“Anlatayım
Duyduğumu, yapılanları, o çağın yaygın ününü,
Ağır suçları, kıyımları, dedim öğreneyim yalanı,
İndim yüksek Olympos’tan görmeye dünyayı,
Çıktım tanrılıktan girdim insan kılığına.
Çok sürer saymak yeryüzünde olup bitenleri,
Suçları, yıkımları. Azmış anlatılan; olanlardan.” [1]

Coğrafyanın kader oluşu, aslında kültürel bir olgudur. Çünkü doğduğunuz uzam, aynı zamanda içinde bulunacağınız kültürün adresini tanımlar. Bu bağlamda en etkileyici örneklerden birisidir Balaban. Anadolu yerine bir başka coğrafyada doğsa ve resim yapsa, bambaşka verimleri olurdu mutlak. Bu savın tersi de geçerli ve işlevseldir. Sanatçı da coğrafyanın kaderini belirler. Sanatsal üretim, içinde yaşanılan veya doğulan coğrafyayı, o uzam parçasındaki kültürü doğrudan etkiler. Balaban’ın Anadolu topraklarında var olan kadim kültürel geleneği zenginleştiren, derinlik kazandıran bir ressam olduğu açıktır. Bazı sanatçıların böylesi temsil nitelikleri kazanması, eserlerinin sanat değeri üretmesi ve verimlerinin coğrafyayla ilişki içerisinde algılanması, yerel ile evrensel değerlerin ortaklaşmasının ve insanın varoluş hakikatine eklenmesinin ilgi çekici örnekleridir. Çünkü içinde doğduğunuz coğrafyadan Dünya’nın bütün kara parçalarına ulaşmanız, ancak ve ancak zamandan, uzamdan aşkınlaşabilen sanat ile olasıdır. Sanat değeri olan ürünler, coğrafyadan ve zamandan azadedirler. Hem o ürünleri yaratan sanatçı hem de sanat nesneleri bu özgürlükleriyle tinin uzama temasını da sağlarlar. Balaban Anadolu’dur; Anadolu’yu dünyaya açan önemli bir yaratıcı ressamdır. Ancak Anadolu’nun da Balaban olduğu, eş deyişle Balaban’ın uzamla temas eden tininin coğrafyanın temsiline dönüştüğü savlanabilir.

Alaylı bir ressam olan Balaban, dramatik hayatının sunduğu rastlantılarla, ki rastlantı diye bir şey var mıdır, emin değilim, son derece özgün ve özgül bir resim dili yaratmıştır. Balaban’ın tabloları ilk görüldüğü andan itibaren ressamının yaratıcı gücünü ve özgünlüğünü, kalıcı bir şekilde belleklere yerleştirir. Ünik işlerdir algılamaya çalıştığınız tablolar. Sanatçı öznenin Dünya’da olmaklığının, edip eylediklerinin, görüp gösterdiklerinin plastik olarak tezahürüdür. Çünkü resimsel imgenin hayatla kurduğu ilişki, sanatçının varoluşu üzerinden temellenir ve eserde göze gelen görsel ifade bu ilişkiselliğin estetik öğelerle yapılandırılmış sunumudur. Balaban’ın resimsel imgesinin özgünlüğü ve plastik sunumun niteliği süregiden hayatla hem ontolojik hem de estetik, plastik bağlamda ilişki kurulmuş olmasındandır. Nitekim kendisi de sanatı üzerine düşüncelerini ifade ettiği söyleşilerinde yer alan bir tümcesinde bu yargıyı tescil eder: “Çünkü sanat yaşamımızın izdüşümüdür.”

Aslında ontolojik bir saptamadır bu tümce ve yukarıda ileri sürdüğümüz savları güçlendirir. İzdüşüm sözcüğü ve kavramı ilksel olarak mimetik bir çağrışım yapabilir. Çünkü bu sözcük çoğunlukla haritacıların kullandığı teknik bir terimdir. Dünyanın ya da uzamın belli bir parçasının iki boyutlu düzlem üzerinde gösterilmesini, çizimini, yeniden sunumunu ifade eder. Matematik temeli olan izdüşüm projeksiyon sistemlerinde, çeşitli geometrik açılım yöntemleri kullanılır. Harita, uzamın projeksiyonu, eş deyişle izdüşümüdür. Dünyanın geometrisi koni, silindir gibi tanımı daha kolay geometrik yüzeyler üzerine matematik olarak iz düşürülür ve çeşitli ölçekteki haritalar oluşur. Balaban tümcesinde sanatı yaşamın izdüşümü olarak nitelendirse de mimetik, mutlak benzeşimli bir sunum söz konusu değildir. Aslında haritalar da simgesel dili olan özel sunumlardır. Bir dağ, somut varlığıyla değil çeşitli simgeler, çizgiler, renkler vb. öğelerle temsil edilir. Bu anlamda Balaban’ın sanatı da saltık olarak yaşamın mimetik temsili değil, yaşayan insanın somut ve soyut öğelerle iz düşürdüğü ontolojik, estetik, plastik bir sunumdur. Bir başka şekilde ve sanat ontolojisinin temel savlarıyla söylersek reel olanın, irreel olanla ilişki içerisinde imgeleşmesidir bu tablolar. Ya da Balaban’ın varoluşunun, nesnelleşen tininin plastik ifadeleridir.

Doğrusal olmayan, aksine helezonik nitelikli ve işteş ilgileri olan yaratıcı görsel kavrayış, göze gelenin niteliğini de etkiler ve yoruma açar. Anadolu’ya özgü birçok nesne, olay, olgu, karakter bu tabloların içeriğini oluştururken, Balaban’ın kompozisyon anlayışı ve tuval yüzeyini kullanırken yarattığı düzen, tartım ve dizilim bu yargıları destekler. İlk anda tamamen durağan ve hareketsiz gibi görünen tuval yüzeyi, göze gelenin çağrışımlarıyla aslında olabildiğince devingen imlere dönüşür. Durağanlık, kışın bastırdığı, herkesin ve her şeyin korunaklı bir uzama sığınıp, hayatta kalmaya çalıştığı anlara ait olsa da kışın sonunun bahar oluşundaki gizil muştu gibi, derinden derine ve göze gelenin çağrışımsallığında devinimin izleri de görülecektir.

Balaban, sanat algısını böylesi bir hayat deneyiminden tevil eder ve yaşamın izdüşümü yargısı bu bağlamda anlamlandırılabilir. Resim yüzeyinin düzenlenişindeki olgusallık, neredeyse perspektifin olmadığı, derinlik duygusunun yüzeye yayıldığı tablolarda daha da baskındır. Doğunun minyatürleri, Batının ise ikonalarında sunumun belirleyici unsuru olan perspektif yokluğu Balaban’ın resimsel ifadesini yönlendiren, belki de ‘insan’a vurgu yapmak için özellikle ortadan kaldırılan ama her durumda plastik ifadeyi etkileyen başat öğedir. Tuval yüzeyinde perspektifin  işlevsizleştirilmesi insanı öne çıkarmak içindir. Balaban’ın resimleri içinde doğduğu coğrafyaya içkinleşirken, resimseli kuran öğeler, bu topraklardaki kadim kültürlerden, örneğin Hitit rölyeflerinden, Sümer heykellerinden, Bereket Tanrısı’ndan etkilenmiş, kökenlenmiştir. Figürlerin konturları ve ifadeleri bu görsel kökenleri açıklıkla işaret eder.

Diğer önemli öğe ise renklerin kullanımıdır. Renk, tabloda göze gelen görselliğin veya ressamın algısal yaratıcı tasarımının tinsel boyutunu imler. Renkler, insan hayatında ve resim sanatında her zaman çok etkili ve işlevseldir. Çoğunlukla duygulanımsal olanın ifadesinde rengin işlevi ve öne çıkışı söz konusudur. İnsanlığın ilk dönemlerinde avlanma, mücadele, tapınma gibi temel edimlerin renkler ile ifadelendirildiği, kimi renklerin şamanların, büyücülerin tercih etmesiyle spritüal nitelikler kazandığı söylenebilir. Sözgelimi Mısır Mavisi diye bir renk vardır ve Mısır Uygarlığı’nın kadim renklerindendir. Işık gölge düzenlemelerinin Rönesans’ta perspektifle ilgi içerisinde ele alınması, Empresyonist ressamların ışığın etkisinde gördükleri rengi gibi resmetmeleri, Malevich’in monokrom işlerinden sonra ve çağdaş sanat uygulamalarında rengin kavram veya nesneye dönüşmesi de dikkat çeken olgulardır. Balaban için de renk, izdüşürülen yaşamın duygulanımsal temsilinde en önemli vurgusal öğedir. Renk algısı ve kullanımı kırsal hayata dair yaşantıların, nesnelerin ve insanların resimsel ifadeye dönüştürülmelerinde kurucu nitelik taşır ve resim yüzeyinin, kompozisyonun dramatik yönünü güçlendirir. Bir yönüyle Fovistlere, Chagall’ın kimi tablolarındaki renk kullanımına ya da Gürcü ressam Pirosmani’nin naif resimlerindeki pastel renk seçimini anıştırsa da Balaban’ın renk algısı özgün resimsel ifadesine içkindir. Andığımız ressamların dışında Bedri Rahmi, Nuri İyem gibi Anadolu ve bu coğrafyanın insanlarını odak alan ressamlarla da “hısım” olduğunu düşünüyoruz Balaban’ın. Ve belki de ortak payda, özellikle figür çalışmalarında ışığın figürün kendisinden neşet etmesi ve tablo yüzeyindeki görsel imgeyle etkinleşerek algılayıcısına yönelmesidir. Yani Caravaggio’nun ışığı dışardan gelen bir öğeyken, Balaban’ın ışığı figürün kendiliğine ait ve içkin bir olgudur.

Balaban’ın yoldaşları sosyopolitik ve reel anlamda elbet ki Nâzım Hikmet’ten başlar ama öte yanda resminin ve sanatsal ifadesinin kadim yoldaşı ise Anadolu’dur; insanıyla, kırsalıyla, nesneleriyle, kültürü ve hikâyeleriyle… Çünkü ilk dönem yapıtlarından başlayarak bütün resimsel üretim Anadolu’dan kökenlenmiştir. Köyleri, köylerdeki yaşamın yoksulluğunu, üretim araçlarını resmederek başlayan süreç halkın inançlarına, söylencelere, destanlara, mitolojiye, göçe, kente ve kent yaşamına evrilmiştir. Son dönemlerde ise yine Anadolu’ya içkinleşmiş Bereket Anaları’nın, Anadolu Erenleri’nin resimlerini yapmıştır. Sanat hayatını Dağınık, Nakışsı, Ağır Aksak, Oyuncaksı, Tutsak, Özgürlük gibi dönemlere ayıran Balaban, uzun hayatına koşut olarak velut bir ressamdır. İlk sergi 1953’te İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde açılmış ve bu sergiyle birlikte ressamın mücadelesi de başlamıştır. Ressam Yeni Dal Grubu sergisi (1961) ve 1968’de Gazi Dergisi’nde basılan bir tablosundan dolayı yargılanmış ve aklanmıştır. Adana’da 1969’da sergilediği resimleri ise saldırıya uğramış ve tahrip edilmiştir.

Bir karşılaştırma yaparak ve yazı başlığımızı selamlayarak sözlerimizi bitirelim. Balaban’ın Bahar adlı tablosuyla, Sandro Botticelli’nin La Primavera (İlkbahar) adlı eseri ortak ad taşımlarının yanı sıra sanat algısının farklılığı ve fakat ürettiği imge, sanat değeri açısından da karşılaştırmaya ve dikkate değerdir. Rönesans’ın en ünlü ressamlarından olan Botticelli, özellikle mitolojiden aldığı konuları resmederek saygınlık kazanmıştır. Medici’lerin sipariş ettiği bu tabloda da birçok mitolojik unsur bir araya getirilir. Tablonun orta kısmında Venüs, başının hemen üzerinde oğlu Eros resmedilmiştir. Kompozisyon içerisinde Rüzgâr Tanrısı Zephyros, Chloris, Flora, Kharitler yer alır. Ressam, Ovidius’un Metamorfozis (Dönüşümler) adlı eserinden esinlenmiştir. Balaban’ın tablosunda ise karasabanla tarlasını süren bir çiftçi, büyük olasılık ona yardım eden bir kadın, kuşlar, börtü böcek, kertenkeleler ve simetrisiyle arka planı dolduran dağlar yer alır. İşte coğrafyanın ya da kültürün kader oluşuna etkileyici örnek olabilecek iki tablo. Aralarında yüzyıllar var.

Bu örnek Balaban ve Botticelli’nin sanatını karşılaştırmak ve olası bir tercihi ifade etmek için yapılmadı. Aksine sanatçıların coğrafya ve kültürle ilişkilenen verimlerinin, insanlığın hakikatine ve sanatın yaratıcı imgelemine işaret ettiğini, sanat değeri yaratabilmenin zamandan ve uzamdan aşkınlaşmanın biricik yolu olduğunu vurgulamak amacıyla yapıldı. İki ressamın, aralarında yüzyıllar olsa da aynı adı verdikleri tablolarıyla insana ve onun varoluşundaki hakikate yaptığı katkıyı gösteren bu örneklem, ayrıca sanatın ve sanat değerinin sosyolojik, politik, yaşamsal ve tarihi niteliklerini irdelemek için eleştirmenlere çok çeşitli olanaklar sunacak potansiyele de sahiptir.

Tabloları, onlardan daha da fazla desen ve onlarca kitap üreten Balaban’ı ve aziz hatırasını Anadolu’ya ve insanın varoluşuna ilişkin büyük anlatıya, sanata ve sanatsal betimlemeye emanet etmek, belki de bu yazının son dileği olmalı.

Çünkü sahiden sanat uzun ve hayat çok kısa…

[1] Ovidius, Dönüşümler, s.27, Çeviren: İsmet zeki Eyüpoğlu, Payel Yayınları, 1.Basım, Haziran 1994, İstanbul