• Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Hafıza, insan ve doğa. Bu üç meselenin içe içe olduğu yapı öykülerimdeki ana meseleyi meydana getirir. Birbirinden bağımsız olmayan, olsa da mutlaka aynı paydada buluşabilen bir temelin çizgisini takip etmeye gayret ederim. Bununla birlikte merak ettiğim her duygunun çıkış yolunu yine aynı çizgiyi takip ederek bulmaya çalışırım. Anlatının kendisi de zaten bahsettiğim yapıyla beraber ortaya çıkmaya başlar. Hafıza, yaşanmış olanı çağırırken insan onu yaşamakla meşgul olur. Doğayı evimiz olarak tanımlayabilirsek zaten her şeyi onun içinde yaşayıp tükettiğimizi görmüş oluruz. Benim ana meselem hafıza, insan ve doğa etrafından hareket etmeye çalışır çoğu zaman.

 

  • Cortazár’ın bilindik sözüdür: “Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” Buna karşılık, “Öykü,” der Carver, “bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil”. Kurgu öykünüzün neresinde yer alıyor?
  • Yaşanmış olanlar kadar yaşanma ihtimali olanlar da öyküye dâhil edilebilir. Benim öykülerimde hafızanın, yani yaşanmış olanlardan kalanların sonrası önemlidir daha çok. Bir şeyler bitmiştir ancak arka planda devam ediyor olabilir. Bunu bilemeyiz. Zaten bilemediğimiz o nokta gerçekle kurgunun hesaplaşmasıdır bana göre. Kurgu, işte tam da burada devreye girer. Öykünün ilk cümlesinden son cümlesine kadar devam eden bu süreç, hafızanın öyküyle kurduğu dengeyi beslemeye başlar. Neyi, nasıl ve niçin anlattığınız da orada sorgulanır zaten. Orhan Kemal, yıllar önce benzer bir soruya şöyle cevap vermiş: “Önemli olan, gerçekten olmuş olması değil, olabilip olamamasıdır…” Kurgunun bir diğer rolü de buradadır bana kalırsa. Sonuç olarak kurgu, pek çok şeyin sonrasında ortaya çıkabilecek olan ihtimallerden meydana getirilebilir. En azından benim uğraşım bu yönde.

 

  • Toplumu içeren ya da ona ilişkin herhangi bir alanda hâkim olan vasatlık, sanatsal üretim alanlarına ne şekilde sirayet eder, çağdaş öykümüz ölçeğinde değerlendirir misiniz?
  • Vasatlığın türlü kılıflarla, “-mış gibi” servis edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Gerçek hayatımızla paralel ilerleyen bir de dijital hayatımız var, malum. Sosyal medya hesaplarımız, dilediğimizce şekil verebildiğimiz sanal alanlarımız vs. Oralarda herkes istediği her sıfata kolaylıkla sahip olabiliyor. Üretilen işten çok onu üreten kişinin konuşulduğu, söz konusu üretimin (kitap, resim, fotoğraf vs.) paravana dönüştüğü bir ilgi çılgınlığı… Ismarlama övgülerin normal karşılandığı bir alandan bahsediyorum. Çünkü artık işler böyle yürüyor. Affınıza sığınarak bunun budalalık olduğunu söylemek isterim. Çağdaş öykücülüğümüz de ne yazık ki aynı dönemin içerisinden geçiyor. Bir sonu olacak mı bilmiyorum ancak kendini sürekli olarak güncelleyen vasatlık, çoğu şeyin anlık olarak karşımıza çıkmasıyla sürüp gidiyor. Ergin Günçe’den bir alıntıyla bitirmek isterim. Bir yazısında şöyle diyor: “Çevremiz hiçbir köklü düşünceye, köklü töreye dayanmayan, hahaha hihihi insanlarla dolu. Üstelik birçoğu işbaşında bunların, yaşamımızı kalıplara sokan kararları alıyorlar, ekmeğimizi suyumuzu ayarlıyorlar…” Günçe bunu 1972 yılında söylemiş. Aradan geçen 46 yılda pek fazla değişim olduğunu düşünmüyorum. Teşekkür ederim.