Sınıf savaşının cephaneliği: Kapital

Tarihe, sınıfların mücadelesinin alanı, toplumsal değişimlerin hengâmesi olarak bakılmadığında, her şey birbirinden kopuk, ayrı tarihlerin konusu olarak anlaşılmaya çalışılır. İnançların tarihi ayrı akar.

Yüksel Arslan, Arture 156 Kapital IV (Sınıflar) 1971, 77x59 cm

“Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ’muazzam bir meta yığını’ olarak görünür; bunun basit biçimi tek bir metadır.” diyerek söze girer Marx. Depolar, çarşılar, antrepolar, limanlar, dükkânlar dolusu mal içinde onun yapmak istediği aslında bu korkunç yığına saklanmış bir tek kavramı bulup çıkarmaktır. Nesnelere bakıp kavramları görmek, onun inşa ettiği biliminin yöntemidir. Yalnızca kavramları değil, onların iç hareketini, biri çözülürken diğerini doğuran, birbirleriyle defalarca değişen bağıntılar oluşturan çelişkilerini de görebilir o. O “muazzam yığını” tek bir meta kavramına indirgemek yetmez; hareketlerine ve hareketlerinin kavramlarına da bakmalı. Kimi birbiriyle değiştirilebilen, kimi alınıp satılan, kimi ise hiç pazara çıkmadan üreticisi tarafından kullanılan ürünler bunlar. Kavram kendi içinde çatallanıyor, yeniden hareketleniyor. Kendi özüne dönmek isteyen hareketi izliyor Marx. Hepsi yine ortak bir yere, ortak bir öze bağlanmalı! Pazarda değiştirilen nedir? Başka bir deyişle, meta’yı değerli kılan nedir? Görünüşte, mallar birbiriyle ya da hepsi parayla değiştiriliyor, ama Marx, görünüşü değil, onun da altında yatan başka şeyleri görebilmeyi dert edinmiştir. Eğer her şey göründüğü gibi olsaydı bilime ne gerek vardı? Kendisinden önce bunu deneyenleri gözden geçiriyor, okuyor, eleştiriyor, yeniden düşünüyor. Kendi kurduğu bilimin gözüyle bakıyor. Görünüşten öze doğru ilerliyor; soyut bağlantısız, birbirinden kopuk gibi duran nesneleri zihninde yeniden birleştiriyor. Kendisinden önceki iktisatçıları da epey yormuş olan o soruyu yeniden soruyor: malın değeri nereden geliyor? Faydasından mı, değiştirilebilir olmasından mı? Bunları ayrıca düşünüp bir kenara koyuyor. Hepsinin ortak ve evrensel özünü, hepsinde madde kılığına girmiş olan şeyi, sorunu çözecek olan anahtarı buluyor: Emek!

Ama emek nasıl ölçülecek? Kaç kilo ya da kaç metre emek? İşçinin, emekçinin, bir ürünü ortaya çıkaran emeğini, emek gücü olarak ayırt edersek eğer ölçebiliriz! Öncekilerin bulamadığı buydu işte. Marx, emek gücünün değerinin kendisini yenilemek için gerekli ücreti kazandığı zamanla ölçülebileceğini buluyor. Her kavram, yeni bir kavrama yol açıyor. Zaman, toplumsal olarak gerekli zaman olarak genişliyor… Burada, belki de yıllardır zamanını, emeğini, kafa gücünün tümünü adadığı işçi sınıfının en temel ilişkisini yakalıyor. İşçi sınıfının kapitalizmin mezar kazıcısı olarak üstlendiği etkiyi yapabilmesi için, nasıl sömürüldüğünü bilimsel olarak bilebileceği yeni kavrama ulaşıyor: Artık Değer!

***
Bu Marx’ın iki büyük keşfinden biri. Diğeri, tarihsel materyalizm! Aslında sömürünün sırrını çözmesini sağlayan görüş açıklığını kazandıran bu keşif, onun düşünsel ilerlemesinin de ilk kilometre taşıdır. Tarihin akışı içinde insanın ayakları üzerinde dikilişinden modern çağlara gelinceye kadar geçirdiği bütün toplumsal evrim sürecinin üzerindeki masal perdesini bu keşfiyle kaldırdı. Önceleri, Hegel’den materyalist bir yorum çıkarmaya çalışırken, “tarihin maddesi” üzerinde düşünmeye başlamıştı; sonra Feuerbach’ı Hegel’e karşı bir eleştiri noktası olarak ele aldı ve onun materyalizmini Hegel’in diyalektiğini kullanarak eleştirmeye girişti. İkisinde de olmayan bir şey, tarih temelinde ortaya çıktı: Eylemli insan! Bu keşif ona kendisinden öncekilerin göremediğini görmenin kapısını açmıştı. İnsan, Hegel’de düşünceden ibaretti, Feuerbach’da ise ne yiyip içtiği, ne yaptığı belli olmayan soyut bir varlıktı. İkisinin de dünyayla ilgisi yoktu. Kavramların büyük hareketi burada da başladı. İnsanın özünün ne olduğu sorununa kafa patlatan filozoflar, onun üreten, savaşan, şarkı söyleyen, âşık olan bir canlı değil, hayatı olmayan ve özünü arayan gizemli bir varlık gibi ele almışlardı. Marx ise, onun toplumsal ilişkilerinin içinde bir yer tuttuğunu, özü denilen şeyin ise bunların toplamından ibaret olduğunu görüyordu. Öyleyse, önce bu toplum denilen şeyi anlamalıydı. Engels’le kafa kafaya verip Hegel’in de Feuerbach’ın da defterini dürecek bir çalışmaya başladılar. Çıkış noktaları üretim kavramıydı. İnsan, her şeyden önce, üretmek zorunda olan varlıktı. Beslenmek, barınmak, neslini sürdürmek için üretmek zorundaydı. Üretimini bir toplum içinde yaşadığı zaman gerçekleştirebiliyordu ve bu toplum, onların ürettikleri süreçte kurdukları ilişkiyle biçim kazanıyordu. Toplum biçimleri? Bu nasıl doğuyor ve nasıl değişiyordu? Yepyeni çelişkilerle yüklü yepyeni kavramlar doğuyordu. Birbirlerine bağlanıyorlar, birbirlerini dönüştürüyor ve birbirlerine dönüşüyorlardı. En önemlisi, insanların üretim süreci içindeki ilişkileri, diğer her türlü ilişkilerinin temelini oluşturuyordu. Feuerbach, “tıbbi materyalizm” denilen bir şeye merak sarmıştı ve “insan ne yiyorsa odur!” demişti. Marx ise ne yediklerinden çok, yedikleri şeyi hangi ilişkiler içinde ürettikleriyle ilgileniyordu. “(İnsanların) ne oldukları üretimleriyle –ne ürettikleriyle olduğu kadar nasıl ürettikleriyle de– örtüşür.” İki çok net kavram vardı şimdi elinde, insan ve üretim! Sonra, işbölümü ve mülkiyet doğuyor bunların içinden. Ve tarih, toplum biçimlerinin birbiri içinden doğarak ilerlemesiyle akmaya başlıyor.

***
Dünya tarihi, bazıları için parçaların toplamı gibidir. Büyük imparatorluklar, büyük komutanlar, kahramanlar ve hainler etrafında döner olaylar. Devletlerin ve savaşların birbirinden kopuk tarihidir bu. O sırada halkların ne yaptığını öğrenemeyiz. Bir padişah bir kralı yenmiştir! Bir kral öteki ülkeyi fethetmiştir! Halklara ne olmuştur? Onlar, “kendilerini devamlı olarak aynı şekilde yeniden üreten ve tesadüfen dağıtıldıklarında, aynı yerde, aynı isim altında yeniden kurulan” topluluklar halinde yaşamaya devam ederler. “Ardı arkası kesilmeyen hanedan değişmeleri” onları fazla ilgilendirmez. Eğer katledilip sürülmedilerse, bir vergi toplayıcı gitmiş, diğeri gelmiş olacaktır, o kadar.

Yine bildikleri usullerle toprağı eker, aynı aletlerle demiri döver, aynı pazar yerinde alış veriş yaparlar. İşgaller ve savaşlar, insanların gündelik yaşamını elbette değiştirir; ama üretim ilişkilerini her zaman dolaysız olarak etkilemez. Onu asıl değiştiren, kendi içindeki bitmez tükenmez çelişkilerdir. Ve halkların asıl gerçeği işte buradadır.

Tarihe, sınıfların mücadelesinin alanı, toplumsal değişimlerin hengâmesi olarak bakılmadığında, her şey birbirinden kopuk, ayrı tarihlerin konusu olarak anlaşılmaya çalışılır. İnançların tarihi ayrı akar. Sanatçıların, edebiyatçıların, filozofların dünyası başka bir evrendedir. İnsanlar nerededir? Devletler yıkılıp giderken, her şey olup biterken toprak nasıl ekilir, sahipleri kimlerdir ve üstünde çalışan insanlar ne yapar?

Krallar, filozoflar, savaşçılar ne yer ne içerler ve yiyip içtiklerini kim hangi ilişkiler içinde üretir?
Marx, bütün bunları düşünüp tartışırken, şunu keşfeder: Tarih, aslında farklı üretim biçimlerinin birbiri ardına geliştiği, birinin içinden daha ilerisinin doğduğu bir süreçtir. Üretim biçimleri, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde yaşanmış toplumsal ilişkilerin özgül niteliklerini de getirir ve bu bilinmeden, aslında hiçbir şey bilinmez.

***
Kapital, öncelikle bu iki büyük bilimsel buluşun birliğidir. Kuşkusuz temelinde Alman İdeolojisi ile başlayan tarihsel materyalizmin inşası vardır; ancak işçi sınıfının özellikle Fransa’da zirvesine çıkan eylemliliği olmasaydı, tarihsel materyalizmin inşası, daha bir süre uzayabilirdi. O zamanın kapitalist dünyasının keskin sınıf çelişkilerini açığa çıkaran bu büyük eylemlilik dalgası, tarihi ilerleten gücün ne olduğu konusunda güçlü bir işaret fişeği gibi yolu aydınlatmıştı. Geleneksel olarak Fransız sosyalizmi diye adlandırılan ve ütopyacılardan anarşistlere, küçük burjuva sosyalistlerinden Hıristiyan sosyalistlere kadar uzanan geniş bir akım içinde özellikle Fourier, Saint Simon gibi parlak temsilcileriyle ütopyacı sosyalizm, işçi sınıfı içinde oldukça etkindi. Daha Manifesto’da, Engels’le birlikte, genişçe tanıtıp eleştirdikleri bu sosyalizmlerin, işçi sınıfının siyasal hedeflerini değil, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin masalsı oyalamalarını ifade ettiklerini göstermişti. Ama bu büyük tarihsel birikim, aynı zamanda, insanlığın en eski özlemlerinin, eşit, özgür ve tok yaşama isteğinin de sonucuydu. Önemli olan, bunun nasıl gerçekleşebileceğini göstermekti. Bu yüzden, Kapital’i yazmak, “kapitalizmin mezar kazıcısı” olarak tanımladıkları proletaryaya ana hedeflerini bilimsel olarak göstermek demekti. Bir başka deyişle, Marx, “sınıf mücadelesinin bilimi”ni yapıyordu.

Bu yeni bilim, maddi üretimin dünyasını olduğu gibi, zihinsel üretimin dünyasını ve insan elinin değmediği büyük doğal dünyayı da hepsi birbiriyle karşılıklı etkileşme içindeki varlıkların oluşturduğu bir bütün olarak kavramanın yolunu açıyordu. Hepsinin hareketinin kendisine özgü özellikleri vardı ama yine hepsi birden insanın etkin eylemli varlığının değiştirici gücünün dünyasını oluşturuyordu. Bu görünüşte olağanüstü karmaşık, sonsuz sayıda öğe barındıran zenginlik, Marx’ın bilimi sayesinde temel kavramlara indirgenebiliyor ve sonunda, hepsi modern toplumun ortaya çıkış koşullarını olduğu kadar, onun sonunun da tablosunu çıkarıyordu.
Marx, kapitalizmin yıkılışını haber veriyordu. Er ya da geç, modern toplumun, eşdeyişle kapitalizmin tabi olduğu maddi hareket yasaları, bu yıkımın kaçınılmaz, zorunlu ve insan için en iyisi olduğunu gösteriyordu.

Lenin, Marx için, “insanlığın bütün tarihi boyunca en ileri beyinlerin düşündüğü her şeyi yeniden düşündü,” demişti. Yalnızca düşünmedi, hissetti; acı çeken, heyecanlanan, korkan, özleyen, dövüşen her insanla birlikte, bütün tarih içinde olup biten her şeyi birlikte yaşadı. Antik filozoflardan heykel sanatçılarına, Romalı şairlerden devlet adamlarına, askerlerden kölelere, basit komün insanlarından en yeni bilimsel buluşlarla işleyen fabrika tezgâhlarının sahiplerine, edebiyatçılardan neşeli hiciv yazarlarına, şairlerden taş kırıcılarına, madencilerden köylülere, herkes onun zihin dünyasında bir iz bırakarak bir kere daha yaşadılar. Yalnızca sahici insanlar değil, şairlerin, edebiyatçıların yarattığı insanlar da onun büyük eserinin ortaya çıkışında pay sahibi oldular. Çok uzun bir liste oluşturabilecek şairler ve yazarlar içinde, Shakspeare, Schiller, Dante, Voltaire, Virgilius, Sophokles, V. Hugo, Rabelais, Goethe, Cervantes ve daha niceleri sayılabilir. Dünyanın nasıl düşünüldüğünü olduğu kadar nasıl yansıtıldığını da bilmek onun için iki bakımdan önemliydi. Birincisi, yansıtma biçimleriyle üretme biçimleri arasındaki ilişki onu çok ilgilendiriyordu; ikincisi, kendisi de bütün eserlerinde, düşüncelerini yüksek estetik ölçüler içinde sunmaya özen gösteriyordu.

***
Kapital’in Eylül 1867’de ilk baskısından önce el yazmalarını temize çekerken, Marx, “ağır doğum sancılarından sonra doğan çocuğumu yıkıyorum,” diyordu. Doğan yalnızca Lenin’in deyimiyle, onun “kahramanca” çalışmasının ürünü değil, bütün insanlığın o güne kadar yarattığı bütün birikimin özüydü.

Eylül 2017 Kapital’in 150. yıldönümüdür. Aradan geçen zaman içinde, defalarca çürütülmeye, iddialarının ve tezlerinin geçersizliği kanıtlanmaya çalışıldı. Aslında, burjuvazi açısından söylenecek olanların en anlamlısını, bir vulgar ekonomist, Ricardo için söylemişti: “Emek, servetin biricik kaynağı imiş! Bu doktrin yanlış olduğu kadar tehlikeli de. Zira, ne yazık ki, her türlü malın işçi sınıfına ait bulunduğunu, diğerlerinin aldıkları kısmın ise ya bu sınıfın elinden alındığını ya da düpedüz çalındığını öne süren görüşe destek oluyor.” Marx, bunun zaten bilimsel olarak yanlış ve eksik olduğunu göstermişti: Ama günümüz dâhil, Marx’a yönelik bütün sözde eleştiriler, tahrifat, çarpıtma ve yalan üzerine kurulmuş her söz, bu ağır derdin dile getirilmesinden öteye geçememiştir: “Sen her şeyi yaratan işçi sınıfıdır diyorsun, öyle mi? Bu ne kadar tehlikeli bir laftır biliyor musun?” 150 yıldır, artık-değer teorisinin yanlış, en azından hatalı olduğunu kanıtlamaya çalışan kim bilir kaç matematikçi, iktisatçı ya da düşünür çıktı? Bütün sorun, işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü apaçık hale getirmiş olan bu çok yalın kavramdan kurtulmaktır!

Bir kavramı bularak başladı Marx. O soyut kavramı, tamamlayamadığı üç ciltlik eseri boyunca somut kavram haline getirmeye çalıştı. Bütün istediği, yürekten inandığı gibi, “felsefenin kalbi olan” proletaryanın eline, düşünceyi bir silah olarak vermekti! “Proletarya, felsefenin kalbi; felsefe proletaryanın silahıdır!” demişti. Ekleyelim: Kapital, muazzam bir cephaneliktir!

PAYLAŞ