SEVGİ SOYSAL’IN ÖYKÜ EVRENİ

KADİR YÜKSEL

Sevgi Soysal’ın öykü evreninde bireycilikten toplumsallığa bir geçiş olduğu hep söylenegelmiştir. Atilla Özkırımlı, Sevgi Soysal’ın ölümünün ardından yazdığı inceleme yazısında bütün ayrıntılarıyla ele alır bu dönüşümü.[1] Doğru bir iz sürmedir aslında bu yöntem. Sevgi Soysal üzerine yazılarla oluşturulan derlemelerde de öyküleri hakkında aynı vurgu yapılır ama bu kez yapılan yeniden okumalarda öyküdeki dönüşümün birbirinden kopuk, ayrı, birbirini dışlayan yapıda olmadığı düşüncesi öne çıkar. Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz[2], İsyankâr Neşe[3] adlı derlemelerin içindeki öykücülüğüne ilişkin yazılar tarihsel sıralama içinde iz süren yöntemin dışına çıkacaktır. Özellikle biçimsel olarak, anlatı teknikleri olarak farklılıklar gösterse de aynı öykü evreninin dönemlere göre sürdürüldüğü konusunda yazılarda ortaklık oluşacaktır.

Tutkulu Perçem’le başlayan öykü yolculuğunun söz konusu değişimlerle Barış Adlı Çocuk’taki “Zulmet Sevinci” öyküsüne kadar ulaştığını görürüz. Hatta bu yolculuğu daha sonra kitaplarına girmemiş öykülerinin bir araya getirildiği Tekliğin Türküsü’nde de saptayabilirsiniz. Tutkulu Perçem’deki öykülere yakın duran “Üç Nokta Bir de Noktalı Virgül” öyküsüyle açılan kitaplaşmamış öyküler bölümü, Barış Adlı Çocuk’taki topluma dönük sese yakınlaşan “Yer altı Kentinde Herhangi Bir Gün” ve “Kavak” öyküleriyle sona erer. Elbette hem yazılış tarihleri açısından hem de kitabı derleyenler tarafından bu bilinçle yerleştirilmiştir öyküler; Sevgi Soysal’ın öyküdeki yolculuğunun, değişiminin, yaşama tutunma çabasının, biçim arayışlarının bir izi olarak.[4]

Sevgi Soysal 1960’ın hemen başında ilk öykülerini yayınlamaya başlar dergilerde. Özellikle 50 Kuşağı dediğimiz öykücülerin de kitapları birbirinin peşi sıra yayımlanmaktadır. Edebiyatımız, öykücülüğümüz çok etkili bir tartışma ortamının içinden geçmektedir. Önceki kuşak ve sürdürücüleri sorgulanmakta, gerçeklik farklı yönleriyle de yazıya taşınmakta, kaba bir fotoğraf gerçekçiliğine karşı çıkılmaktadır. Bu aynı zamanda biçimsel ve dilsel değişimi de beraberinde getirecektir. Klasik kurgu anlayışının dışına çıkılacak, denemekten korkulmayacaktır. Bilinç akışı, üst gerçekçi anlatım teknikleri cesurca kullanılacaktır. Böylesi hareketli, tartışılan ve denemekten çekinilmeyen bir edebiyat ortamında ilk ürünlerini yayınlar Sevgi Soysal. Hemen ardından da, 1962’de “Tutkulu Perçem” çıkagelir. Aslında en erken 1958 diye düşünürsek, daha 50 kuşağı öykücüleri de öykü kitaplarını yeni yeni yayımlamaktadırlar. Sevgi Soysal’ı Tutkulu Perçem’iyle bu kuşağın ardılı mı, yoksa tam da o kuşağın öykücüsü olarak mı saymalıyız? Belki kalemiyle dergilerin içindeki tartışmaların, karşı çıkışların içinde değildir ama ilk yazılarıyla ve ilk kitabıyla tam da o kuşağın içindedir. Jale Özata Dirlikyapan o çok önemli yapıtında Sevgi Soysal’ı anmaz[5]. Onu kuşağın ardılı olarak gördüğünü düşünüyorum. İlk öykülerini yayımlayan dergileri ve ilk kitabın yayımlandığı yılı düşünürsek Sevgi Soysal’ı 50 kuşağının son temsilcilerinden biri olarak saymak isterim.

Nezihe Meriç’in öncüllüğünde yeni bir kadın tipinin anlatılmaya başlandığı, kadının toplumsal yaşamın içindeki yerinin, eril bakışın tartışıldığı yıllardır. Hemen 50 kuşağında Leyla Erbil, cinsellikten, kadının kimliğine kadar her yönüyle ‘yeni kadın kahramanı’ öykülerinin odağına yerleştirmiştir. Cinselliği, kadını, sevgiyi erkeksi bakışla ve eril dille öyküleştirenlerin karşısına çıkacak ve sahteliklerini çoğalttıklarını savunacak, cinsellikten çalışma hayatına dek kadın özgürleşmesi için kadına ilişkin gelenekçi inanışlarla mücadele edecektir. Bu yönden bakıldığında Sevgi Soysal tam da Leyla Erbil’in yanında, omuz başında durmakta ve aynı düşünceyle konumunu belirlemektedir. Bütün bir yazın evreninin odağını orada oluşturmaktadır. Hallaç’ın o dönemde nasıl etkileyici bir çıkış yaptığını düşündüğümüzde Sevgi Soysal’ın anlatmak istediklerinin ve düşüncelerinin yol göstericisi olduğunu düşünebilir miyiz? Elbette, anlatımdan, biçeme kadar farklılıklar göstermektedir iki yazar da ama ayrıntılarda ve anlatılan yeni kadın kahramanda birbirlerine yakınlaştıklarını, cesur olduklarını, sorgulayıcı yanlarını söylemek gerekli.

Sevgi Soysal’ın öykü evrenini sadece 50 kuşağı öykücülerine yakınlığıyla ya da o kuşağın öykücülerinden biri olarak yazmasıyla değerlendiremeyiz kuşkusuz. Sadece ilk öykülerin ve ilk kitabın, Tutkulu Perçem’in, nasıl bir öykü ortamında oluştuğunu belirlemek anlamında önemlidir bu. Hemen ardından gelen Tante Rosa, 50 kuşağının izlerini barındırsa da öykücülüğünde önemli bir değişimin ürünü olacak ve sadece Sevgi Soysal’ın değil öykücülüğümüzün en güzel yapıtlarından biri olarak karşımıza çıkacaktır. Sekiz yılın ardından yayımlanan Barış Adlı Çocuk adlı kitabında ise bireyin dünyasını yok saymayan, önceki öykülerine de, romanlarının toplumcu bakışına da sıkı sıkıya bağlı, unutulmayacak öyküler armağan eder öykücülüğümüze.

Sevgi Soysal’ın öykü evrenindeki dönüşümlere karşın bütününde birbirine kopmaz bağlarla bağlanan öğeleri, anlatı tonlarını, arayışlarını daha iyi görebilmek ve sözü edilen bireycilikten toplumcu bakışa geçişin aslında özde aynı bakışın değişik renkleri olduğunu anlayabilmek için öykülerini sondan başa doğru okumanın daha açımlayıcı olacağını düşünüyorum. Böylece en son katmandan açmaya başlayacağımız yapının içindeki özü daha iyi görebiliriz. O özün çeşitlenişi kendisini daha belirgin kılabilir.

Barış Adlı Çocuk 1976’da yayımlanır. Kitaptaki öyküleri üç grupta toplamak gerekli. “Savaş ve Barış” öyküsüyle başlayan kitabın sonundaki beş öykü yaşamının son dönemine ilişkin anılarının kurguya aktarılışıdır. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda kaldığı süre içindeki tanıklıkları “Savaş ve Barış”, “Bir Görüş Günü”, “Barış Adlı Çocuk” ve “Zulmet Sevinci” adlı öyküleri yazdıracaktır. Ölümüyle aynı yıl yazılan “Bir Ağaç Gibi” adlı öykü ise, hastaneden bir kanser öyküsüdür, kendi yaşamından izler taşır. İkinci gruptaki öyküler ise gerçekçi bir çerçeveyle önceki yılların üst gerçekçi yanını buluşturan, iki dönemi birbirinin içinde barındıran, doğrudan doğruya kendi yaşamından izler taşımayan öykülemelerdir. “Delikli Nazarlık”, “Yapı”, “Ay’ı Boyamak”, “Hanife” ve “Eskici” öykülerini bu gruba alabiliriz. Üçüncü grubu oluşturan öykülerse simgesel yanı olan, üst gerçekçi ya da farklı bir gerçekliği kurgulayan öykülerdir. “Mal Ayrılığı ve Şampanya Kovası”, “Cellât Fuchs Kent Halkına Nasıl Karıştı?”, “Nasıl Öğreteceğim Köpeğe Aport’u”, Deli Tank ve Çocuk” öykülerini bu grupta değerlendirebiliriz.

Barış Adlı Çocuk’taki öyküleri bu şekilde grupladığınızda Sevgi Soysal’ın öykü evrenindeki yolculuğunun bütün izlerini görebilirsiniz. Aslında aynı öykünün değişik biçimlerini yazmıştır, aynı öykü sesini değişik biçemlerle buluşturmuştur. Öykülerin bütünündeki yalnızlık, insancıl bakış, yaşama tutunma çabası, derinlikli ironi, çağrışım ve ayrıntı zenginliği Sevgi Soysal’ın öykücülüğünün temel izleridir. Son öykülerinin konu seçimlerinde kadın koğuşlarını ele alması, tanıklıktan yer yer röportaja teğet geçen daha topluma dönük bir bakışın olması ve elbette 12 Mart edebiyatı içinde sayılan güzelim romanları, Sevgi Soysal’ın öyküleri konusunda çok eksik kalan, kalıplaşmış, genellemeci bir bakışın nedeni olacaktır.

Sadece kitabın sonundaki iki öyküde, “Barış Adlı Çocuk” ve “Zulmet Sevinci” adlı ikisinde siyasilerin kaldığı kadınlar koğuşundan izlenimler öyküleştirilmiştir. Şişmanca, anaç yüzlü kadın polis çocuğuyla birlikte gelir hapishaneye. Tutuklu kadınlar havalandırmada volta atarken kadın da bankta yün örer. Barış adlı çocuksa volta atan kadınlara asker adımlarıyla eşlik eder. Daha sonra kadınlar çocukla oynamaya, çocuğu sevmeye başlarlar. Kadın polisle çocuğu gittikten sonra polis çocuğunu sevmek koğuşta tartışma konusu olacaktır. Bir polisin çocuğuna Barış adını vermesini eleştireceklerdir. Bir kısmı çocuğa faşist diyecektir, diğer kısmı ise çocuğun faşisti olur mu, diye sorar. Sevgi Soysal siyasal tutukluların keskin tavırlarını eleştirir elbette, sorgulayıcı ironisiyle karşımıza çıkarır koğuşun insan yapısını. Ama kadınlar iyi polise soyunanları unutmamak gerektiğini söylerler. Asıl sorun bu kapatılmışlık içinde, devrimci ahlak çerçevesinde tutuklu kadınların yaşadıkları ‘tedirginlikler’dir. Bir güvensizlik duygusuyla, derinden derine yalnızlıklarıyla kendilerini var etmeye çalışmaktadır kadınlar. Aynı ideale inansalar da farklı siyasi anlayışlara sahip kadınların oluşturduğu küçük toplulukta yaşama tutunmaya çalışma duygusuyla içine düştükleri yalnızlık en önemli insani duygu olarak öykünün özünde kendine yer bulacaktır.

Aynı yalnızlık duygusunu, aynı tedirginliği, güvensizliği diğer mahpushane öykülerinde de görürüz. “Bir Görüş Günü”ndeki ‘karılar koğuşu’ siyasi tutukluların kaldığı bir koğuş değildir. Çocuklarıyla birlikte kalan mahkûmları, uyuşturucudan içeri giren güzel, zengin kızları, içerde dönen rüşveti, öne geçme isteğini, dışarıdan gelenlere olan hasreti, ‘erkek’lerine olan gün geçtikçe artan isteği okuruz. Bütün yaşananların yanında, sert argoya varan konuşmalarda, ilişkilerin acımasızlığında aynı tedirginliği, aynı güvensizliği, aynı yaşama tutunma isteğini, aynı yalnızlık olgusunu görürüz. Sevgi Soysal o insani bakışını içten içe öyküye yaymıştır.

Kitabın bu son bölümünü oluşturan öykülerde daha yalın bir dil ve anlatım kullandığını da söyleyelim Sevgi Soysal’ın. Cümle yapılarındaki hınzır dokunuşlar, ikilemeler yoktur bu öykülerde. Anlatım sadeleşmiştir, atmosfer incelikli ayrıntılarla kolayca oluşturulmuştur. Anlatımda değişmeyen şeyse, elbette, Sevgi Soysal’ın o kendine özgü ironisi, ince alayı, sevgiyle anlattığı insanlarına, hatta acımasızca kendisine bile dönebilen keskin zekâ ürünü alaysamasıdır. Daha önceki öykülerinde çok sıklıkla başvurmadığı argoya ise o atmosferi oluşturabilmek için sıklıkla başvuracaktır.

Kendi yaşamından hareket etmeden kurguladığı, gerçekçi bakışın daha fazla öne çıktığı öykülerin içinde “Hanife” öyküsü ‘namus’ uğruna öldürülen Hanife’yi anlatır. ‘Kötü yola düşen’ Hanife, kardeşleri, akrabaları tarafından ağaca bağlanarak kurşunlanır. Öykü hem Hanife’nin ağzından, hem de öldürülen kardeşinin ağzından anlatılır. Öykünün başlangıcında ise anlatıcının sesi vardır, Hanife’nin öldürülüşünü anlatır önce, hemen ardından köyün tüm kadınları Hanife’nin bağlanıp kurşunlandığı ağacın başına gelirler ve ölüyü taşlamaya başlarlar. İlk taşı da bir çocuk atacaktır, en günahsız olandır çocuk. Kadınlığıyla suçlanan, erkek sahtekârlığıyla ‘namusu’ sorgulanan ve öldürülen kadın gene kadınların ilenciyle taşlanmaktadır. Kadınlara yönelik bir eleştirel bakıştır bu, kadınları da suçlar. Oysa Sevgi Soysal “hırslanarak, hızlanarak neleri eksikse, kimler suçluysa, kim bellemişse analarını ona hırslanırcasına taşladılar, acı ekinleri sararıp kuruyana, acı tohumu, kalın, sert kabuğuna girene dek”[6] diyerek anlatır kadınların taşlamasındaki trajik çelişkiyi. Hanife de yalnızdır, yalnız bırakılmıştır, taşlayan kadınlar da. Erkeklerin sahte, ikiyüzlü namus anlayışlarını sert bir bakışla suçlar. Kadınların hemcinslerini taşlamalarına ise insani bakışı, trajik özü öne çıkararak yaklaşır.

“Eskici” öyküsünde kadın evde biriken fazlalıkları ayıklar, sokaktan geçen eskiciyi çağırır ve hepsini ona verir. Bir tek yatağını vermez eskiciye ama sonra pişman olur, arabacıyı çağırır, yatağını da arabaya yükletir ve kentin çöplüğüne bırakırlar. Bütün yüklerinden, zincirlerinden kurtulmuştur artık. Yalnızlığıyla diğer insanlara karşı üstünlük duymaktadır. Kadınlığın bütün yüklerini sırtından atmasının, yaşama direncinin insancıl bakışıdır yüzüne yansıyan. Elbette, Sevgi Soysal’ın o bildiğimiz, ele avuca sığmaz ironisiyle…

“Yapı” ve “Ay’ı Boyamak” aynı öykü kişisinin, Hasan Özçakar’ın yer aldığı trajikomik iki öyküdür. Bu iki öykü de gerek gerçekliğe yaklaşımlarıyla gerekse anlatım biçimleriyle, insancıl öze yönelmeleriyle önceki yılların öykülerinden gelen 50 kuşağı öykücülüğünün izlerini taşırlar. Kaba gerçeğin ardındaki farklı gerçekliğe ulaşma isteğini, simgeselliği yalın anlatımla buluşturur. Hasan Özçakar yaşama tutunmak istedikçe, yalnızlığıyla, yenilgileriyle baş başa kalır. Sevgi Soysal insancıl bakışıyla sarmalar öykü kişisini, ele avuca sığmaz, hınzır ironisi, trajikomik bir üst gerçekçi kurmacaya dönüşür. Kitabın ilk bölümünde yer alan, daha simgeci, önceki kitaplarından izler taşıyan, üst gerçekçi öyküleriyle son bölümündeki toplumsallığa dönük öyküleri arasında bağı, geçişi sağlayan öykülerdir Hasan Özçakar’lı iki öykü.

Üçüncü grup olarak ayırdığım dört öykü, önceki dönemlerden devralınan yanlarıyla öne çıkıyor. “Mal Ayrılığı ve Şampanya Kovası” kadın erkek ilişkisinde boşanmanın ardından evdeki eşyaların paylaşılmasını anlatır. Şampanyayla birlikte düşlenen erkekler zamanla bütün inandırıcılıklarını yitireceklerdir. Kanmayan, aldanmak istemeyen, özgürleşmek için mücadele eden yeni kadın tipi. “Cellât Fuchs Kent Halkına Nasıl Karıştı?” Ortaçağ’dan bu yana bildiği tek şeyi yapan, kesin sınırlarla kentin dışında yaşaması gereken Cellât Fuchs’un öldürmemek için kentin içine girmek istemesiyle gelişen öykü en sonunda cellâdın trajik sonuyla bitecektir. Çağrışım zenginliğiyle, simgesel anlatımıyla okuyucuda iz bırakan öykülerden biridir Fuchs’un öyküsü. Tek bildiği şey öldürmek olan bir cellâttır Fuchs ama kentin dışında yaşamaya mahkûm bir yalnızdır ve öldürmemeye çalışması onun trajik çelişkisidir. “Nasıl Öğreteceğim Köpeğe Aport’u”, “Deli Tank ve Çocuk” adlı öyküler de simgesel anlatımlarıyla etkileyici öykülerdir. Bu dört öykü de yazının başında söz ettiğimiz 50 kuşağı öykücülerinin düşüncelerine, yazdıklarına sıkı bağlarla bağlıdır. Hepsinin yazım tarihi 1969 olarak görünmektedir kitapta. Sevgi Soysal, belli ki “Tutkulu Perçem”le tutunduğu 50 kuşağı öykücülüğünün izlerini, anlatımını derinleştirerek sürdürmüştür.

Bir kez daha, tekrara düşsek de belirtmek gerekiyor, bireycilikten toplumculuğa giden dönüşüm aslında aynı öykü evreninin, aynı öykücü sesin değişik biçimlerde, giderek yalınlaşan, aydınlık bir biçemle sözünü yenilemesidir.

Önce bölümler halinde Dost dergisinde yayımlanan, 1968’de basılan Tante Rosa ikinci öykü kitabıdır Sevgi Soysal’ın. Tante Rosa’nın birbirine bağlı öykülerinden oluşan kitap öykücülüğümüzün başyapıtlarından biridir. Eserler sözlüğünde Behçet Necatigil “romantik ironisi, şiirli, nükteli, yer yer grotesk anlatımıyla hikâyeciliğimizin özel başarılarından biridir”[7] notunu düşer. Oysa Adnan Binyazar, Sevgi Soysal’la yaptığı söyleşide Erdal Öz’ün Tante Rosa’yı ‘bir çeviri hikâye’ gibi gördüğünü, kendisinin de bu yargıya katıldığını söyler.[8] İsyankâr Neşe kitabındaki yazısında ise katıldığı bu yargıdan uzaklaşmıştır artık, Tante Rosa’yı eski anılarla ama yeni bir okumayla değerlendirir Adnan Binyazar.[9] Muzaffer Uyguner ise dil ve anlatım yönünden savrukluğunu eleştirir ama kitabın bütününü özgün bulduğunu ve yılın önemli kitaplarından biri olduğunu yazar.[10] Yayınlandığı yıllarda Tante Rosa’yı değerlendirenler arasında bir kafa karışıklığı olduğu görülüyor. Bu kafa karışıklığı, o güne kadar bilinen çerçeveden, değişik öykülerin tür olarak bir araya gelmesinden çok farklı biçimde kurgulanmış bir kitapla karşı karşıya olmalarıyla açıklanabilir. Sadece kurgusuyla değil öykü kişisinin dünyasıyla, ‘yeni kadın tipi’nin özgürlüğünü dile getirmesiyle, anlatımıyla da farklılığını belirginleştirir Tante Rosa.

Adnan Binyazar’la yaptığı söyleşi de Tante Rosa’nın Almanya’da yaşayan teyzesi olduğunu söyler Sevgi Soysal: “Demek istediğim, Tante Rosa’daki olayların, yaşantıların çoğu gerçektir. Kitabın –bazı dostların deyimiyle yabancı olan coğrafyası – biraz belgesel oluşundandır. Bu belgesellik bir yana, aslında Tante Rosa ne büyük annemin, ne de teyzemin yaşantılarını anlatır. O büyük annemden başlayıp bende biten bir çizgidir. Küçükken bildiğim bir benzeme korkusudur; okuduğum bir mektup, bir iki soluk fotoğraf, anımsadığım bir şarkı, birkaç damla gözyaşı, kendi deneylerimde yeniden yakaladığım gülünçlükler, saçmalardır.”[11] Bu bilgi sadece o dönemde yazarın kimliğini de öne çıkaran eleştiri anlayışına bir yanıt olarak okunabilir. Öykülerin kurgusal yapısı içinde önemli olan bu bilgi değildir artık, Tante Rosa’nın bütün sevecenliğiyle, boyun eğermiş gibi görünürken aslında direnmesiyle, yenilmekten korkmayan gitmeleriyle evrensel bir öykü kişisine dönüşmesidir asıl olan.

Öyküler Almanya’da geçmesine karşın çağrışımlarıyla belli bir ülkenin sınırlarını aşacaktır. Bütün dünyanın tutunmaya, özgürleşmeye çalışan kadınlarından biridir Tante Rosa artık. Kapalı bir toplumsal çevrenin değer yargılarına karşı çıkacaktır, geleneksel yaşayışa başkaldıracak, yenilgiden korkmayacaktır. Düşe kalka, yaşam sevincini yitirmeden yürümek ister. Buna karşın toplumun çizdiği çizginin dışında kalan, düzenle çatışmasını yenilgileriyle ödeyen Tante Rosa kendi sonunu da toplumsal törelerin insafına bırakmaz, kendi eliyle hazırlar.

İlk öyküsünden başlayarak bütün kitap boyunca elinin altında olan “Sizlerle Başbaşa” adlı haftalık aile dergisinden etkilenen Tante Rosa, ilkin at cambazı olmak ister ama başaramaz. Ardından Rahibeler Okuluna gider. Cinselliğini de yeni yeni tanımaktadır ve prensini bekleyen bir prensestir Rosa. Toplumda egemen olan ‘ahlak’ anlayışıyla ilk çatışmasını da burada yaşayacak ve okuldan atılacaktır. “Sizlerle Başbaşa” dergisindeki ucuz aşk romanlarındaki gibi evlenecektir. Bir mektup yazar ve üç çocuğunu geride bırakarak gider Rosa. Kiliseden de aforoz edilir. Ölümüne kadar da birçok işe girer çıkar, birkaç kez evlenir. Gülünçlü, saçma, toplumla uyumsuz, grotesk öğelerle örülü bir yaşam sürecektir. Hep prensestir ve prenslerini bekler, ama gitmekten de geri durmaz. Gitmek özgürlüğüdür bir bakıma Rosa’nın.

Ölüsü bile toplumsal düzenle uyuşmaz Tante Rosa’nın, onu taşıyacak tabut konusunda anlaşmazlık çıkacaktır. Hastanenin koyduğu tahta tabutu kabul etmez nakliyat idaresi. Yönetmelikte çinko tabut yazmaktadır. Rosa’nın tabutu yoksulları gömme örgütüne teslim edilirse de aforoz edildiği, pasaportunda dinsiz ibaresinin olduğu görülünce belediyeye teslim edilir. Rosa tabutunun içinde, yaşarken de bir türlü uyuşamadığı topluma ‘yük’ olmaya devam etmektedir. Sonunda kayıtlarda boşanmamış görünen eski kocası bulunur ve tabut ona teslim edilir. Yağmurlu bir günde, ilgililerin huzurunda yakılır ve külleri bir vazo içinde Mathes’e teslim edilir. Kitabın son paragrafı tam da Sevgi Soysal’a yakışan grotesk bir gülünçlükle yazılmıştır, insanı gülümsettiği kadar acıtır. Küllerin içinde bulunduğu vazoyu Rosa’dan miras kalan siyam kedilerinden biri devirir, diğer kedi ise saçılan küllerin üstüne çişini yapar ve çiş-kül karışımıyla ‘Tante Rosa the end’ yazar, bir kalp işareti yapıp ortasından bir ok geçirir. Sadece kitabın bu son öyküsü bile Tante Rosa’nın yalnızlığının, uyumsuzluğunun belgesidir. Aynı zamanda Sevgi Soysal’ın Rosa’daki insani özü, toplumdaki yabancılaşmayı güçlü imgelerle anlattığı etkileyici bir kapanıştır.

Eksik ve yanlış bir bakışla bizden olmayan, yabancı, bireyci olarak değerlendirilen Tante Rosa’da toplumsal geleneklerin yasaklarla, kurallarla baskıladığı bireyin ayakta kalma, yaşama tutunma çabasını okuruz. Sevgi Soysal yeni kadın tipi olarak yazınsallaşan Tante Rosa’yla kentsoylu ahlakına, insancıl olanı kıskaca alan toplumsal yapıya eleştiri getirmektedir. Elbette o keskin zekâsının ürünü kimi kez sevecen, kimi kez hırçın ironisinin iziyle.

Toplumcu bakışa dönüştüğü söylenegelen Barış Adlı Çocuk’taki öykülerin nasıl bireyi, insancıl özü unutmadan farklı biçimleri kapsayarak topluma yöneldiğini söylemiştik. Tante Rosa’da da aynı şekilde bireyden yola çıkarak toplumsal yapıya nasıl eleştirel yaklaştığını görebiliyoruz. Bir de şunu eklemek isterim, Tante Rosa’da da Sevgi Soysal 50 kuşağı öykücülüğünün kendisine kattıklarından çok uzakta konumlanmaz.

Şimdi, sondan başa gelerek, Tutkulu Perçem’i gerektiği biçimde yeni bir gözle okuyabiliriz.

Füsun Akatlı farklı bir bakışla Sevgi Soysal’ın ‘İkinci Yeni’ dönemidir Tutkulu Perçem, diye yazar: “’İkinci Yeni’nin yozlaşmamış ve yozlaştırılmamış özgün ürünlerinin düzyazıya bir tür izdüşümü olarak görülebilir. (…) bu kitapta o yılların (1960’ların) önde gelen yerli ya da yabancı gözde roman-öykü yazarlarının değil de, örneğin bir Edip Cansever’in, bir Turgut Uyar’ın izlerini bulursunuz, ararsanız.”[12]

Döneminin özelliklerini taşıyan bir kitaptır Tutkulu Perçem. Genel kabul gören bakışla bunalım öyküleridir. Öykü sınırlarını zorlayan, ilk yayımlandığında Sevgi Soysal’ın da düzyazı metinler dediği kitaptaki on üç öykü de dilin olanaklarını deneyen, dile yaslanan öykülerdir. Buna karşın, yeniden okunduğunda, daha sonraki yapıtlarına taşıyacağı öğeleri bulmak da güç değildir Tutkulu Perçem’de. Zekâyla örülü ironi, çağrışımlardaki ve ayrıntılardaki zenginlik, simgesel öğelerin kullanımı, insancıl özün öne çıkması, hüzünlerle acıların bir arada yer alabilmesi, yeni kadın tipinin bütün özgürlüğüyle anlatılması sayılabilir.

“Şeylerdeki şeyler işte – sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum” diye başlar kitaba da adını veren ilk öykü “Tutkulu Perçem”. Füsun Akatlı’nın şairlere ilişkin yargısını kanıtlar gibidir bu giriş. Şiirselliğin olanaklarını kullanır. Şiirselin içinde ironiyi yerleştirmekten de kaçınmayacaktır: “Tutkularımı birer birer perçemlerimden çıkarıp mazgaldan aşağı attım. Kentin lağımına karıştılar, “Oh! Bu kadar,” dedim. Bu kadardı.”[13]

Kalabalıklar, topluluklar insanı –özellikle kadını– ezen, bireyi renksizleştiren saçma, gülünç kitlelerdir artık. Yalnızlığına el koyar insanın kalabalıklar, bir büyük yorgunluktur artık. Yalnızlığını kalabalıklardan geri alabilmek için güzel evine döner anlatıcı “Kalabalıklarda” öyküsünde.

“Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz” öyküsünde susulur hep, söyleyemediklerini susar, bilmediklerini konuşurlar. “On Bir Ayın Birisinde Gidelim Güzel Gidelim”de çok ormanlı ülkede canı sıkılan bir kadın, kocalarını, her şeyini bırakıp yürümelere çıkar. Ağaçlarla dolu bir yerde banka oturur. Emekli yaşlı bir din bilimi profesörüyle karşılaşır. Sonra kocalarına, her şeyine geri döner ama o yaşlı adamın kendisini bekleyeceğini bilir.

Savaştan hemen sonrasını anlattığı üç öyküde insanların yabancılaşmasını, kişilerin silikleşmesini, yalnızlaşmasını dilin olanaklarını genişleterek yazıya aktarır. “Birlikteyiz ya, hadi birbirimizle savaşalım” derken aslında insancıl bakışı derinleştiren bir alaysamayı kullanır.

Tutkulu Perçem’in bütününe baktığımızda sonraki bütün yazı evrenine izler bırakacak ayrıntılar görebiliriz. Yazıda yeni kadın tipini oluşturması, bireyin uyumsuzluğu, yabancılaşması, dil içinde kalabilen, dili önceleyen bir yazın dünyasını kurmak sayılabilir. Ama bütün bunlar bir yana, öykü evrenini sondan başa doğru yürüdüğümüzde karşımıza çıkan, ilk olmanın kusurlarına, yayınlandığı dönemin bütün özelliklerini taşımasına rağmen Tutkulu Perçem’in insanı derinden saran metinler toplamı olmasıdır. Tutkulu Perçem’i bugün yeniden okuduğumuzda, eksik bir bakışla, bireyci diye adlandırmak haksızlık olacaktır. Yaşadığımız pek çok sorunun insancıl yansımasını, hüzünden acıya pek çok duygulanımı, dilin eksiltili şiirsel kullanımını, acı gülüşün ironisini Tutkulu Perçem’in kısa ama yoğun öykülerinde bulabiliriz. Bu da ilk kitabın ilk öyküsünden son kitabın son öyküsüne kadar bir zincirin bağını kurmaya yetecek niteliktedir.

Sevgi Soysal’ın öykü evreni içinde kitaplarını, hiçbirini bir diğerinin içinde renksizleştirmeden yeniden okuduğunuzda insanın kendisiyle, toplumla karşı karşıya kaldığı açmazların, uyumsuzlukların, yaşama tutunmanın, uzak açı sağlayan zekâ dolu ironi eşliğinde, dilin bütün zenginliğiyle izini sürebileceksiniz.

[1] Tante Rosa, Sevgi Soysal, 1978, Bilgi Yay. içinde Atilla Özkırımlı’nın “Sevgi Soysal’ın Yazarlık Çizgisi” adlı incelemesi.

[2] Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz, Derleyen: Seval Şahin, 2013, İletişim Yay. içinde İpek Şahbenderoğlu, Sema Kaygusuz, Hatice Meryem ve Fatih Altuğ’un yazıları.

[3] İsyankâr Neşe, Haz: Seval Şahin / İpek Şahbenderoğlu, 2015, İletişim Yay.

[4] Tekliğin Türküsü, Derleyenler: İpek Şahbenderoğlu / Funda Soysal, 2018, İletişim Yay.

[5] Kabuğunu Kıran Hikâye, Jale Özata Dirlikyapan, 2010, Metis Yay.

[6] Barış Adlı Çocuk, Sevgi Soysal, 1983, Bilgi Yay. Sy: 49

[7] Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Behçet Necatigil, 1979, Varlık Yay. Sy: 442

[8] Tante Rosa, Sevgi Soysal, 1978, Bilgi Yay. Sy: 98

[9] İsyankâr Neşe, Haz: Seval Şahin / İpek Şahbenderoğlu, 2015, İletişim Yay. Sy: 327

[10] Tante Rosa, Sevgi Soysal, 1978, Bilgi Yay. Sy: 104

[11] Tante Rosa, Sevgi Soysal, 1978, Bilgi Yay. Sy: 96

[12] Öykülerde Dünyalar, Füsun Akatlı, 1998, Boyut Kitapları, Sy: 76

[13] Tutkulu Perçem, Sevgi Soysal, 2016, İletişim Yay. Sy:15

Kapak Çizimi: Atilla Atala