SEDA YAVUZ: SANAT PİYASASI VE KÜRATÖRLÜK MESELESİ
SEDA YAVUZ: SANAT PİYASASI VE KÜRATÖRLÜK MESELESİ

SEDA YAVUZ: SANAT PİYASASI VE KÜRATÖRLÜK MESELESİ

Sanatçıdan beklentimizin, sanat piyasasına dahil olmadan özgür iradesiyle üretmesi olan çağımızda, sanatçının yalnızca sanat üreterek geçinme koşullarını oluşturabilmesine  verilebilecek cevap tektir; ‘Devletin sanatçıyı desteklemesi’. Hali hazırda böyle bir durumdan bahsedemezsek, üretilen işlerin bağımsızlığından hiç söz edemeyiz. O halde, bugün sanat üretilmemektedir. Düz mantığın meyvelerinin iştahla yendiği coğrafyaların birinde, ‘kurtla yiyip, çobanla ağlaşan’ bir takım sanatseverlerin çözümü de tektir; ‘sanatçının emeğini sömürmek, sanatçıymış gibi yapanı piyasada yüceltmek’ Bazı tekil örnekler bir yana geçim sıkıntısından başka sıkıntısı olmayan sanat üreticileri (özellikle emek vurgusu yapılmaktadır!) şartlarını zorlayarak ve bir biçimde bu ilişki ağında olabildiğince temiz kalabilmiş ve samimi piyasadarlarla ilişkilenmek gibi bir ara çözüme yönelirler. Oysa ki kötünün iyisi olarak tanımlanabilecek bu çember sanatçıyı ‘olabildiğince’ geçimini sağlamaya hapsedecek ve üretiminden ödün vermesine neden olacaktır.

Son günlerde sosyal medyada hayli konuşulmaya başlayan bir sanat eleştirmeninin feryadı ise özellikle tartışılmalıdır. Meksika doğumlu Avelina Lesper, sanat tarihi eğitimi almış bir eleştirmen olarak bugün yapılan sanatın, piyasaya dahil olan ‘büyük’ sanatçıların hiçbirinin sanatçı olmadığını savlıyor[1], hatta Lucien Freud’dan sonra sanatçı gelmediğini de ekliyor. Youtube’da yayınlanan röportajının başlığı “Modern sanat bir kandırmacadan mı ibaret?” Üzerine konuştuğu, sanatsal olmadığını savladığı üretim ise çağdaş ve günümüz sanatı. Terminolojik olarak genel geçer izleyicinin çok da ayrımını hissedemeyeceği ancak modernist, çağdaş ve güncel sanat arasındaki süreç bu tespitleri yeniden değerlendirmek açısından önemli. Lesper’in üzerinde durduğu özellikle müzeler, müzayede evleri ve sanat fuarlarında oluşmuş kemik yapının piyasayı beslediği ve hiç bir denetim mekanizması olmadan fiyatların belirlendiği, yalnızca bir sertifika karşılığında doğadan iki dalı alarak yerleştirme vaadiyle binlerce dolara satıldığı vd… tespitleri oldukça doğru. Ancak günümüzde sanat yapılmıyor olduğu savını haksızlık olarak nitelemek gerek. Yaklaşık yirmi beş dakikalık bir konuşmaya sığdırdığı için özetleyerek feryat etmesi de anlaşılabilir. Haksızlık olan nokta yalnızca kendi işinde gücünde, olabildiğince kendi ifadesini oluşturmaya çalışan sanatçıya değil aynı zamanda üzerinde çok tartışılan ve ne menem bir şey olduğu konusunda uzlaşılamayan küratöre de. TDK Sözlüğü’nün küratör açıklaması ilgi çekici; “Müze, kütüphane, sergi, hayvanat bahçesi vb.ni yöneten ve etkinliklerini düzenleyen yetkili kimse.”[2]

Koleksiyon, kitap, sanatsal üretim ve hayvanlar alemi arasında bir fark olmadığını öngören sözlük, zihin açıcı bir biçimde yukarıda sayılan dört nesnenin(!) yöneticiliği ve etkinlik düzenleyicisi olarak nitelemekte. Bu nokta sanat piyasasının da yukarıda onunla birlikte sayılan kurumlarla birlikte fark gözetmeden yönetilmesi gerekliliği. Yönetim ve etkinlik düzenleme yan yana anıldığında şirket oluşumunu çağrıştırıyor. Demek oluyor ki resmi bakış, müzenin ve kütüphanenin işleyişinden hatta varlığından bihaber, aynı zamanda sanat nesnesiyle egzotik hayvanların sergilenmesinin eş tutulması da tesadüf olmasa gerek. Lesper, konuşmasının bir bölümünde güncel sanatı anlamayan izleyicinin haklı olduğunu çünkü zaten anlamsız bir üretimle karşılaştıklarını dile getiriyor.

Buradan çıkan sonuç; ‘sokaktaki insanın’ sergideki herhangi bir işe bir egzotik hayvana bakarken duyduğu ‘yabancı olanla ilgilenmek ve onunla tarif edemediği bir ilişki kurmak’la yetiniyor olduğu. Fakat mesele bu kadar basit olmasa gerek, sanat tarihi ya da güzel sanatlar eğitiminde öğretilenler belli sınıfların üretimleridir, folklorik üretimler pek konu edilmez. Dil kullanımına benzer bir durumdur; uzlaşıldığı düşünülen ortak bir doğru gerçeğe dönüşür. 19. yüzyıldan verilebilecek bir örnek, sanatla karşılaşmanın, sanatın ulaştığı farklı sınıfların algısıyla ilgili ironik bir çıkarımdır. Honoré Daumier (1808-1879) Fransız ressam, gravürcü ve karikatüristtir, Gerçekçilik akımına dahildir. (Görsel) Çizdiği karikatürlerde dönemin yeni sınıfının sanatla kurmaya çalıştığı ilişkiyi eleştirir. Sanat prestij göstergesidir ve ulaşabildiği kitle genişledikçe anlaşılmaz olmaktadır. Bu dönemde, özellikle Fransa’da sanat sergilerinin yanı sıra egzotik hayvan ve insanlar, ölü insanlar vd. gibi sergilemeler de olmaktadır. Bu sergiler tanıtım amaçlıdır ve bilgiyi göstererek öğreten kültürün çağdaşlaşma zeminini kurmak amacı gütmektedir. Yukarıda açıklaması yapılan küratör henüz bugün anladığımız anlamına kavuşmamıştır (gerçi bugün de muğlak bir anlam barındırmaktadır). Bir diğer yandan izleyici, anlamak için daha yakından bakmak gerektiğini düşünür, resmin anlam evreni, malzemesi, boyutu, rengi kullanım biçimi gibi özelliklerle sınırlandırılır. İki açıdan da zor bir durumdur; sanatçı akademiden ve hamisinden (bugün sponsora ve yatırımcı koleksiyonere denk düşebilir) bağımsızlaşmakta fakat anlaşılamamaktadır, izleyici ise bu yeni karşılaşmada anlamamanın nedenlerini resmin üzerine atmak gibi bir yol bulma aşamasındadır. Benzer bir süreç birçok toplumda farklı bağlamlarla işler.

SANATA NE GEREK VAR?

Tarih öncesi dönemlerde figürinler, mağara resimleri yapılmışsa ve bu yapma-etme eyleminin ‘faydası’ gözle görülür değilse sanatın gerekliliği de tartışılır, uzun yıllardır da tartışılmaktadır. Tarihsel ve ontolojik bir çözümlemeye girmeden gayet basitçe şu çıkarım yapılabilir; sanat vardır. Sanatı prestijli bir alana sürükleyen dönem yerleşik düzene geçişle başlatılabilir çünkü uzlaşılmış ve resmileşmeye başlayan hiyerarşik bir sistem kurulmaktadır. Sonrasında Papa Gregorius’un dediği gibi; “Sanat okuma yazma bilmeyenlere İncil’i öğreten imgesel bir dil” olmalıdır. Kutsalın imgesini oluşturur ve ona herkes erişemez. Bu mantıksal zemin üzerinde kurulduğuna göre, sanat kutsaldan payını alır, dünyasal tarafından payını alan da uzunca bir sure Antik Yunan’ın özgür yurttaşı olan köle ve kadın olmayan erkeklerdir. Sanat bir iletim nesnesi olarak gereklidir. Bugün yaşayan izleyici bile Bernini’nin (1598-1680) ‘Proserpina’nın Kaçırılışı’ (Görsel) heykeline hayranlık beslemektedir. Proserpina ya da Persephone, aşk uğruna amcası Hades tarafından yeraltına kaçırılır ve dönmemek üzere Hades’in dünyasında kalır, annesi Demeter’in yoğun üzüntüsü sonucunda belirli zamanlarda yeryüzüne gönderilir ve bu anlatı mevsim dönüşümleriyle ilişkilendirilir. Bernini bu heykelinde kaçırılma anını betimler ve yoğun hareketle bu anlatının imgesini kalıcı kılar. Son noktada bir kaçırılma hikayesine güncel izleyici bile ‘görsel bir şölen’ izleyerek bakmaktadır çünkü Bernini’nin el işçiliği çok ustacadır ve gündelik hayatta karşılaşıldığında tepki verilmesi gereken kaçırılma olayı bir bakıma görselin büyüsüyle anlamından arınır. Demek oluyor ki her şeyi anlamaya odaklı günümüz izleyicisi mitolojik bir anlatıyı sorgulamadan beğenmekte hatta heykel karşısında zevk almaktadır. Sanat, mitsel anlatıların inanç sistemlerinde gerçek birer anlatıya dönüşümünde büyük rol oynar. Sanat, sistemi oluşturmak ve yaygınlaştırmak için gereklidir.

BERNINI SANATÇIYSA DUCHAMPS KİMDİR?

1900’ler sanatın hem anlam hem de biçim açısından kırıldığı yıllardır. Daumier’nin dönemindeki yüksek sanat kurgusunun ehlileştirilmesiyle başlayan süreç 20. yüzyılın başında farklı yollar ve yöntemlerle yeni söylemler yaratmayla devam eder. Eserin sahipliği konusu tartışmalı da olsa[3]  ‘Pisuvar’ (Görsel) isimli iş, bize sanat piyasasının geldiği noktayı özetler. Sanatta hazır nesne kullanımının önemli örneklerinden olan ‘Pisuvar’, en seçkin sanat işlerinden biri olarak tarihe dahil edilir. Replikalarının bile milyon dolarlara satıldığı ‘işlevinden arındırılarak’ sanata dönüştürülen bu nesne ironik bir sanat tarihsel özet yapmaya olanak sağlar. Tüketeninin bile dokunmaya çekindiği pisuvar, farklı bir imzayla bir sergiye gönderiliyor ve aslında bir karşı çıkışın ya da eleştirinin nesnesiyken piyasa onu sanat eserine dönüştürüyor. Bir şeyin değerini ederiyle paralel kılan zihin, anlamadan beğenen ve yine fiyatı dolayısıyla eleştiren iki tür izleyici üretiyor. El ustalığının bir kaçırılma sahnesindeki anlatıyı öteleme başarısı bu sefer eleştirel bir fikrin resmi zihniyete uyumladırılmasıyla son buluyor.

Bugün karşılaştığımız durum budur ve daha da tehlikeli olan sanatçının özgür-müş gibi salındığı alanın darlığı. Dolayısıyla izleyici kitlelerinin bu dar alanda paslaşmaya hak görmeleri ve hatta hak iddia etmeleri de ayrı bir tehlike barındırıyor. Banksy’nin sokak duvarlarına çizdiği grafitileri, duvarları sökerek müze alanına taşıyan, milyonlarca dolara indirgeyen ve iletisini tamamen bağlamından koparan aktörlerden biri de küratör. Önceleri sergi organizatörlüğüyle başlayan sonrasında sergi komiserliği, sergi düzenleyicisi olarak devam eden süreç bugün küratörler dünyasının sözünü alkışlıyor. Her türlü itibarsızlaşmaya uğrayan sanatsal üretim anlamlandırma sorunuyla karşılaşmışken bir de sanatçı ve çevresi olarak adlandırabileceğimiz ilişkiler ağında piyasaya entegre ediliyor. 19. yüzyılın ‘öldükten sonra zengin’ sanatçısı ışık-renk-hareket gibi öğelerle biçimsel açıdan doğaya uyum- içsel dünyayı yansıtma evrimi geçirirken (izlenimcilerden dışavurumculara) aslında derdini anlatamıyor oluyor. Derdi binlerce yıllık anlatı geleneğini kırarak, kimsenin mesajını iletmek zorunda olmamakken bir anda fırça vuruşlarının rölyefik etkisinin ve kompozisyonda dağılan ışığın sunduğu görsel şölenin fiyatı biçiliyor.

Gelinen nokta bu açıdan tesadüf değil. Avelina Lesper’in ifşası aslında olan bitenin organize bir suç şebekesi oluşumuyla biçimlendirilmesi. Koleksiyoner- küratör-sanat tarihçisi/eleştirmeni işbirliğiyle kurulan bu şebeke(!) kimsenin pek de anlamadığı işleri piayasada fahiş fiyatlarla değerlendiriyor. Sanatçı genelde satılan işinin fiyatının yaklaşık yarısını edinirken, piyasa diğer yarısıyla dolaşımını sürdürüyor. “Edepli edebinden susar, edepsiz ben susturdum sanır” cümlesine göndermeyle edepli sanat tarihçiler ve eleştirmenler de durumun kıyısından geçen yazılarla eleştirilerini sunuyorlar. Hal böyleyken sanatsal üretimin evrenine pek de giremeyen ya da bununla ilgilenmeyen bir sanat alıcısı profili görülüyor. Açıklayıcı metinlerin ışığında (genelde küratörlerin yazdığı metinler) işleri anlamaya çalışan izleyici de piyasaya katkısını, müze ve galerilere ödediği küçük bir meblağla, sunuyor. Doğaya uyumu kuramsallaştıran Cezanne’dan, resmin sonu tartışmalarının en büyük isimlerinden biri olan Maleviç’e, oyun oynama özgürlüğü için savaşan dadacı sanatçıdan, tesadüfün gerçek dünyaya katkısını sorgulayan gerçeküstücüye, söz ve imgenin geleneksel sorgusunu kıran Magritte’ten, oto-portreleriyle varoluşunu sezmeye çalışan Semiha Berksoy’a ve daha birçok sanat insanının emeğine, ifade etme isteğine, kendini bulma serüvenine, karşı çıkışların, protestoların imgeleştirildiği bu alana, yani sanatın kendisine büyük haksızlık ediliyor.

Lesper’in Lucian Freud’dan sonra sanatçı yoktur ifadesini keskin bir kırılma yaratmanın yollarından biri olarak kullandığını varsayarak yine de günümüzde yaşayan ve tüm yaşantısını her tür olanaksızlığa rağmen sanatsal ifadeye adamış sanatçılara haksızlık olarak görmek olası. Sanat bir gereklilik değil bir ihtiyaçtır. Plastik sanatlar özelinde düşünüldüğünde imgeyle karşılık bulan bu ihtiyaç müzik üzerinden okunursa daha kolay anlaşılabilir. Ağıt, her kültürde ölünün ardından yakılır, bir komisyon seçerek seçkin bir ağıt üretim firması kurulduğuyla karşılaşmamışızdır. Herkes kendi dilinde söyler ancak duygusu tektir. Buna benzer bir biçimde bilginin eşliğinde hissedilmesi kolaylaşan resim-heykel-mimari gibi plastik sanatların işi müzikten biraz daha zordur. Çünkü aracısı fazladır, komisyonculuk da bu aracılık sisteminde işe zarar verir, izleyiciyi yönlendirir, piyasayı diri tutar. Oysaki bilgi edinmenin hissi azaltmayacağını varsayarsak, hazır nesne gibi hazır bilginin rahatlığını ve konforlu alanını yaşamak isteyen varsıl izleyici söz konusu piyasada diğer payendalar arasında altından bir payenda gibi parlar; işlevseldir ve seçkindir.

BİR ÖNERİ

Sanatçı-sanatsal üretim-izleyici dengesinin kırıldığı günümüzde herkese çok iş düşmektedir. Kutsal anlatının dayanılmaz ağırlığı fakat bir taraftan da anlamının metinlerde karşılığı olmasının rahatlığı son yüz elli yılın sıkıntısını açıklar. “Küratörün bir sergiyi, meyve-sebze dizer gibi mi yoksa bir kavramsal çerçevede sorunsallaştırarak oluşturması mı?” diye soracak olursak genelde herkes ikinci açıklamayı onaylayacaktır. Söz konusu ‘herkes’ arasında kaç kişi bu sorunsal üzerine düşünmeyi ve yeni fikirlerle bir sergiden ayrılmayı başarabilmektedir. Gönüllü yapılan işler neden daha fazla anlaşılır? Endüstrileşen spor, eğitim ve sağlık insanlığın iyiliğini mi amaçlamaktadır? Öğrencisini müşterisi gibi gören öğretmenle, izleyicisini alım-satım nesnesine dönüştüren müzayedeler, galeriler ve müzeler neye hizmet etmektedir? Bu soruların cevapları çok net; para kirletir! Emeğinin karşılığını almakla, ilişkiler ağında bir payenda olmak arasında kalmış sanatçı ve küratörden beklenti 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın ikinci yarısına dek yüz yıllık bir süreçte fakir ama onurlu sanatçı gibi olmasıdır. Sanırım gönüllü olmaktan hayıflanmayan bu kişiler üstlerinden para ve itibar kazanılmasından bıkmış olmalı ki bu işlerliğe dur demenin ya da en azından hakkını savunmamın yollarını arıyorlar. Bir diş hekimi koltuğuna oturan hasta, bir gidişlik fiyat ödememekte, her işlem için ayrı bir fiyatlandırmayı kabul etmektedir. Peki, sanatı tüketen kişiler üç saatlik bir müzik resitalinin karşılığını bir çelliste 50 lira olarak belirlerken ya da galerici sanatçının işlerine el koyma aşamasında utanmazken, sanatın kuramsal tartışmalarına kafa yoran, bu yolda üreten yazı yazan insana kelime başı para ödenirken, sanatın faydasızlığı ve gereksizliği mi vurgulanıyor? Yaratıcılık fayda sağlatan bir eylem değildir, düşünebilmek, araştırma yapmak, var olan durumların ifadesini oluşturmaya çalışmak da lüks değildir. Bir hekimin emeğinin karşılığını bulması kadar bir sosyal bilimcinin ya da bir sanat emekçisinin emeğinin karşılığını alması da doğaldır. İş emek vermekte.

Küratör bu sanat emekçilerinden biridir, mesleki olarak bir kavramsal çerçevede sanatçının eşliğinde, onayını alarak ve düşünsel ortaklığa girerek sergi kurar. Bu kurulum neredeyse sanatçının kompozisyonunu kurduğu titizlikte olmalıdır, bir seçki sunmaktan öte bir söz üretmelidir, zihinlere katkı sağlamalıdır. Bu noktada organizatörden ayrılır. Küratör, açıklama metni yazmakla görevli işlerin satışlarına olanak sağlayan bir kurgucu değildir, olmamalıdır. Fakat piyasaya dönüşen her alanda olduğu gibi sanatta da küratör, bu dönüşümden payını alarak yüklenen rollerin aktörü ya da aktrisi haline gelmiştir. Gelinen halin çöp yığınları arasında altın aramak kadar zor ve karşılığı büyük getirisi de işin çelişkili yanıdır. Aranıp da bulunamayan bir kayıp eşyanın göz önünde çıkması gibi, yüzlerce emektar sanatçının, niyeti egosundan büyük genç sanatçının fark edilmesi için uzaklara gitmenin anlamı yoktur. Sevdiği işi yapanların en az sevmediği işi yapanlar kadar sömürüldüğü bu dünya düzeni tamamen değiştirilmeli ve bir an önce piyasadan azlini istemelidir. Ütopik olanı düşlemek sanatsal bir eylem olmalıdır.

SON SÖZ YERİNE

Sanat ne kadar somut imgelere indirgenirse indirgensin, insanın hayal dünyasını zenginleştirir, düşünsel alana farklı gözlerle bakmasını sağlar. Sanat tarihçiler ve eleştirmenler nesnel davranarak sanat üretimi üzerine odaklanır ve herhangi bir bağı öncüllemeksizin yazılarını üretir, küratörler cep doldurmaktan çok bilgi ve deneyimlerini kavramsal altyapıyı kurmaya, aynı isimlerden yapılan alıntılarla süslü cümleler kurmaksızın, anlaşılır ve tartışma yaratan sözlerde ortaklaşmaya çalışırsa sanatçının yükünü hafifletmiş olurlar. Sanat bireysel ve kolektif bir iştir. Sanat gereklidir, evrenseldir.

İzleyici anlamadığı için beğenme zorunluluğundan hayıflanarak içten içe çağdaş sanata nefret duymaktansa gözünü ve zihnini eğiterek bu ortaklığa katkı sunmalıdır. Kolaycılığa kaçmanın marifet olduğu günümüzde tek tuşla terkedilen sevgilinin vicdan muhasebesine izin verilmemesinin karşısında durmak gibi kendine ve karşısındakine haksızlık etmeyerek ‘tek tuş’ kodunu reddeden bir kolektif, muhasebenin gelir/gider hanelerini de adaletli bir biçimde hesaplayacaktır. Bu dolayımla, aşkını, heyecanını, coşkusunu yitirmeyenlerin ürettiği sanat asık suratlı yöneticilerin malzemesi ve aracı olmaktan çıkar.

“Bir derdim var bin dermana değişmem.”

[1] Avelina Lesper ile röportaj için https://www.youtube.com/watch?v=pgF9nate2J0 (Modern sanat bir kandırmacadan mı ibaret?) (Çevrimiçi 16.10.2019)

[2] https://sozluk.gov.tr/?kelime=küratör (Çevrimiçi 15.10.2019)

[3] Pisuvar ya da Çeşme adıyla bilinen hazır nesne işin Barones Elsa von Freytag-Loringhoven’e ait olduğu savlanmaktadır.  http://www.sanatatak.com/view/cesme-duchamp-tarafindan-yaratilmadi (Çevrimiçi 19.10.2019)