SELAHATTİN DEMİRTAŞ: HAPİSHANEYİ ALT ETMENİN YOLU: YAZMAK!

KÜBRA YETER

 

Üç yıl. Selahattin Demirtaş’ın helikopterle Edirne’ye “götürüldüğü” gecenin üzerinden yaklaşık üç yıl geçti. Davalarını dikkatle takip ettik, açıklamalarını dinledik, zaman zaman ketıl’la haberleştik. Bu süre zarfında siyasi kimliğinin yanı sıra Demirtaş’ın resimleri ve kitaplarıyla tanıştık.

Önce Seher’le edebiyatın zilini çaldı, sonra Devran’la selamladı okurlarını. Yarattığı tüm karakterler bizlerin arasındaydı; Temizlikçi Nazo’yla her gün yolda karşılaşıyorduk mesela, ara sıra Diyarbakırlı Serhan cebinde Sultan Reşat’ın torunuyla bizlerin semtine de uğrardı. Demirtaş özenle kurmuştu bu hikâyeleri, belki de Ahmed Arif’in “Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı/ Macera değil/ Sardığım toprağımın altın sabrıdır.” dizelerinde gizlediği o yaşama sarılma ve mücadele inadını gösterme şekliydi. İstedik ki hâkimler, savcılar şöyle bir dursun biz edebiyat üzerine konuşalım, dertleşelim.

Selahattin Demirtaş’ın aramıza dönmesini, Ekim sayısı röportajımızı karşılıklı çay içerek değerlendirmeyi beklerken heyecanımız keyfiyetin sevimsizliğinde, yargının soğuk nefesinde kayboldu ama umudumuz baki.

Uzun bir süredir cezaevindesiniz, bu sürece iki kitap sığdırdınız. Yazıya nasıl başlıyorsunuz? Bulunduğunuz mekânda yazmayı nasıl disipline ediyorsunuz?

Rehin alınan milletvekilleri ve belediye başkanları olarak hapishanede üçüncü yılımızı bitirmek üzereyiz. Hepimiz de yüksek güvenlikli cezaevlerinde tutuluyoruz. Bu tip cezaevlerinin işleyişi ve fiziki yapısı çok fazla olumsuzluk barındırıyor. Özellikle yazın, sıcak havalarda nefes almak bile güçleşiyor. Ancak bizler, bugüne kadar bu işkencevari koşullarımızı çok fazla dert etmedik. Toplum topyekûn ağır saldırılar altındayken bunları gündeme taşımayı doğru bulmadık. Bilakis bu koşullara rağmen içerideki üretimlerimizi çoğaltma, halka moral ve umut olma gayreti gösterdik. Bu koşullarda savunma hazırlamak bile zorken bizler bununla yetinmeyip edebi, sanatsal üretimlerle de dışarıda çoğalan seslere sesimizi katmaya çalıştık.

Hapishanede yazan her arkadaş çok zor koşullarda yazıyordur. Bir yandan dışarıya cevap olabilme kaygısı diğer yandan içerinin zorluklarını aşabilme uğraşı güçlü bir irade gerektirir. Dolayısıyla hapishaneden yazılan her şeye ben ayrı bir değer biçilmesi gerektiğine inanıyorum. Sadece kendi yazdıklarımı kastetmiyorum –ki benim yazdıklarım değer görüp karşılık buluyor zaten­­– yazan, çizen, üreten herkesi kastederek söylüyorum. Umarım hapishane üretimleri bir gün toplumda hak ettiği karşılığı bulur.

Benim nasıl yazdığıma gelince, doğrusu belli bir sistematiğe göre hareket etmiyorum. Çoğu zaman tek bir cümleyi, hatta bir kelimeyi not alıp onun üzerine bol bol düşünüyorum. Kendimi hazır hissettiğimde ise kalemi alıp o cümlenin/kelimenin önünü, arkasını dolduruyorum. Yazdıktan birkaç gün sonra metni okuyorum, içime sinmişse tamamdır deyip kenara koyuyorum. Yazdığım her öyküden sonra tükendiğim ve bir daha asla yazamayacağım hissine kapılıyorum. Üç kitap yazmış olmama rağmen (romanı da bitirdim) gerçekten bir daha tek bir cümle yazamayacak gibi, edebi açıdan tükenmiş hissediyorum.

Ama yine de bazen minicik bir fikir aklıma gelince kaleme sarılıveriyorum. O anda yazmasam bir daha yazamayacağımı biliyorum. Genelde geceleri sabaha kadar yazıyorum. Özellikle yazın, geceleri bile oda fırın gibi oluyor, sivrisinekler sıcaktan bayılıyor. Ben normalde de çok terleyen biriyim, bu koşullarda üzerimde şort, boynumda havlu şıpır şıpır terlerken Baran’ın Beşiği, Ardiye, Gün Olur Devran Döner gibi içinde kar ve soğuğun olduğu öyküleri yazdığımı hatırlıyorum. Oturduğum yatak, sırtımı yasladığım yastık terden sırılsıklamdı. Elimdeki kurşun kalem ve defter bile sıcaktı. Ama sonunda hepsini yırtıp atacaksam bile bitirmeden durmuyordum. Yazmayı bu koşullara inat, direnmenin ve hapishaneyi alt etmenin bir yolu gibi düşünüyorum hep. Ve o cehennemde, öyküyü bitirmeyi başarmışsam rahat uyuyordum. O gece yenilen ben değil hapishane oluyordu. Güzel bir duygu velhasıl. J

Edebiyat ile siyaset dilinin buluştuğu ve ayrıştığı noktaları nasıl tarif edersiniz?

Türkiye koşullarında edebiyat ve siyaset dilinin ortak tek bir noktasını bulamazsınız. Siyasetin dili nobran, üstenci, kirli ve kaypakken bununla edebiyat yapmak mümkün mü? Ben aktif siyasetteyken bu ucuz ve pespaye dile teslim olmamak için çok direndim. Yine de zaman zaman bende de kaymalar oluyordu.

Edebiyatın dili estetik, derinlikli, zanaatkârca olmalı. Edebiyat ikiyüzlülüğü kaldırmaz, neyseniz osunuzdur. Kelimeleriniz, vurgularınız, karakterleriniz, kurgunuz veya konunun kendisi yazarın ne mal olduğunu ortaya koyuverir. Hele hele duruşunuza, birikimlerinize, deneyimlerinize, kalıbınıza asla uymayacak şeyler yazmaya kalkmışsanız hemen sırıtır.

Siyaset öyle değil ama. En dandik görüşleri, en rezil yalanları ustalıkla dile getirebilme faaliyetidir. Elindeki bütün imkânları kullanarak koca bir yanlışı illüzyonist maharetiyle kitlelere doğru diye aktarabilene “iyi siyasetçi” deniyor artık. Siyasetteki bu kirliliğe, kepazeliğe çok kafa yorardım dışarıdayken. Yeni bir dil, üslup, biçim yaratmaya çalıştım. Ancak kolay olmuyordu tabii. Yine de kendi çıtamı kendim koydum, rakiplerimizin düşük çıtasını esas almadım. Ne kadar oldu ya da ne kadar anlaşıldı, bilemiyorum artık.

Fakat dil açısından değil de ilgi alanı açısından ele alınca edebiyat ve siyaset ilişkisi bende çok yoğun ve direkttir.

 

Cezaevinde yazarların artmasıyla birlikte edebiyatseverler bir süredir “hapishane edebiyatı” kavramını tartışıyor. Bu kavramı doğru buluyor musunuz?

Tutsaklar tarafından yazılmış metinlerin oluşturduğu külliyata “hapishane edebiyatı” denilmesine bir itirazım yok. Bilakis az önce belirttiğim gibi, zor koşullarda ve irade savaşı sürerken yapılan üretimlerin spesifik bir başlıkla ifade edilmesi daha anlamlıdır bence. Ayrıca hapishanelerden faşizme verilmiş cevaplar olarak tarihe bu isimle not düşülmesi, toplumsal hafıza açısından da mücadele birikim açısından da önemlidir.

Yine özellikle dikkat çekici bir farklılaşma yaşanıyor hapishane edebiyatında, o da şudur; önceden hapishaneyi anlatan şiir, öykü, roman, anı, deneme yazılıyorken, son zamanlardaki üretimlerde hapishane yokmuş gibi dışarıyı yazıyor tutsaklar. Zihin ve hayal dünyasının özgür kalabilmesi açısından önemli bir yönelimdir bu. Bu nitel değişim hapishane edebiyatını da zenginleştiriyor, dışarıda gürül gürül akan edebiyat nehrini de besliyor. Hapishane mektubu diye ayrı bir mektup kategorisi var, hapishane görüşü var, hapishane yemeği var, hapishane yaşamı var. Hapishane edebiyatı da olsun artık.

 

Öyküleriniz sadece hayatı anlatıp geçmiyor, ne kadar kötü varsa yapışıyor yakasına, hesap soruyor, kafa tutuyor, kavga ediyor. Kim hayatta kalır bu kavgada?

Gerçek yaşamda her zaman iyiler kazanmıyor. Edebiyatta da öyle tabii. İyi ile kötü arasındaki mücadele ezelden ebede akan sonsuz bir çizgide seyrediyor. İkisinden biri tarihin herhangi bir anında galebe çalabiliyor. Bizim açımızdan, kötünün kaybedip iyinin kazanacağı zamanlara doğru gittiğimizi düşünüyorum.

Öykülerimde de bu umudu diri tutmaya özen gösteriyorum. İçimdeki umudu yazdıklarıma aktarmazsam kendimi tam olarak ifade etmiş sayılmam. O nedenle iyiler bir şekilde direniyor, mücadele ediyor ve kazanıyor.

 

İrfan Aktan’ın gerçekleştirdiği son röportajınızda bir soruya “Çiçeği burnunda bir edebiyatçı olarak eleştirmenlerle nasıl bir ilişki kuracağımı da hiç bilmiyorum doğrusu” şeklinde yanıtınız olmuştu. Bu duygu sizde otosansüre neden oluyor mu?

Orada bir ironi yapmıştım, tahmin edeceğiniz gibi. Ben eleştirmenleri düşünerek yazmıyorum. Ama yazdıktan sonra onların önerilerini ve eleştirilerini çok değerli bir yol haritası olarak görüyorum.

Bende otosansüre yol açan tek şey siyasi temsil kimliğimdir. Buna zarar vermek şahsıma değil, milyonların duygu, düşünce veya kazanımına zarar verebilir kaygısı taşıyorum halen. Belki de böyle değildir artık, ben kendim kuruntu haline getirmişimdir J Böyle bir durum yoksa bana da söyleyin, rahat rahat yazayım bari J

 

Öykülerinizdeki karakterlerinizle organik bağınız nedir, onlarla zaman zaman sohbete durduğunuz oluyor mu?

Bütün karakterler benim çok yakın arkadaşlarımdır. Emin olun her biriyle bir şekilde görüşüyor, konuşuyorum. Sohbetlerimiz devam ediyor, içimde çok canlı ve hakiki bir şekilde kalmaya da devam edecekler. Çünkü ben gerçek yaşamda hepsini gördüm, tanıdım, hissettim. Onlar benim hayatımın anlamını var eden öznelerdir. Örneğin Devran, Baran, Şevin, Ferit, Seher okuyucu nezdinde ölmüş olabilir ama hepsi benimle birlikte hayattalar. Birlikte başka öyküler yazıyoruz, size ulaştırabilmek için.

Cezaevi Mektup Okuma Komisyonu’yla, mektubunuzdan sonra aranız nasıl?

Sağ olsunlar, bana bugüne kadar hiç engel çıkarmadılar. Mevzuat çerçevesinde işlerini yaptılar. Onlara dair iyi şeyler söyleyip başlarını belaya da sokmak istemiyorum J Belki bir gün daha uygun koşullarda onları da yazarım.

 

“Üç erkek, gece yarısı boş bir arazide canını adlı Seher’in”

Seherlerin canını almak için boş bir arazi aramıyorlar artık, sokak ortasında oluyor ne var ne yoksa…

Çok haklısınız, insanın aklı duruyor, kanı donuyor maalesef. Kadın cinayetleri politiktir ve politik mücadelenin zaferi dışında hiçbir şeyle durduramazsınız. Siyasal dincilik sosuna bulanmış kapitalist politikalar var oldukça kadın katliamları da devam edecektir. Elbette bir yandan önleyici, caydırıcı tedbir alınması için acil müdahaleler yapılmalıdır, bu ertelenemez bir zorunluluktur.

Bununla birlikte topyekûn bir şekilde sisteme, rejime karşı da mücadele edilmelidir. Kadın cinayetlerinin her birini burada, hücremizde izlerken insan olmaktan, erkek olmaktan utanıyor, öfkemizden ve kahrımızdan çıldırıyoruz.

Kadınlar özsavunmalarını da geliştirmeliler. Meşru müdafaa yasaldır. Bu hakkınızı hangi şartlarda nasıl kullanacağınızı öğrenin. Ayrıca saldırıya uğrayan birini korumak için dışarıdan üçüncü kişiler de orantılı olarak ve saldırıyı bertaraf edecek şekilde müdahale etme hakkına sahiptirler.

Kızlarınızın öykülerinize tepkisi nasıl oldu, size eleştirileri oluyor mu?

Kızlarım büyüyorlar, genç kız oldular artık. Ve elbette öykülerimi de daha bir “alıcı gözle” okumaya başladılar. Küçük kızım Dılda, Seher ile ilgili şu eleştiriyi bir açık görüşte dile getirmişti ve çok şaşırmıştım: “Senin öykülerinde niye hep birileri ölüyor?” O ana kadar hiç dikkat etmemiştim, tek tek baktık ve haklı çıktı. Buna daha fazla dikkat ederek yazdım sonraları.

Kızlarım benim can yoldaşlarım, arkadaşlarım, en büyük moral kaynağımdır. Delal bazen kızım gibi değil ablam gibi davranıyor bana, bitiyorum bu hallerine.

 

Okuduğunuz ve “keşke ben yazmış olsaydım” dediğiniz bir eser var mı?

Çok var hem de… Ama ben kıskanç bir yazar değilim J İyi yazan birini görünce mutlu oluyorum, şahsen tanıyorsam gurur duyuyorum. Yazar kıskançlığı henüz gelişmedi bende, kısmetse çıktıktan sonra inşallah J Beni kıskanan bir yazar varsa da hemen yer değiştirebiliriz, fazla dert etmem J İlle de bir isim vermem gerekirse mesela Das Kapital, daha okumadan keşke ben yazsaydım demiştim J

 

Editörümüz C. Hakkı Zariç yazdıklarınızda şiirin izini sürüyor ve şiire dair söyleyeceklerinizi merak ediyor, ne dersiniz?

Sevgili Hakkı Zariç’e çok selam ve sevgiyle elbette, ama bende şiirin izini sürmesine gerek yok; şiirin derinliği yok çünkü bende. Şiir başka bir şey, edebiyatın anası, her şeyi doğurandır. Ben şiirin çocuklarıyla ilgileniyorum ancak. Şarkı sözü falan yazıyorum, arada Başak’a şiirimsiler yolluyorum ama şiir yok bende. Aslında şair ruhluyum ama şiiri olmayan bir şair J Şairler affetsin beni. Yine de Hakkı Zariç bende şiire dair bir şeyler bulduğunda beni de haberdar ederse sevinirim J

 

Bir başka röportajımızın sorusu sizden olsa önereceğiniz bir edebiyatçıya ne sormak isterdiniz?

Aynı zamanda avukat olan edebiyatçılardan birine benim adıma şunu sorarsanız sevinirim: “Neredesiniz zalımlar, çoktandır gelmiyorsunuz J”

 

Bu soruyu cezaevinde röportaj yaptığım oyuncu bir dosta sormuştum. Sizin yanıtınızı da merak ediyorum. O gün gelip özgürlüğünüzle buluştuğunuzda ona ne söylersiniz?

Eğer bir gün özgürlüğümle buluşursam yanına hemen gitmeyeceğim. Önce uzaktan izleyeceğim, beklesin öyle. Zırt pırt saatine baksın, paniklesin. Bekletmek neymiş, görsün tırrek.