SON ‘SELATİN CAMİSİ’ OLARAK AYASOFYA

BARIŞ AVŞAR

“Diriliş: Ertuğrul”dan önce “Fatih’in Fedaisi Kara Murat” vardı… Sinema salonunda filmi izleyenler için asıl ‘olay’, Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı karakterin hoplaya zıplaya ‘küffara’ kılıç salladığı anlardı. Aralardaki sahneler (Türklerin/Müslümanların gördüğü zulümler, Bizans’ın kötülük planları, Osmanlının ‘mecburen’ intikam almak zorunda olması, ‘Bizanslı olduğu halde’ iyi kalpli de olan güzel prenses…) izleyiciyi ‘vurdulu kırdılı’ bu asıl sahnelere hazırlamak için çekilmiş gibiydi. Ne zaman ki Kara Murat kılıcı çekti, artık salonda onun gibi naralanan mı ararsınız, ıslıkla tezahürat yapan mı, alkışlayan mı…

Necmettin Erbakan’ın genç bir sağ siyasetçi olarak Ayasofya’nın camiye çevrilmesini isteyebilmesini sağlayan ‘kültürel ortam’ın oluşumu içerisinde neredeyse tek eğlencesi sinemada Kara Murat ve benzerlerini izlemek olan bir topluma işlenen bu kodlar da vardır. O zamanlar eğitimde din eksenli kurumsallaşma bugünkü gibi olmadığı için, şimdinin iktidar figürlerinin ‘Ayasofya gençlik hayalimizdi’ demesine neden olan kodlar yani…

***

Bunca uzun süredir siyasi iktidarda bulunmalarına rağmen, ‘kültürel iktidar’ olamadıklarını zaman zaman dile getiren Erdoğan’ın bu konudaki olumlu bulduğu gelişmeler arasında “imam hatiplere ilginin artması”, “tüm okullarda Kuran’ı Kerim ve Osmanlıca dersleri okutulması” ile birlikte, “Diriliş: Ertuğrul”, “Payitaht: Abdulhamid” gibi dizilerin çekilmesini ve farklı ülkelere satılmasını sayması da yine bu kodların etkisiyledir. Yetmese de ‘iyi gelişmelerdir’ bunlar. Ancak iktidarın yaptıklarından söz edildiğinde ‘asıl’ gelişmelerin şüphesiz ‘imar’ alanında yaşandığı çıkarılıyor karşımıza her seferinde. İstanbul Havalimanı, Osmangazi ve Yavuz Sultan Selim köprüleri, otoyollar, tüneller… (Bunlara savaş konsepti ile birlikte son yıllarda İHA’lar, SİHA’lar, tanklar, füzeler de eklendi ama liderlik yine de ‘imar’da.)

Bu inşaat faaliyetinin yarattığı dallı budaklı ekonomik ağın açıklaması yapılırken kullanılan ideolojik vurgu ise yine Osmanlı saltanatının parlak günlerine göndermeli oldu hep: ‘Eser’ bırakmak.

Gel gör ki, farklı kullanım amaçlarıyla yapılan bu ‘eser’ler, hiç de ‘esere’ benzemiyordu! İhaleyi alan ülkenin teknolojisi ile yapılan köprüyü yıllarca sürecek garantili ödeme anlaşmaları ile satın alabilir ve suyun öte tarafına geçebilirdiniz. Ama kültürün iktidar tarafına öyle geçilemiyordu ki. Bir de en güncel örnekler var: ‘Demokrasi ve Özgürlükler Adası’ ilan edilen Yassıada ve farklı uygarlıkların binlerce yıllık birikimini taşıyagelen Hasankeyf’in ‘yeni yüzü’… Eni 185, boyu 740 metre olan bir adayı ‘bina’ ile doldurmak ya da Süryanilerden Roma’ya, Artuklulardan Eyyübilere onca medeniyetin zaten inanılmaz bir canlılıkla yaşayan yüzünü tek tip ve nereye, hangi zaman ait olduğu belirsiz bir toplu konut bölgesine çevirerek tanınmaz hale getirmek… Bu akıllarla bir ‘kültürel iktidar’ oluşturulması zaten kolay görünmüyordu.

Çare içinse yine camilere başvuruldu: Ataşehir Mimar Sinan, Çamlıca, Taksim…


***

Burjuva siyaseti içerisinde 12 Eylül askeri darbesi ile başta devrimci/sosyalist bir halk muhalefeti olmak üzere kendilerine göre ‘yıkıcı’ ve ‘bölücü’ her türlü itiraz olasılığına karşı egemen sınıflar eliyle büyütülen siyasal İslamcı akımın terminolojisi de AKP iktidarları döneminde güncellendi. Aslında “padişahın ya da eşinin yaptırdığı camii” anlamına gelen ‘selatin cami’ kavramı da bu güncellemeden nasibini alanlar arasındaydı.

“Padişah mı var ki selatin camisi yapılıyor?” sorusunun sorulmasına neden olan ilk örnek Ataşehir Mimar Sinan Camisi oldu. 2012 yılındaki açılış konuşmasında, “Avrupa yakasında bir Süeymaniye var, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri Şehzadebaşı Camisi var. Bir diğer tarafta Sultanahmet ve Fatih camileri var. Fakat bu yakada böyle bir cuma camisi, bir selatin cami mevcut değildi. Arzu ettik ki, bu yakada da birkaç tane selatin cami, cuma camisi olması lazım. Bu kararı verdik” diyerek 10 bin kişi kapasiteli olduğu açıklanan camiyi ‘selatin camisi’ olarak tanımlayan zamanın başbakanı Erdoğan’dı. ‘Selatin camisi’nin yanına ‘cuma camisi’ni de eklemesi ise herhalde 8 yıl önce, henüz sadece başbakan olduğu koşullarda bir ‘saltanat’tan söz ediyor gibi görünmemek içindi.

‘Selatin camisi’ ile birlikte sanki neredeyse teknik bir isimlendirmeymiş gibi söylediği ‘cuma camisi’ terimi ise geçmişte -dinen cemaatle kılınması makbul olan- cuma namazları için tercih edilen, -mescide göre- büyük camileri tanımlamak için kullanılmıştı. Ancak ‘mescid’e hem imar faaliyetinde hem dilde pek başvurulmaz olduktan sonradır ki aslında bütün camiiler ‘cuma camisi’ olmuştu. Böyle özel bir isimlendirmeye gerek yoktu. Erdoğan ise ‘selatin’ ve ‘cuma’ camileri diyerek aslında en temel meseleyi işaret ediyordu: Büyüklük! Süleymaniye gibi, Sultanahmet gibi, Selimiye gibi büyük kalabalıkları alabilecek camilerdi yani bunlar. Büyük bir saltanatın peşine takılacağı öngörülen büyük kalabalıklar için büyük camiler…

***

Bu ‘büyüklük’ meselesinin zirvesi ise Çamlıca Camisi oldu. 2019 yılındaki açılış töreninde 65 bin kişilik olduğu belirtilen cami için Erdoğan, “gerek mimarisi, gerek konumu, gerekse müştemilatıyla gerçekten gurur verici bir eser” diyordu. Medyada camiyi anlatan metinlerde ise, “İstanbul’un simgesi haline gelen selatin camilerinin adeta devamı hissini uyandıran” tanımlaması yapılıyordu. “Anadolu yakasının bir kaç selatin camisi”nden biri daha gelmişti…

***

Serinin son parçası olacak gibi görünen Taksim Camisi ise henüz inşaat halinde. Ondan murad ise ‘büyüklüğü’ olmayacak. Hatta Mimar Sinan ve Çamlıca’ya göre ‘mescid’ olarak tanımlanabilecek boyutlarda. Ve Taksim’in öyle bir alanı da yok zaten. Ama bu son caminin ideoloji defterindeki yeri tam ortalarına yerleştirildiği Aya Triada Rum Ortodoks, Surp Harutyan Ermeni ve Surp Ohan Voskiperan kiliseleri ile uzak; Kurtuluş Savaşı’nın en büyük destekçisi Sovyetler Birliği’nin komutanlarının da gösterildiği Cumhuriyet Anıtı, 1 Mayıs 1977 katliamı ve sonraki 1 Mayıs kutlamalarının merkezi Taksim Meydanı ve Gezi Parkı eylemleri ile yakın geçmişe denk düşüyor. Özellikle yakın tarihe ait kısımları, 18 yıllık iktidar hikayesinin öncesine, 12 Eylül’le açılan ilk sayfalara, yani ‘muhalefet fikri ile hesaplaşma’ çabasına işaret ediyor.

Ancak bu hesaplaşma da Yassıada’da, Hasankeyf’te, Çamlıca ve Mimar Sinan camilerinde yakalanamayan ‘eserin’, aslında bir ‘iktidar olma’ sembolü olarak yükselen bu son camide ortaya çıkıvermesini garantileyemiyor.

Sonuç olarak mesele ‘eser bırakmaksa’, işte bu niyetle yapılmış onlarcası ortalığa ‘bırakılmış’ durumda. Bunlara ‘milletin evi’ olarak sunulan ‘Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ de dahil. Ancak toplamından elde edilen ‘mimari ve kültürel etki’ Sultanahmet gibi, Süleymaniye gibi, Selimiye gibi tatmin edici olamadı, olamıyor.

Üstelik bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de, Bellini atölyesinden çıkma Fatih Sultan Mehmet portresini alıp İstanbul’a getirmek gibi kıvrak hamleler de yapıveren ‘sol muhafazakar’ rakip siyasi karakterler eklendi iktidarın dertleri arasına.

***

Bugün Türkiye’de neoliberal bir düzen inşasına soyunan ve epeyce de mesafe kat etmiş görünenlerin aradıkları ideolojik zemin için tek garantili seçenek olarak hâlâ milliyetçilik/İslamcılık öne çıkıyor. Üstelik en ‘eski usül’ halleriyle…

Ancak havalaanı, otoyol, köprü ve hatta en büyüğünden yeni ‘selatin camileri’ yaparak elde edemediğiniz kültürel iktidarı en garantili görünen ideolojik üretimlerle de ele geçiremiyorsunuz. Çünkü bunlar da yapılan ‘eserler’ gibi: Bütün o şatafat ve övgüye rağmen ‘düz beton’.

İnşaat faaliyetiyle ortaya koyduklarınızın arkalarında Sultanahmet gibi, Süleymaniye gibi ya da Ayasofya gibi hikâyeleri yok. Olan hikâyeleri de doğaya, şehre, insana ve tarihe değil de taklide, yağmaya, kayırmaya, haksız kazanca dair… Bunlar da eğer ‘cehalet’ boyu aşmadıysa -ki aştığına da sık sık tanık olunuyor- o çok önemsenen yeni nesillere anlatılabilecek, tarihin ‘övünç defterine’ geçirilebilecek şeyler değil haliyle. Ve şoven/dinci bir ideoloji inşası ile gidilebilecek yere dair de her adımda daha fazla alarm sinyali geliyor.

***

İşte tüm bu sebeplerledir ki 1400 yıllık Ayasofya en yeni ‘selatin cami’miz oluverdi. Zaten öyle olmasalar belki Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet’in de yapılmaya çalışılacakları gibi.

Böylece ‘saltanat’ın onca gayrete rağmen gideremediği kültürel kadüklüğü de bir kez daha başarılı olduğu düşünülen günlük siyasetin alanına sevk ediliverdi. Filmin vurdulu kırdılı sahnelerine gelmek için sabredilmesi gereken sahneler gibi oldu dökülen onca beton ya da ‘Ayasofya’yı istemeden önce Sultanahmet’i doldurun’ gibi açıklamalar…

Dön dolaş yine Ayasofya’nın ‘sihirli’ harcına kalınması biraz da bundan… İktidar için aranan kültürel/ideolojik kan, fatihinin bile yapmadığı/yapamayacağı şekilde son ‘selatin cami’ yapılıveren Ayasofya’da bulunabilecek mi?

18 yıldır bulunamayan o taze kan, 1400 yıllık duvarlardan çıkarılabilir mi?

Kara Murat kılıcı çekti bir kere, naraların, alkışların, tezahüratların gürültüsü yükselecek şimdi bir süre.

Eski filmleri yeniden çevirerek yeni olana gidilip gidilemeyeceğinin yanıtını ondan sonra göreceğiz…