Simyanın altınından algoritmanın Bitcoin’ine

2008 yılının soğuk bir Kasım gecesi, kriptografi (şifreleme) odaklı bir mail grubunda Satoshi Nakamoto mahlaslı birisi “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Eşten-Eşe Elektronik Nakit Ödeme Sistemi) başlıklı makalesini paylaştı. Bir kaç ay sonra Ocak 2009’da açık kaynak ilk Bitcoin istemcisinin yayınlanmasıyla, Bitcoin ağı da kuruldu. Teorik olarak birler ve sıfırlardan ibaret matematiksel problemlerin çözülmesiyle ‘çıkarılan’ Bitcoin bloklarının ilki yine Nakamoto tarafından üretildi. Kısa süre sonra da programcı Hal Finney ile Nakamoto arasında ilk işlem gerçekleşti. Ve bu ‘algoritma peygamberi’, 2010 yılında sanal dünyadaki tüm izlerini silerek bir daha görünmemek üzere ortadan kayboldu. Geride altının para olarak kullanılmaya başlanmasından beri en büyük ‘devrimi’ yaptığı iddialarını bırakarak…

Peri masalı gibi değil mi? ABD’de patlayan Mortgage krizinin küresel finansal mimariye cehennem azabı yaşattığı, finans devlerini kurtarmak için dolar basma makinelerinin fazla mesai yaptığı günlerde, bir büyücü gibi ortaya çıktı, değneğini salladı ve avuçlarımıza sihirli bir sikke bıraktı.

Bitcoin gerçekten yeni bir para mı yoksa ilkel ataları sayılabilecek Pay Pal, POS vb. gibi teknolojik bir kolaylıktan mı ibaret? İddia edildiği gibi, doların hâkimiyetine karşı anarşist bir saldırı mı yoksa aşırı para arzının yarattığı sistemik sorunları çözme ihtimali taşıyan yepyeni bir çığır açıcı mı?

Bu soruların yanıtı ona yüklenen ‘para’ rolünde aranmalı.

***

Para; mal ve hizmet almaya yarar, ticareti kolaylaştıran bir aracıdır. Devletçe basıldığı, hukukça korunduğu ve arkasında bir siyasi otorite bulunduğu için güvenilirdir. Önce altın kullanıldı. Banknot çıkınca altına endekslendi, ardından sadece dolar altına bağlandı ve nihayetinde altın tamamen terk edilerek tüm paralar dolar karşısındaki güçleriyle ölçülür oldu.

Bugün basit bir iktisat kitabında da akademik bir yayında da para ve paranın evrimi, kabaca bu sadelikte anlatılır. Ama sadelik, anlaşılır olma kaygısından değildir. Bilakis, her bir kavramını anlatırken adeta Çiçero’ya dönüşen günümüz iktisat teorisinin dili, ‘para nedir’e gelince tutulur; matematiksel formülasyonlarla karmakarışık hale getirdiği kuramının içine parayı utangaçça yerleştirir.

Çünkü mesele para olduğunda, burjuva iktisatçıları onu daima mistisize ederler. Basit ‘ödeme aracı’na indirgerken, aynı zamanda sahip olduğu ‘değer’i tarihselliğinden koparıp ‘kendinde bir varlık’ düzeyine yükseltirler. Bu yönelim ideologların bilinçli tercihi değildir kuşkusuz. Zira kapitalizm, bütün genel yaşam faaliyetlerini değer yasasının ve bu yasanın beraberinde getirdiği paranın gücü ilkesinin hâkim olduğu tekil bir organik sistem altında birleştirmesiyle ve aynı zamanda bu muazzam başarısını gizlemeye çalışmasıyla, kendinden önceki sınıflı toplumlardan ayrılır. Burada düğüm paradır. Marx’ın ortaya koyduğu gibi, değişimin ve meta üretiminin gelişiminin en yüksek ürünü olarak para, bireysel emeğin toplumsal niteliğini, pazarla birleşmiş tek tek üreticiler arasındaki toplumsal bağı maskeler.

Dolayısıyla kapitalizmin büyüsünü bozmanın yolu toplumsal ilişkilerin maddi pelerinini kaldırmaktan, yani değerin para biçimini anlamaktan geçer. İşte bu aşamadan sonra ister altın, ister kredi, ister dolar, isterse de Bitcoin olsun; hangi şekle bürünürse bürünsün paraya yaklaşım, iktisat tarihini, sınıf çatışmasının bir tezahürü olarak iki farklı ideolojinin savaş alanına çevirir. Düşüncenin rahmine ‘değer nedir’ sorusu düştüğünden beri devam eden ‘barışsız’ bir savaştır bu.

Dünyayı değer üzerinden kavramak

Düşünce tarihini eğer sadece ‘değer’ üzerinden okursak, onu iki büyük kampa ayırmak mümkün: emek, maliyet, değişim değeri kavramlarını temel alanlar ile; faydayı, kullanım değerini, hedonistik ölçüleri ve ferdi psikolojik kriterleri esas tutanlar…
Değer kavramı üzerinde ilk duran Platon’du. Değişim ve kullanım değerleri ayrımını yapansa Aristo. Parayı değişimin eşdeğeri olarak keşfeden de yine oydu. Buna karşın Skolastikler ve özel olarak Thomas Aquinas, bir malın faydasını ihtiyaçları karşılama gücüyle ölçmek gerektiğini savundu. Düşünce denizine atılan bu iki taşın yarattığı dalgalar, dünyayı anlama çabalarını da ‘değer’ üzerinden biçimlendirdi.

14. yüzyıl felsefecilerinden Jean Buridan ile 15. yüzyıl din adamlarından Gabriel Biel, fayda ve değer kavramları arasında ilk bağı kurdu. 16. yüzyılda Bernardo Davanzati, değeri, ihtiyacın baskısı ile tatmin imkânının kısıtlılığı arasındaki ilişkiye indirgedi. 17. yüzyılda Nicholas Barbon, malları maddi ve manevi faydasına göre ayırdı.

Aydınlanma, felsefede olduğu gibi, iktisatta da pusulayı Aristo’ya çevirdi. Merkantilist William Petty, değer alanına toprağı kattı. “Servetlerin babası emekse, anası da topraktır,” dedi. John Locke değeri emeğin yarattığını, toprağın ancak alın teriyle sulanarak kıymetli mahsul vereceğini yazdı. Faydası olup bedava olan su ile değeri olup faydası olmayan elmas örneği üzerinden ‘fayda’ esaslı düşünceye ilk ciddi darbeyi indirdi.

Adam Smith’in “Emek, ham maddeden mamul eşyaya kadar, bütün üretim safhaları­nın orijinal fiyatıdır. Reel fiyat, malı üretmek için harcanan emekle, nominal fiyat ise parayla ölçülür” tezi burjuva ekonomi politiğini bilimsel olarak formüle etti, klasik iktisatın miladı oldu. Ona ilk tenkidi yapan David Ricardo’ya göre ise emek, malın tabii fiyatıydı ve buna göre bir değer teorisi kurulmalıydı. Ricardo’nun düşünceleri kapitalist üretim ilişkilerinin işaret fişeğiydi.
Burjuva ekonomi politiğinin kapsamlı bir eleştirisini yapan Marx, Aristo’dan bu yana gelen dünyayı bir çelişkiler bütünü olarak kavrama çabasına nihai şeklini verdi. Değeri bir malı üretmek için harcanan emek zamanıyla ölçtü. “Değerler olarak bütün metalar, yalnızca kristalleşmiş emek-zamanının belirli kitleleridir,” dedi.

Marx parayı, toplumsal ilişkilerin mütemmim cüzü olarak ortaya koydu. Metanın tek tek değişim karakterinden (belli bir miktar metanın, belli miktardaki bir başka meta ile değişildiği değerin basit biçimi) başlayarak, birçok farklı metanın bir ve aynı özel bir meta (altın) ile değişildiği değerin evrensel biçimini, ve nihayetinde bu özel metanın evrensel eşdeğer olduğu (değerin para biçimi) tarihsel süreci inceledi.

Marx’ın toplumsal ilişkileri kavramanın anahtarı olarak formüle ettiği emek-değer teorisinden sonra burjuva iktisatçılarının bütün çabası, iktisadi faaliyeti öyle veya böyle faydaya, tercihe, arzuya yani insanın ‘rasyonel ve duygusal’ davranışlarına bağlama çabasıdır. Kapital’in yayınlanmasının ardından geliştirilen her iktisat kuramı, Skolastik itikatın farklı biçimler altındaki tekrarından başka bir şey değildir.

Bu döneme dair de kısa bir çetele tutalım…

Oxford iktisatçıları Nassau Senior ve Henry Drummond değerin emeğe bağlılığını şiddetle reddettiler. Akıllarının yetmediği yerde pervasızlaştılar: “Deniz kenarında dolaşırken tesadüfen bir inci bulsam, bunun kıymeti yok mudur? Kıymeti emeğe bağlayanlar, bu incinin değerini nasıl izah edebilirler? Belki kıyıda yaptığım gezintiyi emek olarak yorumlayacaklardır. Derhal cevap vereyim. Ya bu inci, lokantada istridye yerken kabuğundan tabağa kendiliğinden düşmüşse.?” John Stuart Mill arz ve talep ölçüsünü getirdi. Lauderdale ve Lloyd işi hedonizme vardırdı. Birisi değeri arzunun şiddetine öteki psikolojiye bağladı. Hâlâ saygı gören Viyana Ekolü’nden Karl Menger, değer ancak ve yalnız yan faydayla ilgili derken, Friedrich von Wieser’e göre ise iktisadi faaliyetin hedefi değerin maksimizasyonuydu ve onun kaynağı da faydaydı.

Marx’tan sonra burjuva iktisatçılarının düşünsel evrimlerinde Adam Smith ve Ricardo’nun dahi üzerinden atlayarak Skolastik gericiliğin müphem kavramlarına daha sıkı sarılmalarının sebebi, kötü kraliçeye her daim doğruyu söyleyen sihirli ayna gibi, onlara baktıkça ‘emeği’ duymalarıdır.
Nitekim bugünün egemen iktisat düşüncesi de son tahlilde, önce monetarizm ardından ‘rasyonel beklentiler kuramıyla’ modifiye edilmiş bir neoklasik iktisat teorisidir. İktisadi faaliyet ‘tercihler ve fayda hiyerarşisi’ne tabi tutulur. Buna göre değerin yeri, tercih baremindeki yerdir ve tercihleri tayin eden koşullarla beraber değer de değişir.

Fikri bir kere böyle kurarsanız, dünya da gözünüze hep o şekilde dönüyor görünür. Koşullar değiştikçe -ki bu teknolojidir- iktisadi ilişkiler de sanki ona uygun yeniden şekillenmektedir.
Yeni para Bitcoin’in felsefesi işte bu çarpık bakışın üzerinde yükseliyor.

Bitcoin’in değeri nereden gelir?

Bitcon’in en önemli özelliği olarak dayandığı teknoloji gösteriliyor. Blockchain adı verilen bu altyapı, kabaca, şifrelenmiş işlem takibi sağlayan dağıtık bir veri tabanı olarak tanımlanır. Bitcoin, son derece karmaşık matematiksel formülasyonların kaydedildiği bu veri tabanı içinde oluşur ve hareket eder.

Koşullarda aranan değişim bulunduğu vakit, burjuva ideologları sistemin marazlarına çare üretmekte pek acelecidirler.

Çok uzağa gitmeden Türkiye’nin ‘aklı başında’ iktisatçılarından sayılan Mahfi Eğilmez’e kulak verelim. Ona göre, kripto paraların mevcut egemen paralardan belirgin üstünlüğü, herhangi bir ülkenin merkez bankasına bağlı olmadığı için hiçbir ülkenin ekonomik durumundan etkilenmemesidir. Bitcoin üzerine yazılmış pekçok ciddi makalede aşağı yukarı benzer ifadeler sıkça tekrarlanıyor. Doğrudur, biçim olarak Bitcoin mevcut paraların hepsinden farklıdır. Peki ya değeri? Cevap son derece bilindik: “Değeri, kullanıcılarının onu bir değiş tokuş aracı olarak kabul etmelerinden ya da bir emtia gibi görmelerinden kaynaklanıyor. Değeri, piyasada anlık olarak arz ve talep koşullarına göre belirleniyor.”

Forbes dergisinden Timothy Lee, çok daha iddialı: “Bitcoin internet çağında bir altın esasından daha fazla imkân sunar. O dünyada, nakitin vazgeçilmezliği ile elektronik ödemenin kolaylığını bütünleştiren ve tamamen adem-i merkeziyet esasına dayanan ilk ödeme sistemidir.”

Bitcoin’in teknolojisini anlatırken sergilenen bu iştahlı cümleler, mesele değere gelince yine kekelemeye başlıyor: “Paranın değeri nereden gelir? Popüler bir teori (bu hangi teori oluyorsa) modern kâğıt para birimlerinin değerini, hükümet kararından alındığını belirtir; hükümet resmi bir para birimini tayin eder, bu para birimi vergilerin hesaplanmasında ve ödenmesinde kullanılır ve böylece ona değerini verir (klasik iktisatçıları bile mezarlarında ters döndürecek bir tanım). Aksi takdirde para değersiz kâğıt parçalarıdır. Bitcoin bu görüşe açıkça bir meydan okumadır.”

Semaye Piyasası Kurulu’nun 2016 yılında hazırlattığı Kripto-Para Bitcoin başlıklı rapor da benzer özgüvenli tariflerle dolu: Aracı yok. Borç değil, değer taşıyıcı. Bu yüzden banka ve hükümetler kontrol edemez. Yapılan işlem geri alınamaz. Fiziksel parada işlemlerin hafızası bulunmaz. Bitcoin ise küresel blok-zincir veri tabanlarında tutulduğundan herkese açıktır. Matematiksel olarak güvenilirliği kanıtlanmıştır…

80 sayfalık raporda değeri arayınca tek bir cılız paragrafa rastlarız: “Subjektif değer teorisi (faydayı esas tutan bakış), kendiliğinden değeri olma kavramını da kapsar. Kendiliğinden değeri olduğunu düşündüğümüz altın ve gümüşün de aslında kendi değeri yoktur, altın ve gümüşe değeri biz insanlar atfederiz.”

Bu değer tanımlarının Thomas Aquinas’tan bir adım ileri olmadığı muhakkak. Fark sadece iktisadi kavramların ruhuna üflenen dinsel düşüncenin yerini sonsuz algoritmaların almasıdır. Bitcoin’i paranın tarihsel evriminde bir devrim gibi sunanlar, onun para olması için yeterli şart gördükleri ödeme ve tasarruf rolünü yerine getirdiğine işaret ederken, değerini ise matematiksel bir yazılımın sağladığı güvenliğe ve ona yönelen arzuya bağlamaktadırlar.

Eğer sorun ödeme aracı olmasıysa; Kanada’daki Canadian Tireparası, ABD’nin Massachusetts eyaletindeki BerkShare, İngiltere’deki Bristol Pound, Amsterdam’daki Makkie de birer paradır. Veya 2010’da Castro Soto öncülüğünde bir grup üniversite çalışanının Meksika’nın El Espinal köyünde ürettikleri ve 100 bin kişinin kullandığı Tumin de paradır. Zimbabveliler şu anda çakıl taşı kullanmıyorlarsa, üzerinde basılı olduğu kâğıttan daha değersiz hale geldiği için 2009’da kullanımı durdurulan Zimbabve doları da bir paraydı.

Yok eğer mesele ‘değerin dijital’ mobilizasyonuysa; 1980’de Hollanda’da gece yarısı yakıt alan kamyon şoförlerini ve benzin istasyonlarını hırsızlığa karşı korumak için Albert Heijn isimli perakendecinin ısrarıyla geliştirilen ve bugün her mahalle bakkalında bile bulunan POS (Point Of Sale) cihazı da dijital ödeme sistemidir. İnternet alışverişlerinde kullanılan First Visual, PayPal veya hemen herkesin cebindeki kredi kartı da öyledir.

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da Marx, iktisatçıların genellikle parayı, “yayılan değiş-tokuşun karşılaştığı dış güçlüklerden türetmeye kalkıştıklarını” söyler. Oysa ‘dış güçlük’ dedikleri şeylerin, Marx’tan devam edersek, “değişim değerinin gelişmesinden ve bunun sonucu olarak da, genel emek olarak toplumsal emeğin gelişmesinden ileri geldiğini” unuturlar.

Bitcoin’in ‘benzersiz’ teknolojisine yapılan aşırı vurgunun nedeni de budur. Onu ekonomi politiğin ilgi alanından çıkarmak ve değer teorisinin tezgâhından kurtarmaktır. Ne var ki, yeni değildir bu çaba. Marx’ın “buluş sahibi İngiliz iktisatçı” dediği Thomas Hodgskin, “Gemiler gibi, buhar makineleri gibi, servet üretimini ve dağıtımını kolaylaştırmak için yararlanılan herhangi bir aracın incelenmesi ekonomi politik biliminin ne ölçüde bir parçasını teşkil ederse, paranın incelenmesi de, o ölçüde bu bilimin bir parçasıdır” görüşünü savunmuştu. “Demek ki,” der Marx, “Bu görüşe göre, parayı, teknolojiyle ortak hiçbir yanı olmayan ekonomi politikte incelemek yanlış bir tutumdur.”

Dolayısıyla bir ödeme aracı olarak seleflerinden daha yaygın ve teknolojik olarak daha üstün olması Bitcoin’i bir para yapar, ama asla yeni bir ‘değer yaratıcı’ yapmaz. Onun da işleyiş kanunları teknolojiye değil değer yasasına tabidir.

Peki henüz ödeme aracı olarak bile rüştünü ispatlamamışken Bitcoin üzerine yeni bir ekonomik model inşa etme telaşı niye?

Yaklaşan çöküşe karşı bankacıların manifestosu: Devrim Gerekiyor

Bitcoin üzerine yazılmış onlarca makalede bir vurgu özellikle dikkat çeker: “Devletler para arzıyla ve kısıtlamasıyla bankadaki paranın değerini etkileyecek (enflasyon ve deflasyon) mali kararlar alabilirler. Oysa, Bitcoin arzı üzerinde böyle bir tasarruf yoktur. Sisteme dışardan para arzı yapılamaz, böylece enflasyon oluşmaz.” Söylenmek istenen, “sık sık tekrarlanan şu lanet para krizlerinden de böylece kurtuluruz”dur.

Marx’ın, Feurbach’tan ödünç alarak bilinci belirleyen koşullar için kullandığı bir söz oldukça sevilir: “Bir kulübede saraydan farklı düşünülür.” Gelin sözün gerçek anlamıyla şu sıralar sarayda ne düşündüklerine bakalım…

Geçen yılın başında dünyanın önde gelen merkez bankalarının üye olduğu Bank Of International Settlements için bir rapor hazırlandı. 2016’ya kadar başkan yardımcısı ile genel sekreterlik görevlerini yürütmüş Herve Hannoun ve Peter Dittus imzalı 114 sayfalık bu rapor, Devrim Gerekiyor (Revolution Rquired) başlıklı bir manifestoydu. Şu sözler Kapital’de değil, bu manifestosunun girişinde yazılı:

“Küreselleşme ücretleri düşürdü. Gelir eşitsizliği yükselişte. Jeopolitik türbülanslar yayılıyor. Yalanlar, gerçekler olarak sunulmakta. Gerçek konuşulmuyor. Ve insanlar kızgınlar. Karl Marx, kapitalizmin kendi yıkımının tohumlarını ektiğini, bunun sonunda bir devrime yol açacağını düşünüyordu. Bunun nedeninin anonim güçlerden çok, G7 ülkelerinin piyasa ekonomisinin temellerini zayıflatan politikaları olduğuna inanıyoruz. Para politikası, mali ve makroekonomik politika… Gevşek, dikkatsiz ve sorumsuzlar.”

ABD’deki 2008 mortgage krizini aşmak için fütursuzca açılan para musluğu, finansal yapıları kurtarıp belli bir büyüme hızını tekrar sağlasa da ödenen bedel ağır oldu. Ve asıl korku yaklaşan çöküşü görmelerinde. Şirketlerin ihtiyacını karşılamak için basılan ‘karşılıksız’ dolarlar bir idam fermanı gibi finans sisteminin boynunda asılı duruyor. O dolarlar, yeniden kredi olarak dağıtılınca dünyada kimsenin kaçamayacağı devasa bir borç tsunamisini tetikledi. Basit bir veri ürkütücü gerçeği özetliyor: finansal olmayan, yani devletlerin, firmaların ve bireylerin toplam borcu dünyada üretilen toplam mal ve hizmetlerin değerinin iki katını aştı.

Kredi (borç) kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde her zaman önemli rol oynamıştır. Ve her zaman için ciddi risk öğesi, gelecek üzerine bahistir. Bir kapitalist bankadan kredi isterken likidite, sendikasyon vb. teknik kelimelerle kurduğu cümlelerde gerçekte şunu söylemektedir: “Paraya çok ihtiyacım var. Çünkü işçilerimin sömürüsünden yeterince artı değer elde edemiyorum. Ama size söz, gelecekte daha ağır şartlarda bunu gerçekleştireceğim. Borcumu da faiziyle ödeyeceğim.”

Kredi sayesinde emeğin gelecekteki sömürüsü, mevcut sömürü gibi işlem görür. Dolayısıyla emek sömürüsünün genişlemesine karşılık gelmeyen bir kredi genişlemesi, varolan emek tahakkümünün yetersizliğinin yerine geçen sanal bir tahakkümdür ve bu her zaman gelecekte umulan emek tahakkümü üzerine kumar oynamaktır. Sermaye kumarı kaybederse, finansal çöküş gerçekleşir.

İktisat ideolojisi bu süreci gizleme rolünü üstlenir. Ortaya çıkan sonucu aktüel politikaların yol açtığı ekonomik bir sorun olarak sunar. Oysa iddia edildiği gibi sorun, G7 ülkelerinin sorumsuz para arzının sonucu değildir, bizatihi yıkıcı para arzı, sermayenin kontrol edemediği bir güce, emeğe olan bağımlılığının sonucudur.

***

Burjuvalar ve ideologları kendi aralarında anlaşırlarken, bizimle konuştukları dili kullanmazlar. Sınıf bilincine sadıktırlar. Onun kavramlarıyla düşünürler ve dünyayı öyle kavrarlar. Tıpkı Devrim Gerekiyor başlıklı manifestodaki şu itiraf gibi: “G7 ülkelerinin para politikaları, Goethe’nin ünlü baladında olduğu gibi, büyüleri ile çağırdıkları güçleri artık kontrol edemeyen büyücünün çıraklarının eylemlerine benzemektedir… Büyücünün çırakları, bir sonraki finansal krize doğrudan götüren borç temelli büyüme modeli oluşturdular.”

Goethe’nin 1797’de yazdığı “Büyücünün Çırağı” şiirini Marx, varolabilmek için kendi mezar kazıcılarını da (emeği) yaratmak zorunda kalan sermayenin alegorisi olarak kullandı. Böylesine kudretli üretim ve mübadele araçlarını bir araya getirmiş olan bujuvaziyi, yeraltı güçlerini kontrol edemez bir büyücüye benzetti.

Şiirde çırak, ustasının yerine geçmeye kalkar, ustasının olmadığı bir zaman büyüyü basit bir şey sanır ve bütün hayaletleri çağırır, ancak onlarla baş edemez. Ustasından medet umarak şöyle haykırır: “Çağırdığım hayaletlerden şimdi kurtulamıyorum.”

Kapitalizm büyüme, daha çok büyüme adına yarattığı borç ve spekülasyon gücünü kontrol edemez haldedir. Krizin nedeni kanser gibi yayılmış para arzında ve mevcut somut paranın (doların) kendisinde görüldüğü için, Bitcoin benzeri kripto-paralar kurtuluş reçetelerinden birisi olarak sunuluyor. Onu altınla kıyaslamaları boşuna değildir. Arzı kısıtlı, evrensel eşdeğer olarak istikrarlı, herkesin arzu duyması nedeniyle kendi başına değerli olan altın; burjuvazinin devrimci olduğu eski güzel günlere ait kutsal kâse gibidir.

Ama maalesef düşüncede geriye gitmek, hayatın akışını da geriye çevirmiyor. Eskinin simyacılarından bir şeyleri altına dönüştürmelerini bekleyenler, bugün de algoritma dehalarının Bitcoin’den altın yaratmalarını umuyorlar.

PAYLAŞ