Şiddetin resmini yapabilir misin Abidin?

Bir kadın cinayetinde maktul güzel ise “Fotoğrafı büyük görelim” diyen gazeteciden tutun da, tecavüze uğramış kadın haberi yaparken dekolteli fotoğraf kullanmayı tercih edenine kadar biliyoruz ki kimse masum değil.

“Bu haberde görsel olarak ne kullanalım?”

Muhabir olarak mesleğe başlayan her gazetecinin sayısız kere maruz kaldığı bu soru, kimi zaman kabusa dönüşebiliyor. Yazdığınız haberin istismara maruz kalmış bir kadın ya da çocukla ilgili olması halinde söz konusu sorudan kaçabileceğinizi düşünmek saflık olur. Bu soru gibi, temsilî dahi olsa kullanılacak görselin korkunçluğundan kaçmak da oldukça zor. Nedenini anlamak için internetteki arama motorlarında kısa bir gezinti yapmanız kafî olacaktır.

“Çocuk istismarı” yazdığınızda karşınıza çıkacak karelerden bir demet sunalım:

Kocaman ve kirli bir erkek eliyle ağzı kapatıldığı için gözleri korkuyla bakan kız çocuğu; dizlerini karnına kadar çekip çaresizlik içinde bir kuytuya sinmiş kız çocuğu; göz pınarlarından yaşlar süzülen ağzı bantlı, mutsuz kız çocuğu…

“Kadına şiddet” için yapılan aramalarda çıkacak sonuç da pek farklı değil:

Bir gözü morar(tıl)mış kadın; susması için ağzı erkek eliyle kapatılmış kadın; “Dur” demek için bir eli havada, yara bere içinde bırakılmış kadın; ağzından kan sızarken ağlayan kadın…

Susan Sontag, “Başkalarının Acısına Bakmak” kitabında, “Herkesin bildiği fotoğraflar bir toplumun artık hakkında düşünmeyi seçtiği şeylerin bütünleyici bir parçasıdır” der. Yazılı ve görsel basın da dâhil olmak üzere Türkiye’de medyanın kanıksadığı ve herkesin bildiği bu görsellerin ortak özelliği, mağdur edilen bireyleri güçsüz göstermeye yönelik olmaları ile şiddeti fiziksel şiddete indirgemelerinin yanı sıra, olayın failine dair hiçbir şey söylememeleri… Dolayısıyla, “Suç nerede” ve “Suçlu kim” soruları, havada öylece asılı kalıyor. Peki, farkındalık yaratmak adına hemen her meselede olduğu gibi şiddet konusunu haberleştirmeyi de eline yüzüne bulaştıran medyanın sorumsuzluğu cehaletten mi, kurnazlıktan mı, yoksa tembellikten mi kaynaklanıyor? Aslında bu üç unsurun da payının olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Cehalet, çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği bilincine sahip olunmadığı zaman, görseli kullanan editör ya da onu öneren muhabir çoğu zaman aşina olduğu kareleri normalleştirdiği için ne yaptığının ayırdına varamıyor.

Kurnazlık, çünkü şiddetin pornografisi her zaman daha fazla “satıyor”.

Tembellik, çünkü klişe görseller haricinde haberde ne kullanılacağına kafa yormak zaman istiyor.

Ancak bu saydıklarımız, başta haberin öznesini ve onun yakınında olanları bir kere daha travmatize etmenin ve şiddet vakasını okutmak ya da izletmek adına magazinleştirmenin bahanesi olabilir mi? Elbette olamaz. Daha doğrusu, gazetecilik etiği açısından düşünürsek, olmamalı.

Manisa’da 2011 yılında boşanmak istediği kocası tarafından sırtından bıçaklanarak öldürülen Şefika Etik’in cesedi, Habertürk gazetenin sürmanşetinde “Kadına Şiddette Son Nokta” başlığıyla yer aldı. Fotoğrafta, Şefika’nın ağzı ve gözleri açıktı, canını alan bıçak sırtına saplanmış haliyle duruyordu. O fotoğrafı buzlama ihtiyacı duymayan gazetenin genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı, kamuoyundan gelen tepkiler üzerine şöyle demişti:

O manşetteki fotoğrafa bir kez daha bakın. Kadına şiddet bu işte. Morarmış bir göz değil. Sırta saplanmış bir bıçak. Görmediğiniz şeyler sizi rahatsız etmiyor.”

“Kadına şiddet” bu muydu gerçekten? Kadına şiddet, mor göz değilse de, sırta saplanmış bir bıçaktan ibaret miydi? Daha da önemlisi, cinsiyete dayalı ayrımcılıktan kaynaklanan şiddetin ne olduğuna dair en ufak fikri olmadığı gibi, hayattaki duruşuyla o şiddeti her saniye yeniden üreten erkek bir genel yayın yönetmeni mi şiddetin ne olup ne olmadığına karar vermeliydi? Şefika’nın ve geride kalan kızlarının o en son anlarındaki mahremiyetlerine saygı duymak gazetecilik etiğinin neresinde duruyordu? Söz konusu karenin kullanılması zorunlu muydu? Kadına şiddette gelinen son nokta, hakikaten bu muydu?

Fatih Altaylı’nın cevap yazısında yer verdiği son cümle, ayrıca üzerine düşünülmeyi hak eden cinsten: Görmediğimiz şeyler bizi rahatsız etmiyor muydu? Ancak bu sorunun tersten sorulması gerektiğini de düşünüyorum:

Gördüklerimiz bizi rahatsız ediyor mu?

Bu sorudan şuraya da geçebiliriz:

Basının görevi rahatsızlık vermek midir? Eğer ki medya organları bilinç yükseltme adına kamuyu rahatsız edecekse, bunu sorumluluk çerçevesinde yapamaz mı? Bu sorumluluğu kadın ve çocukların haklarını gözeterek sırtlanamaz mı? Her ne kadar “sorumlu yayıncılık” anlayışı gazetecilik için “lüks” olmasa da bunun Türkiye’de bu şekilde düşünülmemesi, şiddeti konu alan haberlerde karşılaştığımız sorunların temelini oluşturuyor. Yoksa, sevgilisi tarafından feci halde dövüldüğü için yere kanlar içinde yığılan genç bir kadının fotoğrafını birinci sayfada kullandığı habere “Nakavt” başlığını atan gazete editörünün yaptığını başka türlü nasıl açıklayabiliriz?

Bir diğer mesele de, şiddet haberlerinin reyting, tiraj ya da tık uğruna feda edilecek şekilde ele alınması…Bir kadın cinayetinde maktul güzel ise “Fotoğrafı büyük görelim” diyen gazeteciden tutun da, tecavüze uğramış kadın haberi yaparken dekolteli fotoğraf kullanmayı tercih edenine kadar biliyoruz ki kimse masum değil. Bir gün kendi aramızda bir tartışma başlatacaksak eğer bu, masumiyetimizi geri kazanmak için değil, daha da kirlenmemek için olacak.

 

KAYNAKBURCU KARAKAŞ
PAYLAŞ