SEVGİ SOYSAL VE  TANTE ROZA GÜNÜMÜZDEN GEÇMİŞE BİR BAKIŞ

ERENDİZ ATASÜ

Portrelerindeki o ince, mahzun ve biraz muzip yüzüyle, kendine özgü mizahıyla, çok genç yaştaki erken vedasıyla Sevgi Soysal her zaman edebiyatımızda çok özgün bir yerde duracaktır. Aziz Nesin’in okurun farkındalığını bir anda yükselten ama bir yandan da onu rahatlatan şakacı mizahından farklıdır Sevgi’ninki; batıcı, ısırıcı, acı bir mizahtır. Edebiyatımızda pek örneğine rastlanmaz.

İlginç bir hayatı olmuştur, Sevgi Soysal’ın. Genç Cumhuriyetin eğitimli yüksek bürokrasisinden mimar bir babanın ve Türkleşmiş bir Alman annenin altı çocuğundan biridir. Sanıyorum çocukluğunda kalabalık ailelerdeki yalnızlıkla tanışmıştır; bir söyleşisinde o döneminden söz ederken, ev işlerini bir türlü bitiremeyen (nasıl bitirebilir ki altı çocukla) annesinin ilgisini çekmeye çalışmasından dem vurur, aşırı meşgul babasını ise çok kıskanmaktadır, çünkü annesi delicesine aşıktır babaya. Tanıyanların dile getirdiği canlılık, dolu, şakacı, kıpır kıpır, dost canlısı kadında saklı bu beklenmedik yalnızlık duygusu, belki de yalıtılmışlık duygusu, hep kaçtığı ama hiç kurtulamadığı bir gölge gibi onu izleyen bu içe kapanış, belki de çocukluğundan yadigardır. Sevgi Soysal akşamla gelen hüzünden bahseder ve bu hüznü sadece deniz kıyılarında ve bozkırda duymadığını söyler. Bu öz çözümleme kanımca onun yaratısının yuvası olan iç yapısına ışık tutar: Geçiciliğin “melaline aşina”, darlıklara sığamayan, sonsuzluğu özleyen bir duyarlık… Sanırım kalıcı edebiyatın temeli de zaten bu duyarlıktır.

Sevgi Soysal’ın ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemlerine has insani bocalamaları anlattığı Yürümek romanında, olay akışını kesip doğa betimlemelerine yer vermesine yol açan, örneğin onun şu cümleyi kurmasına sebep olan yanı da işte bu özelliğidir; insan tekinin doğadaki konumunu ve duruşunu tenine uzak bir bilgi gibi kanıksayamaz; bu hakikati derisinde ve en içinde, özünde hisseder:

 “Akbaba…. O hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir canlının yaşamadığı sanılan çölde bekledi ölümü. Hiçbir şey sınırsız değil, çölün boşluğu, kuraklığı, cansızlığı sınırsız değil. Cansızlık canlılığa, cansızlık ölüme dönüştü. Akbaba çöldeki sonsuz oluşumları çok iyi bilerek bekliyordu…. Çöl dural sanılan boşluğunu ölüme çevirince miskin kanatları açıldılar.”

Bu pasajda doğanın çelişkilerden oluşan döngüsü, durallıkta gizli devinim gizilgücü ve ölüme karşı koyuş var. Aynı duyarlık, kanser ameliyatı geçirdikten sonra kaleme aldığı “Bir Ağaç Gibi” öyküsünde memesi kesilip alınmış kadın bedenini budanmış bir ağaca benzetmesinde karşımıza çıkar. Burada kadercilik ya da yeis yok, burada gerçeklerden kaçmayan bir bilinç ve elden geldiğince direnme kararlılığı var.

Sevgi Soysal üstüne Muzaffer Uyguner, Adnan Binyazar, Atilla Özkırımlı, Murat Belge gibi pek çok yazar tarafından pek çok değerli inceleme kaleme alınmıştır; ama sanıyorum, yaratısının bu yönü üstünde pek de durulmamıştır. Genelde vurgulanan yapıtlarının bireycilikten toplumculuğa yükselmesidir. Kendisi de benzer bir görüş dile getirecektir: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde, kadın karakteri için konuşur Sevgi Soysal ve “Bireysel bir savaş açmanın temeldeki tatsızlığı gideremeyeceğini kavramıştı” der. Temeldeki haksızlık ya da tatsızlık, yani sınıfsal çelişkiler… Bir değişim geçirdiği doğrudur, bu değişim, kendini kavrama evresinden, toplumsal işleyişi kavrama evresine geçiş olarak tanımlanabilir mi? Daha doğrusu, iki evre baştan beri birliktedir de 12 Mart döneminde ikincisi ağır basmıştır. İşin özü, cunta baskısına direnmeye yoğunlaşmış yazarın, toplumu incelediği merceğini kadınların acılarından biraz uzaklaştırmış olmasıdır. Sevgi Soysal döneminin vicdanı çıkarlarından önde giden her “doğrucu Davut” aydını gibi elbette solcudur. Marksizmin teorisine ve pratiğine ne dereceye kadar vakıf olduğunu ya da bu dünya görüşünü ne derece benimsediğini bilemiyoruz; ancak ülkenin o dönemdeki sosyalist fikir ortamında anılan bir isim olmadan önce de gerçekçi, dürüst ve çözümlemeci zihninin bir Marksistinki gibi işlediği Tante Roza’da bile bellidir. Ancak, sol siyasalarda etkin bir çalışması yoktur. 12 Mart cuntasının hışmına uğrayıp cezaevine konması herhangi bir eyleminden ya da yazısından ötürü değil, dönemin sol fikriyatının önderlerinden Mümtaz Soysal’ın eşi olması dolayısıyladır. Ülke yönetimini ele geçirmiş, adaletten uzak faşist akıl ya da akılsızlık o günlerde de düzmece davalar kurmakta, ezmek istediklerini yakınlarını cezalandırarak mahvetmeye çalışmaktadır. O dönemde de hayali dosyalar düzenleyen savcılar, mahkumiyet kararı vermeye dünden hazır hakimler vardır. Fakat devlet kademelerinde Cumhuriyetin ve hukukun ilkelerini benimsemiş dürüst bürokratlar, savcılar, hakimler henüz tükenmemiştir. Mümtaz Soysal da Sevgi Soysal da özgürlüklerine kavuşurlar. Çekilen acının ne kadarı Sevgi’nin erken kanserinde etmendir? Soru ortadadır ve cezaevi deneyiminin, uğranan akıldışı haksızlığın sorumluları herhangi bir bedel ödememiştir.

Sevgi Soysal, Mamak askeri cezaevi deneyimlerini o keskin dili ve zehir gibi mizahıyla Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda dile getirecek, akıl ve insaf yoksunu paranoyak bir yönetimin ipliğini pazara politik jargon kullanarak değil, bıçak kesiciliğindeki mizahıyla çıkaracak ve okurların bilincine kazıyacaktır.


Çizim: Gökçe Naz Köse

Sevgi Soysal’ın ilk çıkışı Tutkulu Perçem iledir; hikayevari metinler. Dünya üzerindeki yerini kavramaya çalışan, özgür ruhlu, mücadeleci, hem kırılgan, hem dirençli, kadere teslim olmayan, alabildiğine hassas ve hassasiyetinde bir tutam hırçınlık da bulunan sıra dışı bir genç kadının arayışlarıdır bunlar. “Erkeklere, en çok onlara, bu kendilerini sevenlere, sonra yine kendilerini sevenleredir kırgınlığım” diye haykıracaktır bu yürekli genç kadın. Dünyayı sarsan İkinci Dalga Feminizm‘le henüz tanışmamış, Cumhuriyet devrimlerine rağmen eskil ruhunun “at, avrat, silah” şeytan üçgeninden sıyrılamamış Türk toplumu için çok cesur bir çıkış! Haksız mıdır siteminde? Bence yerden göğe kadar haklıdır. Peki Sevgi Soysal feminist midir? Sanmıyorum. Çünkü ne burada ne de tam bir kadın kitabı olan Tante Roza’da kadın dayanışmasına yer verilmiştir. O, yürek yaralarını göstermekten çekinmeyen duyarlı ve yürekli bir kadın yazardır.

Tante Roza çok ilginç bir kitaptır ve zamanında değerini bilen eleştiriler de almışsa, “çeviri bir hikaye”ye benzetilmesi, kanımca büyük haksızlıktır. Basmakalıp bir görüş, “Sevgi’nin Alman akrabalarından asi ruhlu bir kadının traji-komik hikayesidir, bu kitap” diyebilir; ancak eserin Alman Roza teyzenin yaşamıyla doğrudan ilgisi isimlerde kalır. Tante Roza erkek -egemen toplumda bedeninin ve aklının mutluluğunu aramaya soyunmuş donanımsız bir kadının uğradığı yenilgileri hikaye eder. Tante Roza donanımsızdır, sadece mali açıdan değil, bilgi açısından, cinsinin cehalete yargılanmış bireyidir o: “Tante Roza bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır” der metnin içinde Sevgi Soysal kahramanı için, “…hiçbir şeyin gerçek adını öğrenmeden yaşlanan” diye ekler; kıyasıya eleştirir onu. Tante Roza, kapitalist toplumun nasıl işlediğine dair hiçbir fikri olmadan ha bire zengin olmak için çabalar, çabaladıkça batar. Bütün bu yenilgilerden sonra “örgütlü olmanın” gerekliliğini öğrenir; ama köklü bir kavrayış değildir bu, hayatın üstesinden gelebilmek için bireye gerekli bir araçtır örgüt, Roza’nın gözünde. Roza’nın anlayışı zerrece sınıf bilinci barındırmaz. Onun için diyorum, Sevgi Soysal’ın zihni, Tante Roza’yı yazarken de Marksist bir zihindir. Roza teyzeyi en çok ne eğlendirir? “Erkeklerin insana sonsuz neşe veren kazıklanışlarını, erkeklerin kutsal aptallıklarını” izlemek! Anlaşılan Tante Roza, yaratıcısının Tutkulu Perçem’i yazma sürecinde, erkeklere duyduğu öfkeyi paylaşmaktadır! Gene de Tante Roza feminist bir yapıt değildir; yazarımız Tante Roza’ya hiç “içten” bakmaz, ona empatisi yoktur. Sanılmasın ki kitabı eleştiriyorum. Tante Roza küçücük hacmı içinde, erkek egemen kâr toplumunda kadınların cahil bırakılmasını ve mali rekabet ortamında kaybetmeye yazgılı olduklarını enine boyuna irdeleyen bir küçük baş yapıttır ve bu evrensel hakikatin çok boyutlu çözümlenişini, 90 sayfacığa, ancak mizahtan alınabilecek bir güçle sığdırabilmiştir. Evet, evrensel bir hakikattir bu! Suat Derviş’in Çılgın Gibi’sindeki saraylı anneanne, cehalet ve bilinçsizlik açılarından Alman köylüsü Roza’ye eştir. Roza’nın yaşantılarını andıran bir ömür sürmüş, bilgi yoksunu bırakılmış aklının doğrultusunda, gönlünün ve bedeninin mutluluğunu kovalamış, her anlamda daldan dala konmuş halayık kökenli bir zenci kadın,’950’lerdeki çocukluk dünyama teğet geçmiştir; Darülaceze’de veremden ölen bir kadın, dönemin ahlak yargılarının “serseri” diye nitelendirdiği, özgür olmak için tutuşan bir kadın…[1]

Yazarların yaşamlarıyla yapıtları arasında elbette sıkı bir bağ vardır; yalnız bu bağ edebiyat yazarı olmayanların çoklukla sandıkları gibi, fiili yaşantı ile yapıttaki olay örgüsü arasında değildir; yaşantının yazarda bıraktığı duygu tortusuyla yapıtın özü arasındadır:

Muzaffer Uyguner, Tante Roza adlı yapıtı, kitabın ruhuna ve Roza karakterinin iç dünyasına süzülerek incelediği yazısında, “Hiç beklenmedik anda bir şey bırakılır, bir kentten çekip gidilir. Gidiş için hiçbir hazırlık yoktur, zaman iyi seçilmemiştir” der;

“Bu bırakışlar onu (Roza’yı) mutlu mu kılar, bunlardan üzülür mü? İkisi de olur. İşte bu ikisinin olması, yeni atılımlara, yeni girişimlere sürükler onu” diye ekleyerek Roza’nın sürüklendiği labirente ışık tutar bizim için.

Uyguner, Tante Roza adlı anlatıda Roza’nın başından geçen kalabalık olayların harfi harfine gerçekliği yansıtmadığının, tek bir kişinin bunca şeyi fiilen yaşamasının olanaksızlığının, olayların Almanya dekorunun gerçeklikteki Almanya olmayıp onu andıran bir soyutlama olduğunun, burada temel bir hakikatin fanteziye bulanmış bir çeşitlemesinin verildiğinin farkındadır ve yazarın “belli bir takım olayları belirli bir ruh hali içinde kaynaştırdığını, bağdaştırdığını” söylerken, yapıtın da yazarın da ruhuna nüfuz eder.

Sevgi Soysal, Adnan Binyazar’ın bu yapıt üstüne kendisiyle yaptığı görüşmede Uyguner’in çözümlemesini harfi harfine doğrulayan çok ilginç şeyler söyleyecektir bize: Onu kitabı yazmaya yönlendiren güç “Bırakma” olgusudur! Bedenine, duygularına hükmedemeyen insanın, yani tutkulu insanın adeta mecbur kaldığı bırakıp gitmeler! Sevgi Soysal’ın çok genç yaşında yaptığı ve bozduğu evlilikler ve başka şeyler! Sevgi Soysal’ı dinleyelim:

“Hiçbir şeyi hazırlamadan, belki de en gereksiz ve yanlış anda bırakmak! Bırakma anı’nın, bırakılanlar ne denli bırakılası olsalar da, bırakanı sevindiremeyeceğini, yüceltemeyeceğini bilmektir. O anda kendisiyle yalnız kalanın (bırakanın)…. tanımaya hiç fırsat bulamadığı kendi karşısında duyabileceği dehşettir! … kendi yanlışımızın çırılçıplak kalışıdır! O yeni saçmalık, gülünçlüktür!” İşte böyle duygularla yazmıştır Tante Roza’yı.

Bu sözler tutkulu ve vicdanlı bir insanın, kendi karakterinin çelişkilerinde kıstırılmış bir insanın, özüyle kıyasıya hesaplaşmasına dair bir iç dökmedir. Sevgi Soysal’ın Roza’ya öfkesi, kendine duyduğu öfkedir.

Yinelemek isterim, büyük edebiyatın o içimize işleyen dokunuşunu yaratan, eserin toplumsal, biyolojik, kültürel farklardan süzülüp hepimizin, farkında olarak ya da olmayarak, zaman zaman yaşadığımız iç çelişkilere sözlerle uzanabilmesidir.

Tante Roza’da toplumun ve ferdin çok yönlü çözümlenişi, yani Marksist bakışla kapitalist toplumun gerçekçi bir fotoğrafı, kadınların acıları ve kıstırılmışlıkları, insanın kendi kendine yenilişi fantezi ve mizahla verilmiştir; duygudansa zeka ile yazılmış izlenimini veren bu kitapta temaları kaynaştıran aslında duygudur, yazarının içtenliğidir. Çeşitli yorumlara açık bir kitaptır Tante Roza. Belki de yazarının en edebi yapıtıdır..

 Tante Roza’yı, Yürümek izleyecektir. Müstehcenlikten takibata uğrayan Yürümek! Bu eser, hep ileriye bakarak yaşayan baş kişi Ela’yı merkeze alsa da yetişkinliğe ulaşmanın sancılarını özellikle cinsellik açısından irdeler. Kendini aldatamayan ve katlanamayan bir genç kadındır Ela. Aceleyle yapılıp aceleyle bozulmuş bir ilk evlilikten sonra ikinci evliliğinde sevgiyi bulmuş gibidir; ancak bu birliktelikte cinsel uyum kusursuz değildir; karı kocanın duyarlıklarında başka çelişkiler de belirince, evlilik yatağında “sırt sırta dönülmeden uyunmaz olur”. Ne çok evlilik bu aşamada donup kalmıştır! Ne çok insan kendi kendini kandırarak alışılan düzeni sürdürür… Ela ise yürüyüp gidecektir.

Yürümek ile izleyen Yenişehir’de Bir Öğle Vakti arasında Sevgi Soysal’ın özel yaşamında devrimsel nitelikte olaylar meydana gelir. Mümtaz Soysal’a aşık olmuştur, onunla evlenir. Sevgi, yapıtlarını takdir etse de bireyci bulup eleştiren sol aydınlar çevresindedir. Gerçekten gülünç, varoluşçu bakış açısıyla tam anlamıyla saçma, sağduyu sahibi her insana tamamen akıldışı gelecek bir takım küçük rastlantılar sonunda kendini 12’ Mart faşizminin zindanlarında bulur. Yenişehir’de Bir öğle Vakti işte bu mekanda, yazarın kendi deyişiyle “kendisine uyguladığı Prusya disiplininin bir bölümü olarak “ kaleme alınır (diğer bölüm erkenden uyanıp koğuşta jimnastik yapmaktır). Orhan Kemal roman ödülünü alan bu yapıt gerçekten özgün ve ilginçtir. Yapıtın yüzeyindeki olay örgüsü basittir. Ankara’nın merkezinde, kimi hükümet binalarını da barındıran, 1960’larda ve 1970’lerin ilk yıllarında dönemin üst orta sınıf diyebileceğimiz bürokrat ailelerinin ikamet ettiği bir semttir, Yenişehir. (Günümüzde daha çok Kızılay diye anılan, daha ziyade bir çarşı pazar semti). Yenişehir’de kaldırımları bezeyen ağaçlar vardır, işte onlardan biri bir kavak ağacı devrilmek üzeredir. Roman, ağacın devrilme sürecinde orada gelip geçen insanları anlatarak aslında geniş bir ülke panoraması çizer. Kişiler arasında neredeyse, hem dönemin Türkiye’sinin hem yıkık Osmanlı İmparatorluğu’nun yitirilmiş coğrafyasının her bölgesinden insan vardır. Bu yatay genişliği, farklı kişilerin değişik sınıfsal aidiyetleri dikey olarak tüm Türkiye’nin değilse de o günlerin başkentinin tüm hacmına ulaştırır. Bir sanayi şehri değildir, o zamanların Ankara’sı, aman aman bir ticaret merkezi de değildir; dolayısıyla kişiler arasında ne güçlü bir sermayedar bulunur ne gerçek bir proleter, bir fabrika işçisi; ama devrimci bir genç, emekçi bir ailenin üniversitede okuyan oğlu Ali vardır. Bürokratlar, eşleri, çocukları, banka memurları, küçük esnaf, tezgahtarlar, kapıcılar hepsi son derece gerçekçi biçimde çizilmişlerdir, fakat Ali idealize edilmiştir. Ali’nin yüceltilmesi, dönemin tüm sınıfsal kökenlerden gelen aydınlarının, ilericilerinin, sosyalistlerinin devrim umudunu temsil ettiği için, romanın yazılışının üzerinden geçen yaklaşık yarım yüzyıla karşın, okura naif bir yaklaşım olarak görünmez. Ali bir dönemin iyicil ruhudur. Bürokrat kızı, arayışlar içindeki Olcay, Ali’ye aşıktır; Ali ona adeta yol göstericilik yapan bir öğretmen gibidir. Kadın meselesi üstüne Ali’nin yorumu, dönemin kimi sosyalistlerinin görüşünü yansıtır:

Ali bir inşaat işçisini Olcay’a göstererek,

Şimdi buna kadın erkek eşitliğinden söz etmenin anlamı var mı bacı, ya da karısına” der; Ali’ye göre toplum yıkılmak üzeredir, ev yıkıldı mı, önce yeni ev yapılmalı, bacası sonra düzeltilmelidir.

Ali elbette hem gerçeklik teşhisinde hem metafor düzleminde yanılmaktadır, inşaat işçisinin karısı günde üç posta dayak yiyorsa, kadın- erkek eşitliğinden hem kadına hem kocasına söz etmenin tam zamanıdır.

Ayrıca baca ev yapılırken kurulur, sonradan düzeltmek pek zordur; ayrıca, bacası doğru inşa edilmemiş evde yaşayanlar dumandan boğulacaktır! Olcay Ali’nin hatalı mantığı karşısında duramayacak kadar yaşam acemisidir. Yol gösterici sosyalist delikanlı ve onun doğru yola çektiği apolitik küçük burjuva sevgilisi dönemin bir gerçekliği olduğu için Ali’nin naifliği romanın naifliğine yol açmaz.

Bugünün okuruna inanılmaz gelebilir ama 12 Mart faşizmi, idam sehpalarına rağmen dönemin sol ruhunu, toplumun aydınlanmış ve vicdanı temiz kesiminin sol duruşunu öldürememişti; sadece yaralamıştı! Ve yaralar onulmaz türden değildi. Roman 1973’lerde ‘74’lerde, hala gerçek yaşamda geçerli olan düşünce biçimlerini yansıtıyordu; bugün de o dönemin bir yansımasını sunduğu için gene gerçekçiliğinden bir şey yitirmiyor.

Roman karakter çeşitliliği bakımından Bakhtin’ci anlamda çok sesliliğe yakın duruyor; karakterlerini zihinlerini bize açtığı için de “bilinç akımı” dediğimiz “modernist roman” tekniğine yaklaşıyor.

Kanımca romanın en etkileyici ve başarılı yanı yapıtın iskeletini oluşturan metaforda, yani yıkılan kavak ağacındadır. Kavak ağacının dönemin sınıflı toplum düzenini temsil ettiğinde sanırım herkes hemfikirdir. Kanımca asıl önemli olan, ağaca yani çürüyen düzene kimin düşüncesizliğinin son darbeyi indirdiği ve kimin ağacın altında kaldığıdır. Ağaç, çevresinde yenilerde yükselen yapıtların (yani çarpık kentleşmenin) köklerini zedelemesi yüzünden zayıf düşmüştür, kurumaktadır. Yıkılmaya yargılıdır, ancak bir düşüncesiz hareket, yıkılmasını hızlandıracaktır : Bürokrat eşi Mevhibe hanımın ağaca bağlı çamaşır ipini kesmesi! Kimdir Mevhibe hanım? Katı, bencil, iktidar düşkünü, baskıcı, yarı cahil, kendini bilgin sanan, empati yoksulu bir kadın. Maalesef cinsimizin böyle fertleri vardır; aslında onlar da belli bir sınıfsal hareketliliğin ürünüdürler. Sevgi Soysal onları yaratan sebeplerle değil, sonuçla uğraşır. Cumhuriyet devriminin geniş anlamını, yani anti emperyalizmini, yani halkçılığını, aydınlanmacılığını, laikliğini hiç kavrayamadan, onu bir kılık kıyafet değişiminden ibaret sanan köksüz bir anlayışın temsilcidir Mevhibe hanım. İlhan Selçuk’un deyimiyle tipik bir “gardrop Atatürkçüsüdür”! Emperyalizm maşası olup, ulusalcılıklarına kendi elleriyle kara çalmış bir grup! Yani 12 Mart’ın ve 9 yıl sonra 12 Eylül’ün mimarları! O günü de bugünü de yaşayan bizler, gözümüz de perde yoksa, Cumhuriyetimizin ana özelliklerini yitirdiği bu çukura hangi basamaklardan inerek vardığımızı ve ağacın kaderiyle Mevhibe hanımın müdahalesinin doğrudan ilintisini görebiliyoruz.

Ağacın altında kim kalmıştır? Bir lümpen proleter, bilinçsiz bir emekçi, Mevhibe hanımın kapıcısı. Gerçekten de Türkiye’nin yaşadığı ve hala devam eden süreç, her ferde az ya da çok dokunmuşsa da en fazla zarar gören yoksul kesimler olmuştur. AKP döneminin başlarında yoksulların hayat standardında görülen, borçlanmaya ve orta sınıfların yoksullaştırılmasına dayalı aldatıcı ve geçici yükselmenin acısı bugünlerde çıkmaktadır.

E.M. Foster, romanın kehanet gücünden bahseder. Bu elbette kehanet değil, sanatçının geleceğe yönelik sezgisidir. İşte bu özellik Yenişehirde Bir Öğle Vakti’nde kendini belli eder ve romanın kalıcılığını güvenceye alır.

Sevgi Soysal’ın roman kurgusu ve kişilik incelemesi olarak en kusursuz eseri son romanı Şafak’tır. Yenişehirde Bir Öğle Vakti, kişilerin incelenmesi daha derinleştirilmeliydi, farklı kişileri anlatan bölümler birbirine daha sıkı bağlarla kaynaştırılmalıydı gibi görüşlerle eleştirilebilir. Haklılık payı olan görüşlerdir bunlar. Şafak beylik eleştirilere pabuç bırakmaz. Ancak onda Yazarının ruhundan kopmuş çok az öge vardır; kişisel kanım elbette. Onda ne Tante Roza’nın tutku çıkmazları, ne Yenişehirde Bir Öğle Vakti’nin güçlü simgeselliği ve uzak görüşü, ne Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun belgeselliği, ne Barış Adlı Çocuk’taki öykülerde ve yazarın bir çok yapıtında karşımıza çıkan buruk mizah bulunur; ne de kadınların acıları. Baş kişinin ve yaratıcısının kadın olduklarına dair hemen hemen tek ipucu, baş kişinin ay kanaması yüzünden kendisini sorgulayanlar ve kısıtlayanlar karşısında duyduğu iç sıkıntısıdır. Bununla beraber eserin tümünde, onu 12 Mart üzerine yazılan pek çok romandan ayrı ve özgün kılan bir kadın dokunuşu bulur edebiyat araştırmacıları; fark, tema çeşitliliğinde ve erkek karakterlere yaklaşımdadır. Çimen Günay, kadın-erkek ilişkileri, namus, otorite, güç kullanılması vs. olarak örneklendirir, bu temaları; Sevgi Soysal’ın erkek karakterlere eleştirel bir gözle baktığını saptar. Yazarın Adana’daki “mecburi ikamet” günlerinden esinli bu romanda, 12 Mart saçmalığının bir dost toplantısına düzenlediği baskın, kişilerin göz altına alınıp sorgulanmaları ve şafak vakti serbest bırakılmaları takvimdizinsel olarak adeta belgeselvari bir dille anlatılır. Kişiler gene Türkiye’nin çeşitli yörelerinden köken alırlar, ama

Yenişehirde Bir Öğle Vakti’ndeki çeşitliliği göstermezler. Kişiler idealize edilmemiş, tersine gerçekçi bir bakışla insani zaaflarıyla verilmişlerdir. Roman, toplumcu gerçekçi edebiyat geleneğine uygun olarak bir ümit imgesiyle “şafak”la son bulur. Burada Sevgi Soysal’ın imzası diyebileceğimiz tek öge, anlatıcı kadının şahsında dile gelen “yalıtılmışlık” duygusudur; bir takım olaylar başına gelirken bile yaşamaktansa seyreden ve anlamaya çalışan bir kişi…

Erken ölüm onu bizden almasaydı, Sevgi Soysal ve kalemi günümüzde nasıl bir duruş sergilerdi? Çoktan mazi olmuş solculuk günlerinde Murat Belge, Şafak’ı “Marksist bir estetiğin ürünü olarak, devrimci Türkiye romanı için çok yeni ve çok önemli bir eser” olarak selamlamış idi (nakleden Atilla Özkırımlı). Murat Belge, bu roman bağlamında Marksist estetiği, olayların nesnelliği ile kişilerin öznelliğinin kaynaştırılmasında bulmakta, görmektedir. Şafak kuşkusuz iyi bir romandır; ancak olayların nesnelliği ile kişilerin öznelliğinin birlikteliği, “eleştirel gerçekçi” romanların doğumuyla birlikte taa Stendhallar, Balzaclardan beri dünya kültürünün gündeminde değil midir?.. Bugünden geriye bakınca, Sevgi Soysal’ın verimini bireysel ve toplumcu dönemler diye ikiye yaran anlayışlar, yapıcı yorumlar olarak görünmemekte. Onun gibi dürüst bir zekanın 1990’ların sol etiketli neoliberalizm furyasına katılabileceğini hayal dahi edemiyorum! Her gün bir kadının katledildiği günümüz Türkiye’sini görseydi, eminim ki sınıfsal bakış açısıyla kadınların acılarını dile getirmenin biri diğerinden öncelikli iki ayrı olgu olmayıp bir elmanın iki yarısı gibi bir bütün oluşturduğunu, günümüz kalemleri arasında en iyi kavrayan ve yansıtan onun kalemi olurdu.

 

Kaynaklar:

Sevgi Soysal, Tutkulu Perçem, Bilgi Yayınevi 1962

Tante Roza, Bilgi Yayınevi,1968; 2. Genişletilmiş Baskı 1978

Yürümek, Bilgi Yayınevi, 1970

Yenişehirde Bir Öğle Vakti, Bilgi Yayınevi, 1973

Şafak, Bilgi Yayınevi, 1975

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Bilgi Yayınevi,1976

Barış Adlı Çocuk, Bilgi Yayınevi, 1976

Adnan Binyazar, “’Tante Roza’ ile”, Tante Roza, Bilgi Yayınevi, 2. bask.ya ek, s.93-100, 1978

Muzaffer Uyguner, “Tante Roza”, Tante Roza, Bilgi Yayınevi,2. bask. ya ek, s.101-105, 1978

Atilla Özkırımlı, “Tutkulu Perçem’den Şafak’a Sevgi Soysal’ın Yazarlık Çizgisi”,Tante Roza, Bilgi Yayınevi, 2.bask.ya ek, s. 107-140, 1978

Erdal Doğan, Sevgi Soysal: Yaşasaydı Aşık Olurdum, Everest Yayınları, 2003

Çimen Erkol, “Post Feminizm ve Sevgi Soysal”, Ne güzel Suçluyuz Biz Hepimiz:Sevgi Soysal için Yazılar, ed: Seval Şahin, İletişim yayınları, s.97-114, 2013

Çimen Erkol, “Hegamonik Erkeklik ve Şafak’taki Erkekler”,İsyankar Ne’şe: Sevgi Soysal Kitabı, ed Seval Şahin, İpek Şahbenderoğlu, İletişim yayınları, s.125-44, 2015

Erendiz Atasü, “Sevgi Soysal’a Mektup”, Türk Romanında Bir Gezinti, Can yayınları, s. 95-109,

2019.

[1] ‘’Bir başka Fahriye Abla’’ adlı öyküm biraz da bu kadının esiniyle yazılmıştır (Şairin Ölümü -öyküler- Can yayınları, 2019)

Kapak Çizimi: Gökçe Naz Köse