1957 yılından beri çıkarılan Kültür dergisi Melody&Rhytmus (M&R) 8 Haziran 2019 Cumartesi günü Berlin’de “direniş sanatı”, “sağa kayışın sanat alanındaki etkileri”, “meta olan ve olmayan sanat”, “kültür hafızası – hafıza kültürü”, “medyanın rolleri” vb başlıkların tartışıldığı bir “Sanatçılar Konferansı” düzenledi. Berlin Neukölln’deki “Heimathafen”da düzenlenen etkinliğe gün boyu 400 civarında katılım oldu. Değişik ülkelerden ve alanlardan gelen sanatçılar ve aydınlarla egemen kültüre karşı neler yapıldığı, yapılabileceği ve yapılması gerekenler üzerine zengin tartışmalar sürdürüldü. Konferansın ikinci bölümünde ise izleyicilere müzik dinletileri, tiyatrolar ve çeşitli gösterileri içeren bir kültür programı sunuldu.

İLK ADIM YENİDEN ATILDI

M&R Genel Yayın Yönetmeni Susann Witt-Stahl ve 8. Mai Yayınevi (Günlük Junge Welt (jW) gazetesi ve M&R dergisini yayınlıyor) Genel Müdürü Dietmar Koschmieder konferansı birlikte açtılar. M&R dergisinin maddi nedenlerden dolayı 2018 başında yayın hayatına ara verdiğini hatırlatan Koschmieder, “2018 başında M&R dergisinin yayın hayatına devam edebilmesi için en azından 1800 yeni aboneye ihtiyacımız ilan etmiş ve yayınımıza ara vermiştik. Bugün burada olmamızı sağlayan bu hedefimizi bir hayli aşmış olduğumuzdur” dedi.

Dergiyi kurtarma çabalarından çok sayıda sanatçının desteğini aldıklarını da sözlerine ekleyen Koschmieder, “Egemen kültüre karşı daha güçlü hareket etmek için sanatçılar konferansı fikri de bu süreçte gelişti” dedi. Derginin ilk sayısında yayınlanan “Karşı Kültür için Manifesto” (“Manifest für Gegenkultur”) taslağını da bu sanatçılarla birlikte hazırladıklarını söyleyen Koschmieder, “İlk adım yeniden atıldı, tartışmayı bugün biraz daha ilerletmeyi hedefliyoruz” dedi.

Altı aydır manifestonun gündemlerinde olduğunu belirten Witt-Stahl, “Onca manifesto yayınlandı, yayınlanıyor. Bir manifestoya daha neden gerek var” sorusuyla konuşmasına başladı. Witt-Stahl, “21. yüzyılda yayınladığımız bu “Karşı Kültür için Manifesto”yla Marksist kültür anlayışını yeniden gündeme sokmak istiyoruz. Önce yapılanları inkâr etmiyoruz, hatırlatmak, güncelleştirmek ve içini yeni yaşamla doldurmak istiyoruz. Kültür alanında radikal düşünenlerin homurdanmayı bırakıp harekete geçmelerini istiyoruz. Somut durumun somut resmini çizmek için harekete geçmeye, kapitalist egemenlik sistemine ve onun insanlık dışılığına karşı çıkmaya çağırıyoruz. Dünya genelinde sağa kayışı görüyoruz, sağdan gelen kültürel saldırılara karşı tutum alıyoruz” dedi.

Manifestonun, lümpen burjuvazinin kültürel saldırılarına karşı duruşun manifestosu olmasını hedeflediklerini söyleyen Witt-Stahl, “Taslak daha tartışılacak. Amacımız bunu en geniş kesimle uluslararası alanda yapmak” dedi.

Konferans hakkında kısa bilgi veren Witt-Stahl, “panel gibi örgütlenmesine karşın izleyicilerden soru almayacağız. Katılımcılar kendilerine yöneltilen sorulara ve diğerlerinin verdikleri yanıtlara itiraz veya destek verebilecekler. Zamanımızın çok kısıtlı olması nedeniyle böyle bir yolu seçmek zorunda kaldık. Ama aralarda katılımcılarla bizzat sohbet edip tartışabilirsiniz” dedi.

“KEŞKE YAZDIKLARIM GEREKSİZ HALE GELSEYDİ”

Son yıllardaki siyasetteki sağa kayışın kültür ve sanat üzerindeki etkileri üzerine yapılan ilk panelde besteci ve şarkıcı Konstantin Wecker, yazar Gisela Steineckert, tiyatro yönetmeni Volker Lösch ve oyuncu Rolf Becker tartıştılar. Becker, panel başlamadan önce yaptığı kısa girişte, “Faşizmi ideolojik olarak analiz etmek çok önemli. Bu sistemde neden faşizme, faşizan örgütlere ihtiyaç duyulduğunu açıkça ortaya koymak. Ama bunu sadece teorik olarak yapmak yetmiyor. Kitaplarımızla, şarkılarımızla, oyunlarımızla da bunu yapmalıyız, faşizme karşı mücadele etmeliyiz. Buradaki arkadaşlarım bunu yapıyorlar” diyerek açılışı yaptı.

JW’nin eski genel yayın yönetmeni Arnold Schölzel’in yönettiği panelde katılımcılar belli bir sanatçı çevresinde yılgınlık belirtilerinin görüldüğüne dikkat çektiler. Bu çevrelerin, AfD ile Almanya’da faşizan partinin yeniden parlamentolara girmesini, “yaptıklarımız ne kadar işe yarıyor gördük” gibi değerlendirilmesini eleştiren sanatçılar, tam da böyle bir süreçte daha fazla üretmek, daha ileri gitmek zorunda olunduğunu söylediler.

“Bundan 30 yıl kadar önce Willy isimli parçamı yazmıştım ve ilerleyen yıllardaki gelişmeleri sürekli Willy’e yansıttım, parçayı yeniledim” diyen Wecker, “Tabi ben de keşke yazdıklarım artık gereksiz hale gelseydi ve unutulsaydı diyorum. Ama durum öyle değil bu nedenle Willy tekrar yeniledim. Yılgınlığa hiç gerek yok, teslimiyete kesinlikle hayır. Bu nedenle herkesin öfkesini dile getirmesi (“Empört euch”) gerekiyor, ben bunu yapıyorum” dedi. 60’lı ve 70’li yıllarda KPD/ML gibi çok sayıda örgütün ortaya çıktığını söyleyen Wecker, “Bu gruplar asıl düşmanlarıyla savaşacaklarına kendi aralarında, iç savaşlarını sürdürmeyi yeğlediler. Bu ise neo-liberal karşı devrimin işine yaradı. Bundan ders çıkarabilirsek önümüzdeki mücadeleyi daha verimli kılabiliriz” dedi.

“Mavi Mucize” (“Das Blaue Wunder”*) isimli oyunu nasıl sahnelediklerini, ardından düzenlenen panelleri anlatan Lösch, “İyi bir oyunla sadece izleyicileri sarsıp kendilerine gelmesini sağlamıyorsunuz bundan daha ileri giden tartışmalara da sebep olabilirsiniz. Biz bunu Dresden’de başardık diyebilirim. Pegida, AfD bunlar uzun süredir şehrin gündeminde ve bunlar sadece artık bizde varız demiyorlar, geçmişte yapılan olumlu şeyleri de devralmaya, o zaman da biz vardık diyorlar. Oyun sonrası düzenlediğimiz bir panelde, biz konuşurken arkamızda bir perdeye Dresden’deki kitle gösterileriyle ilgili fotoğraflar yansıtılıyordu ve bunlardan birinde DDR döneminde halkın direnişinin görüldüğü ‘Halk biziz’ sloganının yazılı olduğu pankart görüldü. AfD’li biri ‘işte biz buyuz, o zaman da sokaktaydık bugünde sokaktayız’ dedi. Ben de o direnişte siz yoktunuz, onlar özgürlük için mücadele ettiler, siz özgürlük için mücadele etmiyorsunuz dedim. Sağcılara, faşistlere geçmişin olumluluklarını sahiplenmelerini de engellemeyiz” dedi. Lösch ayrıca oyunun sahnelenmesinden sonra devlet tiyatrosu yönetimi ve CDU gibi partilerle de sıkıntı yaşadıklarını dile getirdi. CDU’nun özellikle oyun sonrası düzenlenen panelleri eleştirdiğini söyleyen Lösch, “Hem bizden para alıp tiyatro oynuyorsunuz sonra da ne AfD nede CDU’yu seçmeyin diye propaganda yapıyorsunuz. Bence bu da önemli, bu tür olanakları sonuna kadar kullanmak” dedi.

GERÇEKLERİN PERDELENMESİ

Bugünün medya dünyası ve gerçeklerin perdelenmesi üzerine düzenlenen panele Türkiye’den Yeni E dergisi editörü Ekinsu Devrim Danış, ZDF tv kanalında yayınlanan “Die Anstalt” isimli kabare programının redaktörlerinden Ekkehard Sieker ve Venezüella’dan Bolivar Basın Ajansı ve haftalık gazete Petare Al Dia’da redaktörü olarak çalışan gazeteci Julieta Daza katıldı. Koschmieder’in yönettiği panelin ilk soruları, “yeni medyanın hakim olduğu günümüzde gerçekleri yansıtmak mümkün mü” ve “gerçek nedir” oldu. Üretim araçlarını ellerinde tutanların medya üzerinde de hakim olduklarına işaret ederek konuşmasına başlayan Danış, “dolayısıyla yansıtılan bunların ‘gerçeği’ oluyor” dedi.

İşçi ve emekçiler arasında yaygın, günlük ajitasyon ve propoganda çalışması olmadığı taktirde sadece alternatif medya üzerinden örgütlenen bir gerçeğin yetersiz olacağını vurgulayan Danış, toplumsal hareketlerin ve sınıf mücadelesinin ivmesinin de “burjuva medya”nın haberciliğinin kitlelerce yeniden sorgulanmasının önünü açtığını belirtti.

Kamu televizyonunda muhalif bir program yaptıklarını söyleyen Sieker, “Son ana kadar araştırmalarımız devam ediyor. Bazen program devam ederken sahip olduğumuz bilgilerin doğru olmadığını veya tam olmadığını fark ediyoruz ve yeni, doğru bilgileri derhal program akışına dahil ediyoruz. Programı sunan arkadaşlarımız için bu büyük bir stres anlamına geliyor, ama iyi bir program yapmanın bedeli bu” dedi. İster kamu olsun ister sol bir çevrenin yayını olsun tüm konuların çok iyi araştırılması, karşı gerekçelerin atlanmadan gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyen Sieker, “Ancak böyle çalışırsak iyi bir program yaparız. Başkaları birçok kez yanlış yapabiliyorlar, pardon yanlış olmuş diyebiliyorlar. Ama bizim bir kere yanlış yapmamız programın son bulmasına, bunlar yalan haber yapıyorlar diye damgalanmamıza neden olabiliyor. Bizim daha itinalı çalışmamız gerekiyor” dedi. Ardından Danış’ın Siekert’e yönelttiği  “Sizce nesnel bir gerçekliği belgeleyip sunmak gerçeklik mücadelesi için yeterli mi?” sorusu üzerine bir tartışma gerçekleşti.

Siekert, “Televizyonlarda düzenlenen talkshowlara bakın. Beş konuşmacı getiriyorlar ve herkese ‘kendi gerçeğini’ söylemesini sağlıyorlar. Böyle bir şeyi kabul etmemeliyiz, gerçeğin ne olduğunu araştırıp, belgeleyip bizim belirlememiz gerekiyor” dedi.

DEVRİMCİ SANATIN ROLÜ

İsrailli sanat teorisyeni Moshe Zuckermann, üçüncü panel öncesi “Meta toplumunda devrimci sanatın olanakları ve sınırları” üzerine bir sunum yaptı. “Öncelikle iki panelde yapılan konuşmalarda sanatın ve sanatçının özgürlüğü gündeme gelmemesi beni şaşırttı” diye konuşmasına başlayan Zuckermann, “Devrimci sanatın rolünü tartışırken sanatçının özgürlüğü ve özgürce sanatını yapabilmesinin koşullarını konuşmak gerekiyor. Sanatta devrimci olan nedir eğer sanat meta olmuşsa? Thedor W. Adorno buna şu yanıtı veriyor: Büyük sanat her zaman metadır, ama hiçbir zaman sadece meta değildir. Buna bir örnek vereyim: İspanyol monarşisinin saray ressamı Francisco Goya’ya IV. Karl ve ailesini resmetme sipariş edilir. Kral resimde angut gibi durur. Hatta biri, tabloya bakarken lotaryadan ikramiye kazanmış birine benzetmiş IV. Karl’ı. Yani hiçte kralın şanına yakışan bir tablo değildir” dedi. Sanat ve siyaset arasındaki ilişkiyi de Adorno’nun teziyle açıklayan Zuckermann, “Bu ikisinin arasındaki ilişki mutlak zıtlıktır. Sanat özellikle kişisel amaçtır, iktidarın karşı prensibidir, ama tam da bundan dolayı kesinlikle siyasidir” dedi. Bunlar için ise Zuckermann üç değişik biçimi ortaya koydu: Sanatın siyasete tamamen boyun eğmesi, siyasetin sanatın merkezinde olması ve son olarak Sanat özellikle siyasi olmadığını ilan ettiği an olağanüstü siyasidir.

Sunumdan sonra jW Genel Yayın Yönetmeni Stefan Huth “Direniş ve edebiyat” başlıklı üçüncü paneli açtı. Konuşmacılar arasında gün boyu birçok kez sahneye çıkan besteci ve şarkıcı Wecker’in yanı sıra Alman-İngiliz kökenli besteci Wieland Hoben ve Türkiye kökenli yazar, şair Mesut Bayraktar vardı.

Bugün böyle olmasını “anti faşist bir anne ve opera sanatçısı bir babanın olduğu ailede yetişmiş olma şansına” bağlayan Wecker, “Ailem bana zayıflarla, haksızlığa uğrayanlarla empati kurmayı öğretti, böyle olmasaydı ne olurdum bilmiyorum” dedi. Sanatçıların hangi alanda olurlarsa olsunlar empati kurabilme yeteneklerini sürekli göz önünde bulundurmaları gerektiğini söyleyen Wecker, bunun geçmişe bakarak veya dünyanın bir başka yerinde yaşananları gözeterek yapılabileceğini söyledi. Örnek olarak Georg Heim’ın 1911 yılında, ikinci dünya savaşından üç yıl önce “Savaş” (“Krieg”) isimli şiirine atıfta bulunan Wecker, “Almanya savaş sarhoşluğuna bürünürken o savaşın tüm vahşetini şiirine yansıtabildi. Toplumda daha fazla empatiye ihtiyacımız var, eğer denizde boğulanları kurtaranlar mahkum ediliyorlarsa o zaman çok şey yanlış yönde gidiyor demektir” dedi.

Hoben ve Bayraktar’da sanat dünyasına nasıl girdiklerini özel yaşamlarından verdikleri örneklerle aktardılar. “Benim şansım da bana liseyi bitirmem gerektiğini söyleyen ve beni bu yönde teşvik eden bir öğretmenim sayesinde oldu” diye konuşmasına başlayan Bayraktar, “İçinde bulunduğum gettodan çıkıncaya ve onu dışarıdan gözlemleyinceye kadar nasıl bir dünyada olduğumun farkında değildim. Üniversiteye gidince, Marksizmle tanışınca kendi durumumu daha iyi anladım, gettoda yaşananların sorumlusunu görür hale geldim. Önce bel fıtığı olan biri sadece işten dolayı fıtık oluyordu, ama Marksizmi öğrenince bunun kapitalist üretim tarzınla bağlantısını kurdum. Fıtığın nedeninin kapitalizm ve aşırı kâr hırsı olduğunu gördüm” dedi.

Hoban ise Filistinliler ve İsrailliler tartışma konusu olduğunda sürekli bir çarpıtmayı hissettiğini ve bunun üzerine giderek siyasileştiğini söyledi. “Bu tartışmalarda kurban ve fail ilişkisi tersine çevrildiğini ve eleştirenler antisemit olarak damgalandığını gördüm. Gaza’da yaşadıklarını kaleme alan İsrailli bir askerin metnine bir müzik besteledim ve gerçekleri ortaya koymaya çalıştım. Tabi bu bana sadece dost kazandırmadı, ama doğru olduğunu düşündüğüm için yaptım” dedi.

ÖFKENİZİ DİLE GETİRİN

Dördüncü panele geçmeden önce Konstantin Wecker ve Afganistanlı şarkıcı Shekib Masodeq bir düet yaptılar. Wecker, “Öfkenizi dile getirin” (“Empört Euch”) başlıklı parçasının Masodeq tarafından Farsçaya çevrilip söylenmesinden çok etkilendiğini ve ilk kez bu şarkıyı birlikte söyleyecekleri sözlerinden sonra iki sanatçı sahne aldılar.

KONFORMİZME KARŞI ÇIKABİLMEK

Konferansın son panelinin başlığı “kültür hafızası – hafıza kültürü” oldu. M&R dergisinden Susann Witt-Stahl, Avusturyalı yazar Erich Hackl ve şarkıcı Esther Bejarano ile Moshe Zuckermann ile bu konu üzerine sohbet etti.

Oyuncu Becker’in giriş sunumunda kültür hafızasının korunması koşulu ancak hafıza kültürünün oluşmasına temel sunabileceğini söyleyerek konuşmasına başladı. Konformizme (hakim görüşe uyma) karşı savaşmak gerektiğini söyleyen Becker, “düşmanın gazabından, zaferi elde ettikten sonra, ölülerimiz bile güvende olmayacak. Ve bu düşman zafer elde etmeyi sürdürüyor. Walter Benjamin’in bu sözleri hepimiz için uyarıcı olmalı” diyerek paneli açtı.

Konferansın en yaşlı sanatçısı olan 94 yaşındaki şarkıcı Bejarano, 1945 yılında, ailesinin toplama kampından sağ kurtulabilen fertleriyle birlikte Filistin’e yola çıktıklarını söyledi. Bejarano şu sözlerle devam etti: “Filistinlilerle birlikte yaşamak, toprağı birlikte ekip biçmek için oraya gittik. Fakat yaşadıklarımız hayal ettiğimiz yaşamın orada mümkün olmadığını gösterdi. Filistinliler kendi ülkelerinde eziliyor, dışlanıyorlardı. Bunun son bulacağı yoktu ve İsrailliler büyük bir savaşa hazırlanıyorlardı. Ailece burada artık kalamayız, kalırsak işgalci oluruz dedik ve 1960 yılında tekrar Almanya’ya döndük” dedi.

İkinci dünya savaşı döneminde olduğu gibi sonrasında çok sayıda göçlerin yaşandığını söyleyen Bejarano, “bugünde göçler yaşanıyor. Bugün olduğu gibi o günde göçmenleri kimse istemiyordu. 1940 yılında tüm paralarını harcayarak bir gemiyle Almanya’yı terk etmek isteyen koca bir gemi dolusu Yahudiler aylar sonra yeniden Almanya’ya dönmek zorunda kaldılar. Çünkü kimse onları kabul etmemişti, hepsi toplama kamplarına gönderildiler. Bugünde insanlar Akdeniz’i geçmeye çalışırken boğulup ölüyorlar, gelenler kamplara dolduruluyor ve sonra geri gönderiliyorlar. Yaşananlar aynı şeyler” dedi.

Zuckermann ise yaptığı konuşmada Yahudilerin faşizm döneminde katledilmelerinin İsrail devleti tarafından ideolojik altyapı için kullanıldığını söyledi. “Yahudi halkının yeniden dirilişi mitosu yaratılmak için en vahşi katliamlar kullanılıyor. Ama bu İsrail devletinin faşizme ve ırkçılığa karşı olduğu anlamına gelmiyor. Ölenler kahraman olarak anılırken kamplarda hayatta kalmayı başaranlara işbirlikçi muamelesi yapıldı. İsrail devletinin bu tutumu bugüne kadar değişmedi” dedi. Faşizmi yaşayan, dönemden doğru sonuçlar çıkaran Yahudilere karşı İsrail devletinin savaş yürüttüğünü söyleyen Zuckermann, “Çünkü o dönemden unutturulmak istenen şeyleri İsrail devleti bugün yapıyor” dedi. Unutmaya ve unutturmaya karşı mücadele edilmesinin önemine vurgu yapan Avusturyalı yazar Hackl, “Kuşaklararası hafıza boşluğu yaratılmaması için çaba harcamalıyız. Hafızanın korunması için kuşaklararası bir çaba gerekiyor” dedi.

Panelin ve konferansın ilk bölümünün sonunda Bejarano, tüm sanatçılara “dönemin sağcı zihniyetine, faşizme ve savaşa karşı uluslararası sanat cephesi” oluşturma çağrısı yaptı. “Nazilerin, Yahudi soykırımında hayatta kalmayı başardığım ve bizleri, eğer birlikte insanı aşağılayan bu ideolojiye karşı birlikte mücadele etmezsek, nelerin beklediğini bildiğim için hepinizi harekete geçmeye çağırıyorum. Faşizm bır daha asla, savaş asla! Asla sessiz kalmayalım!”

Konferans kısa bir aradan sonra değişik müzik grupları ve sanatçıların katıldığı kültür programı ile sona erdi.

* Senaryosu Thomas Freyer ve Ulf Schmidt tarafından yazılan oyun Volker Lösch tarafından sahneye yansıtıldı. “Das Blaue Wunder” isimli oyun 26 Ocak 2019’da Dresden Devlet Tiyatrosu’nda prömiyerini yaptı. Defalarca gösterilen oyun 23 Haziran günü tekrar sahnelenecek. Daha geniş bilgi için: www.staatsschauspiel-dresden.de sayfasına bkz.