SEVGİ SOYSAL’LA BİR ÖMÜR YÜRÜMEK

MEHMET FIRAT PÜRSELİM

Yazı serüvenine 1962 yılında öykü kitabı Tutkulu Perçem’le başlayan ardından birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa’yla devam eden Sevgi Soysal ilk romanı Yürümek’i olgunlaştırabilmek için 1970 yılını beklemiştir. Yazarın ilk dönemini temsil eden bu yapıtlarında kadın sorunu ön planda toplumsal sorunlar arka planda anlatılırken ikinci dönem yapıtlarındaki izlekler değişmese de önem sırası yer değiştirmiştir.

Sevgi Soysal, Yürümek romanıyla 1970 TRT Roman Ödülleri Yarışması’nda Fakir Baykurt, Tarık Buğra, Abbas Sayar ve Oğuz Atay’la birlikte “Başarı Ödülü” kazanmışsa da ironik biçimde bu roman yazarın TRT’deki işinden atılmasına da bahane olmuştur.

YOLA ÇIKIŞ

Sevgi Soysal Venüslü Kadınların SerüvenleriTRT Günleri kitabında (Derleyen: İpek Şahbenderoğlu), Yürümek romanının yazma amacını şöyle açıklamaktadır: “Seviyordum yürümek sözcüğünü; ilerlemeyi, değişimi durdurulmaz oluşumları gözlemeyi. Kavradıklarını, bel­ki özümleme zorluğundan, kusanlardandım; oturmuş, ufak bir roman yazmıştım. Her attığı adımı ilerlemek sanan, bu nedenle biraz erken ve çabuk yorulan bir kadının, yanlışla­ra yanlış ad koya koya vardığı labirent içinde, duyduğu kaçınılmaz bunalımları, belirli ve sağlıklı kurallar içinde deği­şen doğayı, sağlam durumlar ortasındaki bireysel çırpınışla­rın anlamsızlığını, o zamanlar bildiğimi ve anlatmak istedi­ğim daha birkaç şeyi sığdırmıştım bu kitaba, sığdırmak istemiştim. Ela’nın onu bıraktığım yürümek noktasında, ilerle­menin gerçek anlamını kavrayacağını umarak.

Yürümek, en basit ifadeyle Elâ ve Memet’in çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri üzerinden cinsel yönden büyümeleri, dönüşümleri ve olgunlaşmalarının hikâyesi olarak okunabilir. Güzel Zeynep Tunçok, “Sevgi Soysal’ın Yürümek Adlı Romanını Bildungsroman ve Kadın Bildungsromanı Olarak Okumak” isimli araştırma makalesinde bu durumu bildungsroman[1] olarak nitelendirmektedir: “Sevgi Soysal’ın Yürümek adlı romanı, Elâ ve Memet’in çocukluk yıllarından itibaren içinde bulundukları toplum bağlamında eğitim, aile ve aşk ilişkilerini detaylı bir biçimde işler. Bütün bunların yanında geçirdikleri düşünsel ve ruhsal dönüşümlerle kendilerince belli bir olgunluğa ulaşmışlardır. Aynı toplum içerisinde erkek çocuğun aldığı eğitim ve kültürü, kız çocuğunkiyle birlikte ortaya koyan eser, ikisinin de ulaştığı olgunluk seviyesi ve edindikleri kimlik bakımından erkek bildungsromanı ve kadın bildungsromanı olarak okunabilmesi özelliğiyle önem teşkil eder.” Kanımca gerek romanın anlatım özellikleri gerekse de bildungsromanın özellikleri açısından bu değerlendirme tartışmalı olsa da roman bittikten sonra kahramanın devam eden yürüyüşünün nereye varacağını elbette bilemeyiz.

Elâ ve Memet’in çocukluğu, Ankara ve Tirebolu geçişleriyle anlatılır. Aileler küçük burjuva özelliği gösterse de Elâ’nınki ortanın üstünde Memet’inki altında kalmaktadır. Ergenliğe giriş, çocukların oyunlarıyla birlikte farklı cinslerin birbirlerine bakışlarının ve davranışlarının değişmesi, bir tabu ve merak unsuru olarak cinselliğin sorgulanması kitapla birlikte başlar.

Elâ, küçük burjuva değerleri gereğince iyi bir kısmet için cinselliği evliliğe saklanması gereken bir tabu olarak yetiştiren annesinin baskılarına karşı çıkan bir karakterdir. Kapıcının oğlu Alişan’ın bodrumdaki öpüşlerine ses çıkartmadığı gibi erken serpilen Şenel’in Diana Durbin’i olmaktan da geri durmaz. Öte yandan cinsellik Elâ için hem bir haz hem de pişmanlık kaynağıdır. Zira babasının ölümünü, buluşması yasaklanan Aleko’yla Aya Yorgi Tepesi’nde öpüşmesine bağlamaktadır. Üniversite’de de Elâ haz ve pişmanlık sarkacı arasında salınmaya devam eder. Bülent, “Kızlığını ve Hegel’i şanına yaraşır bir koca için yanında gezdirip duruyorsun,” derken aslında Elâ’nın kendine itiraf edemediği gerçeği de yüzüne vurmaktadır. “Kitabı çekip aldı Elâ’dan. Merdiven boşluğundan aşağı attı. – Nasıl olsa okuyacağın yoktu. Buna cesaretin yok. Kafanın nasıl idmansız olduğunu anlamaya cesaretin yok. Tek bir yanlış yapmaya, üstüne tek bir çamur sıçratmaya. Sadece kendi yanlışlarımla mı gelişeceğim ben? Bir yanlış da sen yapsan. Ama cimrisin sen. Benle İzmir’e gelsene! Gelmezsin ama. Ya bir daha düzeltemeyeceğin bir yanlış yaparsan? Benle yatarsan mesela? Bana bir şey verirsin. Geri alamayacağın bir şey. Olur mu? Ben de, sen de, öylece, olduğumuz gibi kalalım. Nemize lazım. Dalımızda armut gibi olgunlaşalım. Ben, belki de sadece zorluyorum. Ya sen? Zorlamıyorsun bile. Seyrediyorsun. O kadar. Bulaşmadan bir şey olmaz. Seyirciler bir bok yiyemezler!” Elâ, Bülent’i evine davet etse de, onunla birlikte olmaz ve annesinin beynine işlediği kodlara uygun biçimde bekaretini kocası Avukat Hakkı Bey’e ve yeni açılmış Hilton Oteli’nin balayı süitine saklar.

Elâ’nın haz ve pişmanlık sarkacına karşın Memet tabularla çevrilmiştir. Hayali hazlarına dahi yasak getirilmiştir. Lisede gittiği genelevdeki deneyiminin hüsranla sonuçlanması da bu doğrultuda kaçınılmazdır. Komşu Serpil Hanım’la yaşadığı cinsel birliktelik, Memet için sadece bir tabunun yıkılması değil adeta çocukluğunda yediği tüm dayaklara, tüm yasaklara, tüm ezilmişliklerine verdiği bir cevaptır da. Fakat hayatın pek çok sorusu olduğunu ve tek cevabının bunlara yetmeyeceği zamanla anlayacaktır. Öte yandan Elâ evlenip, çocuk sahibi olurken Memet’in hâlâ yatakhanede cinsellik muhabbeti yapması ya da erkek dergileriyle tatmin peşinde koşmasını, yani kitabın paralelliğinde yaşanan kırılmayı erkelerin geç olgunlaşması ve ergenliğinin uzun -bazen sonsuza dek- sürmesi şeklinde okumak da mümkündür.

Evlilik müessesesini ilk gününden itibaren sorgulayan ve “artık hep birlikte yaşamak zorunda olmak” şeklinde bir zorunluluk hali olarak tanımlayan Elâ’nın anneliğe bakışı da toplumun değer yargılarıyla çatışan biçimde isteksiz bir görev halidir. Muhtemelen toplum beklentisiyle evlendiği Hakkı ile yürümeyen evliliğini bitirmek için vesileden başka bir şey değildir Bülent ve aralarında yaşananlar: “Niçin aldatmıştı Hakkı’yı? Hakkı’yla niçin yattıysa aynı nedenlerden işte. Kendini aldattığı için, yıllarca sadece kendini. İstemeden, nasıl yaşadıysa Hakkı’yla yıllarca, öyle işte yatmıştı Bülent’le de. İkisi de aynı önemde ya da önemsizlikte. Bunun adı niçin aldatma olsun? İki kişi arasındaki alışverişin, cinsel de olsa, üçüncüyle ilişkisi ne?” Boşandıkdan sonra başkaları da girer Elâ’nın hayatına.

Elâ’nın bir ağaç gibi hayata tutunan yanlarına rağmen Memet dalından kopmuş yaprak gibi rüzgârın sürüklediği yöne gitmektedir. Elâ boşanmanın ardından devlet dairesinde işe girmiş kendi ayakları üzerinde durmayı başarmışken Memet üniversiteyi yarıda bırakıp Fransız Kültür Merkezi’nde memur olarak çalışmaktadır. Yıllar sonra karşısına çıkan çocukluk travmalarının sebebi aynı zamanda da romanda ataerkil düzenin temsilcisi olarak gözüken Gavurkesen Paşa’nın Nuri okumamasına rağmen makyevelist tutumuyla almış yürümüştür. “Nuri’den hiçbir şey istemezdi. İstemek ve almak; Nuri’nin işiydi bunlar. Nuri’nin Memet’ten çok daha erken, çok daha ustaca öğrendiği bir şey. Memet Nuri’nin niçin kendinden güçlü, döven, koparan olduğunu hiç düşünmediğini anlamıştı o gün.

Elâ, mutsuzluğunun sebebi olarak toplumun baskısını görmekte ve tüm o asi olduğu zannına rağmen mutluluğu yeni bir sevide başka bir sevgilide bulabileceğini düşünmektedir. Memet’le tanışmaları da tesadüfen postanede olur ve el ele aynı evi paylaşmak üzere binadan çıkarlar. “Sevişmek yoran, bıktıran değil, bir şeyleri değiştiren, oluşturan, geliştiren bir şey olmalı. Bir alışveriş, öyle bir alışveriş ki sevinin başlamasıyla bitimi arasında hiç umulmadık, hiç beklenmedik, sevme dışında asla becerilemeyecek değişimler oluşsun…” Fakat Elâ’nın hayalindeki, yaşamını değiştirecek erkek Memet de değildir. Gene de bilmezden gelerek birlikte İmroz’a giderler. Aslında onları gemiden adaya çıkartacak olan kayıktan denize düşüp kaybolan keçiyle birlikte ilişkileri de yitip gider. Elâ, keçiye ve yaşlı Rum’a dertlenirken Memet’in farkına bile varmayarak kötü yürekli kayıkçıyla dostluk geliştirmeye çalışması belki de ucu açık bırakılan romanın iki kahramanının yürümeye devam edecekleri istikametleri göstermektedir.

Adanın romantik havası ilişkilerine kısa bir soluk verse de askerlerin çıkartma gemileriyle gelmeleriyle aralarında yatan ölü yeniden görünür olur. “Bir gün, bir postanede rastlamış iki insanın birbirlerinden alabildiğine hoşlanmış olmaları güzel geçici bir rastlantı mı yalnızca? ‘Birine rastlamış sevmiş tat almıştım, şimdi geçti, hiçbir iz kalmadı bende,’ denebiliyorsa, bu rastlantıyı unutmak, hiç olmamış saymak gerekmez mi? Benim sana, senin bana verdiğimiz yalnızca bir tatsa, bu alışveriş niçin bir ‘Hadi eyvallah!’la bitmesin?

MOLA YERİ

Gamze Somuncuoğlu, Sevgi Soysal’ın Yapıtlarında Kadın Kimliği (Tutkulu Perçem, Tante Rosa, Yürümek) isimli master tezinde, Soysal’ın kadınlarının kitaptan kitaba aktarılarak olgunlaşmalarına değinir. “Bütün yapıtlarında ağırlıklı olarak ‘kadın’ ve ‘toplumsal çarpıklıklar’ konularına değinmiş olan Sevgi Soysal, ilk yapıtı olan Tutkulu Perçem’de kurguladığı kadın karakteri zamanla olgunlaştırarak Şafak’a kadar taşımıştır. Soysal, yazarlığa ilk başladığı yıllarda ele aldığı konuları zamanla geliştirerek bütün yapıtlarında kullanmış, edebiyatta kendine özel bir söylem oluşturmuştur…” Tezinde karakterleriyle yazarın hayatındaki benzerlikleri de belirten Somuncuoğlu, “Sevgi Soysal’ın yapıtlarında yer alan kadın karakterlerin en büyük sorunu kendileridir. Onlar öncelikle kendilerini tanımaya ve onları doyumsuz bırakan yaşam şekillerinden kurtulmaya çalışırlar. ‘Değişme isteği’ bu kadınların en önemli özelliğidir. Kendilerinden hoşnut olmayan bu kadınlar, gerçekleştirebilecekleri bir değişimle, arzuladıkları, kendilerini mutlu edecek bir yaşam şekline ulaşabileceklerini hayal ederler. Sevgi Soysal söylemindeki kadınlar, okuyucunun karşısına hep bu mutsuzlukla ve mutluluk arzusuyla çıkarlar…” demektedir.

Romanda kendine biçilen kadın elbisesinden hoşnut olmayan ve bunu yırtıp atarak özgürleşmeye çalışan Elâ’yı görmekteyiz. Elâ, kız çocuğunun namusu, evlilik müessesesi, annelik, aldatmak gibi toplumsal dayatmaları sorgulamaktadır. Fakat sadece sorgulamakla kalmakla bir adım ötesine geçecek cesareti gösterememektedir. Terbiyeli kız çocuğu klişesini kırdığını iddia ederken bekâretini kocasına saklamaya özen göstermektedir. Evliliği bir ticaret olarak görmekte ama teklifleri değerlendirip en kârlısını kabul etmekte beis görmemektedir. Çocuğu adeta bir ayak bağı gibi görmesine ve roman boyunca ona yönelen bir ilgi kırıntısına bile rastlamamamıza rağmen bu ‘zorunluluğu’ da yerine getirmekten kaçınmamaktadır. Hepsinden önemlisi kendi kendine var olan bir insandan ziyade bir erkek -Aleko değil Bülent olmadı Hakkı yok yok Memet- üzerinden kendini var etmeye çalışan kadın karakterini okumaktayız. Öte yandan bu erkeklerin hiçbiri Elâ kadar güçlü olmadıkları halde toplumdaki erkeğe sığınma değer yargısını ‘aşka tutunma’ şeklinde uyarlayarak kendini kandırmaktadır. Romanın açık uçlu sonu Elâ’nın yürüyüşünün ne yöne doğru olacağı yönünde de ipucu vermemektedir.

YÜRÜYÜŞE DEVAM

  1. Ömer Türkeş, kitabın başında yer alan, Yürümek Üzerine isimli yazısında, “Kadın ve erkek cinselliğinin önünü tıkayan zihniyetleri teşhir edişiyle önemlidir Yürümek. Ancak romanın edebiyat açısından asıl değeri, Sevgi Soysal’ın biçimsel arayışlarında aranmalıdır… Tante Rosa’daki parçalanmış kurgusunu Yürümek’te de sürdüren Soysal, klasik roman geleneğinin uzağındaki bir konuma yerleşmiştir,” demektedir. Gerçekten de Yürümek’deki biçimsel arayışlar dikkat çekicidir. Elâ ve Memet’in hayatları çocukluklarından itibaren ardışık biçimde anlatılırken geçişlerde doğa betimlemeleri kullanılır. Bu betimlemeler genellikle geçişe dikkat çekmek içindir. Yazarın çok az yerde yaptığı gibi anlatının akışına katkı sağlayacak biçimde kullanılabilseydi çok daha kıymetli olacağı kuşkusuzdur.

Kitabın başında malumatfuruş bir anlatıcı vardır. Edebiyat kitabından ziyade sosyoloji kitabı gibi değerlendirmelerde bulunmaktadır. Burada aslında yazarın şahsi düşünceleri hatta iç sesini okuruz. Sonrasında daha geri plana gizlense de ara ara kendini göstermeye devam eder. “Balıkçılar topladılar ağlarını. Beş küfe hamsi Karadeniz’e geri döküldü. Beş küfe boşa ölüm. Hiçbir şey aşamaz belirli bir sınırı Tirebolu’da.” Burada anlatılan bildiğimiz modernizm öncesi geleneksel toplumun iktisat anlayışıdır. “- Oğlum şu evrakı versene bana! Masanın sağında, elinin uzanabileceği yakınlıktaki evraka uzanmamak, zili çalmak ve odacının evrakı, otuz santim uzaklıktaki evrakı vermesini istemek. Bunun için on beş dakikanın geçmesi. Bir adamın oturduğu yerden kalkıp yürümesi, bir kapıyı açması, evrakı uzatması, geri geri çıkması odadan, kapıyı kapatması, yeniden oturması yerine. İşte bir evrak ancak böyle önemli olabilir, önemli kılınabilinir!” Buyrun size Max Weber’in ‘demir kafes’ olarak nitelendirdiği bürokrasinin muhteşem anlatımı. Tanrı anlatıcı üzerinden olayları okurken araya yazarın iç sesi, düşünceleri girer, birden kahramanların iç monologlarına dâhil oluruz. Anlatım da bu doğrultuda parçalıdır. Klasik bir roman kurgusu yoktur fakat zaman düzgün akmaktadır. Elâ ve Memet üzerinden hayatlarının paralel okumasını yaparız.

Yazarın bilinçli tercihi olarak kabul edilebilirse de Elâ ve Memet dışındaki hiçbir karakterin derinleştirilmemiş olması, kahramanları anlamamızı ve iç dünyalarına girmemizi zorlaştırmaktadır. Psikolojik öğelerle bezeli bir roman açısından bunun okurla arasına mesafe koyduğunu söylememiz gerekir. Anne, baba, koca ve çocuk karakterlerinin Elâ’nın hayata bakışında önemli yer tutması karşısında, en azından onları biraz daha derinlemesine tanımamız gerektiği yönündeki düşüncemi şerh olarak düşüyorum.

  1. Ömer Türkeş’in de belirttiği üzere Sevgi Soysal, 1960 sonrasının o ateşli, devrimci atmosferini solumuş, sosyalizme bağlanmıştı. “Ancak edebiyat ve devrim ilişkisini sloganlaştırmamış, romanlarını fikirlerini taşıyan gövdeler olarak düşünmemişti; geleneksel yapı ve kurumların tümünü hedefleyen değişim edebiyata da yansımalıydı.Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu dâhil olmak üzere Soysal’ın hiçbir kitabında sloganlaşmış bir ideoloji ya da edebiyatının önüne geçen fikirler görmeyiz. Yazar için kıymetli olan edebiyattır. Fakat bakmasını bilen okur için ‘yeni gerçekçi’ bu edebiyatta toplumsal eleştirinin hasını da yapmaktan geri durmaz: “Öğretmen, elinde iki kalem, hep aynı çocukların başlarını karıştırdı, hep aynı çocuklar sıfır numara tıraş olmaya gönderildi. Ayıklandı bitler; sınıfın yaşça büyük, akılca küçük çocukları ayıklandı. Ayıklananlar arka sıralara oturdular. Önde oturan çocukların anaları daha sık gelmeye başladılar okula; geldi analar gitti analar, önde oturan çocukların kazınmadı kafaları. Bazı bazı, öğleden sonraları ve hafta sonları öğretmenin evine gidip temizlik yapan çocuklar. Pazardan öğretmene alışveriş eden çocuklar, fileleri yüklenen, yüklenen, ama öğrenemeden ilkokul üçüncü sınıfta ayrılan çocuklar. Arkadaşlık edilmemesi gereken, kötü söz öğreten, oyun bilmeyen çocuklar ayıklandı. Aile çocuğu kimdir kim değildir, açıkça ayıklandı Yenişehir’de.

Kitabın sonunda 12 Mart muhtırasının ayak seslerini duyarız; askerlerin adaya çıkartma yapmalarını ve Ankara’nın caddelerinin tutulmasını Kafkavari bunaltıcı bir atmosfer içinde okuruz. Yazar bunu Elâ ile Memet arasında sıkıcı bir rüyaya dönen ilişkiyi anlatmak için kullanır. Askerlerle birlikte, yasaklar ve baskı artar ancak ters orantısal biçimde suç yayılır. Aralarındaki ilişki de adeta terk edilmesi gereken bir adaya döner. Yukarıda da belirtildiği üzere, Soysal ilk dönem kitaplarında sorunlara önce kadın sonra toplum gözünden bakmaktadır. Sonraki yapıtlarında öne çıkacak olan toplumsal ses biraz daha geride durmakta ve satır aralarında kendini hissettirmektedir.

ENGELLİ PARKUR

1970 TRT Roman Ödülü kazanan Yürümek, 12 Mart muhtırası ve siyasi atmosferdeki değişimle beraber Sevgi Soysal’ın TRT’den atılmasına ve yargılanmasına bahane olmuştur. Amaç elbette Soysal’ı ‘ahlaksız’ olarak damgalayarak değersizleştirmek, yargılamak ve bu vesileyle de sosyalist olarak bilinen bir ismi devlet kurumundan atmaktır.

Sevgi Soysal 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhinde Cürümler adı altında düzenlenen 426. maddesi gereğince “Halkın ar ve hayâ duygularını inciten veya cinsi arzuları tahrik ve istismar eder nitelikteki genel ahlaka aykırı” kitabı sebebiyle yargılanır. Buna gerekçe olarak da kitabın içinde geçen okul yatakhanesinde erkek öğrencilerin birbirlerine anlattığı eşekle cinsel münasebet kısmı gösterilir. Aynı yasanın takip eden maddesi gereğince Yürümek’in müstehcenlik sebebiyle toplatılmasına karar verilir.

Böylece halkımız korunur ve incinen ar ve hayâ duyguları tamir edilir. Tabi yüce gönüllü halkımızın ‘ahlaksıza’ haddini bildirmekte gecikmediğini de yazarın anılarından okuruz: “Yapacak bir şey yoktu benim için gerçekten, süklüm pük­lüm, evden işe – işten eve gitmekten başka, ama kurtulamıyordum romanımdan. Bir akşamüstü, evime doğru, herhan­gi, asla roman yazmamış bir memure gibi dönerken, bahçe duvarına kümelenmiş kopiller bağırdılar arkamdan… ‘Yürümek… Sevgi Sabuncu… Yürümek!’ Uzak yakınların imaları, gazete manşetleri, Meclis’te suçlamalar gırla gider. Bu arada yargılama da devam eder. Kitabın başına konulmuş olan Bilirkişi Raporu’na göre, ‘Bir eşekle cinsi münasebette bulunurken ne gibi şeyler yapılması gerektiğini, bu husustaki tekniği gösteren bir yazı ise şüphesiz toplumdaki insanların şehvet duygularını tahrik eylemez. Bir eylemin 426. maddeyi ihlal eder telakki edilmesi için sadece nezahete aykırı olması yeterli değildir. Ayrıca, şehvet duygularını tahrik edici nitelik taşıması ve bu maksatla kaleme alınmış bulunması da lazımdır.” Bilirkişilerce eserin müstehcen bir nitelik taşımadığı tespit edilmekle birlikte yargılama 1974 yılının Mayıs ayına kadar devam eder. Muhtıra sonrası normalleşme süreciyle birlikte çıkartılan af kapsamında davanın ortadan kaldırılmasına karar verilir. Pek çok yerdeki hatalı bilgide belirtilenin aksine, Devlet Sevgi Soysal’dan ‘Beraat’ı esirgemiş ancak ‘Af Etmiştir’.

Ankara Basın Toplu Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararından sonra Yürümek ikinci baskısını yapabilmiştir. İmhası istenilen kitapların iadesine karar verilmişse de devletin rutubetli depolarında senelerce hapis yatan kitapların akıbeti meçhul kalmıştır.

YOLUN SONU

  1. Ömer Türkeş, Sevgi Soysal’ın edebiyat anlayışını, 1960’larda Brezilya’da ticari sinemaya karşı gelişen “Yeni Sinema” ile benzeştirerek, “Yeni Roman” olarak nitelendirmekte ve bunu da yazardan bir alıntıyla güçlendirmektedir: “Gerçeği bütün yüzleriyle ortaya çıkartmak için ‘yeni gerçekçilik’ diyebileceğimiz bir yöntemle yazınımıza özgün bir atılım kazandırılabilirdi. Önce biçimden işe başlanmalıydı. Betimlemeler, görüntüler ve çeşitli anlatım olanaklarıyla kişinin önce kendi kendisiyle, sonra da etrafındaki eşyayla, insanlarla ve toplumla olan ilintileri, psikolojik yönüyle de, giderek bilinç üstünün karmaşıklığı içinde belirlenmeliydi. Kişisi ya da kişileri böylesine bir tutumla belirlenmiş herhangi bir olayda gerçeğin daha bütünsel bir biçimde ortaya konacağı apaçıktı.

Aklı erdiği andan itibaren eteğini kapatması gerektiği ezberletilen kızlar, genelevi mitleştiren erkekler, öpüşerek hamile kalmaktan korkan ergenler, kahramanlık destanı gibi anlatılan milli olma halleri, toplumun bastırdığı cinsellik ve mutsuz hayatlar. Küçük burjuva sıkıntılarının tek kurtuluşu olarak görülen, herkesin konuştuğu ama kimsenin bulamadığı aşk. Kahramanların yürüyüşlerinin sonunda gelip durdukları yer burasıdır. Şimdi iki yol var önlerinde biri geldiklerine geri götüren, diğeri bilinmeze uzanan. Memet’in hep aynı yolu başkasıymış gibi bir daha bir daha dolaşacağı malum ama Elâ’nın sonu bilinmez de olsa farklı bir yol seçeceğine inanıyorum. Yoksa onca tozun, çamurun, yorgunluğun ve elbette ki yürünen yolun ne anlamı kalır?

Kaynakça

Soysal Sevgi, Yürümek, İletişim Yayınları, 2020

Soysal Sevgi-İpek Şahbenderoğlu (Derleyen), Venüslü Kadınların Serüvenleri – TRT Günleri, İletişim Yayınları, 2017

Soysal Sevgi, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, İletişim Yayınları, 2003

Güzel Zeynep Tunçok, “Sevgi Soysal’ın Yürümek Adlı Romanını Bildungsroman ve Kadın Bildungsromanı Olarak Okumak”, Araştırma Makalesi, Söylem Filoloji Dergisi, Haziran 2019

Gamze Somuncuoğlu, “Sevgi Soysal’ın Yapıtlarında Kadın Kimliği (Tutkulu Perçem, Tante Rosa, Yürümek),” Master Tezi, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002

Şenay Meral Zeytin, “Sevgi Soysal’ın Yürümek Romanından Hareketle Kadın Sorunlarına” Bakış, Bildiri, V. Yıldız Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi, 2018

[1] Bildungsroman: Oluşum romanı, bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan roman türü.

Kapak Çizimi: Esin Erdem, Yürümek romanına bir gönderme,