Yeni e dergisinin bu sayısında Türkiye sanat dünyasındaki tartışmalara odaklanıyor. Soruları hazırlayıp Yeni e ekibinin de da katkısıyla çok sayıda yazar, akademisyen, eleştirmen ve sanatçıya gönderdik. Soruları hazırlayıp göndermeye karar verdiğimizde ise karşılaştığımız en büyük sorun, yine benzer mecralarda üretim yapan dergilerdeki isimlerle aynı isimlere yönelmek durumunda olduğumuzu fark ettik. Bunu kırmaya gayret etmiş olsak da bu anlamda pek başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Genel olarak, Türkiye sanat ortamındaki bu “sıkıntı”yla bir kez daha karşılamış olduk. Bu da sanat ortamımızın eleştiri alanındaki bir eksikliği olarak karşımızda duran en büyük problemlerden biri elbette. Diğerleri hepimizin bildiği, malum, “güncel” sıkıntılar.

Çok uzun süredir bu alanda olan sorunların, tartışmaların dışında son dönemde sanatın iktidarla, iktidarın da sanatla olan ilişkilenme biçimleri bizi biraz bu tartışmayı tekrar açmaya yöneltti. 1980 sonrası neoliberal kırılmada karşımıza çıkan en yaygın tartışmalardan biri sanatta ve siyasette “yeni” arayışıydı. Günümüze kadar süregelen siyasetin günlük yaşamdan geri çekilişiyle bu alan kültürel çalışmalara kaydı. Hem 80 sonrası hem de 2013 Gezi Direnişi sonrasında genel olarak dergicilik sektöründe bir patlamaya şahit olduk. Yine bu zamanlarda hem sol liberal söylemler hem de sağ muhafazakâr siyasal söylemler birbirine paralel doğrultuda ilerledi. Sol liberalizm tartışmaları siyaset alanında yapıldı ve bir hesaplaşma gerçekleşti, fakat bunların sanat alanına olan yansımaları pek tartışılmadı. Ali Şimşek, Eleştiriyi Çalmakadlı kitabında bu meseleye ilişkin “Sanat Tarihi ve Sol Liberalizm” yazısıyla tartışmaya bir giriş yapmış oldu. Ama bu yazı dışında bu meselenin tartışıldığına çok fazla şahit olamadık. Bugün ise, bu paradigma iflas etmiş durumda.

Tarihsel birçok kırılmada, özellikle solun aldığı yenilgi ve ardından yaşanan çöküş yıllarında, 68 Hareketinden, 1970 ve 80’li yıllar ve ardından SSCB’nin dağılmasına kadar olan bu süreçlerde “yeni” arayışlarını görmek mümkün. Bu tartışmalarsa “sınıftan kaçış”, “elveda proletarya”, “tarihin sonu”, “medeniyetler çatışması” ekseninde yapıldı. Tüm bunlar siyasal anlamda epey tartışıldı, ama sanat alanına yansımaları noktasında hep eksik kalındı. Sanata içkin birçok kavram ve yapılan tartışma, siyaset dünyasından bu alana transfer oldu. 20.yüzyıldan günümüze avangard sanat tartışmalarından, ütopya tartışmalarına kadar bu kavramların tümü siyasal mücadelelerin içinden aktarıldı. 1980 sonrası neoliberal kırılmada yine aynı durumla karşılaştık. Bu kez kapitalizmzaferini “tarihin sonu” olarak ilan ettikten sonra, siyasetin, sanatın ve hayatın içinden çekilmesiyle birlikte piyasanın neoliberal politikaları kültür-sanat alanına kaymış oldu. Avangardın “yeni bir dünya için yeni bir sanat” arayışı, piyasanın şirket ve reklamcılık stratejileri halini aldı.

Hal Foster bunu gayet açık bir şekilde ifade etmişti:“Sanat ile hayat gerçekten de birleşti – ama avangardın koşulları altında değil, kültür endüstrisinin koşulları altında.”

Haliyle söylem el değiştirdi. Siyasal mücadele, akademizme ve kültürel çalışmalara evrilince doğrudan sanat alanının söylemleri Batı Marksizminden, yeni toplumsal hareketlere, sol liberalizm, sivil toplum ve açık toplum tartışmalarına varan bir hatta uzanan kavramları devraldı.

“Perry Anderson’a göre Batı Marksizmi de 1920’lerde Birinci Dünya savaşında aldığı mağlubiyetlerden doğmuştur” ve “Emekçi sınıfların devrimci gücüne şüpheyle yaklaşan Batı Marksizmi, tarihi, ekonomiyi ve siyaseti ihmal edip felsefeye ve estetiğe çekilir.”[1]

Buradan hareketle iki farklısıkıntıdan bahsedebiliriz. Birincisi, bu süreçlere ilişkin hem pratik hem de teorik düzeyde bir söylem üretilemedi, alternatif mecralar oluşturulamadı. Sol büyük oranda bu alanlardan çekildi. Bu çevrelerce kurulan “kültür merkezi” ismini taşıyan kurum ve kuruluşlar ve çıkardıkları onlarca dergi bu ihtiyacı karşılayamadı. Bu konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek vermek yerinde olacaktır; Türkiye’de sol çevrelerce büyük oranda SSCB’nin tarihsel mirası sahiplenilse de, tarihte istisna bir yerde duran Sovyet sanat deneyimleri üzerine etraflıca bir çalışmanın olmaması burada göze çarpan en önemli meselelerden biridir diyebiliriz. Sanat tarihinin en önemli tartışmalarından bir diğeri de “sanatın hayat, hayatın sanat olma ütopyası” idi. Bu deneyime sahip olmuş vebunun ütopya olmaktan çıkıp hayat bulduğu tek örneğin Sovyet avangard sanatı olduğunu düşündüğümüzde durumun önemi daha da belirgin bir hale geliyor. Yine bu konuya ilişkin etraflıca tek çalışma Ali Artun’a ait İletişim Yayınları’ndan çıkan Sanatın İktidarı kitabıdır.

İkincisi ise,sanat çevrelerinin sanatta yenilik arayışı, salt yeni malzeme arayışıyla sınırlı kaldı ve çağdaş-güncel sanatın hegemonyasında sadece “sözde” radikal bir politik söylem üretmekle kısır bir döngüye girdi, aynılaştı ve giderek sıkıcı bir hal aldı. Konvansiyonel denilerek dışlanan resim, heykel gibi alanlar için reddiyeye varan bir söylem üretildi ve sanat giderek elit bir alana dönüştü. Odak noktası sadece eski ve yeni tartışmasıyla sınırlı kaldı. Bunun tarihsel temellerinde bir de “soyut sensin, figüratif babandır” gibi tartışmalar olduğunu hatırladığımızda durumun vahameti ortaya çıkmış oluyor. Çağdaş sanatın “yeni” arayışları ne kadar yeni peki? Kökleri Hegel’e kadar uzanan sanatın felsefe halini alması, kavramsallaşması konusununbugüne kadar gelen bir mesele olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Çağdaş sanatın,Duchamp’ın üzerine bir söz söyleyip söyleyememesi başka bir tartışma elbette.

Burada yapılması gereken tek eleştiri ise sanatın piyasaya teslim olduğu, sponsorluk ilişkileriyle şirketlerin eline geçmiş olması değil elbette. Her iki tartışmada da temel sıkıntı sanatın kendi problemlerin etraflıca ele alınamaması ve sanata ilişkin ontolojik bir yaklaşımın eksikliğiyle alakalı olabilir. Ne günümüz sanat tartışmalarına ne de politik düzlemde bir yenilik olmasıydı.

Sanatın yenilik arayışları, zengin deneysellikleri, sanatın hayat, hayatın sanat olması sosyalist solun hanesine yazılan ve devrimci sanat tarihiyle birlikte geniş bir skalaya sahip olmasına rağmen toplumsal anlamda bir amnezi (bellek yitimi) yaşandı. Tarihinde Sovyet avangardından, Paris Komünü’nde sanatçıların aldığı role; Meksika duvar resimlerinden, Sürrealizme, sosyal realizme kadar bir biçim ve form zenginliği olmasına rağmen. Türkiye sanat tarihinde de sanatın siyasetle ilişkilenme ve alternatif arayışları içerisinde olan pek çok isimle karşılaşırız. Yeni Dal grubundan, Yeniler grubuna, Nuri İyem, Namık İsmail, Abidin Dino’ya kadar Türkiye sosyalist hareketiyle ilişkilenmiş sanatçılar kuşağından söz etmek mümkün. TKP tarihinde önemli bir isim olan Rasih Nuri İleri’nin koleksiyonundan oluşan bir sergiyi, Ali Artun Galeri Nev’de açmıştı. Yine Nâzım Hikmet, Mihri Belli gibi pek çok ismin Türkiye resim tarihiyle bir ilişkisi vardır. 1970’li yıllarda Görsel Sanatçılar Derneği gibi oluşumlardan, Orhan Taylan, Cihat Aral, Arslan Eroğlu, Gülsün Karamustafa’ya kadar günümüzde yaşayan adlarını sayamayacağım birçok sanatçı da bu tarihin bir parçasıdır. Tüm bu zenginlik, kapsamlılık ve deneysellikler, sol için 80’li yıllara kadar sürdü. Bu tarihten sonra sanat neoliberal bir aralıkta “çağdaşlaştı” ve “güncelleşti”.

Solun “deneyimlerini ve duyarlılıklarını yok sayacak bir ‘sıfırdan başlama’ hali, yenilenmeyi köksüz ve ayakları havada bir retorik jest olmaya mahkûm eder.”[2]

80 sonrası tarih, siyaset ve sanatı yorumlama hali tarihin sonu ve totalitarizmle ilişkilendirilerek yapıldı. Bu da tüm bu alanlarda öznenin, ütopyanın ve imgenin dışlanmasına denk düşüyordu. Totalitarizmle ele alınan tarih yorumları içinde gelecek vaadi olan bütün fikir ve üretimleri yok sayıyordu. Bu söylemler altında sanat “güncelleşti” ve“ân”a indirgenmiş oldu.

“Kapitalizme alternatif bütünsel bir toplumsal tasarımın beyhudeliğine ve iflasa mahkûm olduğuna hatta ister istemez bir tür totalitarizme yol açacağına dair popüler algının hâkimiyeti belleğimizi sakat bırakmıştır.”[3]

Tüm bu problemlerin dışında yakın tarihte pek çok alternatif oluşumda var.Ali Artun’un öncülüğünde İletişim Yayınları’nın Sanat-Hayat dizisi ve e-skop gibi bir yayından, Feyyaz Yaman’ın kurucusu olduğu Karşı Sanat Çalışmaları’na, içinde birçok sanatçının yer aldığı Kamusal Sanat Laboratuvarı’na, 2015 yılından bu yana TÜYAP Artist Fuarı’nda alternatif sanat oluşumlarını bir araya getiren Eda Yiğit, Ezgi Bakçay’a kadar isim ve kuruluşlardan oluşan bir karşı duruş ve zenginlikten bahsetmek elbette mümkün.Bütün iktidar mekanizmalarına karşı direnen, sanat alanından özneler alternatif bir sanat tarihi yazımını belirleyecek kuşkusuz. Sanat bu gerilimin içinden çıkabilir ancak.

Tekrar bugüne dönecek olursak,içinde bulunduğumuz döneme ilişkin iktidarın kültür-sanat politikalarının iflas ettiği herkes tarafından biliniyor. Hem bir baskı ve sansür hali mevcutken hem de sanatçıları içerme hali söz konusu. Son dönemdeSabah gazetesinde sanatçılarla yapılan röportajlarda buna işaret ediyor. İktidar kendine bir meşruiyet kazandırmış oluyor. Sanat gerçeklerin önünde perde olabiliyor zaman zaman. Devrim Erbil’in billboardlarda koca koca sergilenen resimlerinin Kabataş Martı projesini perdelemek için kullanılması gibi.

Yine iktidar çevrelerinin, AKP’li yerel yönetimlerinkamusal alan heykellerindenYeditepe Bienali için üretilen “sanatsal faaliyetler”ine dek tüm etkinlikleri sanat dünyasınca küçümseniyor, kitsch-bayağı olmakla eleştiriliyordu. Çağdaş sanat dünyasında çokça üretilenkitsch eserler ise alkışlanıyordu. Kitsch kasıtlı olunca sanat sayılıyordu. Bu meseleyle ilişkili olarak Ali Artun “Selfie Çeken Şehzade, Dinozor, Köfte ve Çağdaş Sanat” yazısında şunları söylüyordu:

… anlamları bakımından birbirlerine karşıt olan ‘muhafazakârlık’ ve ‘çağdaşlık’ dinsel ve etnik kimliklerin restore olduğu neoliberal ideoloji çerçevesinde de acaba birbirlerine zıt mıdır? Yoksa birbirlerini içerir mi?

Şüphesiz haklı ve yerinde bir soru olarak karşımızda duruyor. Burada iflas edenin sadece AKP kültür politikaları olduğunu söylemek eksik olur. Neoliberal ideolojinin gölgesinde “güncelleşmiş” sermayenin hâkimiyetinde “sivilleşmiş”, “çağdaş” piyasa sanatıdır da aynı zamanda iflas eden…

Burada üzerimize düşen görev, her geçen gün artıyor. Artık gündemini kendi belirlemediğimiz tartışmaları bir kenara bırakıp birer birer alternatif sanat ve sanatçı oluşumlarını inşa etme zamanıdır. Bu, ancak bir sorgulayış sürecinden geçerek aşağıdan yukarıya bir dilin bizzatsanatçılar tarafından ve bu duyumsamayı kendine problem edinmiş, sorgulayıcı bütün zihinler tarafından ortaklaşa üretilebilmesiyle gerçekleşecektir.

Hepimize kolay gelsin!

[1] P. Anderson’dan aktaran EnzoTraverso, Solun Melankolisi Marksizm, Tarih ve Bellek, çev.: Elif Ersavcı, İletişim Yay, İstanbul, 2018

[2]Y. D. Çetinkaya – F. Benlisoy, Gelecek 1917 Tarih Devrim Kültür, Habitus Yay. İstanbul 2018

 

[3]A.g.e.