Soy sop kundağı

Tree over collage of faces

Terry Eagleton İngiliz Romanı adlı kitabının girişinde modern romanın temel meselelerinin “cinsellik ve mülkiyet ilişkileri” olduğunu söyler. Aynı şey Türk televizyon dizileri için de söylenebilir. Üstelik Türk dizileri iki meseleyi aynı potada eritir. Cinsellik derhal çocuk doğurmaya, çocuk da anne ya da babasının mirasına çökerek varsayılan mülkiyet ilişkilerini dinamitlemeye sebep olur; bir vuruşta yedi can! Bunu daha entrikalı ve hikâyenin başladığı yer haline getiren done ise karakterin aslında sandığı soy bağına mensup olmadığını öğrenmesidir. O, aslında zannettiği kişi değildir ve maddi olanakları da aşağı ya da yukarı doğru trajik bir şekilde değişmiştir.

Son birkaç yıldır neredeyse her dizide (baştan ya da hikâyenin sıkıştığı yerde) en az bir karakter, kendisini büyüten kişilerin gerçek anne babası olmadığını öğreniyor. Karakter bambaşka bir soy bağıyla yenilenirken hikâye de üç kutu lavabo açıcı yemiş gibi açılıyor bu sayede. Biyolojik annenin şimdiye kadar susmuş olan yakın bir arkadaşı, doğumu yaptıran ebe Dickens romanlarından firar etmiş gibi birer birer sökün ederken çabucak sonuçlanan DNA testleri olayın 2000’lerde geçtiğini bize hatırlatıyor.

Bir stüdyo, birkaç ihtiyaç sahibi, birkaç sosyopat, bir orkestra ve sunucudan ibaret yükte hafif reytingde ağır evlendirme programları (bir başka alaturka cinsellik ve mülkiyet ilişkisi) RTÜK tarafından yasaklanınca; kanallar ve program yapımcıları yeni bir format bulmak zorunda kaldı. Bir kısmı Müge Anlı’nın yolundan gidip sıradan insanların işlediği korkunç suçları “aydınlatmaya” çalışırken; evlendirme programlarının kraliçesi Esra Erol gibiler, Türk dizilerinin abandığı nesep meselesine daldılar. Uğur Arslan ve Seda Sayan bir kanalda Esra Erol diğerinde, evlatlık olduğunu öğrenen Türklerin biyolojik ailelerini aramaya verdiler kendilerini. Neredeyse her hafta bir başka Türk kadını ya da erkeği, şok şok şok! evlatlık olduğunu öğreniyor ve biyolojik anne babasını hunharca aramak için programa çıkıyor. Öz anne babayı aramak öyle tartışılmaz bir hak ki diğer bütün hukuki ve ahlaki normları ezip geçiyor. Erol’un programında gayet de yetişkin bir erkeğin öz annesi olduğundan “kuşkulanılan” kadının adı soyadı ve fotoğrafı kabak gibi konuluyor ekrana. Kadının avukatı müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu söyleyip fotoğrafın ve ismin kaldırılmasını talep ettiğinde Erol yapıştırıyor cevabı; bu arkadaşın öz annesini bulma hakkı ne olacak, asıl ona saygı gösterin, ne var sanki mahkemeyi filan beklemeden DNA örneği verseniz.

Neden terkedildiklerini öğrenmek istiyorlar, sosyal çevrenin üzerine dokunduğu genetik kâğıdın neyden dokunduğunu öğrenmek istiyorlar ama en çok da hayat kendilerine yeni bir el dağıtsın istiyorlar. Çoğunluğu evlat edinildikleri ailelerde kötü muameleye maruz kalmamış, sorsan, adet yerini bulsun diye benim esas ana babam beni büyütenler diyorlar ama arada bir mutlu sona ulaşıldığında, niye terkettin lan beni diye bağırmıyor kimse buna hırslanmıyor. Yetişkin bir kadın, öz babası olduğundan şiddetle kuşkulandığı adamla henüz DNA testi gelmeden sarılarak uyuyor babam diye (biz Freud’dan korkumuza ortalık yerde rüyamda çanta gördüm diyemezken). Yeni bir anne baba yeni bir sen demek; hayat yeni bir sen dağıtsın oyuna bir de öyle oturup şansını denesin istiyor herkes.

Reyting listesindeki “Total” sabah programlarıyla gerçek soy bağı yolculuklarına çıkarken “AB” de devletin yeni hizmete açtığı bir sistemle daha nezih bir şekilde köklerini arıyor. Öte yandan.
Öte yandan; “Pippi’nin ne annesi ne de babası vardı; aslına bakarsanız bu pek de kötü bir durum sayılmazdı. Çünkü bu durumda, en çok eğlendiği sırada onu yatağa gönderen ya da canı karamela isterken balıkyağı içmeye zorlayan hiç kimsesi yoktu”. Pippi zengin bir evde oturur, parası vardır ve ayı gibi de güçlüdür. Onun kimsesizliği acınası bir hal değil gıpta edilecek bir serbestliği imler. Amerikalı yazar Jean Webster’ın Bir Gençlik Masalı’nda kimsesizler yurdunda büyüyüp üniversiteye giden genç bir kız, okul arkadaşı ailesini dayanılmaz bir şekilde özlediğini söylediğinde; “Sonuçta ev özlemi benim yakalanabileceğim bir hastalık değil,” der. Buruk da olsa özgürlüktür bu. Batı çocuk edebiyatında öksüzlük ve yetimlik çocuğa erken bahşedilmiş bir özgürlük olarak yorumlanırken Türk edebiyatında öksüzler ve yetimler ancak Kemalettin Tuğcu’nun ağla ağla romanlarında rol alırlar.

Yine Terry Eagleton, Güç Mitleri adlı incelemesinde, Charlotte Bronte romanlarının merkezinde akrabalık bağı olmayan ya da o bağı kasten koparıp atmış bir karakterin bulunmasına işaret eder. “Bu o karakterin benliğini ‘toplum öncesi’ evredeki bir atom molekülü gibi bağsız ve başıboş kılar”. Edebiyat tarihinin en ünlü kimsesizlerinden Jane Eyre, soy olsun çamurdan olsun demez, merhum amcasının karısına “Seninle akraba olmadığıma çok memnunum,” diye bağırır. Nitekim ilerleyen zamanlarda Jane haklı çıkacak, reddettiği kuzenlerinin hepsi ayrı bir hayat başarısızlığıyla sahneden çekilecektir. Jane genetiğin kendisine verdiği iğreti bağları kopardığında “Ruhum o zamana kadar hissetmediğim tuhaf bir özgürlük ve zafer duygusuyla öyle ferahladı, öyle coştu ki,” der, “Sanki görünmez bağlarımı koparıp hayallerimi aşan bir özgürlüğe ulaşmayı başarmıştım”. Aşık olduğu erkek evlenmelerine bir engel olup olmadığını sorduğunda “Karışacak kimse yok efendim. Hak iddia edecek bir yakınım yok,” diye cevap verir. Eagleton söylediği gibi “Yalnız olmak beraberinde yaşamını kimsenin desteği olmadan kazanma zorunluluğunu getirirken insanı miras aldığı ödevlerden kurtaran göreli bir esneklik de sağlar; sizi sevecek kimseniz yoksa engelleyecek kimseniz de yok demektir”.

Özgürlük ruhu coştururken aynı zamanda acı verir ve korkutur da. Bütün yollar önünüzde fütursuzca açılmaktadır. Size hangi yoldan yürümeniz gerektiğini dikte edecek kimse yoktur ama bu aynı zamanda düştüğünüzde yardım edecek kimse de olmadığı anlamına gelir. Alacağınız kararlar bütün dehşet verici sonuçlarıyla beraber sizin sorumluluğunuzdadır. Sevdiği erkek, nasılsa onun kararlarına müdahale edecek bir yakını olmadığı savıyla evlilik dışı bir ilişki yaşamayı teklif ettiğinde Jane baş kaldırır; onu kınayacak akrabaları olmasına gerek yoktur, sıkı sıkıya bağlı olduğu dini prensipleri vardır. İnsanın kimsesi yoksa, taş gibi sağlam bir kişiliği olmalıdır.

Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Feride’si de hem öksüz hem yetimdir. Çalıkuşu’nu yıkan, sevdiği erkeğin evli değil ama bir başka gönül ilişkisiyle kendisini aldatmasıdır. O da Jane gibi evi terkeder ve bir bilinmeze açılır. Onun da ahlaki ve dini prensipleri vardır. Tıpkı Jane gibi o da öğretmenlik yaparak hayatını kazanacaktır. Ne var ki Jane çalıştığı yerlerde camı açıp özgürlüğü teneffüs ederken Çalıkuşu, mezarlıkların içine ölüm korkusu salan soğuğunu alır. Jane gazete ilanıyla gittiği evde çalışma saatleri dışında özgür bir hayat yaşarken, Çalıkuşu cümle kasabanın erkeklerinin taciziyle boğuşmak zorundadır. Kimsesizlik Jane’e insanları az çok korkutup saygı veren bir zırhla donatırken, Çalıkuşunu bütün tehditlere açık kılar. Nitekim Jane tarlalarda yatıp yemek dilenirken bile tehlikeden azadeyken, Milli Eğitim’in bir memuru olan Çalıkuşu pes edip evlenmek, bir erkeğin soyadına sığınmak zorunda kalır. Romanın sonunda Jane, kayıp akrabalarını bulur. Kişiliğini kurarken onlardan yardım almamış olmanın özgüveniyle bu soy bağı ilişkisi artık sadece bir bonustur Jane için. Yaltaklanıp hizmet ederek aralarına girmez, tersine bu ilişkide hâkim ve güçlü taraf olur. Sevdiği adamın karısının öldüğünü öğrenir ve onunla da kavuşur; eski güçlü ve muktedir erkek şimdi bir sakat ve köre dönüşmüştür. Sonuç Jane için tam anlamıyla bir zaferdir. Dünyaya tek başına fırlatılıp atılmış molekül, varoluşunu başarıyla tamamlamıştır. Çalıkuşu’nun akrabalarının yanına dönüşü ise tam bir burun sürtmeden ibarettir.

Bebek bakımıyla ilgili bir ekol, geleneğin raflarına kaldırılmış kundağı yeniden gündeme soktu. çok sıkı olmayan bir kundaklamanın bebeği sakinleştirdiğini iddia eden bu ekole göre bebeğin güvenlik ihtiyacı özgürlük ihtiyacından önce geliyor. Belki de Türkler, hiç bitmeyen bir bebeklik evresinde, güvenlik ihtiyaçlarını özgürlük ihtiyaçlarından daha elzem görüyorlardır. Akraba olsun çamurdan olsun, kendi kötümüz başkasının iyisinden yeğdir mottolarıyla… Rastgele verilmiş bir soy bağı kundağında elini ayağını kıpırdatmadan durmak belki ateşe belki özgürlüğe dokunmaktan…

PAYLAŞ