SİZDEN SEVGİ OLARAK SÖZ EDEBİLİR MİYİM?

AYŞEGÜL TÖZEREN

Sevgi Soysal, yaşamı boyunca birçok zorluğa zarafetiyle göğüs germeyi bildi ve benim bu sözcükleri kaleme aldığım yaşlarda da dünyamızdan başka diyarlara göçtü. Onunla ilgili sadece bir cümle kurma hakkım olsaydı, sanırım, yaşadığı zorluklara, talihsizliklere rağmen Sevgi Soysal, nüktesini hiç kaybetmemiş bir yazardır, diye yazardım.

Edebiyatçı dostlarıyla sohbetlerinde espriyle karışık, kitap kapaklarında soyadının birden fazla kez değiştiğini söyleyip, keşke ilk kitabımda bir soyadında karar verip, onunla devam etseydim dediğini, yine dostlarından duymuştum. Hatta her zamanki nüktesiyle, kitap kapağında soyadı olmayan ya da değişmeyenlere, sizler ne akıllı kadınlarsınız, demiş olduğunu işitmiştim. Bu yüzden izin verirseniz, Sevgi Soysal’ı, onun da hoşgörülü neşesine sığınarak, metin içinde sadece ismiyle anacağım.

Ş VE Z’NİN ARASINDA KAÇ HAYAT VAR?

Edebiyatçıların eserlerine bakıldığında, bazen metne hâkim, bazen de satır aralarında da olsa öz yaşam öykülerinden parçalar okuruz. Öz yaşam öykülerinden tamamen bağımsız, yaşamın içinde gördüklerini ve deneyimlediklerini hiç ele almadan bir edebiyatçının yazabileceğine inananlardan değilim. Kendi dünyasına kapanan bireylerin gözlem zenginliği ve hikâye anlatıcılığı zayıf, dile dolanan metinler oluşturduklarını gördüm. Sevgi, böyle değildi. Yaşadıklarını, gözlemlediklerini ve deneyimlediğini kâğıda dökmekten geri durmadı. Bu durum belki kolaycılık olarak görülebilir. Yaşıyorsun ve yazıyorsun. Günce tutmak gibi… Oysa o iki harfin, ş ve z’nin arasında sadece beş harf yok. Yaşam da edebiyat da alfabetik sırayla kurulmaz. O iki harfin arasında yazarın çıkmazlarını yatırdığı bir otopsi masası vardır, yani beyaz kâğıdın ta kendisi… O kâğıtta yaşamda hissettiklerinize neşter vurmadan kaleme almanız zordur, hissettiklerinizin en saf, en çıplak halini görmeden, içini açmadan…

Sevgi, aşkı da ayrılığı da, talihsizlikler sonucu siyasi nedenlerle sürgünü ve mahpusluğu da yaşadı. İşini kaybetti, TRT’yi bırakmak zorunda kaldı, ama küllerinden doğmasını bilenlerdendi, Anka Haber Ajansı ve İşçi Kültür Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Başına gelenlerde deneyimlediklerini de aynı ince nükte ve zarafetle kaleme almayı bildi. Bunları yaparken, karakterleri arasında yan tutmadı, metin içinde sloganlardan uzak durdu, hikâyesini anlattı. Onun kaleminin sihri de tam burada başlıyordu.

İlk öykü kitabı olan Tutkulu Perçem’i kaleme aldığı 1962 yılından itibaren, gözlerini yaşama kapayana kadar yazdı. 1975 yılında yayımladığı Şafak romanından söz etmek isterim. Şafak’ın, sözcük anlamını da taşıyan, yaşamındaki önemli istasyonlardan birine rastladığını düşünüyorum. Sevgi, bu dönemde meme kanseri tanısı aldı. O, Londra’dan son mektuplarından birinde, aklı yine edebiyatında şöyle diyecekti: “Eh elbet kimse saymıyor yerinde, hayatta üç koca değiştirip, kanser de olabildiğime göre, Kızılay anıtı gibi, düşündüklerimi hep aynı taşa yontacak değilim ya.

TOPLUMCU YENİ BİR EDEBİ ESTETİK ANLAYIŞI

Sevgi, hiçbir zaman aynı taşı yontmadı. Edebiyatımızın sol geleneğini de toplumcu yeni bir edebi estetik anlayışla tanıştırdı. İnsanları herkesin tanıdığı ve karanlık yönleriyle bir bütün olarak ele alarak, yaşamda tökezledikleri yerleri anlatırken, parodileştirmeden dahi kaçınmıyordu. Çünkü iyi edebiyatın kökeninde, yaşamın ve yaşayanların ikilemlerine ışık tutabilmesi vardı. İnsanlar nasıl kurdeleli kutular değilse, karakterler de bir anlayışın ideal yansıması olamazlardı. Sevgi, karakterlerinin yaşamsal seçimlerinde, bu yanıyla Vedat Türkali’nin karakterlerine sık sık kullandırdığı, karakterlerini anlatırken de kullandığı “ikircik” sözcüğünü anımsatıyor.

Şafak romanında, birbirinden farklı geçmişlere sahip bireylerin, bir Adana sofrasında bir araya gelip, bir araya geldikleri evin de basılmasıyla düğüm anı çiziliyor: “Ne ev sahibini, ne Hüseyin’i, ne Mustafa’yı, ne Ekrem’i, ne Zekeriya’yı, ne Gülşah’la Ziynet’i doğru dürüst tanımadığı halde, işte şu anda birlikte basıldılar. Benzemek zorunda, benzer durumları paylaşmak.” Kitabın ana karakteri Oya, durumu böyle tanımlasa da elbette ki yaşadıkları aynı şey olsa da deneyimleri birbirinden çok farklı oluyor. Çünkü geldikleri yollar, geçmişleri farklı… Oya, Adana’ya sürgüne gelmiş, mahpusluk geçmişi olan, entelektüel bir kadın. Mustafa, sosyalist bir öğretmen. Masaya hiç oturmayan, ama Mustafa’nın zihnindeki ikilemlerin nesnesi olduğundan bir anlamda masada sayabileceğimiz, eşi Güler de var. Hüseyin, Mustafa’ya benzemek isteyen, ama pek de benzemeyen bir avukat, akrabası. Yakını Ali, Ali’nin eşi Gülşah. Gülşah’ın kardeşi Ziynet. Ziynet’in eşi Zekeriya ve masaya tesadüfen oturan Ekrem.

Sevgi’nin karakter “dağarcığı” zengin. Daha bu kalabalık ev, gözaltında karakoldakilerle tanışacak ve tüm karakterler geçmişlerine dönecekler, belleklerindeki tozlu köşelerdeki anımsadıklarıyla bizi tanıştıracaklar.

“BUDALALAŞMAKTAN BAŞKA SEÇİM BIRAKTIN MI BANA? TEK SIĞINAĞIM BUDALALIK!”

Mustafa ve Güler ikilemiyle hikâyenin açıldığını söyleyebiliriz. Mustafa, insanların eşit bir şekilde yaşayabilecekleri bir hayatı, bir devrimi düşlüyor. Ancak toplumsal bir devrimi hayal edip bunun için gayret gösterdiğini düşünürken, hayalleri, ev içi ve dışı olarak ayrılıyor. Evin dışındaki devrimci öğretmen Mustafa, dört duvarın arasında eşi Güler’in ücretsiz ev içi emeğini, eve davet ettiği konuklarıyla sömürüyor. Acısı, sömürdüğünün farkında bile değil. Güler, kendi dünyasına kapanarak, fotoromanlardan örülü bir yaşam sürmeye başlıyor. Güler herhangi bir sömürüye itiraz ettiğinde, Mustafa bunları “adi merakı” fotoromanlardan mı öğrendiğini soruyor, oysa Mustafa’nın unuttuğu Güler’in üniversite yıllarındaki dik duruşu ve bunu hiçbir zaman kaybetmeyeceği… Bu yüzden Güler bir kavgalarında yine Mustafa, fotoroman okumasından dem vurduğunda, tokat gibi bir cümle sarf etmişti: “Budalalaşmaktan başka seçim bıraktın mı bana? Tek sığınağım budalalık!” Mustafa, bir yanda sömürüsüz bir toplum için uğraştığını düşünürken, en yakınındaki insana tek sunduğu, ücretsiz ev içi emek sömürüsüydü. Mustafa için ev içinde kurulan sınıf ayrımı nedense doğaldı; sadece ev dışında sınıf mücadelesi yapılırdı. O dokunulmaz alana Sevgi, romanında cesur bir dokunuş yapmıştı. Mustafa da bir başka dört duvar arasında, mahpusta Güler’e davranışlarını düşünecek, kendisini affetmekte güçlük çekecekti.

Şafak’ın bir diğer erkek karakteri, yaşama siyaseten Mustafa’dan çok farklı bakan Zekai. Zekai ya da kitapta geçtiği biçimiyle Zekai Bey, Emniyet Müdürü. Zekai Bey, bulunduğu sosyoekonomik durumu aşma hayalini hep kurmuş, hatta evliliğini dahi bu emel doğrultusunda yapmış, ancak beklentilerinin karşılığını pek bulamamış. Dostlarını da varsıl bireylerden seçmiş, ancak bu alanda da pek beklentileri karşılanmamış. Özellikle iş dünyasının üyeleri tarafından sürekli kendisine sınıf çelişkisi hissettirilmiş. 12 Mart 1971 darbesinin sıkıyönetiminde de aynı sınıf çelişkisini rütbelilerle arasındaki ilişkide duymuş. Eşiyle “mantık evliliği” yaptığı için, evin hiçbir odasında aşk yok ve Zekai Bey’in artık tek emeli kalmış, “unutmak.” Bir şeyi değerli buluyorsa, onun tek özelliği var, unutturabilmesi: “Kadının sesini bir dinle, her şeyi unutursun. Bir manzarası var, insana her şeyi unutturuyor.

Öğretmen Mustafa ile Zekai Bey arasında, sorgu sırasında ve öncesinde, düşünce baloncuklarıyla içsel bir çatışma yaşanıyor. Zekai Bey, aynı masada yakalandıkları Mustafa ile Oya arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor ve içten içe Mustafa ile kavga ediyor. Bu sorgu sırasında da gerginliğe dönüşüyor. Oya’ya cinsiyetçi sözler sarf etse de Oya’dan bir kadın olarak hoşlanıyor ve Mustafa ile kavga etmeye başlıyor. İki erkeğin sorgu sırasında yaşadığı sözel gerginliğin parodik bir yanı olduğunu da okur hissediyor. İşin kötüsü, Mustafa da içten içe Oya’dan hoşlanıyor. Bu durum aslında, insanların ve elbette erkeklerin kriz anlarında karanlıkta bırakılan yönlerinin, cinsellikle ilgili duygularının ortaya çıktığının ifşası… Bu, psikiyatrik olarak uzun uzadıya tartışılabilir, ancak bir edebiyat eserinde bunun en zor teknikle, güçlü bir ironiyle yansıtılmış olması değerli.

“YARI KADIN, YARI ERKEK BİR YARATIK”

Şafak’ın ana karakteri ise Oya… Aslında, hikâyenin dünyası onun etrafında dönüyor. Karakterler, o baskın anında o masaya oturmak için varlar. Oya Adana’ya mahpusluğun ardından sürgün olarak gitmiş, Uğur Mumcu’nun kitabının adındaki gibi, Adana’nın sakıncalı piyadesi o. Bir otelde kalıyor, otelde de gözetim altında. Bir vesileyle avukat Hüseyin ile tanışıyor ki o vesile de Hüseyin’in teklifsiz girişkenliği. Hüseyin, bir anda dost olabiliyor. Bir gün yine Hüseyin, aşırı samimiyeti ile Oya’nın kaldığı otele gidip, onu bir Adana sofrasına davet ediyor. Ancak Hüseyin’in hali bulaşıcı. Oya, bir anda kendisini pek de karakterine uygun olmadığı biçimde günün akışına bıraktığını hissediyor. Bunu da ironik biçimde açıklıyor: “Ama bu akşam her şeyi aldırmazlıkla karşılıyor. Ev kadınlarının bayıldığı ‘Arkası Yarın’ programlarından ‘Kader Ağlarını Örüyor’ adlı bir oyunun kadın kahramanıymışçasına!

Kader ağlarını örerken, Oya o sofraya oturuyor. Yalnız hissetmemesi için oturtulan o sofranın yaşantısına uzak kültüründe, Oya daha da yersiz yurtsuz hissediyor. Sevgi’nin zengin betimleyişinde, Oya’nın kültüre uzak oluşu, daha önce de anlatılıyor. Otelin penceresinden çeyiz kamyonlarını izliyor. Evlenecek kadınların çeyizlerinin kamyonun arkasında mahalle mahalle gezdirilişi, Oya için yoksul bireyin neşesinin bir göstergesi. Oysa kitapta, çeyizini kamyonun arkasında gezdirebilenlerin ancak varsıl ailelerin kızları olduğu belirtilir… Kültüre uzak olunduğunda, yorumlar da maalesef aşırı yorum oluyor.

Sofrada hizmeti akraba kadınlar yapıyor: Gülşah ve Ziynet. Bu durum Oya’nın daha da öteki hissetmesine yol açıyor. Kadınlar hizmet ediyor ve o da bir kadın, o erkeklerle birlikte masada yemek yiyor. Bu hiyerarşi Oya’yı rahatsız ediyor, kendisini “yarı kadın, yarı erkek bir yaratık gibi” hissediyor. Aslında yüzleştiği, sınıf çelişkisinin bir biçiminin de erkekler ve erkek olmayanlar arasında kurulduğu gerçeği. Elbette erkeklerin arasında da iç ötekilikler de kolay kuruluyor. Hiyerarşi ve rekabet ilişkileri arasında örülmüş bir mit olan erkekliğin, kendi içinde de hızlıca alt-üst ilişkisi kurmasına şaşmamak gerekiyor.

VEGAN ELEŞTİREL KURAM AÇISINDAN ŞAFAK

Sevgi, sofrayı anlatışında, edebiyatçı sezgisiyle yıllar sonra başlayacak bir tartışmaya yetmişli yıllardan katılıyor. Oya’nın oturduğu masaya ilişkin gözlemlediği bir başka ataerkil tezahür, günümüzde de özellikle Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası isimli Vegan Eleştirel Kuram kitabında farklı örneklerle tartışılan önemli bir konu. Oya’nın gözlemi şöyle: “Ziynet’in mangalda pişirdiği köfteleri erkeklerin önüne doldurdu. Hasan’a da ayırdı köfteyi. Kendisiyle Ziynet’e ayırmadı. Hele bir erkekler yesin.” Dünyada erkin erkekte olduğu tüm kültürlerde, yani yaklaşık olarak tüm dünyada sebze erkek olmayanların, etse “erkek adamın” yemeği. Bu yüzden sofralarda öncelikle et, erkeklerin hakkı. Çünkü erkek olmayanlar, sofranın öznesi değiller. Tabaktaki hayvan nesne. Sofranın etrafında dolaşıp hizmet eden kadın da özne değil. Margaret Atwood, Evlenilecek Kadın olarak ismi Türkçeleştirilen aslında başlığı Yenilebilir Kadın (The Edible Woman) olan romanında kadın karakterin bir anda kocasının tabağındaki etle kendini özdeşleştirmesi üzerinden kurar hikâyeyi. Edebiyatçıların dikkatini çektikleri bu analoji, sosyal bilimcilerin de konusudur. Adams, Ne Adam Ne Hayvan kitabında Rosemary Radford Ruether’den şöyle alıntılar: “Bir erkeğin hayvanlarla olan ilişkisinde baskınlık/itaat düzenini, o hayvanı nasıl bir nesneye, kendi çıkarına uygun bir araca indirgediğini gördüğümde baskıya uğrayan ‘nesnenin’ yaşadığı dehşeti anlayabiliyorum. Yaşadım çünkü bunu ben de. Hâlâ da yaşıyorum.” Sömürü yekparedir; topluluklara, doğaya ve elbette kadınlara. Ancak o zamanlar için kadının ev içi ücretsiz emeği de tabaktaki hayvanın da sömürme ilişkisinin nesnesi olduğu yaygın olarak tartışılmamaktaydı.

OYA’NIN İKİLEMİ

Oya’nın sofrada başlayan “yarı insan yarı hayvan yaratıklaşma” hali baskın anında da devam eder. Baskını yapan polisler şöyle der: “Kadınlar, çocuklar kalsın; hadi yallah hepiniz arabaya!” O an için, Oya kadın değildir, şüpheli erkeklerden biridir. Ancak politikaya içkin olan kadının konumu o kadar geçişlidir ki sorgu anında Zekai Bey tarafından kadın oluverecektir ve neden erkeklerle içki masasına bir kadın olarak oturduğu sorgulanacaktır. Tuhaftır, Zekai Bey, toplanmanın politik yönü olup olmadığını araştırmaktan çok, Oya’nın erkeklerle aynı masada içki içmesine takılacaktır. Çünkü yine tuhaftır ve maalesef çoğu zaman gerçektir ki, erkek karakterler için tahakküm, kıskançlık ve ilgi duyma çoğunlukla birbirine karıştırdıkları duygulardır.

Oya, tuhaf sorgunun ardından, savunmasını yazmak üzere bir masaya oturur. Yazarken sürekli aklına hapishanede duyduğu kötü muamele, işkence öyküleri gelir. Bu öyküler zihnine üşüşürken, orada tanıştığı kadınları da anımsar. Aslında anımsadığı, kadınların da cinsel açısından imgelem güçlerinin gayet geniş olduğudur. Dört duvar arasında hastalandıklarında, iğne yapan bir erkekle ilgili kurulan renkli cinsel fanteziler buna örnektir.

Oya da karma ruh halinde, ikilemlerin içindedir. Bir yandan sorguda, kadınların da erkekler kadar özgür olduğunu vurgulamaktadır. Bir yandan da düştüğü durumda, tekrar tutuklanma riskinden çok menstruasyon kanının pantolonuna çıkma olasılığını dert edinmektedir.

Sevgi, Şafak romanında, hikayenin düğümünü bir kriz anına rast getirip, kadın ve erkeğin iç dünyasına, dokunabilmiştir. Zaten onun kaleminin değeri, suya sabuna dokunmaktan kaçınmaması, hikâyelerinin, yine Vedat Türkali’nin deyimiyle “göbek deliğinde” bitmemesinde saklıdır.

SEVGİ, NEDEN OYA AİLESİNDEN SÖZ ETMEDİ?

Sevgi’nin karakterleri ironik durumların kadınları ve erkekleridir. Ancak Sevgi’nin kendisi de Şafak romanıyla ironik bir halin ortasına düşmüş gibi… Kitabı yayımlayan İletişim Yayınları, önsöz olarak, ataerkil yapının bunca eleştirisinin yapıldığı bir romanda eleştirmen bir erkek olan Semih Gümüş’ün metnine yer vermiş. Özcü yaklaşımlara kendimi yakın hissetmesem de kadının dünyayı okuyuşunun erkekten çok farklı olduğunu da yadsıyamam. Hele de Gümüş tarafından yazılmış, şu cümleleri okuduktan sonra… “Bu özgüveni yüzünden midir, Oya’nın evli ve çocuklu olmasına karşın, ailesinden hiç söz etmeyişi. Sanki romanın –dolayısıyla Sevgi Soysal’ın– bıraktığı bir eksiklik gibi durur bu. Oya, kocasını bırakalım bir yana, çocuğunu da hiç aklına getirmiyorsa, bunu iki türlü okuyabiliriz: ya duyguları ve duyarlığı törpülenmiş bir politik kişiliktir ya da yazarının bıraktığı bir eksiklik yüzünden tamamlanamamış bir kişilik. Yazarının eksikliği yanında, Oya’nın çocuğunu bile aklına getirmeyen kişiliği mi gösterilmek istenmiştir?

Gümüş tarafından Oya’nın evli ve çocuklu bir kadın olmasına rağmen, ailesinden neden hiç söz etmediği açıkça sorgulanmış. Oya ailesini aklına getirmiyorsa, Gümüş’e göre, ya tamamlanamamış bir kişiliktir. Çünkü ailesinden söz etmemeyi tercih eden bir kadın karakter, eksiktir! Ailesinden söz etmeyen “kadın” olur mu? Gümüş’ün ikinci önermesi de bir kadın ailesinden söz etmiyorsa, “duyguları ve duyarlığı törpülenmiş bir politik kişilik” olabileceğidir. Bu önermede “politik kişilik” vurgusunu anlamakta güçlük çekiyorum. Duyarlık sözcüğünü de anlayamıyorum. Bu duyarlık, ucuz kitap tanıtımlarında, sakız edilen “kadın duyarlığı” mı yoksa? Yoksa Oya’nın yaşadığı kültürel ve toplumsal cinsiyet açısından yersiz yurtsuzluk hali kitabın dışında da mı devam ediyor? Belki Gümüş’ün bu vurgusu bile, Sevgi’nin toplumu ne kadar iyi tanıyarak, ne kadar iyi betimleyebildiğini göstermektedir. Galiba Sevgi’nin anlattığı tüm zamanların hikâyesi.

Gümüş’ün önermelerinden çok daha ciddiye alınabilecek, üçüncü bir önermeyi de ben sunayım:

Canı öyle istemiştir.

Kadın, nehirleri isterse tersinden akıtabilecek, şablonlara sığmayacak bir canlı, kalpli, yürekli. Hele hele erkek yazarların kadın ve kadın duyarlılığı tanımlarına hiç uymayacak bir tür…

Kapak Çizimi: Esin Erdem