine.

Ve 10 yıl sonra Kürtçe bir tiyatro oyunu ‘kamu düzenini bozuyor’ olduğu gibi fantastik bir iddiayla -ki bu derecede abes bir örneği de Mehmet Ali Alabora’yı sürgüne gönderen “Mi Minör” oyunun Gezi Parkı eylemlerinin ‘provası’ olduğu iddiasında görmüştük herhalde- yasaklandı. Üstelik Kürtçeye çevrilen Dario Fo metnini Teatra Jiyana Nû/Yeni Yaşam Tiyatrosu şimdiye kadar en az 100 kez sahnelemişti zaten!

Peki bu arada tiyatromuza, Kürtçe tiyatroya ne olmuştu ? Memlekete ne olduysa o oldu elbette. O tünele de gireceğim ama yasağın saçmalığı daha da büyük puntolarla zihnimizde yer alsın diye Dairo Fo ve oyunundan da bahsetmek istiyorum.

Anarşist yazar ve yönetmen Dario Fo gibi ideolojilerden kaçmayan; yaşamı boyu açlığa karşı duran, direnenleri, “gerçek ve insancıl yaşamı” talep edenleri anlatan bir tiyatro insanını yasak ve sansürle aynı cümleye koymak evet oldukça saçma ama takdir edersiniz ki azılı faşistler, tıksırıncaya kadar yiyen kapitalistler için değil!

Ki oyunun konusunu 1995 yılından beri yazarın metinlerini Türkçeye kazandıran Füsun Demirel anlatırken şunlarına dikkat çekiyor: “1978 yılında öldürülen Hristiyan Demokrat parti başkanı Aldo Moro olayından sonra yazılan oyunda kaçırılıp öldürülen kişinin bir politikacı değil de bir sanayici olsaydı acaba ne değişirdi sorusu sorgulanır. İtalya o yıllarda kötü giden ekonomisi, siyasi yönetimi ve ülkede tehdit oluşturan Brigate Rosse eylemlerinde zor yıllar geçiriyordu. Dario Fo’yu o dönem İtalyan siyasetinde en çok ilgilendiren ise Aldo Moro eğer öldürülmeseydi Hristiyan Demokrat Parti ve İtalyan Komünist Partisi arasında bir koalisyon oluşturulacak olmasıydı.” Açıkçası bugünlerde derdi bu olan bir metnin Türkçesine ne kadar tahammül gösterilir emin değilim!

Evet birimize bir şey olunca hepimize oluyor. 1990’ların sonunda temelleri atılan 2000’lerin başında somutlanan alternatif sahneler Gezi eylemlerinden sonraki süreçte bir bir kapandı kimi topluluklar dağıldı bunlar arasında Kürtçe tiyatro yapanlar da vardı. Benim gibi Kürtçe bilmeyen pek çok insana Kürt tiyatrosu konusunda en azından fikir veren Şermola Performans sahnesi de kapandı. Kimi tiyatrocular meslek değiştirdi, kimileri yurtdışında sanatla uğraşıyor kimileri burada hala direniyor. Mesela Beyoğlu’nu kültür-sanattan “ayıklayan” iktidar politikalarına, ödenekleri kesimlesine, vergi borcu batağında olmasına salgınla aylardır kapıları kapalı olmasına rağmen her dilde tiyatroya da kapısını açan Kumbaracı50 direniyor. (Ki sahnenin yaşaması için detaylarını www.kumbaraci50.com ‘dan öğrenebileceğiniz bir dayanışma kampanyası yürüyor.)

Kürtçe oyun kıyametinin koptuğu mevzu tam buraya denk geliyor işte; aylardır sanatçıların yönetenlere yaptığı çağrılar vardı zaten. Pandemiyle beraber müziğin, tiyatronun “yalnızlık hissinin” altı çizilirken İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatrosu’nun bağımsız, özel tiyatrolara salonlarını açması bir umut olmuştu yalan yok. Seçilen 50 oyun arasında İBBŞT’nin 106 yıllık tarihinde bir ‘ilk’ olarak Kürtçe tiyatro oyunun yer alması da öyle haliyle. Ki sansür ve yasakla sonuçlanan bu “ilk” girişimi tiyatronun Türkçesinde de sansürü yüreklendiriverdi. Ben bu yazıyı yazarken Devlet Tiyatroları’nın da sezonu açamayan özel tiyatrolara salonlarını tahsis edeceği açıklandı. Başvurularla beraber “oyun metinlerinin incelenmesi” şartıyla! Yani Kürtçe olmasına gereken tepkiyi verdik şimdi Türkçeler ellerini uzatsın, sansürleyeceğiz deniyor.

Ekrem İmamoğlu: Bu oyun, Devlet Tiyatroları tarafından oynanmış.
Türkçe oynanmış. Şimdi Kürtçe oynanacak. Ne farkı var? 

Oysa salgının öncesinde de zaman zaman gündeme gelen ödenekli ve özel tiyatro tartışması yerine; varolan kamusal olanakların eşit paylaşılmasına hem sanatçılar hem seyirciler talip olabilir. Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları genç, yeni, özgün, cesur tüm tiyatroların oyunlarıyla Kürtçe, Ermenice (ki tiyatromuzun önderleri onlardır), Rumca da seslenmeli bu şehre. Artık bunların pazarlığı, ön koşulu olması maalesef ve en nazik ifadeyle ‘ayıp’ oluyor, ‘yazık’ oluyor. Kürtçe oyun yasağına karşı “Geri adım atmayız. Onlara geri adım attıracağız” diyen İBB Başkanı Ekrem imamoğlu da bu sözünü tutma yükümlülüğünü Türkiye tiyatrosuna ve dahası İstanbul’un farklı kimliklerden oluşan seyircisine borçlu. Ki AKP’nin ses kayıtlarında, kapalı kapılar ardında, bizle halkla paylaşılamayan protokollerde kalan ve adına “Kürt açılımı” dahi diyemediği gri özgürlük ve barış söylemlerinin bile kazanımları ortada. Ve lakin burjuva demokrasisinin suyu da bir yerde kaynıyor ve yeni bir dünya tasavvuru olanları yakıyor önce. Ne Kürtler ne Türkiye’nin emekçi dinamikleri ne de sanat bir makas değiştirme hareketini daha kaldıramaz. Merkezi idare de yerel yönetimler de şunun farkına varmak zorunda; sanatçılar ve kitleler birlikte düşünür ve yaratırsa her şeyin rengi değişir. Ki bu siyasetlere rağmen çatlağını bulur ve olur.

Nihayetinde bu çağın gençlerinin takip ettiği ve yine o gençlerin arasından tiyatrocuların yarattığı oyunlar, kurduğu sahneler hepimizi bir çıtaya yükseltti, belki de farkında değiliz. Kürtçe tiyatro da tam oradaydı işte.

Tüm haklarımızın, hayatımızın ve hayallerimizin üzerinden Sur ve Cizre’deki kıyım, Soma’daki kıyım, 10 Ekim ve Suruç katliamları, kayyımlar, Halkların Demokratik Partisi’ne yönelik operasyonlar ve daha niceleri geçti. Kürtler gene sakıncalı, dilleri gene yasaklı hale geldi, tiyatroları engellendi. Hal böyle olunca çan eğrisinde yükselttiğimiz ortalamayı hep beraber ve her yerde düşürdük.

“Şanoya Kurdî wê bijî, digel we!: Kürtçe tiyatro yaşayacak, size rağmen!” demenin “Tiyatromuz Yaşasın!” demekten bir farkı yok. Hepimiz rolümüzü en iyi şekilde oynayalım yeter. Hani o tiyatrıocuların bir eylemindeki döviz vardı ya bırakın da tiyatrolar “Alkıştan yıkılsın!”