SİBEL ÖZ VE İSMAİL AFACAN: UMUDU GELECEKTE ARARSANIZ ARABESKTEN BESLENEMEZSİNİZ
SİBEL ÖZ VE İSMAİL AFACAN: UMUDU GELECEKTE ARARSANIZ ARABESKTEN BESLENEMEZSİNİZ

SİBEL ÖZ VE İSMAİL AFACAN: UMUDU GELECEKTE ARARSANIZ ARABESKTEN BESLENEMEZSİNİZ

SÖYLEŞİ: SONER SERT

Toplumun hemen her kesimi tarafından çeşitli aralıklarla ya da firesiz sahiplenilen arabesk, bir zevk anlayışının ötesine geçeli yıllar oldu. Öyle bir noktaya gelindi ki artık bu kavram, bir yaşam biçimine, bir kültür anlayışına evirildi. Sibel Öz ve İsmail Afacan, bir araya gelip arabeskin 2000 sonrasında sanatta aldığı konumu ekonomi-politik’i merkeze koyarak irdelemeye girişti.

Farklı gelenek ve disiplinden gelen yazarların kaleminden çıkan ve müzikte, sinemada ve edebiyatta arabeskin varoluşunu ve biçimlenişini Türkiye özelinde masaya yatıran çalışma, siyasal ve sosyal olanı da ıskalamıyor. 2000 sonrası denildiğinde akla gelen siyaset olgusunu bu irdelemenin merkezine koyan çalışmanın, derleyicileri –aynı zamanda yazarları- Sibel Öz ve İsmail Afacan ile arabesk kavramını, sanattaki yansımalarını ve popüler kültürü konuştuk.


Klasik olarak başlayalım. İlk olarak sizi tanıyalım…

Sibel Öz: 1973 yılında İstanbul Üsküdar’da doğdum. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünü bitirdim. Yüksek lisans eğitimini, aynı üniversitenin Sinema bilim dalında tamamladım. İlk öykü kitabım En Çok Seni Bekledim 2006’da yayımlandı. Bu kitabı Serçeler Ölürse ve Yokuş Yukarı İstanbul adlı öykü kitapları izledi. Kıyıya Vuran Dalgalar, Pabucu Yarım ve Ayşegül Tözeren ile birlikte Korkma Kimse Yok adlı kolektif kitapları hazırladım. 2020 yılında Oyuncu-Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit (İletişim Yayınları) ve Bizim Anti-Kahramanlar serisinden Fakir Baykurt (Notabene) adlı çocuk kitabım yayınlandı. 2013 yılından beri edebiyat editörlüğü yapıyorum.

İsmail Afacan: 1986 yılında İzmir’in Kiraz ilçesinde dünyaya geldim. Lisansımı Pamukkale Üniversitesi Tarih bölümünde tamamladım. 2011-2013 yılları arasında Şair Sennur Sezer’in Hayatın Sesi TV’deki Maksat Muhabbet programının asistanlığını yaptım. Evrensel gazetesinde kültür editörüyüm. 2019 yılında Adımlar Sağanakisimli ilk şiir kitabım okurla buluştu.


Farklı gelenek ve disiplinden gelen pek çok kişiyi bir araya getiriyorsunuz. İsimler neye göre belirlendi? Nasıl bir çalışma yürüttünüz? Bahseder misiniz?

İ. A: 2019 Ocak ayıydı. Evrensel Gazetesi’nde dört gün süren bir dosya hazırladım. Dosya “Arabesk Yeniden, Neden” başlığını taşıyordu. Dosya kapsamında Naim Dimener’le bir röportaj, Sibel Öz, Nuray Sancar ve Oya Yağcı’nın yazıları yer alıyordu. Okurlardan olumlu tepki aldık. Sibel Öz’e 2000 sonrası bir arabesk derlemesi hazırlayalım dedim. Sibel Öz de tamam deyince çalışmaya koyulduk. Evrensel’de yayımlanan dosyayla bir temel atmıştık. İlk önce Sibel Öz’le 2000’lerde arabesk meselesini epeyce konuştuk. Arabeske dair 2000’lerdeki tartışmalara odaklandık. Arabesk konusunda kitap hazırlamış yazarlarla, konuya dair tartışma yürütmüş isimlerle, akademisyenlerle iletişim kurduk. Ayrıca genç yazar ve kadın temsiliyeti konusunda azami hassasiyet gösterdik.

S.Ö: Hem sol muhalefetin hem de akademik çalışmaların, ekonomik ve siyasi çıkmazların yaşandığı günümüz dünyasını anlamak adına mümkün mertebe genel başlıklardan, genellemelerden uzak durarak, hayatın kılcal damarlarından refleks ve teori üretmesi gerektiğine inanıyorum. Bu düşünceyle hayatımızı kuşatan, sanatın her alanında kendini gösteren arabeskleşme sürecini anlamanın da bu kılcal damarlara inerek, spesifik sorulara gerçekçi yanıtlar aramaktan geçtiğine inanarak bu kitabın tartışmalarını yürütmeye çalıştık. Ortada zaten bir çelişki vardı. Çelişki şuydu; arabeskle ilgili çalışmalar çoğunlukla 90’lar başında son buluyor, onlar da çoğunlukla 70’lerde yükselişe geçen ve 80’lerde etkinlik kazanan arabeskten bahsediyordu. Oysa arabesk kendini güncellemiş, kanlı canlı hayatımızdaydı. Daha da önemlisi toplumun ruh halini tanımlıyordu. Sadece müzikte değil, sinema ve edebiyatta da arabeskleşmenin etkileri somut olarak hissediliyordu. Müslüm filmi, bizim için mihenk taşı olmuş olabilir. Kitapta yer alan isimleri de hem toplumsal-siyasal iklimi iyi tahlil edebilecek, hem de arabeskleşmenin müzikte, sinemada ve edebiyattaki yansımalarını somut olarak irdeleyebilecek müzikolog, sinemacı, akademisyen ve edebiyatçı arkadaşlardan seçtik. Aslında tam olarak ‘seçmek’ denmez buna, hep birlikte oturduk tartıştık, bir heyecan, bir refleks gelişti. Hayatın kendisi bu tartışmayı ve kitabı dayattı.

Kitabın üst başlığını oluşturan kelime dizisinde “2000 Sonrası…” geçince, akla direkt AKP geliyor. 90’ların sonunda ortaya çıkışları, yarattıkları kült üzerinden mağduriyet hesapları yapmaları –ve bunu süreklileştirmeleri- her ihtiyaç anında acıdan ve yokluktan bahsetmeleri, sadece siyasal değil, sosyal ve kültürel olarak da onları arabesk yapıyor. 2000 sonrasında AKP ve arabesk ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

İ. A: AKP ile arabeskin düşünsel kodlarında akrabalık var. Sizin de bahsettiğiniz gibi acı ve yokluk söyleminin yanına kaderciliği de ekleyebiliriz. Ama arabesk ile AKP’yi eşlerken şu hataya düşmemek lazım. Arabesk kültürün etkisi altındaki insanlar acılarını, öfkelerini ya kendilerine yöneltiyor ya da tanrıya havale ediyorlardı. AKP ise arabesk duygu ve düşünce dünyasını kendi iktidarını pekiştirmek için kullanıyor. Emek sömürüsüyle zenginliğine zenginlik katan iktidarın emekçilerle duygudaşlık kurmasının en kestirme yolu arabesk… AKP sözcüsü Mahir Ünal’ın konuya dair bir açıklamasına bakmakta yarar var. Ünal “Biz Ferdi Tayfur dinlerdik, Orhan Gencebay dinlerdik. Niye? Çünkü acılarımız vardı. Arabesk niye vardı? Çünkü bizim çok acılarımız vardı. Bir ara hatırlıyor musunuz devlet ‘acısız arabesk’ diye Hakkı Bulut’a bir şey yaptırmaya kalkıştı. Eğer toplumda acı varsa, müziği o acı şekillendirir. Bugün niye arabesk yok? Bugün diyoruz ki ‘pop müzik’. Pop müzik var, çünkü artık acıyı karşılık hale getirecek bir müzik türü kalmadı.” diyor. Konunun sosyolojik ve tarihsel boyutunu bir kenara bırakırsak Ünal, “Arabesk yoksa acı da yoktur,” gibi tuhaf bir sonuca varıyor ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var. Mahir Ünal’ın temsil ettiği siyasal anlayış artık acı çeken tarafta değil, iktidar olmanın nimetlerinden bolca yararlandıkları için gelecek kaygısı gütmüyor, kendilerini ifade etme sorunu yaşamıyor. Bu dönemin acı çekenleri ve kaybedenleri ise hâlâ arabesk bir duygu dünyasının içine hapsolarak varlık yokluk mücadelesi veriyor.

S.Ö: Bu süreç, kuşkusuz 2000’lerin başlarında iktidara gelen AKP sürecini imliyor. Ve belirttikleriniz somut gerçeklikler. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var; 2000’lerin başında dünyada da önemli gelişmeler oldu. Neo liberalizm, esnek üretim ve taşeronlaşma süreçleriyle hâkimiyetini tüm dünyada tahkim etti, Türkiye’de olduğu kadar dünyada da yoksullaşma ve işçileşme süreçleri hız kazandı. Yani 1970’lerde olduğu gibi, bu süreç, metropollere hatta Batı metropollerine doğru kitlesel hareket anlamına geliyordu aslında. Emek sömürüsü mekanizmaları ve süreçleri yeniden şekilleniyor, ekonomik/siyasi zorunluluklarla yerinden etme politikaları kitlelerin köksüzleşmesini ve Batı’ya doğru savrulmasına yol açıyordu. AKP, sermayenin yeni ellerde tekrar biriktiği ve sınıfın eskiye oranla en çok güvencesizleştirildiği bu koşullarda iktidara geldi. Neoliberalizmin yeni aşamasına uyumlu görülen bu iktidarı, hatırlayalım, “Yetmez ama evet”çilerden tutalım da, yoksullara kadar geniş bir kitle sempatiyle karşıladı. Mevcut iktidar, yerel, bölgesel yeni palazlanan burjuvalarla yeni bir güç dengesi yaratarak ilk dönemlerde “halkçı” bir dil kullanıp tüm geriliğiyle “biz”e oynadı. Devlet erki, ilk kez bu derece “biz”den birilerine teslim gibiydi. Bu “biz”, içinde cahilliği, geriliği, dini değerleri, babalığı, muhafazakarlığı da taşısa, “biz”dendi. Bilgiye, kitaba, üniversiteye, aydına, muhalefete nobran yaklaşımın, bizi olduğu gibi ve sırf “biz” olduğu için kutsamanın diğer adı oldular adeta. Geçmişin bütün zulmüne artık bir set çekilecek, mazlumların ilk defa yüzü gülecekti. Geçmişin zulüm görenlerinin hayatı karşılaması tabi ki arabeskle olacaktı. Bugünkü güç sahiplerinin ezilen olmaktan çıktıkları dönemde arabeskin de soylulaşması bu anlamda manidardır. Arabesk de sınıf atlamış, erk olmuş, ilk kez onlarla gecekondulardan çıkarak devletleşmiştir denebilir.

Arabesk, varoluşu itibariyle popüler olmak, yığınlara, kitlelere hitap etmek, yaygın alıcı tarafından sahiplenilmek zorunda… Ortaya çıktıklarında daha nitelikli eser ürettiğini düşündüğümüz çoğu sanatçı, popülerleştikçe arabeske kayıyor ve bu yolla daha çok alıcıya ulaşıyor. Siz bu paralelliği nasıl yorumluyorsunuz?

İ. A: Tespitinize katılıyorum. “Popülerleştikçe arabeske kayıyor”un yanına “popülerleşmek için arabesk yapıyor”u da ekleyebiliriz. Son dönemdeki müzik piyasasına baktığınızda bu iki örneği sıklıkla görebilirsiniz. Mesela Selçuk Balcı’nın Küçük Emrah’ın “Ayrılamam”, Pamela’nın Ümit Besen’in “Seni unutmaya ömrüm yeter mi”, Kalben’in İbrahim Tatlıses’in “Haydi Söyle” şarkısını seslendirmesi… Son on yılda bunun birçok örneğini bulabilirsiniz. Müzisyenlerin arabesk yorumları birer parçayla da kalmıyor, tuttukça yenilerini seslendiriyorlar. Müzik eleştirmeni Naim Dilmener’in rock-arabesk ilişkisini değerlendirdiği yazısında dediği gibi “Melodi ve alt-yapılar giderek arabeskleşiyor, sözler ise tamamıyla ‘Kader, sen ne yaptın bana böyle?’ sorusunu neşterleyip duruyor.” Şunu belirtmek gerekir ki; bu modern yorumlar arabeskin klasik dinleyici kitlesinde karşılık bulmuyor. Çünkü hem müzikal alt yapısı onlara yabancı hem de kentin varoşlarında -özellikle gençler arasında- arabeskin yerini rap almış durumda. Buralarda arabesk-rap diyebileceğimiz melez bir tür yaygınlaşıyor. Az önce bahsettiğimiz sanatçıların modern yorumları küçük burjuva diyeceğimiz kesimlerde ilgi ve beğeniyle karşılanıyor. Arabeskin 12 Eylül’ü de arkasına alarak iktidarını ilan ettiği 1980’lerde bu çevreler arabeske en mesafeli olanlardı. Gelecek kaygısı, yaşam tarzına yapılan müdahaleler, bu düzen değişmez hissi küçük burjuva kesimleri arabeskle barıştırdı. Düşünce dünyasını yansıtmasa da duygu dünyasına seslenen bir müziğe dönüştü arabesk…

S.Ö: Kitapta arabeskin güncel görünümlerine dair sinema ve edebiyat alanındaki incelemelerden çok daha fazlası müzik alanında yapıldı. Naim Dilmener, Uğur Küçükkaplan, Anıl Sayan, İrem Elbir, Yetgül Karaçelik ve Onur Serdan Çarboğa, Batmayan Dünyanın Batan İnsanlarına Ağıt, Postmodern Çağın İki “Masum Suç Ortağı”: Nostalji ve Arabesk, Arabeskin Bitmeyen ‘Babalar’ Resitali, Merkez-Çevre İlişkileri Bağlamında Soylulaşan Arabesk ve Arabeskten Rap’e Uzanan Yol gibi başlıklarda konuyu detaylarıyla incelediler. Alanlarında oldukça yetkin arkadaşlarımızın görüşlerini burada özetlemek haksızlık olur ancak kısaca şunu söyleyebilirim: Popüler kavramı genellikle, “halk” kavramıyla ilişkilendirilir. Ancak popüler kültür kitle kültürüdür, çağımızda ise dolaysız olarak tüketim kültürünü ifade eder. Bir anlamda kitlenin tüketimi için üretilen her şey bu kategoriye girer. Kitlenin kültürel kodları, gelenekleri temel alınır ancak gereksinimleri de yabana atılmaz. Çünkü popüler kültür, gündelik yaşamın kültürüdür. Gündelik yaşamın yeniden ve yeniden üretilmesinin tüm gereksinimleri popüler kültürce karşılanmak zorundadır: Umut, neşe ya da isyan da buna dahil. Arabesk müziği de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Arabesk, içinde bulunulan olumsuz ekonomik, siyasi koşullarda kitlenin duygularını ifade etmekte, arabesk ürünler kitle tarafından sahiplenilmekte, bu eserleri icra edenler ise hızla popülerleşmektedir. Bu, bir döngü. Popülerleşmek ya da popüler kültür alanında görülür olmak için arabeske kaymak, bazı dönemler kitlelerle buluşmanın bir kavşağı.

Diyorsunuz ki, “…nostalji, geçmişin olumsuzluklarından arındırılarak yeni anlamlarla yeniden kurgulanmasıdır.” Sizin de kitaba konu ettiğiniz gibi, bir pratik olarak nostalji en çok popüler kültür dergileri aracılığıyla yeniden üretiliyor. Bu işin başında da yazar kadrosunda ya da mutfakta solcu olduğu bilinen isimler var. Sol, arabeski mahkûm ederken, 2000’lerde savunur hale mi geliyor? Siz nasıl yorumluyorsunuz bu durumu?

İ. A: Popüler kültür dergilerindeki patlamanın Gezi direnişinden sonra olması tesadüf değildi. Yenilgi atmosferinin çocuğu olarak dünyaya geldiler. İlk zamanlar Gezi gençliğinin duyarlılığını yansıtan bu dergiler, muhalif soslu bir üslup geliştirdiler. Popüler olduğu müddetçe her şeyden “sola” malzeme çıkardılar. Bu dergilerde sol arabeskle birleştirip nostaljinin bir parçası haline getirildi. Umudu gelecekte ararsanız zaten arabeskten beslenemezsiniz. Geriye sadece geçmiş kalıyordu. Fakat sözü edilen geçmiş, sahiden anlatıldığı kadar tozpembe miydi? Biraz yakın tarihe dair okuma yaparsak bu dergilerde bahsedilen geçmişin kurgudan ibaret olduğu görülecektir. Arabeskten devrimci öz çıkarma çabasını; yenilgi atmosferinin yarattığı politik ve kültürel deformasyonda aramak lazım. Bu dergiler; evcilleştirilmiş arabesk figürler aracılığıyla vasatı politikleştirirken, politik olan figürleri ise evcilleştirdiler.

S.Ö: Sol, kendi gerçekliğiyle hesaplaşmak zorunda. Sorunların kaynağını kendi dışında arayan her aktörün varacağı yer arabesktir. Haksızlığa uğramışlık, her devirde ezilmişlik, yenilmişlik psikolojisi sol için de önemli psikolojik durumlar. Önemli kırılma eşiklerinde nesnellikten uzak bir tepkisellikle olayları değerlendirmek, toplumun içinde erimek ya da sıradanlaşmak sonucunu doğuruyor. Halklaşayım derken sıradanlaşmak ve gündelik yaşam pratiğinde üretimden, emekten uzaklaşmak bizi hem kendimize hem de mücadeleye karşı sübjektif değerlendirmelere götürebilir. Nedir bunlar? “Bu halktan bir şey olmaz.”, “Sol, bu topraklarda başarılı olamaz.”, “Yenile yenile yenmesini öğreneceğiz.”, “Coğrafya kaderdir…” Bunlar, daha da çoğaltılabilir. Bilime, akla uymayan, bizi geriye çeken, yaşamı değil de ölümü kutsayan her şeyde arabeski arayabiliriz.

Tanımlamalar, nitelemeler, koşullar farklı şekilde yorumlansa da 2000’den sonra sinemada, edebiyatta ve müzikte bir “kaybeden” kültü oluşturuldu ve geniş yığınlar bu kavramı temsil eden kişilikleri sahiplendi. Öyle ki Gezi gençliğinin bile bir kısmı bu yığının bir parçasını oluşturuyor. Bu olguyu, siyasal bağlamda nasıl yorumluyorsunuz?

İ. A: Sinemada, edebiyatta ve müzikte “kaybeden” kültü özellikle 80’lerde ve 90’larda çok fazla işlendi. 2000’lerdeki “kaybeden” kültü 80’lere dayanıyor. Aslında bir süreklilik söz konusu… 80’lerin ve 90’ların siyasal atmosferiyle çok fazla benzerlikler gösteriyor 2000’ler… Özellikle 2010 sonrası… “Umutsuzluk” ve “mutsuzluk” toplumsal atmosferi özetleyen iki kavramsa “kaybeden” kültü küçük burjuva çevrelerin korunaklı bir sığınağı haline geliyor. Diğer yandan konforlu bir alan. “Mutsuz”, “umutsuz” ama konforlu… Değiştirmek için harekete geçmek bambaşka sorumlulukları beraberinde getiriyor.

S.Ö: Kitabın giriş yazısında belirttiğimiz gibi, fotoğrafa uzaktan baktığımızda belirttiğiniz bu kaybeden psikolojisinin, toplumsal mücadelenin yükseldiği değil de geriye çekildiği dönemlerde yaygınlaştığını görüyoruz. Bu, son derece doğal. Ancak kabullenmek doğru değil. Evet doğru, toplumsal mücadele geriye çekilmiş, işler daha da zorlaşmış, akıntıya karşı kürek çeker hale gelmiş, hatta daha yalnız, dayanışma olanaklarının son derece daraldığı bir momentte olabiliriz. Sürecin nedenlerini anlamazsak, ekonomi, tarih, siyaset gibi bilimlere başvurmazsak, bunu halkın geriliğine ya da kendimizin beceriksizliğine yorarsak, buradan doğal olarak arabesk çıkar. Ancak nedenler üzerine kafa yorar, vasatlıktan rahatsız olursak, o başlangıç yani sıfır noktasını doğru tespit edebilirsek, buradan değişim çıkar. Aklın olduğu yerde değil, kırık duyguların olduğu, biz’in değil ben’in olduğu yerden çıkıyor arabesk.

Arabeskin şöyle bir yanı var: Sınıfsal farklara rağmen, alıcısına bir haz sunuyor. İşçi de, patron da, orta sınıf da aynı şeyi izleyip/dinleyip/okuyup benzer duyguları hissedebiliyor. Bu durumun kültürel karşılığı var mıdır?

İ. A: Bizim arabeske dair yaptığımız tartışmanın temelinde yaşadığı açmazdan, duygu kırıklığından dolayı arabesk müzik dinleyenler yok. Nasıl dinlersiniz gibi üstenci bir eleştiri yapmıyoruz… Aydın Çubukçu’nun deyişiyle “Burada söylenenleri, ‘halka tepeden bakan modernist aydın’ kalıbıyla eleştirmenin hiçbir anlamı yoktur. Din eleştirisi, dinsel inanç sahiplerine yöneltilmiş bir eleştiri değildir. Rakısını içerken efkârlanıp ‘koy bi Müslüm Baba’ diyene lafım yok. Bugün tepeden tırnağa topluma hâkim kılınan hayat tarzına, düşünme ve davranma biçimleri toplamına, evet, ‘itirazım var!’ Evet, ‘batsın bu dünya!’”

S.Ö: Şehre geliş orijinine göre değişiyor bence, bu “işçi, patron, orta sınıf da dinliyor” tespiti. Evet, bir iki kuşak ötede köy kökenli olan patron dinliyor ama hayalci olmayalım, uluslararası sermayeye eklemlenmiş burjuvazinin arabesk dinlediğini sanmıyorum. Bu, dünyada da böyledir. Ulusal ve uluslararası burjuvazi, insanlığa mâl olmuş sanattan, hatta yüksek sanattan yararlanabildiği kadar yararlanır, kendisinin tarihteki rolünü bilimle ve sanatla pekiştirmeye de çalışır. Modern sanat, resim, modern müzik burjuvaziden destek bulmuş, burjuvazinin tarih sahnesine çıkışına eşlik etmiştir. 2000 sonrası sınıf atladığı belirtilen arabeskin de olsa olsa gecekondudan apartman dairesine atladığını, “yeni zengin” değilse, Boğazdaki yalılarda hâlâ pek de karşılık bulmadığını belirtmek yanlış olmaz. 2000 sonrası taşralaşan şehirlere, taşralaşan siyaset ve devlet kurumu da eşlik edince, arabeskin kültürel temsili iktidara taşınmış oldu. Arabeskin etki alanı genişledi, güçlendi.

Günleriniz nasıl geçiyor? Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? 

S. Ö: Zamanım daha çok yazarak ve okuyarak geçiyor. Editörlük yaptığım için okuduklarımı ne yazık ki seçme şansı bulamıyorum bazen. Yazmak ise yaşamın temeline oturmuş durumda. Önce yaşamak tabi. Yaşayarak yazmak, yaşamak için, yaşamı anlamlı hale getirmek için yazmak…

İ. A: Günümün büyük bölümü Evrensel gazetesinin kültür sayfasını yapmakla geçiyor. Benim için çok keyifli ve dinlendirici bir iş… Stresli yanları olmakla birlikte…  Arta kalan zamanlarımda şiir yazıyorum ve şiir tarihi çalışıyorum. Türkiye şiirinin 1923-2000 arasındaki yolculuğunu anlatan kitap hazırlığı içindeyim. Dönemin tanığı şairler ve alana dair çalışmalar yapmış akademisyenlerle yapılmış röportajlar yer alıyor. Çoğu gitti azı kaldı. Bir de şiir dosyam var ama onu dinlendiriyorum.