Size ekte bir tanıtım yazısı gönderiyorum
Size ekte bir tanıtım yazısı gönderiyorum

Size ekte bir tanıtım yazısı gönderiyorum

Bu yazıların kitapların arka kapaklarında yer alan tanıtım metinlerinden ya da basın bültenlerinden çok da bir farkı yoktur. Çünkü üzerine yazılan kitaba bakan göz hiçbir zaman için eleştirmen gözü olmamıştır, daima bir okurun gözü olarak kalmıştır.

CAN SEMERCİOĞLU

Türkiye’de, edebiyat eleştirisi alanında bir hareket filizleniyor. Yeni bir hareket değil bu belki, çünkü bir bakıma doğum sancısını andırıyor. Bazı eleştirmenler ve yazarlar eleştiri kavramının kendisini sorgulamaya başladı. Bu konuda üretken bir tartışmanın temellerini atacak nitelikte yazıların bir süredir zuhur etmeye başladığını, göz önünde olduğunu, yer yer el üstünde tutulduğunu, beğenerek okunduğunu ve sosyal medyanın bir çıktısı olarak pek çok kişi tarafından paylaşılmaya başladığını görüyoruz. Bu yazıların odak noktasını eleştiri kavramı genelinde hepimizin kitaplar üzerine yazdığı yazılardaki sinik tavra dönük bir müdahale oluşturuyor. “Kitaplar üzerine yazdığımız yazılar” diyorum, çünkü bu yazıları “biz” yazıyoruz ve onları “eleştiri” diye nitelemenin ne kadar doğru olduğu tartışılır. Zaten eleştirinin kendisinden söz edebilmek için eleştiri kavramının içini de doldurmuş olmak gerekiyor. Herhalde en büyük eksiklik de burada kaynaklanıyor.

Eleştirinin (olmayışının) eleştirisine dönüşen, özdüşünümsel bir sürecin artık geri dönülemez bir biçimde yaşanmaya başladığını görmek tam da eleştiri kavramının tanımının yapılması için epey anlamlı bir hat sunuyor. Bu hattın üzerinden eleştiriye dair Simgesel bir alan, bir dil kurmak mümkün. Tabii, burada pratikle bağını koparmayan ve pratiği dönüştürmeye dayalı bir eylem erkine ihtiyaç var. Bunun ne zaman gerçekleşeceğini öngörmek ise henüz mümkün değil, biraz daha zamana ihtiyaç var.

 

Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı bozulmasın!

Günümüzde kitaplar üzerine yazıların yayımlandığı yerlerin başını sanıldığının aksine kitap eleştiri dergilerinin yerine gazetelerin kitap ekleri çekiyor. Kitap eleştiri dergilerinin sayısı bile bir elin parmaklarını geçmiyor ve bir kısmı ucundan kıyısından da olsa gazetelerin kitap eklerindeki tanıtım yazılarını eleştiri adı altında yayımlanmaktan pek çekiniyormuş gibi de görünmüyor. Beyaz çarşafın üzerindeki siyah leke gibi, bu durum her ne kadar rahatsız edici ve sinir bozucu olsa da dergilerin halinin gazetelerin kitap eklerine göre çok daha iyi olduğu söylenebilir.

Üç aşağı beş yukarı her gazetenin kitap eki var ve hepsi hacmen kalınca bir kitabı andırıyor. Neredeyse hepsinde adı kulağımıza yabancı gelmeyen bazı isimler yer alıyor ama diğer yandan isim sirkülasyonun olduğu da bir gerçek. İlk bakışta kitap eklerinin üretkenliğin yoğun olduğu, dolayısıyla buradan eleştiri adına yararlı bir tartışmanın ortaya çıkabileceği türünden bir düşünceye kapılmak elbette mümkün. Kaldı ki, çok nadir de olsa bu tür yazılara rastlamak mümkün.

Genel olarak bakıldığında gazetelerin kitap eklerinde yayımlanan yazılara dair belli başlı ortak noktaları tespit etmek mümkün. Her şeyden önce bu yazıların büyük bir çoğunluğunun eleştiri yazısı değil, tanıtım yazısı olduğunu ortaya koymak gerekiyor. Yazıların genelinde okurun kitaba yönelik ilgisini artırabilecek, kitabı satın alma eğilimini güçlendirebilecek süslü ifadelerle kitaba yönelik abartılı bir övgü söz konusu. Kitabın ne kadar sürükleyici, ne kadar harika, okuru nasıl da kendine bağlayan ve mükemmel bir konuya sahip olduğuna ilişkin pek çok ifade bu tür yazılarda bulunabilir. Kitabın daima olumlu yönlerinden söz edilir. Herhangi bir eleştiri getirilecekse de, ki çok ender görülür, bu son derece temkinli cümlelerle dile getirilir, “incitecek” ifadelerden daima kaçınılır.

Aslına bakıldığında bu yazıların kitapların arka kapaklarında yer alan tanıtım metinlerinden ya da basın bültenlerinden çok da bir farkı yoktur. Çünkü üzerine yazılan kitaba bakan göz hiçbir zaman için eleştirmen gözü olmamıştır, daima bir okurun gözü olarak kalmıştır. Elbette her iki gözün baktığı ve gördüğü şey arasında kaçınılmaz biçimde fark vardır. Önemli olan da bu farka dayanarak, bakışa dair çeşitlilik ya da John Berger’e atıfla söyleyecek olursak, görme biçimlerini ortaya koymaktır. Ancak okuma eyleminin kendisi doğrudan mutlak bir olguya, tek bir boyuta dayandığında bu yazıların okura kitabı satın aldırmak dışında bir amacının, daha doğru bir sonucunun olmadığını anlarız. Yazıların herhangi bir ürün hakkında, sipariş üzerine ajanslar tarafından yazılan tanıtım metinleriyle büyük ölçüde benzerlik taşıdığını görürüz.

 

Zaten açık olan bir kapıyı mı çalıyoruz?

Sözünü ettiğimiz tek boyutluluğun dayandığı esas yerse daima bardağın dolu tarafına bakmak, çok da dolu bir taraf olmasa da doluymuş gibi davranmaktır. Nesnel açıdan kusursuz ya da sıfır düzeyinde berbat bir kitabın olduğunu söylemek teorik ve pratik bir hata yapıldığının göstergesidir kuşkusuz. Ancak tutup da nesnel olarak kusurlarla dolu bir kitabın edebiyat alanında çığır açıcı niteliklere nasıl sahip olduğunu okurun gözünün içine baka baka söylemek, okuru kandırmaktan, hatta okura yalan söylemekten başka bir şey değildir.

Tabii, buradan gazetelerin kitap eklerinin okurlara yalan söylediği sonucunu çıkarmamak gerekir. Çünkü kitap ekleri, çok masum bir şekilde eleştiri veya değerlendirme yazılacak mecralar değildir. Kitap eklerinin yaklaşık yarısının ilandan oluştuğu, o ilanların bir kısmının ilanda yer alan kitaba ilişkin “yazdırılmış” bir yazıyla birlikte basıldığı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda esas amacın her ne olursa olsun kitabın özendirilmesi ve nihayetinde satılması olduğu anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla misyon bakımından bakıldığında, kitap ekleri zaten hiçbir zaman eleştirinin mecrası olmamıştı ve şimdiye kadar dile getirdiğimiz bütün eleştiriler biraz adresini bulmamış olabilir; zaten açık olan bir kapıyı çalıyor olabiliriz. Ama hayır. Tam tersine kitap eklerinin baskın karakterinden ileri gelen bir sebeple, kitaplar üzerine yazılan yazılar da kendine ait bir format kazandı ve bu kitap eklerinden dergilere, internet sitelerine ve sosyal medyaya yayıldı. Artık eleştiri adı altında yayımlanan yazılarla tanıtım yazıları arasındaki fark büyük ölçüde silindi. Eleştiri denince akla kitap tanıtımı gelmeye başladı. Bu yazıların yazarlarının algısı, kitaplara bakış açısı ve yazma biçimleri de dönüşüme uğradı ve bu dönüşüm nihayet kısırdöngüye girmiş gibi gözüküyor. Eleştiri üzerine düşünmeyi gerektiren koşulları sağlayan da biraz bu. Bundan maalesef herkes etkileniyor. Tıpkı kapitalizmde yaşayıp o ilişkilere zorunlu bir biçimde katılmamanın mümkün olmaması gibi.

Biraz niyet okuma riskine girerek düşünecek olursak, bu yazıların yazarları da aslında sözünü ettiğimiz sadece olumluya bakarak okuma alışkanlığının yerleşmesinden ötürü eleştirel bakışın kendisini kaybediyorlar. Bu tam da kitap piyasasının aradığı bir şey. Aslında kitap eklerinin sunduğu arzu nesnesi, aslında piyasanın arzusuna, satma ve sattırma arzusuna ait nesneler. Radikal bir optimizme dayalı yazılar da bu arzuyu dile getirmekten başka bir işe yaramıyor. Ve aynı zamanda kitap tanıtımı yazarları için de konforlu bir alan sağlıyor: Kitabın yazarına dair ilginç bilgiler vermek, kitabın en çarpıcı noktalarından oluşan uzunca bir özetini çıkarmak ve nihayetinde kitaba ne olursa olsun övgüler yağdırmak. Bu şekilde ne kitabın yazarıyla, ne yazının yayımlandığı kitap ekiyle, ne yayıneviyle, ne de okurlarla papaz olmak gibi bir durum söz konusu değil. Tam ütopik ve ideal bir düzen kurulmuştur burada ve her nasılsa herkes mutludur. Kazan-kazan durumunun vücut bulmuş halidir.

 

Eleştiri: Ne içinde olmak piyasanın, ne de büsbütün dışında

Okurun kitapla ilgili nasıl bir bakış açısına sahip olacağı, nasıl bir içgörü edineceği gibi son derece hayati önemdeki sorular kitap eklerinden tamamen dışlanmıştır. Okurdan sadece kitabı satın alması beklenir. O yüzden okura kitabın özetinden daha fazlası gösterilmez, gizlenir. Nedense her kitap haddinden fazla gizemlidir, duygusaldır, romantiktir, çarpıcıdır, sürükleyicidir. Tanıtım yazılarında her şey gerçek olamayacak kadar mükemmeldir. Karakter analizine, anlatım biçimine, kullanılan dile, olay örgüsüne nedense hiç değinilmez. Çünkü piyasa koşulları böyledir ve onun dışına çıkmak, bir nevi elenmek anlamına gelmektir.

Kitap tanıtım yazılarındaki konforlu alanın dışına çıkmak ise paradoksal biçimde, tamamen oto sansürle mümkündür. Kitabın olumlu yanlarından söz ederken, olumsuz yanlarına hiç değinmemek, varsa bile yokmuş gibi davranmak; daha da kötüsü, eleştiri getirirken birilerinin kalbini kıracakmışçasına endişe ve suçluluk duygusu hissetmek bu oto sansürün adıdır ve bu bize vicdanın yaptırdığı oto sansürdür, piyasaya teslim ettiğimiz vicdanımızın. Piyasaya göre davranmak daha makuldür çünkü, eleştirme ve eleştirilme riski yoktur, zira eleştirinin kendisi ortalıkta görünmemektedir.

Öte yandan henüz cevabını veremeyeceğimiz bazı sorular da mevcuttur: Piyasaya tabi olmayan bir kitap eki fikri nasıl mümkün olabilir? Siyasal ilişkilerden, toplumsal koşullardan ve okur beklentilerden azade bir eleştiri yazılabilir mi, yazılsa da kamusallaşabilir mi? Kitap değerlendirmelerinin bir dönüşüm sürecine gireceği açık ama tanıtımdan eleştiriye geçiş ya da paradigma değişimi nasıl sağlanacak? Bu soruların yanıtlanması için başta eleştirmenler olmak üzere kitapla ilgilenen herkesin kolektif özdüşünümsel süreçlere zaman ayırması gerekiyor.

Yine de umutsuzluğun içinde umut parıltılarının fark edilmeye başladığı günlerde şunları dile getirmemek haksızlık olur: Sadece mevcut yazıları reddetmek yetmez, aynı zamanda onları kapsayıp aşacak bir eleştiri dili de oluşturmamız gerekir, çünkü yoksun olduğumuz şey tam da o dil. Bu dile de ancak zorlu koşullarda mücadele ederek, kendimize dair mesafeli bir düşünce yapısına sahip olarak ve bunu genele yayacak birlikteliklerde buluşarak başarabiliriz.

sosyalmedya_yenie5.indd